1 Mart 2013 Cuma

"Veririm!" diyen parmak kaldırsın...

Ben mekan yazmıyorum.  Bugüne kadar Ankara'da tek bi mekanı yazmak istedim; o da henüz kısmet olmadı.
Netekim bu yazı da  zaten bir mekan yazısı olmayıp, yalnızca bir durum değerlendirmesidir.
Bu böyle biline... :)
Şehir İstanbul...
Koordinatlarımız Kuruçeşme civarını gösteriyor....
Şanı almış yürümüş bir mekanda, kahvaltı etmek üzere içeri süzülüyoruz...
Hani hep deniyor ya...bi insanla ilk karşılaştığımızda onunla ilgili tüm yargımız daha o ilk bilmem kaç saniyede netleşiyor aslında diye...
Öyle bi his...
Bi kaç saniyede olup bitiyor hepsi...
Burası Cennet! diyorum yanımdaki arkadaşıma.
Ben burda başlarım kahvaltıya başlamasına da...küçük bi sorumuz var sanırım.
O da şu ki...bitmez bu kahvaltı!
Böyle bi huyum var benim...bana "güzel" hissettiren her duygunun, izini sürmek isterim...
peşini bırakamam kolay kolay...
yayılsın zamana...akıp gitsin...
Öyle bi his işte bahsettiğim.
Kimi duygular da vardık ki, hemen ilk köşeyi arar gözlerim...
arkama bile bakmadan, sıyrılıp  dönmek isterim.
Burası öyle değil işte...burda yolucu değil, hancı olmak istiyorum...!
Aşşk Kahve...bana bunları yaşattı işte!
Ötesi var mı?
Var...(mış...!)
Şöyleki...
hemen izah edeyim...
Bu mekana bi isim bul deselerdi bana...
Bin tane şey söyleyebilirdim...onların arasında "tutku" bile olabilirdi hatta! AMA;
Aşşk Kahve...
yok!
cık!
demezdim...
diyemezdim.
Hani tutku diyince zaten hastalıklı bi takıntı gelir akla ve her şeyini, bütün kusurlarını bile isteye vazgeçemezsin!
Kendini alamazsın...bodoslama gidersin!
Oysa aşk;  bir "göz boyanması" halidir ya biraz da...
Karşındakinin tüm kusurlarını kapatır.
Göremezsin!
Ne var ki;
Ben Aşşk kahvenin kusurunu gördüm!
Demek ki "aşşk" değildi diyorum şimdi...
değil(miş) yani.

Evet orası bi cennet...
yazmayan çizmeyen kalmamış zaten.
İki şubesi var İstanbulda.
Birisi Nişantaşında -ki ben iki gün üstüste hep orda takılmak zorunda kalınca-
özellikle Kuruçeşmedekine gidelim diyorum arkadaşıma.
Tamam diyor...
oraya gidelim...
gidiyoruz.
Dedim ya...
daha o ilk saniyelerde çarpıyor sizi resmen...
mekan mekan değil, küçük ısırmalık bi koy mübarek!
O kadar diyim size...
denizin kenarında...
"yeni gelin" gibi süzülüyor adeta..
yok böyle bi hoşluk...
cazibesine kapılıyorsunuz anında, isteseniz de...istemeseniz de!
...
Şahane bi hizmet...
Kendinizi özel hissediyorsunuz.
Çünkü öyle hisset-tir-iliyorsunuz...
Sırf o garsonların o sempatik hali...
o paha biçilemez güler yüzü için bile...işte budur! diyorsunuz...
Ankaradaki altarnatifinizi sorsanız bana, düşünmeden Cafemiz derim. Ne var ki o da tam karşılamaz,  hem de haksız rekabet olur...zira denizimiz yok. Ki zaten  bu bizim kabahatimiz olamaz! :) di mi?
HEr iki mekanda da o güzellikte bi kahvaltı için iki kişi ödeyeceğiniz ücret aşağı yukarı aynı...
Biri biraz fazla ama öyle ciddi bi fark yok arada...ona da "deniz payı" diyelim:)
Olur o kadar!
Hiç itirazım yok!
Verdiğiniz her kuruşa değer...
Kaldı ki o tarz bi mekan için aslında ödenilen ücret yediğiniz içtiğinize değil - ya da bir o kadar da diye düzelterek söyleyim- aldığınız hizmete ve hatta sırf ordaki o ambiyansa bile tek başına ödenir belki. Burda da bi sıkıntımız yok!...şu ana kadar sorunsuz geldik ...
Ne güzel di mi? :)
Ne var ki...
Benim naçizane fikrim şudur:
Her ne koşulda olursa olsun;
yediklerinize...
içtiklerinize...
güler yüzlü hizmete...
başınızı sağa çevirdiğinizde gördüğünüz manzaranın şahaneliğine...ve geri kalan başka ne varsa...hepsine...bütününe...ödenilen  her kuruşa değer  DE;
İnce belli bardakta içilen o tek bardak çaya, 8 TL fiyat koymaya...Hayır işte!
Sizi bilemem tabi...belki çok abartılı bile gelebilir şimdi bu söyleyeceğim şey ama;
Bu işte;
bence...
"ötekileştirmenin"
bir diğer adı...!
...
Başka türlü gelme diyor işte sana!
Başka türlü gelemezsin...
Oturup üç beş bardak çay mı içeceksin sadece...
en az elli tl ödeyecek ekonomik güce (burda aslında sosyo- ekonomik hatta!!)  sahip değilsen,
gelme!
"Biz burda -biz bize- yiz..."
"iyiyiz böyle" diyor...
"bizi elleme!"
E hoş mu peki?
Valla - bence - değil!
Hem de hiç değil...











3 yorum:

  1. :) aah ah, bir yerde daha böyle bir şey olmuştu değil mi :) tuvaletleri bile yoktu üstelik! Ama deniz kenarı olduğu için (hadi hadi deniz kenarından değilde ünlü kenarından masa diyelim buna) son meteliğimize kadar verecektik neredeyse :) Ah kapitalizm vah kapitalizm cennetinde çayı 8 tl olan kapitalizm...

    YanıtlaSil
  2. Çok güzel bir gürüntüsü var. Sizi sizden alan bir şiirin mısraları gibi bahsetmişsiniz mekandan. Hani şair son mısrada acıtıcı bir şey söylerde iç tatlı bir burkulur ya, işte o 8 lira sizde öyle bir anı bırakmıştır inşallah. Yoksa istanbul cömerttir, aynı duyguyu size bir araba kaputunun üstünde, bahar melteminde, bir termos çayla da verir.İster termosu siz götürürsünüz, isterseniz ağacın altından saçları sakallarına karışmış, kara bir adam çay içen mi abla? sorusu eşliğinde, mütavazi bir ücretle size ikram eder. Altarnetifli bir şehirdir istanbul. Davet edildiğinde her dansa ayak uydurur.

    YanıtlaSil
  3. Ve gerçekten adı aşk olmayınca, kusursuz halı beyaza bürünür. Üzerindeki leke itici gelir. Dokusuna, örgüsüne, kalitesine, hissiyatına kapılırsın da, güzünü lekeden alamazsın.
    Keşke birileri halıya damlatmasa.
    Keşke hayallerdeki ülkelerin insanları hayat bulsa şehrimizde.

    Böyle mekanlardan bahsedilince acaba yerinde ne olsa iyi olurdu diyorum. Sonra üzerinde kurulu mekanın canlı olduğu, ve her canlının kusurları olabileceği hissiyatına kapılıyorum. Kusursuzluğu aramanın beyhude bi çaba olduğunu düşünüyorum. Senin anlayacağın meğilliyim gitmeye yolunu yapıyorum.
    Ama ötekileştirmeye karşıyım, ve haklısın o elleme desede ellemeliyiz.
    Ben bi gidip elliyim orayı oya. Zira iştahımı kabarttın, yeni gelinin elinden bi çay içmeye heslendim.
    Bile bile :)
    Senden öğrenmenin zevkiyle.

    YanıtlaSil

hoşgeldiniz

Sabır neydi?

Yaklaşık iki buçuk ay önce bir sabah koşma sevdasıyla uyandım. Rüya görmüş gibi... Blogumu düzenli okuyanlar Hatun'umun da hayatıma bö...