29 Mayıs 2015 Cuma

Çılgın Pierrot ve Betty Blue

Godard'ın hiç ihtiyacı yok ama; bir ara Godard filmlerine methiyeler başlıklı bir yazı da yazacağım. Ama şimdi konumuz başka. Geçen yıl, tam da bu zamanlarda izlemiştim Çılgın Pierrot'u.Daha önce aklım neredeymiş bilmiyorum. Sonra sırayla neredeyse bütün filmlerini izledim. Her seferinde zevkin dozunu artırarak... Bilenler biliyordur zaten. Çılgın Pierrot bir roman uyarlaması. Wikipedi'nin de dediği gibi :) tam bir serbest çalışma! O tam böyle ifade etmiyor ama; ben cümleyi kafamda böyle yuvarladım. Filmin konusunu anlatmayacağım. İzlemeyen biri şu yukardaki kareden direk bir aşk filmi olduğu sonucunu çıkarır zaten. Ama Çılgın Pierrot çok daha fazlası!!!
Nasıl olduysa oldu, belki bir yerden okudum, belki biri önerdi, o kısmını tam hatırlamıyorum ama; gene geçen yıl bir de kitap okudum. Betty Blue! Onun da filmi var; notum gene bilmeyenler için o Godard'ın değil elbette ki onu ben de izlemedim henüz. İtiraf edeyim ki kitabın dilini aman aman da sevmedim. Ama meşhur bir söz vardır hani. "Hikaye iyiyse, yazı iyidir!" diye. Kısaca hikaye güzel akıyordu. Merak ettiriyordu. Bir şekilde sonuna kadar gittim kitabın. Ama kitabı okurken ilginç bir hisle okudum hep. Daha ilk beş on sayfadan sonra sürekli aklıma Çılgın Pierrot geliyordu. Bir şekilde yaşanan ilişki, kurulan hikaye bana hep filmi çağrıştırıyordu. Sonra ilginç bir şey oldu. Ortaları biraz geçince kahraman ağzından Çılgın Pierrot'u yumurtlayıverdi. O kısmını tam hatırlamıyorum şu an ama ya kadın adama ya da adam kadına bir cümlenin içinde filmden bahsediyordu. Demek ki yanılmamışım demiştim o an. Kesinlikle hikayeyi kurarken ordan esinlenmiş diye bir kanaat getirdim kendimce yazar için. Hayat bir tuhaf işte. Dün gece cam açık yattım. Yaz daha bir türlü tam anlamıyla teşrif edemedi ama; ben kendimi psikolojik olarak programladım artık. Evden çıkarken üşüsem de mont almıyorum. Üşüsem de yatarken camı açık bırakmaya başladım. Kısaca yazı getiremeyince ruhunu çağırdım. :) Çok güzel bir yağmur vardı üstelik... Yatağa uzanıp sesini dinlemeye başladım...derken aklıma nerden geldiyse Çılgın Pierrot geldi işte! :) Gelene niye geldin de denmez şimdi. Buyur ettim. Kendimce ağırladım... Kıssadan hisse. İzlemeyen varsa ve bir şekilde benim bu yazımla bir tenhada buluşmuşsa filmi mutlaka izlesin. Ciddi ciddi merak edip Betty Blue'nun peşine düşüp kitabı da okuyanınız olursa ben götümden mi uyduruyorum yoksa Betty Blue tam bir Çılgın Pierrot esinlenmesi mi? üşenmezse bir ara bana fikrini de söylesin.

17 Mayıs 2015 Pazar

ERTUĞRUL ÖZKÖK: CENAZEM KİLİSEDEN KALDIRILSIN İSTİYORUM!

Ertuğrul Özkök hakkında en çok şehir efsanesi üretilen gazetecilerden biri oldu hep. Her şeyi söylemek mümkün. Samimiyetsiz diyenler de var, direkt "kötü" olmakla suçlayanlar da. O kadar ki hani bir gün Türkiye'nin tepesine gökten taş yağsa, bunu Ertuğrul Özkök'ün, zamanında Hürriyet'te attığı manşetlere bağlayacak olanlar da! Ama şöyle de bir gerçek var. Evet kızmak mümkün, nefret etmek mümkün. Hatta ahlakını sorgulamak, yerden yere vurmak da; ama kayıtsız kalmak asla! Ve bence en büyük numarası bu. Etkili! İşte bu yüzden hep böylesi bir merak uyandırmıştır bende.  İstanbul Life dergisi mayıs sayısı için yeni romanı Tuhaf Bir Çocuğun Fevkalade Hikayesi'ni konuşmak üzere buluştuk. Haliyle elime böyle bir fırsat geçmişken allah ne verdiyse sordum. İlk aşkını, bir kadını cezbetmek istediğinde kulağına fısıldadığı şiirleri ve hatta kendisi için hayal ettiği cenaze törenini bile konuştuk. Aslında kitapla ilgili bölümleri ayırıp röportajı iki ayrı bölüm halinde yayınlamayı düşündüm önce;  ama neticede burası bir blog sayfası ve kim en çok neyi  merak ediyorsa hepsini bir arada bulsun istedim. Buyrunuz...

Kitabın adı Tuhaf bir çocuğun fevkalade hikayesi! Aslında adı içeriğiyle ilgili çok  ipucu vermiyor. Bu bir aşk romanı da olabilirdi ya da başka bir şey. Cinayet romanı yazma fikri nasıl gelişti?

-Dünyanın en ünlü  sihirbazlarından biri Harry Houdini. Ayaklarını zincirleyip suyun altına giriyor, oradan kendini kurtarıyor. Sonra bunu nasıl yaptığını ona sordukları zaman Houdini, ‘ben sihirbaz değilim, bir kaçış sanatçısıyım’ diyor. Ben de bir kaçış yazarıyım. O 19. yüzyılın büyük aşk romanı geleneği filan yok, geçti onlar. İnsanlar artık günlük hayata çok daha dokunan hikayeler okumak istiyor. Benimki de bir insan anlatısı. Anlattığm her şey de insana ait şeyler. Bir kaçış romanı bu!

Peki bu hikayeyi fevkalade kılan ne?

-Fevkalade bir hikaye; çünkü içinde cinayet var! Cinayet sıradan bir insan eylemi değil elbette. Fevkalade bir şey. Öldürmemek sıradan bir şey de öldürmek sıradan bir şey değil!  Kitaba başlarken kafamda herhangi bir fikir yoktu, ‘şöyle bir roman yapacağım, şunları anlatacağım’gibi. Ama hedef aldığım belli başlı şeyler vardı.

Mesela prensipler?

- Kesinlikle! En başta prensipler. Ben prensiplere düşmanım. İnsanların ya da aydın geçinenlerin çoğu kendini anlatırken iki kavram üzerine çok vurgu yapıyorlar. ‘Ben prensip sahibiyim ve ben dürüstüm.’ Bence bunların ikisi de hükümsüz. A ma hayatın geneline baktığınızda bu saçma sapan prensipler yüzünden ne hayatlar söndüğünü görüyoruz. Bir insan prensipleri uğuruna başkalarının hayatını da söndürebiliyor kendi hayatını da.Dolayısıyla ben bu prensiplere savaş açmak istedim. Prensipleri kim tarif ediyor. Kendin tarif ediyorsun. Ben biraz da bunun gülünçlüğünü abartarak anlatmaya çalıştım. Düşünün ki bunun uğruna cinayet işliyor çocuk hikayede.   

Kitapta şöyle bir cümle geçiyor: "Kadınını bile paylaşırdı ama prensiplerini asla!" Bu denli bir katılıkla mıydı biraz da derdiniz? Prensip sahibi insanlarda tam olarak itiraz ettiğiniz şey ne? 

-Bütünüyle itiraz ediyorum prensiplere. Prensipleri kim koyuyor? Kendin koyuyorsun. Böyle bir prensip olur mu kendi kendinize yarattığınız. Mesela ‘ben bir kadınla şunu şunu asla yapmam!’ Ya da ‘prensip itibariyle yalan söylemem’ cümlesi başlı başına oksimoron bir cümledir aynı zamanda. Kendi içinde kendini inkar eder. Gidin psikiyatırlara sorun. Bir insan günde ortalama altı yedi adet yalan söyler. Bir çoğunun da kimseye zararı yoktur. Çökmüştür karşındaki insan. Kendini iyi hissetsin diye sırf, ‘harika görünüyorsun’dersin. Zararı yok faydası var bunun.

Bir yanıyla da hafiften polisiyeye göz kırpıyor sanki kitap. Doğru bir tespit mi? Değilse kitabın tarzını tam olarak nasıl açıklıyorsunuz?  

-Bu kategorisi olan bir kitap değil. Evet polisiye deseniz değil, aşk romanı deseniz tam değil. Ama şuna açıklık getireyim benim hayatım boyunca en çok okuduğum kitaplar hep polisiye romanlar olmuştur. Dediğim gibi aşkın karanlık yanıyla romantik yanı arasında gidip gelen bir kitap yazdım ben ve bunun içinde cinayetler var. Ama cinayet aynı zamanda romantik bir eylemdir. Edebi açıdan baktığınızda da cinayet romantik bir eylemdir. Bu kendi içinde yolculuk yapan bir hikaye. Ve bu gidip gelmeler çok edebi bir anlatımın da ifadesi olabilir çok müptezel bir şeyin de ifadesi olabilir. Varoşta yaşayan iki insanın aşkıyla profesör iki insanın aşkı arasında çok fark yoktur. Sevişme eylemleri arasında da çok fark yoktur. Bunların nüansları farklıdır ama özü aynıdır neticede. 
Kitabın ana sorularından biri de şu, "aslında hayat değil de ölüm nerede bitiyor?" Bu durumda kitabı yazarken bize bir çıkışın değil de bir çıkmazın resmini mi çizmeye çalıştınız?

-Bu ünlü şef Massimo Bottura'nın yazdığı kitabı okurken orada sözünü ettiği başka bir kitapa rastladım. Los Angeles Modern Sanatlar Müzesi küratörü yazmış kitabı. Kitabın adı beni müthiş etkiledi. Bir soru. "Ölümden önce hayat var mı?" Çok çarpıcı geldi bu bana. Çünkü biz ölümden sonraki hayatı tartışmayı normal karşılıyoruz. Hepimiz bu soruyu soruyoruz ve bir cevabımız var. Halbuki "Ölümden önce hayat var mı?" diye sorduğunuz zaman bambaşka bir şeye gönderme yapıyorsunuz. Tabi ben yaşım itibariyle daha çok düşünüyorum ölümü. Belki de uzaklaştırmam, bu kadar üstüne düşünmem gerekiyor ama; o elinde değil insanın. Bir şekilde geliyor aklına. Ama şu var; ben aslında ölümle uğraşırken insanlara günlerini yaşama sanatını da anlatmaya çalışıyorum. Bu kitap biraz da o aslında. 

Kitapta henüz 9 yaşında bir çocuğun işlediği seri cinayetler anlatılıyor. Seri cinayet bizim toplumumuzda neredeyse hiç rastlanmayan bir şey. Ya da yaşanıyor da üstü mü örtülüyor sizce? Siz hikayenizi kurarken nelerden esinlendiniz?
  
-Ben cinayet kavramına bu kitapta biraz metaforik bir anlam verdim. Cinayet ille de bir insanı öldürme eylemi değildir. Duyguları öldürmek de bir cinayettir. Terk etmek de bir cinayettir. Küçük çocuklarda da var tabi. Açın bakın gazetelerin üçüncü sayfa haberlerine. Zaten çocuk denen varlık bazı yanlarıyla çok erken büyümüştür, bazı yanlarıyla da hiç büyümeyen bir varlıktır. Dolayısıyla bizim büyüyen tarafımız cinayet işlemeye her zaman yatkın tarafımızdır. 
ÇAPKINLIK DA BİR SERİ CİNAYETTİR VE ÇOK SAKİL BİR ŞEYDİR!

"İnsan öldürmek değil asıl ilgilendiğim -bir şeyleri öldürmek- İnsan öldürmeye karşı çıkarız ama duygu öldürmeye o denli karşı çıkmayız. Çünkü birinin cezası var; suç. Diğeri suç addedilmiyor. Mesela bana göre çapkınlık dediğimiz şey de bir seri cinayettir ve çok da sakil bir şeydir. Bir kadından diğerine duyguları öldürerek devam edersiniz..."

Öyleyse tam yeri gelmişken, bu anlamda siz kaç kadını öldürdünüz bugüne kadar?

-Aaa! Ben hiçbir kadını öldürmedim hayatımda. Zaten onu diyorlar bana bu kitap seni mi anlatıyor filan. İnsanlar görmek istedikleri şeyleri görüyorlar. Kendi hayatımı anlattığımı sanıyorlar. Çünkü yaratıcılığa inanmıyorlar. Hayale inanmıyorlar! Benim hayallerimin ürünü olduğunu anlatmam çok zor. Ama anlattığımız her uyduruk şeyde gerçekler de vardır elbette. Zaten hayal kurmanın en önemli tarafı gerçekmiş gibi anlatıp o şeye ulaşmaya çalışmaktır. 

TEPELERE VURUP KAFAMI DİPLERE VURUP AYAKLARIMI GİDİP GELDİK BİRLİKTE VE TAM KIRK YIL GEÇTİ BÖYLE!

Peki siz bir kadın tarafından kaç kez öldürülmüş olabilirsiniz?

Şimdi, aşkın iniş çıkışları vardır elbette. Bu iniş çıkışlar hayatın devam ettiğinin göstergesidir. Mesela benim hastanelerde gözüm hep yandaki monütöre takılır. Ne zaman ki "dıııt" diye bir ses duyarsınız. “flayt layn” Düz çizgi ölümün işaretidir. İstikrar ölüm demektir! Aşkta istikrar öyle bir şey yok. Ben hayatımın en büyük aşkını karımla yaşadım ve yaşıyorum hala. Ama iniş çıkışları müthişti. Tepelere vurup kafamı diplere vurup ayaklarımı gidip geldik birlikte ve tam kırk yıl geçti böyle. Öldürüldüğüm anlar oldu tabi. Ben de yapmış olabilirim farkında olmadan. Karşılıklı olarak öldürmeye tam teşebbüs ettiğimiz anlar olmuş olabilir. Ama sonra devam edersin bir şekilde. Neticede hayat böyle bir şey zaten!

“Şu an elimde bir kitap var. Alexander MacQueen'in hayatı anlatılıyor kitapta. Diyor ki orada, 'aşkın iki yüzü vardır,bir karanlık tarafı bir de romantik tarafı.' Ben bu kitapta onu yaptım. Aşkın karanlık tarafına geçtim; ama o romantik aynı zamanda, çok romantik... Pink Floyd müziği gibi biraz da. Önce en tepeye yükselir, sonra en dibe inersiniz..."

2010’da Tuhaf adıyla bir hikaye kitabınız çıktı şimdi de romanınızın adı ‘Tuhaf bir çocuğun fevkalade hikayesi’ Sizce de bir tuhaflık yok mu bu işte? Neden Tuhaf?

-Var tabi. Tuhaf olan hepimizi ilgilendiriyor. Komplo teorisi nedir dikkat edin,  Akdeniz insanı çok ilgilidir komplo teorisiyle. Bu neden kaynaklanıyor çünkü normale inanmak istemiyoruz artık biz. Hepimiz var oluşumuzla ilgili enteresan bir şeyler arıyoruz. Normal bir şey yapmak, normal olana inanmak neredeyse ayıp haline gelmiş. Bir de tuhaf güzel bir kelime. Kelime olarak da severim ben. 

“Kaf dağının arkasına gideceğiz;  “otuz kuşu” bulmaya çalışacağız, Allahtan ki bulamayacağız!” cümlesini kurmuş bir insan olarak sizin feyiz kaynağınız da bu mu? Bulunan şey cazibesini yitiriyor mu? Neden bulmanın değil de aramanın peşindesiniz?

-Çok klasik bir laf vardır, yolculuk gidilecek yerden daha güzeldir diye. Biz çoğu kez bulduğumuz zaman doyarız. O yüzden bulmaya giden yol bizim için daha cezbedicidir. İyi ki böyle bir yolculuk var. Neden bütün dünyada aşk şarkıları hep hasret ve kaybetmek üzerine? Kitabın başka bir noktasına da temas etmiş olduk böylece. İşte bu kitap biraz da keybetmek üzerine!

Yazarların yaşadığı coğrafyadan çok etkilendiği düşünülür ya hep. Peki siz bu son dönem yaşadığımız kasvetli siyasi iklimden ne denli etkilenmiş olabilirsiniz? Yazdıklarınıza ne kadar yansıdı bu durum? 

-Çok yansıdı ve yansıyor hiç kuşkusuz. Ben çok iyimser bir insanken çok karamsar bir insan haline geldim son on yıldır. Ve bunu bana bu siyasi ortam yaptı. Özel hayatımın tehlike altında olduğunu düşünüyorum ve ister istemez tırnaklarımı çıkarma ihtiyacı hissediyorum. Ya çekip gideceğim...ki bu hiç bana göre bir şey değil. Ya da bir şekilde bu mücadeleyi vereceğiz.  Ben sesimle konuşuyorum elimle yazıyorum. Sadece konuşuyorum…sadece yazıyorum...Bana bırakılan şey bu. Maalesef paranteze aldık hepimiz duygularımızı!

BEN O MUHAFAZAKAR ELBİSEYİ GİYMEYECEĞİM! BEN SİYASİ BİR MÜCADELE İÇİN DOĞMADIM YAHU! BEN HAYATTAN ZEVK ALMAK İSTİYORUM!

 "Cesaret zaten bir noktadan sonra desperado halini alırsa bu iyi bir şey olmaz. Ama yapılacak başka bir şey bırakılmadı bize öfkemizden başka! Ha ama benim sesim bir silah değil! Bunu demokratik sınırlar içinde kullanıyorum. Bakın neredeyse insanların bütün demokratik hakları elinden alındı. Ben siyasi bir mücadele için doğmadım yahu. Ben hayatımı yaşamak, hayattan zevk almak istiyorum! Allah bana o coşkuyu aktarma gücü vermiş; ben de bunu en iyi şekilde kullanmak istiyorum. O rengi atmış gri elbiseyi herkese giydirmek istiyorlar. Giyen buyursun giysin. Ben o muhafazakar elbiseyi giymeyeceğim."


Bu sonucu biraz da biz yaratmadık mı sizce?

-Onu oy verenlere söyleyeceksiniz. Ben böyle bir sorumluluk hissetmiyorum. 

Zamanında basın da çok destekledi ama...

- Ama bak kendin söylüyorsun. Zamanında! Zamanında ne böyle bir dil ne de böyle bir eylem izliyorlardı. Biz her durumda objektifliğimizi korumak zorundayız. Ben "at gözlüğüyle" yol alan bir adam değilim ki! Bugün söylemini tavrını değiştirsin gene destekleriz. 

KORKUYORUM; AMA KORKAK DEĞİLİM!

 Duygusal olarak hayatınızın nasıl bir dönemini yaşıyorsunuz? Daha mı durağan daha mı tutkulu daha mı korkak ya da cesursunuz?

-Ülkemin nereye gittiği konusunda korkuyorum; korkak değilim. Endişeliyim. Şu anda artık gençliğimdeki kadar çılgın değil; ama benim yaşımdan beklenen kadar "ağır ol da molla desinler" de değil, arasında bir yerde yaşıyorum. Bir sürü sevinçler düş kırıkları yaşadım ama geldiğim nokta bir Woody Allen filmi gibi. 'Whatever Works!" Hayat devam ediyor ve ben bir şekilde keyfini çıkarmaya çalışıyorum. 

Şimdi biraz daha özel konulara girmek istiyorum o zaman. Hayatta kayıtsız şartsız teslim olduğunuz, inandığınız bir şey ya da bir insan var mı? Varsa kim ya da ney?

-Var tabi! Karıma inandım kayıtsız şartsız ve inanıyorum hala. Aşkta aptalcasına inanmak güzel bir şeydir. Akılla mantıkla, gerçekle aram iyi değil benim. Çok samimi söylüyorum. inanmıyorlar bana böyle söyleyince. Oynuyor musun falan diyorlar. Ben "ada" seviyorum. Yarattığım bir adada yaşamayı da kalabalık ama kuru bir gerçekliği tercih ediyorum! 


Peki iyi ya da kötü,  insana ait her hangi bir şeyin sizi şaşırtma ihtimali var mı geldiğiniz noktada? Evetse en son neye ya da kime çok şaşırmıştınız?

-Ben 20 yıl Hürriyet'in genel yayın yönetmenliğini yaptım. Tam yirmi yıl boyunca ilgi odağıydım. Ama kendime hep şunu söyledim, "Sen bu koltuktan indiğin gün bu ilgi yumağı dağılacak!"

Dağıldı mı gerçekten? 

-İlk 24 saat içinde telefonlarımın yüzde yetmiş beşi kesildi. Ama ben kendimi çok hazırlamıştım buna. O yüzden de şaşırmadım. Yıllar içinde bunu bir şekilde öğrendiğimi düşünüyorum. Herkese de tavsiye ediyorum. Şaşırmamayı öğrensinler. Ha ama aşk; bu çerçevenin tamamen dışında bir şey. Orda şaşıracak bir şeyler her zaman olur. Aşkın kendi sosyolojisi, kendi psikolojisi, bozgunları oluyor. Onun kendi kanunları var. Hayatı ayırmak lazım belki de böyle kompartman kompartman.  

YAŞADIĞIM İLK AŞK TANSU!

ilk aşkınızı hatırlıyor musnuz? Nerde ne yapıyor şimdi mesela, biliyor musunuz?

-Benim ilk aşkım Tansu. 

Şaka yapıyorsunuz herhalde?

-Hayır çok ciddiyim. Yaşadığım ilk aşk Tansu. Daha önce beraber olmak istediğim bir kız oldu; ama kızın hiç haberi olmadı.Çok genç yaşta bir subayla evlendi ve hemen yanımızdaki eve yerleşti. İlk aşık olduğum kız oydu ama yaşadığım ilk gerçek aşk Tansu. Kızlarla ilişkimde çok utangaçtım. O zamanlar çıkma teklif edilirdi. Ben hayatımda hiçbir kıza çıkma teklif edemedim mesela. Çoğu kez kızlar hep teklif etti. Ben Tansuyla bile tanışamadım. Tansu benimle tanıştı. 

Yazarken çok cüretkarsınız mesela...

-E o çok başka bir şey. Utangaçlık tabi bir natura. O öğrenilen bir şey değil. Mesela üç kişinin karşısında bile konuşamazdım eskiden, kıpkırmızı olurdum. Onu öğrendim bir şekilde. Ama kadınlarla ilişkimde hiç bir zaman atamadım bunu. Çocukluğumdan getirdiğim bir şey o benim. İzmir'de, Kahramanlar semtinde otururdum ben,  düşük gelirli insanların yaşadığı bir semtti. Fakat gittiğim İlkokul da İzmir'in en zengin semtlerinden birindeydi. O yüzden hep o kompleksi yaşadım. Belki de kızların günahını alıyordum bilmiyorum. Ama o çocukça "bu kızlar bana bakmaz" hissini hayatım boyunca taşıdım ben içimde. 

Bir de o meşhur kendinizi 'sonradan görme'tanımlamanız var. iyi bir eğitim almışsınız, öğretim görevlisi olarak çalışmışsınız. Hürriyet'te yirmi yıl genel yayın yönetmenliği. Çizmeyi aşmayacaksam tam da şöyle sormak istiyorum. Siz neyi sonradan gördünüz kuzum? 

-Güzel şarap, iyi evlerde oturmak... 

Tamamen maddi şeyler bu söyledikleriniz... 

-Ama önemsiz şeyler mi bunlar? 

Ama gerçek 'sınıfı' diğerleri belirlemez mi? Ya da belki sonradan görme deyince benim aklıma daha çok o kültürel bariyerler geliyor...

-Çok samimiyetle söylüyorum ki hiç öyle bir kompleksim yok.  Benim babam ilkokul mezunuydu. Bir gün ondan bana bir ceket almasını istedim. Babam bana şöyle bir cevap verdi. "Sana o ceketi alırım ama; bir gün sana alacağım şeyi kız kardeşlerinin hepsine de alabilecek durumda değilsem, sana da istediğin o şeyi almam!" Bana hayatımın dersini vermiştir. Ne insanlar tanıyoruz, görüyoruz. Ne okullarda ne eğitimler almıştır ama: babamın şu söylediği kültürel noktaya gelememiştir hayatı boyunca. 

Peki çok önceden tattığınız zevkler?

-Onu da hep söylüyorum. Gerçek aşkı ve aile sevgisini çok erken yaşta tattım. 

Kaç yaşındaydınız evlendiğinizde?

-23 yaşındaydım. Ama dediğim gibi hayatım boyunca o "sonradan görme" kelimesinden rahatsız olmadım. Bunda aşağılanacak bir yan yok. Bir şeyi sonradan görmek işte yahu. Ben Amerika'yı da sonradan gördüm. 40 yaşındaydım. İlk uçağa 23 yaşında bindim. Kendi zevkime göre şarabın en iyisini 61 yaşında içtim. Baya bir beklememiş miyim sence de? 


DAHA NEN OLAYIM İSTERDİN ONURSUZUNUM SENİN!

Bir yazınızda Ahmed Arif'in 'hasretinden prangalar eskittim' dizelerini hiç bir kadına okumadığınızı, tırnak içinde 'köylü' bulduğunuzu yazmıştınız. Peki siz bir kadını cezbetmek istediğinizde kulağına fısıldadığınız o dizeler hangisiydi?

Bir tanesi hiç tartışmasız benim kuşağımdan hemen herkes için aynıdır diye düşünüyorum. Cemal Süreya'nın 'Daha nen olayım isterdin, onursuzunum senin!" Bu bizim mottomuzdu resmen. Bir diğeri Atilla İlhan'ın 'kime baksam sensin!' dizeleri. Ve Ülkü Tamer'in 'içime çektiğim hava değil gökyüzüdür' sözleri. Bu kadar basit, yalın ama bir o kadar derin bir cümle. 

GERİ DÖN GERİ DÖN NE OLUR GERİ DÖN! 

Peki sevdiğiniz kadını cezbetmek için en son ne yaptığınızı hatırlıyor musunuz? 

-Tansu'yu Urla'dan geri getirmek için mi? (Gülüyor...)

İlk aklınıza bu geldiğine göre...

-Sezen Aksu'nun 'geri dön, geri dön ne olur geri dön' şarkısını söylüyorum gittiğinden beri!

Bir de kıskanç olduğunuzu söylüyorsunuz hep. Sınırları az çok belli midir? Bir kadını hangi durumlarda çok kıskanırsınız?

-Her durumda! Kıskanç bir adamım ben. Ama bu konuda beni rahatlatan bir şey öğrendim. Alain Delon da çok kıskanç bir adammış mesela. Johnny Holiday'in hatıralarında var. Düşünün ki Allahın yer yüzünde yarattığı en güzel insanlardan biri. Kıskançlık aslında çaresiz ev erkeklerinin aşklarını en iyi ifade biçimlerinden biridir. Tabi bunu şiddete dönüştürmediği sürece. Kıskançlığımı kontrol edemediğim anlar çok oldu benim. Hiç bir zaman şiddete dönüşmedi ama; bunun kendine yönelik yıpratıcı tahrip edici yanları oluyor. Yönetimi zor bir duygu. Kıskançlık alıp seni yönetiyor sen kıskançlığı yönetemiyorsun malesef. 

KİLİSEDE GÖMÜLMEK İSTİYORUM

Hiç kendi cenazenizi hayal ettiniz mi? İnsanlar nasıl giyinmiş mesela? Hava nasıl bir hava? 

-Ettim! Bir tek şey istiyorum, karıma da söyledim. Birincisi kilisede yapılmasını istiyorum. Camideki cenaze geleneğini beğenmiyorum. Hiç estetik gelmiyor bana. Allah'a inanıyorum. Müslümanım ama müslümanlığın kendi içinde diğer dinleri de barındırdığını biliyorum. Müslümanlar gidip kilisede namaz da kılabiliyor neticede. Dolayısıyla benim cenazem de bir kiliseden kaldırılabilir diye düşünüyorum. Güzel bir kilisede ve oturma düzeni içinde, arkadaşlarımın da kravatlarını takarak, şık bir şekilde yer almalarını ve hakkımda güzel şeyler söylemelerini umuyorum. 

Müzik?

-Elbette. Mahler'in 5. senfonisinin adagietto bölümünün çalınmasını istiyorum. Venedik'te Ölüm filminin bir kasesinde vardır. Çok etkilemiştir beni o sahne. Tabi orada bulunanlar için biraz sıkıcı olabilir ama; çok kısadır zaten. O kadarına da katlanırlar sanırım. Ve bir müslümanın cenazesini kiliseden kaldırabilecek medeniyete, o hoşgörüye sahip bir  kilise ve bir papaz vardır herhalde diye düşünüyorum. Geride kalanların ne düşüneceğiyse hiç umrumda değil!

Sizin en belirgin özelliklerinizden biri de bu. En azından benim fikrim. 'Mahalle baskısı' denilen o şeyin sizi yönetmesinin önüne nasıl geçiyorsunuz? 

- Nasıl geçiyorum biliyor musun? Ben bunu bir meydan okuma olarak görmüyorum. Yaptıklarım sorumluluklarını yüklendiğim şeylerdir nihayetinde. Hiç bir zaman sorumluluktan kaçmadım. Darbeler komisyonuna gittiğimde kayıtlara geçti orada.  22 Mart 1990'la 02 Ocak 2010 yılları arasında Hürriyet gazetesinde yapılan haberlere atılan manşetleri ben attım. Ne soracaksanız bana sorun dedim. Ama benim kendi hayat tarzım var; kendime ait bir yaşam adabım var. Çırılçıplak sokağa çıkmıyorum ben. Kamusal düzeni bozacak şeyler yapmıyorum. Kendi ahlak anlayışımı da kimsenin yazdığı kitapların içine sokmam. 

"Kendi ahlak kitabımı kendim yazdım ben. Başkaları yaptığım çoğu şeyi ahlaksızlık olarak değerlendirebilir ama; ben de oların yaptığı çok şeyi ahlaksızlık olarak değerlendiriyorum. Neticede bu da önemli değil ama misal ayakkabı kutularına parayı sıkıştırıp sıfırlayamayan adamlar bana ahlak dersi vermeye kalkmasın bu durumda. Ne benim onlardan öğreneceğim bir şey var ne onların benden.  Bırakalım birbirimizi, yaşayalım işte kendi halimizde."

Peki gazeteyi açınca genelde neleri okursunuz? Sırf  can sıkıntısından bile olsa Haydar Dümen okumuş musunuzdur mesela?

 -Ne can sıkıntısı yahu! Keyifle okuyorum. Bak geçenlerde profesör Nermin Abadan'ın bir mülakatını okudum. Türkiye'nin en önemli aydınlarından biridir. Çok hoşuma giden bir şey söylemiş orada. Hiç tahmin etmezsiniz mesela ama;  çok iyi bir magazin okuru olduğunu söylemiş. Eğlendirici olduğu kadar çok öğretici yanları da vardır magazinin.   

İlk gençlik yıllarınızda bile olsa, hiç çok yakın bir erkek arkadaşınızın kız arkadaşından etkilendiğinizi hissederken suç üstü yakalamış mısınızdır kendinizi? 

-Ne biçim bir soru bu yahu! Düşünüyorum...Olmuştur elbette. Kadınlar için de geçerlidir bu. Tabi kontrol mekanizmaları girer devreye. Olabilir...hayat bu! İçinde insan geçen her hikayede hemen her şey mümkündür. That happens! Olur...

Masal bu ya; en büyük sevabınızla en büyük günahınız ele ele tutuşup mahşer kalabalığına karışsa, derken cennetle cehennemin kapıları aralansa, bir melek çıksa karşınıza ve dese ki "bir dakika! boy ölçünüzü alacağım." Sizce hangisi daha uzun boyluca? 

-Bak ben sana bir şey söyleyim mi! Malesef hayatın kalitesini sağlayan şeyler bize küçüklüğümüzden itibaren ayıp ve günah diye takdim edilen şeyler oluyor. Eğer ahlak, kitaplarında yazılanlar bizim kaderimizi belirleyecekse evet günahlarım derim. Ama Allah'ın gerçek manada bizi nasıl değerlendireceğini hiç birimiz bilmiyoruz. Biz sadece neye bakıyoruz. Kuran'da şunlar yazıyor. Ama ben hayatımın en güzel anlarını güzel bir şarap eşliğinde güzel bir kadınla yaşadım. Ama meleklerin o haneye aslında neleri yazdığını hiç birimiz bilmiyoruz. Ben hep şöyle tarif ediyorum. O ikisi dengeliyse eğer o iyi yaşanmış bir hayattır. Ben kendime baktığımda hep o dengeyi görüyorum. Ama dediğim gibi Allah nasıl bakıyor, neyi görüyor onu bilmiyoruz biz. 

Peki son soru. Tanrı'yla konuşurken en çok hangi konulardan bahsediyorsunuz? 

-Hep şükretmek için konuştum. Bana verdiği güzel şeyler için ve belki de bir tek onu konuşuyorum. Zaten veriyor o bana. Vermiş! Ama ne yazık ki çoğu kez Allah'la arama dinlerin kurumsal yapıları giriyor ve o zaman o ilişki kopuyor. Tarih inancın kötülükleriyle yazılmış bir şey malesef iyilikleriyle değil. Bakın Haçlı seferleri ya da bu gün ki müslümanlık tarihi neyle yazılıyor? İşid dediğimiz kafa koparan adamlar tarafından yazılıyor. Orta çağda Engizisyon tarafından yazıldı. Ama bir ilahiyat hocası bir gün bana şöyle bir şey söyledi. "Çok önemli bir şey söylüyorsunuz çünkü Kuran-ı Kerim'in en önemli ayetleri şükür ayetleridir" dedi. Ben şükretmeyi çok iyi bilen bir insanım. Sadece Allah'a değil bana yardım eden insanlara da çok şükrediyorum. Ailemden başlayarak, arkadaşlarım, bir sürü insan çok elimden tutmuştur benim. Atatürk'e şükran borçluyum. Ve her geçen gün o şükran duygum artıyor...

10 Mayıs 2015 Pazar

KLASİK POZİSYON!

O zaman daha Ankara'dayım. Bir Cumartesi günü. Uzuuun zamandır görmediğim bir kız arkadaşımla buluşacağım. Daha doğrusu o gelip beni alacak evden. Hazırlandım, bekliyorum... derken aradı, "geldim hadi aşağıdayım, in" dedi. İndim. Beni görünce hızla fırladı arabadan. Sanırsın iki sevgiliyiz. Öyle bir heyecanla koşar adım sarılıyoruz. "Kızıaaammm, ne kadar güzellsiiin" diyor o. "Sensin o, pis cadı!" diyorum ben. Sonra civelek civelek biniyoruz arabaya. Gaziosmanpaşa'da bir mekanın önüne park ediyoruz arabayı. Sokağa bakan masalardan birine kuruluyoruz. Başlıyoruz anlatmaya...bir o, bir ben. E malum; iki kız konuşmaya başlayınca o muhabbet illa ki gelip bir yerde aşka dayanır. "Hep deli gibi aşık olmak isterdin, öyle misin şimdi?" diyorum. Bana en son birlikte oynadıkları oyunu anlatıyor. "Kış, kombi bozuk. Ne yapsak diye düşünürken dünyanın en dahiyane fikriymiş gibi pişti oynamaya karar verdik" diyor. "Eeee?" diyorum. "Ama cezalı oyun. Her oyunu kaybeden o elin sonunda üstünden bir şey çıkaracak." Gülmeye başlıyorum ben. "Kızıaaamm, insan her eli mi kaybeder. Hepsini kaybettim. Oyunun sonunda çırılçıplak kaldım öyle, bir de soğuk anasını satayım, giyinikken bile götümüz donuyordu zaten, halimi sen tahmin et artık" Ediyorum tabi, etmez miyim! Kahkalarla gülmeye başlıyoruz... Ama hikayenin asıl espirisi tam da bu değil aslında. Evet komik; çok eğlenceli ama bahsettiğim arkadaşım evli. Bu hikayeyi kocasıyla yaşıyor yani. Ben hep evliliğin "kuru düzen" olduğuna inandım, hala da ona inanıyorum galiba. Ama böyle istisnalar da var işte. İstisna diyorum; çünkü istisna olduğuna eminim. Nerde evli bir çift var, mutsuz anasını satayım. Aşk çoktan bitmiş, alışkanlık denen illet yapışmış herkesin yakasına... E çoğunun da "kurulu düzeni" bozmayı götü yemiyor tabi. Ha oyun mu? E onu da dışarda oynuyor işte. İyi de bütün bunlar nerden aklıma geldi benim şimdi? Bugün bi arkadaşım bana çok eski bir gazete küpürü gösterdi. Bir köşe yazısı. Pakize Suda'nın bir yazısı. Yazı evliliği ve uzun süreli ilişkileri sorguluyor. Ve o ilişkileri kurtarma operasyonlarıyla şahane bir şekilde kafa buluyor. Diyor ki bir yerinde mesela "kadın milleti bir tuhaf, adamın gözünün dışarı kaydığını hissetmeye başlayınca koşa koşa gidip seksi iç çamaşırları alır, sonra da yatakta daha önce itiraz ettiği bütün pozisyonları adamla denemeye kalkar. Hani yakından tanısam birini çekip kolundan tutup şöyle silkelemek isterim. -A benim güzel kızım, kocan seni başkasıyla ilk kez aldattığında emin ol ki klasik pozisyonda aldatıyordur! Ne zaman ki o ilişkinin de suyu çıkar, rutine biner, yeni pozisyon arayışları o zaman devreye gider. Kıssadan hisse, kendinizi böyle komik pozisyonlarla düşürmeyin!" :) Evet biraz acımasızca açıklamış hadiseyi. Ama hayat da öyle değil mi zaten!?
Ha ama; baştaki girişi asıl şunu söylemek için yaptım. Bir ilişkinin başındayken çiftler kendine böyle eğlenceli oyunlar bulsa, sonrasında gazı kaçınca komik pozisyonlar arama derdine düşmeyecek belki de kimse.

dipnot: Fotoğrafın konuyla ilgisini tam bulamadım. Ve böyle durumlara hep bir Murat Menteş cümlesiyle cevap verme hakkımı kullanmak isterim. "Her şeyi bilemem!"


5 Mayıs 2015 Salı

İKİNİZİ DE İSTİYORUM!

Yatsam...rüyamda Kapadokya'da olsam. Kocaman avlusu olan bir taş evindeyim. Mevsim yaz. Bir temmuz gününün akşama dönen sarı saatleri... Avlunun içinde bir yerlerde büyük tahta bir yatak var. Ortada ben yatıyorum. Sağımda Sabahattin Ali, solumda Yusuf Atılgan; aklımda geçen doğum günümde hayatımda yüzünü görmediğim o oğlanın attığı mesaj var. Diyor ki "Kürk Mantolu Madonna karakterini özdeşleştirdiğim tek kahramansın! İyi ki varsın!" Mutluluk sarhoşuyum o an; ama içimden şu cümle geçiyor hızla. "Sonumuz benzemesin!" Sonra yüksek sesle başlıyorum anlatmaya...Gülüyor Sabahattin! "Korkma" diyor yavaşça boynuma doğru sokulup  "senin için başka planlarım var!" Peki deyip altında kalan kolumu çekiyorum yavaşça. "Ağrıdı da..." diyorum. Oysa maksadım başka. Yusuf'a döneceğim. Dönüyorum... Yusuf'un gözleri fel fecir okuyor sanki. Bir an ürküyorum...yok; galiba cesaret edemeyeceğim...derken; yumurtlayıverdim. "Biliyor musun? Hayatım boyunca hep "Aylak Madam"ın hikayesini yazmak istedim. "Eee!? " diyor Yusuf. "Neyi bekledin?"
"Beklemedim"diyorum. "Yazıyorum...yazıyorum...yazıyorum; ama bitiremiyorum. Hikaye bir türlü bitmiyor."
Buyur...
Şimdi de Yusuf gülüyor...
Bozuluyorum... ama; çaktırmayacağım. "N'oooldu ki yani şimdi?" diyorum. "Sen" diyor... "Sen, biz o hikayeleri bitirdik de mi noktayı koyduk sanıyorsun? Nokta bir yere konur. Kitabın kapağı kapanır; ama hikaye bitmez!"
"E ama sen... sen niye bekledin durdun o Ankara trenini?"
"Ben Ankara trenini beklemedim ki; tren çok geç kaldı sadece"diyor.
"E ama bilmece gibi konuşuyorsun, bir şey anladıysam ne olayım!'
Sabahattin dürtüyor arkamdan.
"Bir dakika yahu! bir şey konuşuyoruz şurda"
"Sen önce şu sualime bir cevap versene" diyor. "Doğruyu söyle ama; senin gönlün hangimizde?"
"Cevabı hanginiz söyleyeceksiniz?' diyorum... Önce susuyor ikisi de...sonra Yusuf çenemi tutuyor... gözlerini gözlerime dikiyor... "Cevabı ikimiz de biliyoruz! ama; sen hangimizden duymak istiyorsun? Bu gece hangimizle sevişeceksin?"
"Yani... hiç öyle düşünmemiştim aslında ama; madem ısrar ediyorsunuz, ikinizi de istiyorum!" diyorum.

Uyandım...
İstanbuldayım.
Betonarma bir bina.
Ne Yusuf var solumda; ne sağımda Sabahattin.
Ne ben Maria'yım.
Ne sen Zebercet!
Hikayem yarım.





Sabır neydi?

Yaklaşık iki buçuk ay önce bir sabah koşma sevdasıyla uyandım. Rüya görmüş gibi... Blogumu düzenli okuyanlar Hatun'umun da hayatıma bö...