16 Temmuz 2014 Çarşamba

Bütün kadınlar iyi av taklidi yapan avcıdır aslında!...

Rahat bi üç yılı vardır heralde. Bir kadın dergisinde küçük çaplı anket gibi bi şey okumuştum. Ünlü kadın simalara soruyorlar. Diyorlar ki "av mısınız avcı mı?" İçlerinde Ebru Şallı'sı da vardı, Pınar Altuğ'u da ve tabi şimdi hepsinin ismini tek tek  hatırlamadığım on kadındılar. Bütün cevaplar silme aynıydı. "Tabi ki avım, hayatım boyunca avcı olmadım!(?) "

Ha ama aslında sorunun sorulma şekli de çok önemli. Yani o kadınlara bu soru  "seçen kadın mısınız yoksa seçilen mi?" şeklinde sorulsaydı sonuç belki gene çok farketmezdi ama;  onda dokuz da aynı olmazdı diye düşünüyorum.  Avcı mısınız? sert bi soru. Ama bir o kadar da buz gibi gerçek.

Netice olarak içlerinde tek bir kadın şöyle bir cevap vermişti. Unutmam mümkün değil çünkü çok etkilenmiştim verdiği cevaptan. Gerçekliğinden...

Diyordu ki o kadın "Bütün kadınlar iyi av taklidi yapan avcıdır, her durumda kadın seçer erkeği!!!" Bence burası tam da zurnanın zırt deliği! :) Dınınının!!!

Berrak Tüzünataç'tı bu cevabı veren kadın.Çok dürüst çok sahici bulmuştum.

Gene aynı zamanlarda galiba bir TV programında Okan Bayülgen'i izliyorum...Karısıyla nasıl tanıştığını, ilişkilerinin nasıl başladığını anlatıyor ve kendisini çok süründürdüğünü söylüyordu. Hatta "dedim Şirin'e! Tamam bak benim basındaki imajımla senin asıl derdin, kendini iyi hissedeceksen biraz daha süründür beni ama çok da uzatma; gerek yok! sonuç değişmeyecek"
Buraya kadar her şey normal tabi. Alışkın olduğumuz bir hikaye. Ama sonu biraz farklı gelişiyor. Sonrasında şöyle söyledi Okan Bayülgen. "Tabi aslında ben safmışım, dünyadan haberim yokmuş. Evlendikten çok sonra Şirin bana şöyle bir itirafta bulundu -Hayatım çok safsın! onların hepsi oyundu. Seninle daha ilk tanıştığımızda seninle evlenip, çocuğunu doğurmayı kafama koymuştum!"

Sizi bilmiyorum ama; benim için yeni bi bilgi değil. Hatta bence kimse için değil ama arada illa ki çatlak sesler çıkabilir buna itiraz edecek. "Hayır efendim! ne münasebet bla bla bla..." diyecek.

Netekim ben tam da böyle düşünüyorum. Evet iki insan aynı anda karşılıklı olarak aynı arzuyla birbirine doğru koşabilir elbette. Ne var ki o işin seyrini kadının kararı belirler her durumda. Kadın isterse o ilişki olur, istemezse olmaz!! bu kadar net.

Ama bana oturup bütün bunları buraya yazdıran neden tam olarak bu değil aslında. Ha bütün yazılarım bir çeşit "yüksek sesle düşünüyorum"  durumu zaten ama; içimden yükselen ses işin bu tarafından çok kadınların neden her durumda kendini bu kadar açık etmekten çekiniyor olduğu.

Komşu Melahat abladan da söz etmiyorum üstelik. Baya "güya" eğitimli, kendi ayaklarının üzerinde duran, çok başka meselelerde konuşmaya başladığı zaman mangalda kül bırakmayan bi kadın profilinden bahsediyorum. Hayatta bir sürü şeyi başarmış, üstesinden gelmiş bir kadın, iş kendine dürüst olabilmeye geldiğinde  niye bu kadar yaya kalıyor? Niye kendi olma cesaretini gösteremiyor? Niye başkasının diktiği aslında üstüne hiç oturmayan bi elbisenin içine kendini sığdırmaya çalışıyor?

Sonra da topu niye her durumda mevcut düzene yok efendim "erkek-egemen-toplum" kisvesine atıyor.
O "erkek egemen toplum" dediğimiz şeyin en büyük yardım ve yatakçısı gene kadınlar! Biziz yahu! Biziz. Biz besliyoruz onu, biz büyütüyoruz ben size (bize) diyim.

Asıl kötü haber. Bir de eserimizle iftihar ediyoruz!
"Ay bir koştu peşimden, bir koştu..."

Yalancının!? :)



dipnot: Fotoğraf biraz sert oldu galiba ama yapacak bir şey yok. Ba(ğ)zı fotoğraflar öyle :P

1 Temmuz 2014 Salı

Karolin Fişekçi matruşka bebekler gibi...

Karolin Fişekçi.
Matruşka bebekler gibi…Açtıkça içinden başka bir kadın çıkıyor.  An an başka  bir ruh, başka bir kalp, başka bir akıl;  hatta başka bir beden oluyor.
Mesela fotoğraflarını çekmeye başladığımızda diyorum ki içimden; nasıl yani? Karolin Fişekçi buysa demin şu kapıdan giren kadın kimdi?
Bi şey söylüyor. Vaay diyorum! Ne kadar zeki! Hatta anasının gözü. Adamı suya götürür susuz getirir bu!
Başka bir şey söylüyor. “Yok artık!" diyorum. Geçekten bu kadar saf olabilir mi? Hayatı yeni öğrenmeye başlamış bir çocuk gibi! 

Bi an geliyor  "ne kadar güçlü"  diyorsunuz...Derisi sanki, hiç çizilmesi mümkün olmayan sağlam bir kayış gibi,  bi an geliyor... eliniz kabuk bağlamış bir yaraya değiyor sanki. 

Hani dokunsan kanayacak gibi...

Şaşırtıyor...!

Güzeell…sevdim!

Çünkü şaşırmayı seviyorum..
Çünkü çoğumuz dümdüz.
Çünkü çoğumuz aynı.
Bakın o öyle değil işte!
Dik yokuşları da var, insanı hiç yormayan hatta işini kolaylaştıran yan-yolları da.
O yüzden ben kulunuz nacizane diyor ki; ayrık otlarının kıymetini bilmek lazım ve hatta  ilaveten;  bize bir değil daha çook Karolin Fişekçi lazım.
Bize cesur, bize gözünü budaktan sakınmayan kadınlar lazım.   
Çoğalıp çok olmak dileğimle…

Yeni (ve ilk) kitabı İtahatkar’i konuşmak üzere buluştuk; ama alında hayatı konuştuk….


Buyurunuz…
Söyleşiye hazırlanırken sizi biraz araştırdıktan sonra şöyle bir duygu oluştu bende.  “Ah bu magazinin gözü kör olsun!” dedim. Fazla romantik bakmış olabilir miyim? “Çağdaş bir resim sanatçısı” tanımlamasının önüne geçen Karolin Fişekçi imajıyla, sizin aranız nasıl diye başlamak istiyorum ya da  bu bir tercih miydi?

-Magazine düşmek..hayır hiç değildi.  Ama malesef evet; sanat çevresindeyken bi anda magazine düşmek gibi bir durumum oldu.   Sanat  çok  üst bir şey  tabi, magazin işin daha eğlenceli ama bir o kadar da yüzeysel kısmı. Ben de çok şaşırıyorum aslında, zaman zaman düşününce. Neden nasıl oldu da bu böyle algılanır hale geldi diye. Bakıyorsunuz 2010 yılında benimle yapılan röportajlara, ne kadar derinlikli ne kadar farklı. Bir de bugüne bakıyorum alakası yok. Sorulan sorular çok başka, çizilen genel profil çok başka. 

Siz neye bağlıyorsunuz bunu peki? ya da bu durumu değiştirmek düzeltmek için yaptığınız herhangi bi şey var mı? 

-Şimdi artık ne yaparsam yapayım gene de değişmez.  Bu biraz da ihtiyaçla ilgili bir şey belki. İlginç geliyor tabi insanlara. Bazı şartlar var ki onlar bir araya geldiği zaman hiç bir şeyiniz magazinel olmasa bile o pozisyona düşürülüyorsunuz.  E tabi bir de böyle bir açık vardı belki diye düşünüyorum. Tanınan genç kadın ressam çok yok çünkü. Öyle olunca da bu onlar için farklı bir malzeme oluyor, bunu da bir şekilde işlerine geldiği gibi  kullanıyorlar...



Hakkınızda söylenenler arasında altı çok çizili bi cümle var. Deniyor ki “Karolin Fişekçi sanattaki derdini edep sınırlarını zorlayarak anlatıyor!” Sizin de buna cevabınız genellikle şöyle “ Yaptığım aslında göze parmak sokarak dikkat çekip, sonra mesajımı vermek.”
Bi konuya dikkat çekmek için “kışkırtmak, tahrik etmek” en iyi yöntem midir?  İnsan algısı bu kadar  kör mü? Özellikle de kadınlar olarak, başka türlü derdimizi anlatma şansımız yok mu? 

-Biraz gerekiyor.  Dikkat edin bir yerde bir kaza olur iki üç kişi ölür, bu küçük bir haber olur.  Ama 100 kişi ölür bu büyük bir haber olur. Çok yanlış çok kötü ama malesef bu böyle. Tek bir insan için bile aynı gümbürtünün kopması, aynı şekilde yer bulması gerekiyor; ama yapılıyor mu hayır!  Bende biraz,  özellikle çok önemsediğim konularda şöyle  düşünüyorum... Radikal olmaktan sert olmaktan çekinmemek gerekiyor! Aslına bakarsan bana yaptıklarım çok ekstrem de gelmiyor. Benim için çok normal hepsi;  ama bu toplum için fazla geliyor. E öyle baktığın zaman da ben bu toplumu düşünürsem hiç yol alamam, hiç bir şey üretemem. Bunlara bu fazla geliyor diye  istediklerimden üreteceklerimden vaz mı geçeceğim yani?  Türk algısı için benim bu yaptıklarım fazla olabilir;  ama kusura bakmasınlar ben bir gezegende yaşadığımı düşünüyorum. Sadece Türkiye olarak değil Dünya olarak bakıyorum. Öyle olunca da kendi önüme hiç bir kısıtlama koymuyorum.

Ne kadar güzel/doğru  bi şey söylediniz. "Bu topluma bu fazla" diyerek kimse yol katedemez ki! 

-Aynen! Kesinlikle böyle düşünüyorum.

Bir yanıyla erkek iktidarını yerle bir etmeye çalışıyorsunuz; ama bunu da kadın bedenini ve cinselliği kullanarak yapıyorsunuz. İlk bakışta müthiş bir tezat gibi görünüyor insanın gözüne ama; bir yanıyla da  hiciv sanatı gibi aslında. Böyle baktığımızda size bir hiciv ustası diyebilir miyiz? Abartıyor muyum? değilse siz  kendiniz nasıl ifade ediyorsunuz?  

-Aslında evet, hiç böyle düşünmemiştim ama; hiciv diyebiliriz buna. Biraz meydan okuma var tabi. "Siz bunu istiyordunuz değil mi?" durumu var. İstenilen bir malzeme var. Bir kadın bedeni var. Ben de bu durum karşısında biraz eli yükseltiyorum. Onlara kendi zaaflarını yansıtıyorum aslında.  Ben bunu twitter'da yazarken de çok yapıyorum. Biraz "ince bir alay" da var işin içinde. Sonra işin ucu kaçıyor tabi bazen. Hangisi dalgaydı hangisi gerçekti,  bazen ben de karıştırıyorum. Ama bunu yapmayı da seviyorum açıkçası.

Türk Büyüklerine sevgi ve saygı projesi kapsamında Maçka parkındaki 7 Türk Büyüğünü öperek poz verdiniz. Bir toplumun şu veya bu şekilde kutsadığı şeylere dokunmak bana biraz ip üstünde cambazlık gibi gelmiştir hep. Bilinçli ya da delice, neticede bu cesaret sizde  var.  Şunu merak ediyorum. Atatürk’ü öpmeyi neden düşünmediniz?  Bu da sizin kendi içinizde geçmek istemediğiniz bir sınır olabilir mi? Yoksa “yoo bi sabah kalktığınızda beni Atatürk’ün dudaklarına yapışmış bi halde görmeniz de pekala mümkün” diyebilir misiniz?  

-O heykellerde ben onları yanaklarından öptüm.

Biliyorum. Cesaretinizin sınırı anlamında kasıtlı olarak dudak diye sordum.

Şöyle söyleyim. Orda aslında bir prens uyandırma gibi bir mizansen vardı aslında ve ben  bunu 2007'de yaptım. O zaman için bu daha uzak bir şeydi. Şu anki Cumhuriyet şartlarında çok da gündemde olmayan kişilerdi onlar. Miğferler, kasklar, sarıklar...farklı gözüküyordu. Üstünden baya bir zaman geçti ve şimdi artık şehzadelik moda. Osmanlı daha moda. Aslına bakarsanız şu an olabilirliği daha yüksek. O kahramanlar daha yakın geliyor artık bana.

Atatürk mevzusuna geleceksek de Türkiye'de bazı belli başlı konular var ki geri dönüşümü yüzde yüz garanti. Atatürk bunlardan bir tanesi. Bir zamanlar türban öyleydi. Yani sen bu konuları diline dolarsan ya da bunlarla ilgili bir şey yaparsan kesin dönüşü var. Tam da bu yüzden bunu kullanmak istemedim.  Aslına bakarsan evet; daha gümbürtü koparacak bir durum ama bu bana işin kolayına kaçmak gibi geldi hep.

O zaman bundan sonrası için de yapmam mı demiş oluyorsunuz? 

Hayır  hayır yapmam! 

Ve şimdi de ressam Karolin Fişekçi erotik  bir roman yazarak karşımıza çıktı. İtaatkar! Size bu kitabı yazdıran nedenler arasında bir ihtiyaca cevap vermek var mıydı? Okuyanlar biliyor artık ama okumayanlar için soruyorum. İtaatkar’ı okuyan biri cinsellik hakkında öğrenmek isteyip de bu güne kadar bulamadığı bir sorunun cevabını bulabilir mi? Yoksa hayır hiç öyle bir misyona soyunmadan tamamen geldiği gibi yazılmış bir hikaye mi?

-Cinsellik zaten  kesinlikle kitaptan okunup öğrenilecek bi şey değil;  ama insanların ufkunu açabilir. Şöyle bi şey olabilir. Daha çok kadınların çok fazla kitap okuduğu gerçeğini düşünürsek, bize bütün bu kitaplarda filmlerde anlatılan çizilen kadın profili gene "ata-erkil düzene hizmet edecek şekilde çiziliyor. Dikkat edin kadın hep ezik, edilgen gösteriliyor. Neden? Ben buna da itiraz ediyorum işte. Hep diyordum zaten bi gün yazarsam ben bu şekilde yazmam diye. Çizdiğim karakterle de bunu söylemiş oldum aslında. "Hayır bakın kadın olmak, kadınlık bu değil!" Bu bize dayatılan sadece! Sürekli erkeğin etrafında dolanan onun ekseninde bir kadın profili karşısında başka bir örnek sunuyorum. Bu açıdan evet kadınların ufkunu açabileceğini düşünüyorum çizdiğim karakterin. "Öyle olmak zorunda değilsiniz"  diyorum.

Bir de şu var tabi Mine karakteri seçilen değil seçen bir kadın.  Benim de şiyarım bu yöndedir hep!

Bu yüzden mi kadın profilini o kadar kusursuz  ve yücelterek çizdiniz? Neredeyse mitolojik bir aşk tanrıçası gibi. Gerçek insan profilini kusurlarıyla birlikte vermek daha doğru değil midir? 

-Evet kasıtlı yaptığım bir şey.  Erkeklerde bu yapılıyor. Kadınlar için neden yapılmasın. Ha ama dediğin şöyle doğru olabilir. Demin de söylediğim gibi genel okuyucu kadınlar ve kadınlar kendilerini hep ezik ve bir çok açıdan kusurlu bulduğu için o tip hikayeleri daha kendinden buluyor, kendine yakın hissediyor olabilir. Ama o zaman ben yeni ve farklı bi şey yapmış olmayacaktım ki! Bu zaten var. Bin tane örneği var yapılmış. Bir de Mine'nin fiziksel güzelliğinden ziyade  karakterini de ben o şekilde çizmeye çalıştım. Asıl göremedikleri vurgu orda. Gerektiği zaman çekip gidebilmesinden tut da, biraz üstten bir bakışı olup ama aynı zamanda adaletli oluşu, erkeklerle flört edip edip ama aslında hiç teslim olmayışı, seçen kadın oluşu..

iyi rol modele bakın ve siz de ona göre kendinizi geliştirin diyorum bir nevi.

 Kitapta  “ Bu hayatta birine kulluk yapmak, insanı isyankar ve tek başınalıktan çok daha mutlu edecek, Tanrı’ya yaklaştıracak bi şeydir” deniyor. Bunu erkek kahraman söylüyor ama; gerçek hayatta Karolin Fişekçi’nin bu konuda ne düşündüğünü merak ediyorum.  Bir de aslında şunu sormak istiyorum;  birine tamamen teslim olmak ne kadar sağlıklı bi şey sizce? İnsan kendinden vazgeçerek ne kadar mutlu olabilir ki?

-Güzel soru.   Aslında zaten emir verebilmek için de önceden emir almış olmak gerekiyor. Bunu bilmek gerekiyor diye düşünüyorum. Birine kulluk yapmak için bunu öğrenmiş olman gerek bi şekilde. Bunu uzmanlar da böyle açıklıyor. Hayatta hiç kimseden emir almadıysak bile okulda öğretmenden aldık. Aslında orda da sorumluluk öğretmende oluyor ve hafifletici bi şey de bir taraftan düşünürsen.  Kimse diyemez yani bunu,  ben emir almam emir veririm diye. Devlet yöneticilerinde bunun çok olduğu söyleniyor ya da üst düzey yöneticilerde. Sürekli emir vermekten beyinlerinin bir kısmının zarar gördüğü ve bu yüzden kölelik eğiliminin onlarda daha çok olduğu gibi.  Doğru da! Ben böyle insanlarla çok konuştum, yazıştım. Özellikle merak ettiğim için bu konuyu.

Enteresan ve çok da doğru aslında askerlerin de eşlerinin sözünü çok dinlediği söylenir ya mesela; söylentiden ziyade bunu görüyoruz günlük hayatta. Şahit oluyoruz bire bir. 

-Bak işte mesela! Ama bi yanıyla da hepimizde var bu. Bahsettiğimiz örneklerde daha fazla sadece ama hepimizde var.  Ha benim içinse, bir insan olarak emir almak demesem de belli konularda ailemin sözünü dinliyorum en basitinden. Tamamen sıfır diyemem yani.

Özel ilişkilerinizde durum nedir? :)

Gülüyor..

Ha bak o artık mümkün değil işte. Özellikle "artık" diyorum. Sohbetin başında da konuştuk. İlk gençlikte filan olmuştur tabi, oldu da. Ama artık oraları geçtim diye düşünüyorum. Bu saatten sonra emir almam veririm. Net.

Bu ilk romanınız. Roman yazmakla resim yapmayı karşılaştıracak olsanız.. Ki içindeki çizimlerde size ait sanırım. Resmin ve romanın birbiriyle akrabalık dereceleri nasıl?  Çok faydasını gördüm işimi  kolaylaştırdı diyebilir misiniz?

-Resimdeki detaycılığın  faydası oldu tabi. Resimde bi imgeyi aklınızda tutmak gerekiyor. İmgeyi, ışığı,  rengi... Çizimler de bana ait evet; bi kısmı eskiydi bir kısmını da yeni yaptım. Faydası var tabi. Sadece tavfirler dışında da ilişkisi var. Bir mekanı bir insanı tarif ederken evet ikisinde de bir tasvir durumu var ama;  bazen bir resmi sadece bir duyguyla yapıyorsunuz. Aynı duygu romanda da var. Bazen bi sahne anlatıyorsunuz, ve kafanızda bir resim canlanıyor. Orda da aslında o resmi anlatıyorsunuz... 

İzzzet Çapa kendiyle ilgili yazdığı bir yazıda sürekli mekan açıp kapatmasının psikoloğu tarafından “herkesin ölüm korkusunu yenme yöntemleri vardır seninki de bu” şeklinde yorumlandığını yazmıştı. Enteresan gelmişti bana. Bu anlamda sizin motivasyonunuz da resim çizmek diyebilir miyiz ? Değilse siz nasıl ifade ederdiniz? Her yazana sorululur  neden yazıyorsun diye? Bir ressama da sormak lazım. Karolin Fişekçi neden çiziyor?

-Aslında son bir yılda neredeyse hiç resim yapamadım. Kitapla meşguldum çünkü. İki yaratıcı eylem bir ipte pek olmuyor. Bir de daha çok gece çalışıyordum. E  ya resim yapacaksın ya kitabı yazacaksın.  Ama ben  bu soruya  ne resim derim ne yazmak derim, ne de başka bi şey. Hepsini aşan bir şey aslında bu.  Beni yeni bir şey yaratmak heyecanlandırıyor. Ben bunu seviyorum direk.  Bu kitap olabilir,  resim olabilir, heykel olabilir ya da film olabilir. Yaratmak derken tanrı sendromu gibi de algılanmasın tabi,  üretmek diyelim. Beni tahrik eden motive eden şey o üretme duygusunun kendisi tamamen!

Biraz zemini kaydırsak ve toplumsal olayların çizimlerinizi ne kadar etkilediğini sorsam. Mesela “gezi”döneminde çizdiğiniz resimler bundan etkilenmiş midir? Bir de tek başına çağdaş sanat perspektifinden baktığımızda, gezi'ye  bütün olarak bir sanat olayı” diyebilir miyiz? Sizce gezi doğmakta olan yeni bir performans sanatının ilk habercisi olabilir mi?

-Ben gezi zamanında önce dedim  " Tamam bu sene bianeli yapmaya gerek kalmadı bunlar yaptılar!"   Ama o kadar sıkı takip ediyordum ki bırak resim yapmayı başka hiç bir şeye vakit kalmıyordu.  

Orda mıydınız hep?

Şuna açıklık getireyim önce, ben  çok eylemciyim diyemem.  Yapımda yok. Fıtratımda yok diyim hatta :))

Kahkahalar :))

Ha gay prıde katıldım , eyleme katıldım. Gezi parkına da gittim ama; öyle bağırıp slogan atamak filan dediğim gibi onlar  benim yapabildiğim şeyler değil. Doğruyu söylemek lazım şimdi.  

Resim yapmayı geç, hali hazırda kitap yazmaya çalışıyordum onu bile yapamadım düşün. Bir şey daha olurken, o süreç devam ederken hemen o anda " dur ben bunu hemen sanata dönüştüreyim"  fikri biraz modayı takip etmek gibi geliyor bana.  Ben orda o ruh halinin peşindeydim. Ben önce derinliğine inmeyi,  anlamayı, gözlemlemeyi seviyorum.  Önce  olayı iyi kavrayıp nedenini nasılını çözüp, sonra onu kafanda yeniden yaratıp bir eser koyabilirsin ortaya. Yoksa bunu hemen o an  yapmaya çalışmak sahici bir şey olmaz.  Ben yapamam diyim ya da.  Aslına bakarsan   süreç hala devam ediyor bir taraftan. Tamamlanmış okunacak hale gelmiş de değil. Evet gezide bir ütopya vardı ama bi yandan da hemen o trene binmek ondan nemalanmak isteyenler  vardı.  Bir de " bu sene de gezi olsun? seneye de yapalım, yıl dönümünü de yapalım" da çok mümkün bi şey değil. Kimileri de onun peşinde mesela. Kaç 68 yazı oldu ki? Düşünsenize...

Bağırıp çağıramam demişken, kavga da edemeyen  bi insansınız mı demek oluyor bu?

Yani, sesimi yükseltebilirim sert çıkabilirim bazen ama; benim asıl olayım  tek bir kelime söyler üste çıkarsın  ya hani, onu tercih ederim hep.

Blogunuzda 2009 tarihli “Tatlı su ermenisi” başlıklı bir yazı var. Çok samimi ve çok içten buldum. Okumayanlar bilmeyenler için soruyorum. Sizin anlaşınızla kime tatlı su ermenisi denir? Neden bu tanımlama?

Baya zaman geçti aslında. Ya işin aslı şu ki ben ermenice bile bilmiyorum. Ermeni okuluna da gitmedim. Kiliseye düzenli giden bir insan değilim. O zaman da bu sizde sadece köken olarak duruyor. Kültür olarak...Kültür dediğim de yemek kültürü vs. Bu yüzden de ben kalkıp Ermenistan'a gittiğim zaman kimse beni ermeni gibi görmez öyle kabul etmez. 

Atatürkçü müsünüz?

-O  tanımlamayı da  çok sevmiyorum. Öyle bir putlaştırma durumum da yok ama;  o zamanın şartlarında gereğini yapmış diyorum. Öyle bakıyorum..

Çizdiğiniz resimlerde kaktüs, silah, araba vitesi vb gereçler hep bir cinsel figür olarak kullanılmış.  Sanatta kullandığınız cinsellik gereçleri ortada. Peki sizce  gerçek hayatta cinselliğin en büyük malzemesi nedir diye sorsam? Mesela zeka, mesela güç..Karolin Fişekçi üzerinde afrodizyak etki yapar mı?

-Zeka ve güç;  evet yani  bunlardır. Yoksa bir nesneyi gösterdiğin zaman tahrik olmam. Hiç bir kadın da olmaz zaten. Bu erkeklere has, bi şeyi görerek tahrik olmak. Kadınlar görsellikten etkilenmiyor.

Di mi! Kadın için ancak dokununca o da duygu varsa bi şey ifade eder. Ama bazen duyuyorum okuyorum öyle kastlı vücut tarifi veren kadınlar oluyor...sizin için tamamen sıfır mı? 

-Aslında şu var; sıfır diyemeyiz tabi. Kendine bakan, üreten bir erkeğin hafif kası çıkmış oluyor zaten. o hoş duruyor... bu anlamda kendine bakan erkeği tabi ki severim ama bunu da zekayla ve davranışlarıyla taçlandırması lazım. Vaay nasıl konuştum ama!

:))

Biraz da kadınlarla ilişkilerinize gelmek istiyorum. Kendimi her şeyiyle gözüm kapalı emanet edebilirim diyecek kadar yakın bir kadın dostunuz var mı? Bir de  şunu çok merak ediyorum aslında. “Kadın kadının kurdudur!” dendiğinde Karolin Fişekçi ne söyler ?

-Öyle bi kadın yok. Öyle bi erkek de yok. Öyle bi kimse yok.

Öyleyse çok üzücü bi şey ama...

E öyle tabi ama durum bu. Yani ailenle bile çok mümkün değil o bence. Hayat böyle!
Kadın kadının kurdudur... o da daha çok duruma göre aslında. Ben eskiden kadınlar beni sevmiyor sanırdım. Şimdi bakıyorum yolda çevirenler, kitabınızı çok sevdim, sizi çok seviyorum diyen kadınlarla karşılaşıyorum. Çok hoşuma gidiyor.  O yüzden öyle bir genelleme yapmıyorum artık. Bi taraftan da kadın kadının kurdu diyoruz da erkek erkeğin neyi acaba? Erkek savaşında neler dönüyor? Kimse bunları çok yazıp çizmiyor.Bu çok konuşulmuyor dikkat ediyorsanız. Bu genellemeler bile hep kadınlar üzerinden yapılıyor.

Yaptığınız ürettiğiniz her şeyde baskın olan anlayış  “erkek egemen düzene kafa tutmak” gibi.  Sürekli bir alt mesaj var.  “Hayır bakın! Asıl iktidar siz değilsiniz!” diyorsunuz ki bu tarihe bakınca da  böyle aslında. Orduları birbirinin düşürebilen  bir varlık kadın!  Peki sizin  Bu kadar  "güç bende"  diyen bir kadın figürü olarak, yelkenlerinizi suya indirdiğiniz aciz düştüğünüz durumlar olmuyor mu?

İnternette şurda burda  herkesin ölüyorum bitiyorum dediği bir kadını yerle yeksan etmiş bir aşk/adam var mı?

-20'li  yaşlar zordu benim için. 20' lerin başı.  Ama o zaman  onları astığım için şimdi ayaklarım yere basıyor. O zaman resmen şöyle bir durumum vardı. "Depresyon ilacı mı kullansam, ne yapsam"  İlacı kullandım bu sefer o daha kötü yaptı. Sonra bunu ilaçsız aşmayı denedim ve üstesinden de geldim bi şekilde.   

Derin bi aşk biraz böyle ağdalı arabesk de bir şey... :) çekmediniz mi hiç? 

Yok ama dediğim gibi 20'lerde oldu o.  Bi tarafta aşk bi tarafta sizi çok bunaltması özgürlüğünüzü kısıtlaması. Onun çatışmasını çok yaşadım. Ama bi yanıyla da şöyle düşünüyorum aslında, belki onlar gerçek aşk değildi hiç biri. Çünkü gerçek aşkta insan özgürlüğünün kısıtlanması vs. gibi şeyleri de çok aklına getirmez sanki.  Diğer taraftan  yaş da çok  önemli tabi. 30'u aştıktan sonra artık,  ne istediğini ancak anlıyorsun zaten.

Bundan sonra da artık kimse beni o hale getiremez diyecek kadar net konuşabiliyor musunuz? 

-Yani şimdi çok da büyük konuşmak istemem tabi ama çok zor. Farkına varsam zaten onun önlemini hemen alırım öncesinde. Değilse de bi şeyin yaşanacağı varsa sen ne yaparsan da o gene yaşanır o da başka bir boyutu işin. Ama dediğim gibi çok zor artık benim için o. 

Aşık olmadan biriyle birlikte olabilir misiniz?

O da 20' lerde mümkündü ancak.

Üzücü de olsa bazı durumlarda öne çıkma nedenlerinizden biri de  Orhan Pamuk’la yaşadığınız ilişki oldu aslında. Bu hikaye Karolin Fişekçi için dokunulmazlık alanı içinde mi? “Aman aman hiç girmeyelim “ dediğiniz bir konu mu? Yoksa tamamen “sıra, masa” der gibi, son derece soğukkanlılıkla dışardan bakabildiğiniz bir hatıra oldu mu artık? Ne katmıştır size, neler almıştır desem?

-Ben buna dışardan bakıyor olsam bile,  ben bunu konuştuktan sonra  "haa bak!  gene O'nu konuştu" diye değerlendirelecek bu. Çok da rahat konuşurum,  hiç de umrumda olmaz! Bu hisle falan ilgili değil kesinlikle. Ama dediğim gibi ne söylersem söyleyim gene O'nu konuşarak prim yaptı" ya getirelecek durum. Ben zarar göreceğim yani anlıyor musun? Onun sıkıntısını hiç istemiyorum artık. Hiç ihtiyacım yok bir de. Yeterince kendi gündemim var diye düşünüyorum. Bir de öyle abuk sabuk yorumlarla uğraşamayacağım şimdi. Yeter!   O yüzden boş verelim. Hiç gerek yok. 

Gene bloğunuzda dikkatimi çekmiş bir resim var. Adı Beklemek ve aslında performansımın düşük olduğu zamanlarda çizdiğim bir resim demişsiniz. Sonra da şöyle devam ediyor. “Sevmem aslında beklemeyi, ama bazen beklemeyi de bilmek gerek..”
Çok bekledim, hep bekledim…hala bekliyorum dediğiniz bi şey var mı hayatta? O sabrı gösterecek denli istediğiniz her hangi bir şey, bir insan ya da bir durum?

-İnsan değil ama durum var. Bazı şeyleri siz yapamazsınız, hayat onu getirir. O bakımdan beklediğim şeyler var... Ama boş beklemiyorum. Bi yandan olacağını bilirsiniz ve beklersiniz ya benimki biraz öyle bir durum. 

Ne diye sorsam ?

Onu zaman gösterir zaten. 

Dışardan bakıldığında çok rahat çok cüretkar görünen insanların kabuklarını kırmak daha zordur  diye düşünülür ya. Fiziksel durumun tamamen dışında ruhen, kalben en rahat soyunduğunuz yer/alan neresi? 
Açık kapı gibi düşünüp, elini kolunu sallaya sallaya içeri dalan birinin,  küt diye  kafasını  taşa vurması mümkün mü? Aslında soru tam olarak şu: Kraliçe gerçekte  ne kadar çıplak?

- Ha ben çok şeffaf bi insanım. Canlı yayın bile olsa sıkıldıysam kızdıysam hemen belli ederim;  o bakımdan tamamen çıplağım. Öbür türlüyse evet benim kabuğumu kırmak zor. Benim arkadaşlığımı dostluğumu kazanmak belli şeyler gerektiriyor. Ha özel uğraşsın demiyorum ama;  ben de o insanda hakikat arıyorum. O varsa onu hissediyorsun zaten.  Güzel bi yaratıcı sohbetin içinde çıkar belki onu da hemen not ederim,  yazarım mesela. İnsan ağlarken resim yapamıyor ama yazı yazabiliyor, böyle bakınca evet; yazarken de çok çıplağım diyebilirim.

EĞLENCELİK:

Hangi takımı tutuyorsunuz?

-Beşiktaş! 

(Yaşasın! Çarşı sabaha karşı! :) 

Peki ucuz jartiyer mi pahalı mı?
 (bunu bi ara köşeciler çok yazdı ordan aklıma gelmiş bi şey. Jartiyerin ucuzu, basit görüneni hatta mümkünse pazardan alınanı  makbuldür diye) 

-Rengi ve modeli çok önemli benim için ve benim beğenmem önemli. Beğendiğim şeyse marka da alırım. Pazarda bulursam pazardan da alırım. Ucuzuna pahalısına bakmam.

Kırmızı mı siyah mı? Ya da?

-Siyah derim heralde ya da ikisini karıştıralım bordo olsun. 

Önünüzde iki adet hediye paketi var. Birinin üzerinde “dost acı söyler” yazıyor. Diğerinde “yalan da olsa söyle, hoşuma gidiyor...” J
Gayri ihtiyari olarak eliniz önce hangisine giderdi?

-Önce acıyı açardım. Sonrasında nasılsa tatlı gelicek. Yalan da olsa...

Çook teşekkür ediyorum..çok güzeldi.

-Güzel sorulardı. Merkez medyada bunlar böyle çok sorulmuyor işte. Ben teşekkür ederim. Ben de çok keyif aldım. 




Sabır neydi?

Yaklaşık iki buçuk ay önce bir sabah koşma sevdasıyla uyandım. Rüya görmüş gibi... Blogumu düzenli okuyanlar Hatun'umun da hayatıma bö...