24 Mayıs 2013 Cuma

Haydi gel! öpüşelim...

Ben bu kadar güzel bir eylem adı duymadım. Görmedim. Bilmiyorum.
Yarın saat 18.30 da.
Kurtuluş metrosunda.

Ankarada olmayacağım için hiç bu kadar vah tüh! edeceğimi düşünemezdim.
"Oya! biliyorum; devlet memurusun ama lütfen bu konuda bi yazı patlat!" dedi bugün bi arkadaşım.
"O ne demek öyle? ne alakası var şimdi?" dedim.

"E biliyoruz çünkü, facebooklarınız bloglarınız takip ediliyor ya!!!" dedi.
Gülümsedim...
"Müsterih ol! ölmedik daha"dedim.  Üstelik beni çoktan farkettiler bebeğim!!! sen kaç kurtul istersen diye ekledim  :)

Ölmedik daha!
Yarın soluğu Fizan'da alacağımı bilsem de, bunu gene yazardım zaten.

"Herkesi kucaklayacağız!" dediklerinde, nasıl ki "vallahi öptürmem ölürsün aşkımdan!" diye yazabildiysem facebookumda, bugün de canımın fena halde öpüşmek istediğini aynı hevesle dile getiriyorum...

Duyuyor musun beni Ankara?
Ben yokum yarın burda ama; sen orda ol lütfen!
Sevgilini al, arkadaşını al, yeğenini al, ne bileyim ben? anneni, çocuğunu, kardeşini artık kimi bulursan.
Git ve öp onu orda!
Hatta öpmelere doyaMA...
Bi daha,
bi daha!
Son bi kez de benim için öp...!
Islansın dudakların...

Ve Lütfen!
 Lütfen artık birilerinin bi dur noktası olsun.
Kimse kimsenin ahlakını yargılayacak pozisyonda olamaz, olmaMalı!
Senin ahlak anlayışın benim ahlak anlayışıma vurmaMalı!
Düşünebiliyor musunuz gerçekten bu kadarını? Ya da düşünebilir miydiniz geldiğimiz bu noktayı?
Burası neresi?
Hangi çağda yaşıyoruz?
Allah aşkına bi durun artık!
Sanki başımızda elinde jetvelle bekleyen bir sınıf başkanı var.
Hepimizi teker teker tahtaya yazıyorlar.
Kocaman bir ŞIMARANLAR başlığı altında.
Resmen afaroz edilmek üzereyiz.
Tüm eylemlerdeki "bir grup yasa dışı örgüt" muamelesi görüyoruz.
"Hey sen! ordaki! " deyip, adımızın altını kırmızı fosforlu kalemle çiziyorlar.
Eskiden herkesi şahıs şahıs fişliyorlardı.
Şimdi "bir grup" halinde fişleniyoruz.
Bizim  gibi düşünmeyen, bizim gibi yaşamayan, bizim yediğimizi  yeyip, bizim  "içtiğimizi" içmeyen  BİZDEN DEĞİLDİR diyorlar!
Kaza geliyorum diye bağıra bağıra geldi üstelik.
Ne var ki, geçmiş olsun diyenimiz bile yok.
Çok yazık.

Neymiş?
"devlet memuru"ymuşum.
Neymiş?
Bloglarımız takip ediliyormuş.
Neymiş?
Dikkatli olmalıymışım. Sürülebilirmişim!!!
Peki neymiş?
Benim canım yarın  öpüşmek istiyormuş.
Fiziksel olarak değilse de,
kalben.
Haydi gel, öpüşelim...











Dipnot: Ankara Metrosunda yapılan "ahlaka uygun hareket edin!" anonsuna karşı hazırlanan bir eylem!
Burda olsam mutlaka gidecektim. O görüntüleri sizinle paylaşmayı çok isterdim...


21 Mayıs 2013 Salı

En heteromuz sensin! Tüm alkışlar sana gelsin...

Bir psikiyatrsitin verdiği röportajda okumuştum. Toplumdaki en büyük homofobiklerin gizli eşcinseller arasından çıktığını, bu sayede kendilerine koruma kalkanı edindiklerini, eşcinseller hakkında ne kadar ağır konuşurlarsa insanların onların eşcinsel olduklarından şüphelenme risklerinin o kadar minimuma ineceğini düşünerek, böyle bir savunma geliştirdiklerini  söylemişti.

Aklıma hep babamın şu cümlesi geliyor böyle durumlar için. "Bi adam ahlaktan çok bahsediyorsa sen o'nun ahlakından bi işkillen kızım! İnsanın kendi ahlakı eksikse sürekli başkalarının ahlak-yoksunu olduklarından dem vurur durur!"

Ya da bi arkadaşımın bi kaç yıl önce Deniz Seki'nin uyuşturucu kullandığı iddiasıyla tutuklu yargılandığı dönemde , Deniz Seki'yi durmadan eleştirenlerin kendi bakış açıma göre O'nu yargılayacak en son insanlar olduklarını düşündüğümü söylediğimde verdiği şu cevap:  "Neden şaşırıyorsun ki? Etrafına biraz dikkatlice baktığında birisi düşünce (düşmek burda zor durumda kalmak anlamında seçtiğim bir kelime sadece )  O'na ilk saldıranların her zaman, O'ndan daha aşağı seviyedeki insanlar olduğunu, kendi eksikliklerini, insanların her daim karşısındakini aşağılayarak kapatma çabasına düştüğünü göreceksin Oya'cım! Bu ibre hiç kaymaz." demişti.

Hayatımda tanıdığım en kıskanç insanların "Ben asla kıskanç değilim, kimseyi hiçbir şeyi kıskanmam!" diye bastıra bastıra söyleyenler arasından çıktığına hiç girmiyorum bile. :)

Sözün özü şu ki, dünyanın en eski ve en ilkel savaş tekniği olan "en iyi savunma saldırıdır!" düzleminden baktığımda, yaradılışımızdan bu yana aslına bir arpa boyu yol katemediğimizi düşünüyorum bazen. Okla mızrakla av topladığımız günlerden ne kadar farklıyız sahiden?

(?)

Peki, diyelim ki :
Sen dünyanın en düzgün insanısın. Ahlakın herkesten yüce, doğrun en doğru.
Tamam hiç kıskançmıyorsun da. Kimsenin etinde sütünde değilsin.
Yalan nedir bilmiyorsun. Kimseyi kandırmadın.
Birileri ayağı takılıp düştü ama sen hiç yolunu şaşırmadın. Sırça köşkünde uhreviyatını köpürtüyorsun.
Tamam eşcinsel de olma hadi. En heteromuz sensin! Tüm alkışlar sana gelsin...
ama bak, burda kocaman bir soru işareti var. Çengel gibi sallanan.
Aman dikkat et. Sallanırken kafana isabet eder filan...(?)







19 Mayıs 2013 Pazar

Ah Muhsin Ünlü! Mest ediyorsun beni, çok seviyorum seni...!

Tıpkı bir başucu kitabı gibi "baş ucu adamı"  diye bi şey olsa.
Ah Muhsin Ünlü! derdim.
Gelip şuraya otursana...

Kalpte kemik yok diyorlar bi de.
Peki sen nasıl kırıyorsunn beni böyle her defasında?
İçimde yıkılmadık  put, yakılmadık inanç bırakmıyorsun.
Sırat köprüsünde yürütüyorsun, her adımımda.


İtiraf etmeliyim ki, hiç tipim de değilsin! :)
Ne zaman bir dizeni okusam ama,
İçimden şu duygu akıyor:
Kendini biraz yaklaştırsana...
Çoğalsana Muhsin Ünlü!
Çok olsana...!

Mesela;
" ah o gemide ben de olsaydım,
mızrağı sallardım aştot’a kadar
belki gider çirkin bir faşiste değer!"
diyorsun ya...
mest ediyorsun beni.
Çok seviyorum seni...

Ve mesela bi barda,
sabaha karşı.
Coşup kopmam gerekirken ben,
senin dizelerini mırıldanıyorum...
Sahi! Duyuyor olabilir misin?
Ey Paralel evren!
Hangi cehennemdeysen,
elindeki her  işi bırakıp,
derhal teşrif eder misin?


Dipnot: Bir şaire hayranlığımın ifadesidir.
Duygu kabarması diyorum ben buna.
Bazen oluyor bana böyle. :)





14 Mayıs 2013 Salı

Ne güzel bi adamdın sen! Kristof Kolomb'a benzettim ben seni!

Gene bugün ki gibi sağanak bi yağmur vardı.
Bulduğum ilk saçağın altına oturmuş;
sıcak bi şarap söylemiştim kendime.
Önümde üstünde Londra yazan bi defter, içinde hayallerim vardı...

Tek başımaydım.
"Ben melankolik bir kadınım, böyle uzaklara dalar dalar bakarım..." modundaydım:)
Gerçek modum hiç o değildir aslında. Hepiniz gibi bazen o pozu vermeyi severim sadece.

Bi adam gelip karşımdaki masaya oturdu.
Beş on dakika sonra O, gözlerini yummuş uzosunu yudumluyordu.
Ben içimden,
bunları karalıyordum.

                                        ...

Bir dünya atlası kadar güzelsin...Sahi niye öylesin? İçinde görmediğim öyle çok şehir,
geçmediğim öyle çok köprü var ki...Altında hiç yüz(e)mediğim sular akıyor.
Daha önce hiç görmediğim balıklar yüzüyor...

Halbuki dalgıçım ben
ve biliyorsun  sen!
dal(a)madığım ne çok derinliğin kaldı.

Bir dünya atlası kadar karmaşıksın...İçinde yolumu ne çok kaybetmişliğim var.
Hiç bi mahallenin eski adını bilmiyorum.
Mesela uğradığın zaman, şu köşedeki kahvede ne içiyorsun?
Hangi denize nazır yaktn sigaranı şu an?
Hangi kül tablasına söndürdün  içindeki son şiiri...?

En son hangi yolda yürürken gördüğün birinin kıyafetlerine güldün?
Hangi duvar yazısının önünde yürü(ye)meden durdun?
Hangi postere uzun uzun baktın?

En son ne zaman "beş dakika oturup kalkayım" dediğin masada sabahladın?
En son hangi "en ummadığın" insana sırrını verdin?
Bazen, en yabancıya daha kolay açarız ya kendimizi...
Bunu da ondan merak ettim.

Hangi yürüyüşe katıldın en son?
Hangi "dünya görüşünü" protesto ettin?
Hangi siyasi'ye küfrü bastın?

Hangi sokak çocuğundan arkana tekmeyi yedin?
Ve neren acıdı en son?

Kristof Kolomb'u hiç andın mı bu yakınlarda mesela?

Dün üstünde hangi pantolonun vardı?
Bugün niye mor giydin?
Diline en son hangi şarkı dolandı?

Hangi yolun yolcusuydun dün?
Bugün o yol nereye vardı?

Hangi sokağın hangi denize çıkar? Hangi göğünde bulutlar, hangi başında yağmurlar...
hangi dağında güneş var?

Duyamadım.
Nemrut mu dedin!?
Hiç gitmedim.
Götürsene beni bi gün.

8 Mayıs 2013 Çarşamba

Annem'e...!

Gencecik bir kadın O!
Dalındaki üzüm O!
Gözleri bal sarısı...
Teni kar beyazı...
Ben ne zaman şu kapıdan girsem içeri.
Takvimi geri sarıyor,
15'ine değiyor O!

             ...

Dünyanın en komik kadınıdır benim annem.

"Ne bok yersen ye ama sakın sigara içme!" dedi bana hep ve hep içmediğimi sandı.
Dost meclislerinde bununla gururlandı.
Her seferinde iftiharla, göğsü kabara kabara Oya'm sigara içmez " dedi.
Taa ki boş boğaz kuzenim gene öyle bir muhabbetin ortasında "sen öyle san!Oya cayır cayır sigara içiyor hem de!" diyerek beni ispiyonlayana kadar.

Öğrenmiş...bir hışımla dayanmıştı odamın kapısına.
"BAna doğruyu söyle çabuk! sigara içiyor musun sen?" diye bağırdı.
Gözlerinden ateş çıkıyordu resmen.
Baktım yüzüne...
Çok emin bir ağızdan öğrendiğini okudum resmen gözlerinde.
İnkar etmenin bi anlamı kalmamıştı.
"Keyif sigarası içiyorum arada bir" diyerek hafifletme çabasına düştüm.
Bi kaç saniye Ih...mıh...kem...küm...yaptıktan sonra dedim ki:
"Annecim, Zeynep ablalar içtiğinde falan, öyle kahvenin yanında içiyorum bir iki tane. Paket taşımıyorum!"
Bu kez ne cevap verse beğenirsiniz.
"İçiyorsan paket al iç! beni delirtme, ondan bundan otlandığını duymayım sakın!" diyip çarptı kapıyı.

Neye uğradığımı şaşırmıştım.
Ben daha öğrenmesinin üzüntüsünü şokunu üstümden atamamışken, O bana "içiyorsan paket al iç sakın ondan bundan otlanma!" diyerek ikinci şoku yaşatmıştı.
Bikaç dakika sonra mutfak tarafından alevli sesi bi kez daha  yükseldi.
Kısa ve netti bu kez.
"Bok iç!"

Ben O'na "benim kızım sigara içmiyor!" diye gururlanma lüksünü uzun süre yaşatamadım ama; bana "sakın başkasından otlanma!" öğüdünü veren bir annem olduğu için kendim hep gururlandım! Çok geçerli bi sebebi yok işte! Sevdim o cümleyi....ne bileyim...

Dünyanın en tuhaf kadınıdır benim annem!

Çok tuhaf detaylar öğretti bana.
Mesela "toplu yemek yenilen masalarda bi tabakta kalan son lokmaya sakın elini uzatma! e mi kızım? " dedi.
"Offf Anneee! Tamaaamm Anladııkkk!" diye söylenerek cevap verirdim her defasında.
O her defasında bıkmadan yinelerdi.

Büyüdüm.
Eşşek kadar oldum!
Şimdi bana "Sen şu kapıdan girince 15 yaşıma değiyorum!" diyen bir annem var!
Mutluluğun tarifini başka kim bu kadar güzel verebilir ki!?
Dahası, kim bu kadar sevebilirdi beni...?
Benim dünyalar güzeli annem!
Her yolu yürürüm, her yokuşu çıkarım ben!
Her eşikten atlar, her düzlüğü bulurum ben!
Her kuyudan su çeker,  değirmeni bi şekilde döndürürüm ben!
Her kederi atlatır, azaltır....her sevinci dağ gibi büyütürüm ben!
Bugün hayal kırıklıklarının en büyüğünü gene yaşasam,
gene düşsem, gene acısam...bi şekilde ayağa kalkarım ben!
Çünkü SEN  varsın!
Çünkü elimden tutup, her karanlıktan,  gün yüzüne çıkartırsın beni.
Biliyorum!
Kelimelerim yetersiz,
kelimelerim anlamsız,
kelimelerim eksik.
Ben azını yazdım.
Çoğu içimde saklı!
Seni çook seviyorum...
Anneler günü (n) kutlu olsun...!

5 Mayıs 2013 Pazar

Prag'ta...bir otel otel odasında!

Prag'ta komünizm zamanından kalma bir otel odasında;
saat 23.33 ü  gösteriyordu ve aklımdan mütemadiyen şu geçiyordu:

Bi gün bi kitap yazarsam....hikaye burda başlayacak!
...
Büyülenmiştim...boyut atlamış gibiydim ve "Neden Prag?" sorusunun cevabıyla nihayet yüz yüze diz dizeydim.

Bi şeyden boyumu aşacak ölçüde etkilendiysem; O'nunla çok fazla göz göze gelemem ben!
Prag'la da ilişkim aynen öyle başladı.
Gözlerinin içine hakkını vererek bakamadım.
O kadar az içerek kendimi nasıl o kadar sarhoş ettim...hala merak konusu  ama;
bu sorunun cevabını  bi gün "o kitapta" vereceğim!

Misal boyunu posunu sor bana,  endamını...
ya da rengini, yağmur grisini...
Eksi iki derece havasında neden hiç üşümediğimi,
üstümde mevsimlik bir mont bacağımda minicik bi şortla...kaldırımlarında nasıl dans ettiğimi...
Özlem'le Ayfer'e küsüp...elimde kırmızı şemsiyeyle yaklaşık bir saat boyunca neden açık ara mesafeyle önden gittiğimi...

Gücüm tükenince  " gururu batsın yeter be!" diyip;
"erkekliğe" bok sürüşümü...
bir hışımla arkama dönüp "şurda bi kahve içip dinlenelim mi!" deyişimi...
Birden gülmeye başlamamızı....
"Neden kırıldın peki?" diye sorduklarında:
Ben birine kırıldığımda o bunun nedenini anlayamamışsa, ben O'na bunu anlatmam ki!" diye kendimce felsefik ağızlar yapışımı...

Bir çift insan gözüne neredeyse ruhumu teslim edişimi,
sonra onun bana Ra'nın gözlerinden bahsedişini...

İkinci günün gecesinde kafamı yastığa koyduğumda;
Bir  şehir tam nerede başlar nerede biter  acaba deyişimi.
Resmi sınırlar mı belirler bunu, yoksa yazak-bozucu'lar mı?

"Sahi bu  -sınırları-  ilk kim icat etti ise, O'nun gelmişini geçmişini seveyim ben e mi!"
diye diye...yarı uykulu yarı uyanık bir halde tavanı izleyişimi...

Kimisini çok net, kimisini puslu bulanık da olsa hatırlıyorum da;
içimdeki bu yarım-kalmışlık-hissininin nedenini bi türlü bulamıyorum.

Hayır! daha çok gezmek, daha çok görmekten bahsetmiyorum.
Sakın kafan karışmasın!
Daha çok -hissetmek-ten bahsediyorum!
Hissetmek başka bi şey...
Bunu sen de en az benim kadar iyi biliyorsun.

Bİ DAHA Kİ PRAG SEFERİMDE...

Daha çok şarap içip,
daha çok sarhoş olacağım.
Bu kez şemsiye taşımayı planlamıyorum hiç.
Sırıl-sıklam ıslanacağım...
Boyunu posunu geçip;
sırtındaki siyah bene dokunacağım.
Gözlerimle değil, el yordamıyla
avcunun içindeki yara izini  bulacağım.

Kimbilir?
belki gönlümü o köprünün üstünde, bir sokak müzisyenine verip,
hiç dönmeyeceğim!

Ve orada da, Bülent Ortaçgil rituelimden  vazgeçmeyeceğim.
"Olamaz mı?
olabilir...!"

Değil mi ki hayat,
bir ihtimaller serisidir.

Prag bana elini verecek...
ben tutacağım.
O anlatacak...
ben yazacağım!
Charles köprüsünde kuşlar uçacak...
Nerden mi biliyorum?
Çünkü hiç bi aşk yarım kalmaz!

Prag'la yarım kalan bir hesabımız var bizim.
Görülmeyi bekleyen...

Bekle beni!
Geleceğim...!


Sabır neydi?

Yaklaşık iki buçuk ay önce bir sabah koşma sevdasıyla uyandım. Rüya görmüş gibi... Blogumu düzenli okuyanlar Hatun'umun da hayatıma bö...