Kayıtlar

Günlük etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Sevgilim onlar doğaya düşman

Resim
Konuya biraz felaket tellalı gibi gireceğim ama zaten Sağır Sultan'ın bile duyduğunu farz etmek istiyorum; Belgrad Ormanı, Maçka Parkı ve hatta çok da uzun olmayan bir vadede Üsküdar Sahili için tasarlanan hain planları... Hani önümüze geleninin 'vatan haini' diye gözünü oymak istiyoruz ya şu günlerde. Buyurun, "Vatan hainliği öyle olmaz, böyle olur, göz öyle oyulmaz böyle oyulur" diyor açıktan birileri. 'Tehlikenin farkında mısınız?' Ya da ne kadar farkındasınız? Biliyorum, yaşam kalitesinden tek anladıkları gideceği yere en kolay ve en hızlı şekilde ulaşmak olan birilerine yeşilden, doğadan, nefes almaktan söz etmek biraz komik kaçıyor ama ben yine de deneyeceğim şansımı.  Bir yılı aşkın bir süredir Üsküdar'da yaşıyorum. Yerlisi olarak bir tavsiyem var: Hafta sonu geldi mi, sahil boyunca oluşan o izbe kalabalığı bir an için sil hafızandan. Fırsatın varsa hafta içi, erken saatlerde hiç olmadı 10 dakikalık bir yürüyüş için düş yola. Ya da bir ya...

HEPİMİZ BİRDEN ÇILDIRABİLİRİZ GÖĞE BAKALIM

Resim
Herkes mi çıldırdı? Aklım almıyor. İki gündür patlayan Brad Pitt ile Angelina Jolie'nin boşanma haberleri üzerine sevinç nidası göstermeyen bir ben kaldım herhalde. İnstagram hesabımın ana sayfası "oh oldu" paylaşımlarından geçilmiyor. Aslında ilk soru onların derdi bizi niye geriyor olabilir ama bu artık abeste iştigalden başka bir şey değil. İlgilendiriyor işte yahu. Seni ilgilendirmiyorsa yanındakini, onu ilgilendirmiyorsa ötekini ilgilendiriyor. (İlgilendirmiyor diyen de yüzde doksan ihtimalle yalan söylüyor zaten.) Hepimizi ilgilendiriyor. En entellektüel duranımızı, en bir yerinden tüy aldırmayanımızı bile ilgilendiriyor. Açıktan değilse gizliden okuyor. Ama bu işin içine girdiğimden beri şuna eminim ki herkes şu ya da bu ölçüde magazin okuyor. Bunda anlaştıysak tepkilerin içeriğine giresim var hemen. Bir boşanma haberine niye herkes bu kadar sevinç gösterir. Kimse bu söylediğime cinsiyetçi bir yaklaşım, aman da ro ro ro diye atlamasın hemen. Başka bir şeyin altın...

Kocanız pek romantik biri değil galiba?

Resim
Hani beş yüz sayfalık bir roman okursun da bana mısın demez, ama bir yerinde karakterin biri bir laf eder, götünün üstüne oturursun ya. Hah! İşte öyle oldu bana. 'Mustang' dan bahsediyorum. Hani şu bizim hikayemizi anlatan ama Oscar'da, Fransa'nın en iyi yabancı film adayı olan. Yalnız yazımın girişi kastını aşmış olabilir. Film bana hiçbir şey demedi de tek bir sahneyle alt üst oldum demiyorum. Film çok şey söyledi bana ama bir sahnesi var ki beni ters yüz etti. İçimi düğümledi. Beş kız kardeşin büyüme çağında yaşadıkları anlatılıyor filmde. Ama asıl olarak bu ülkede yaşayan bütün kız çocuklarının üç aşağı beş yukarı neler yaşadıkları, büyürken nelerle karşılaştıkları... Nasıl zapturapt altına alındıkları... 'Babalarının başları öne eğilmesin!(?)' diye. Ayrıntıya girmeyeceğim. Merak eden bir zahmet buyursun izlesin. Ama benim vurulduğum o sahne üzerine iki çift laf etmek istiyorum. Daha 15 yaşında var ya da yok, bir kız çocuğu, tamamen kendi kontolü dışında e...

YENİ OYUNCAĞIMI BULDUM

Resim
İnsanlık için küçük kendim için büyük bir adım atıp yoga'ya başladım. Ben ki elimi attığım her işi biraz da kendimi gaza getirmek için "ver coşkuyu" minvalinde yaşarım, yoga'da bir duraksadım. İki hafta geçmesine rağmen size de henüz yeni yumurtladım. Oysa daha başlamadan bin kere "geldim, geliyorum, geleceğim" şeklinde davul çalıyor olmalıydım. İlk derste hocamız şöyle bir şey söyledi. "Buraya gelirken bütün niyetler geçerlidir! isterseniz gerçekten yoga felsefesini anlamak için gelin, isterseniz bedeninizi daha çok sevmek, forma girmek için gelin, isterseniz yeni insanlar tanıyıp sosyalleşmek için gelin, hepsi kabul!" Önce buna bir şaşırdım. Bir an  Mevlana'nın o meşhur sözünü çağrıştırdır bana. "Ne olursanız olun, gene gelin" Ama ben o felsefeyi çok sevmiyorum. Hatta hiç sevmiyorum... Bir yere varmak isteyen önce oranın sorumluluğunu alacak kafada olmalı. Ben mesela bektaşi felsefesiyle büyümüş bir insan evladıyım. :) Bilenler bi...

BIRAKSAN UÇACAK SANKİ!

Resim
Dün gece bir rüya gördüm. Yogaya başlamıştım. Gülme! Gebertirim. :) Bir pazar sabahıydı, evden bisiklete atlayıp, Caddebostan'ın yolunu tutmuştum. Cihangir Yoga'ya varınca bisikletimi önüne parkedip, içeri dalmıştım. Birkaç saat sonra çıktığımda kuşlar gibi hafiftim. Tavsiye ederim... :) İyi geliyor... rüyası bile!  Tamam, sadede geliyorum. Yaz başından beri çok istiyordum. Ama hep bitmeyen işler, nasılsa düzenli olarak devam edemeyeceğimler, vakitsizlikler, onlar, şunlar, hatta sizler! Evet sevgili insanoğlu, bazen hepiniz fena halde sinirime dokunuyorsunuz. Öyle zamanlarda ertelemek için her şey bahane oluyor. Zaten insanlar da çok 'kötü!' ben de yoga neyim yapmayacağım anasını satayım filan diyordum. :) Tamam tamam. Şaka ediyorum yahu! :) O kadar uzun boylu delirmedim.  Hepi topu şurda yüksek sesle konuşuyorum. Rahatsız olan ya şimdi ekranı kapatsın, ya da sonuna kadar sessizce okusun lütfen.  Kendimi çok kötü bir halde suç üstü yakaladım.  Evet, resmen...

HER TÜRLÜSÜNE VARIM! UZATIN ŞU SAKALLARI...

Resim
Bir "kesin şu sakalları" muhabbetidir gidiyor. Önce Özlem Tekin çıkıştı. "Hacı mısın hoca mı, kes şu sakalı" blah blah şeklinde. Hayır taparım sesine, soluğuna. O ayrı. Ama bu ağzından çıkan her sözün altına imzamı atacağım anlamına gelmiyor tabii. Sonra, Ayşe Arman hafif kıyısından geçti mevzunun. İnstagrama koyduğu, sevgilisi Ömer Dormen'in Hindistan arka fonlu, sakallı fotoğrafının altına "Kurban olayım sakalsız Ömer'ime. Ben sakal sevmiyorum hiç" diyerek. Bu miss gibi bir açıklama işte. Hocam diye demiyorum. :) Çünkü genelleme yapmıyor. Genellemelerden nefret ediyorum. Bütün erkekler kessin demiyor. "Ben sevmiyorum" diyor. Buna kimse itiraz edemez. Belli ki Ömer'iyle arasından sakal bile sızsın istemiyor. :) Dün de Ayşe Özyılmazel yazmış. Ben bugün okuyabildim. Ama ne yazış! "Kesin şu sakalları" diye olaya kökten bir çözüm(süzlük) önerisi getirerek. Dünyanın en saçma klişesi genellemeler değilse ne!? Misal ben bayılıyo...

BAHARI GÖRMEDEN YAZ GELDİ GEÇTİ...

Resim
Bu yaz bana bir tuhaf geçti. Yaz desem değil, güz desem değil bir değişik geçti. Hızlı geçti. Ayağım suya hep teğet geçti. Yakınımdan geçti, arkamdan geçti, burnumun tam dibinden geçti... ama içine buyur edemedi. Çünkü hep hazırlıksızdım. Hep koşturuyordum. Hep yapacak bir şeylerim, yetişecek işlerim, bir şeylerim, bir şeylerim... vardı. Aklım doluydu. Sırtım doluydu. Ağırdı. Sertti. Ne yaptıysam da kulak memesi kıvamına getiremedim kendimi. Tenim güneşin altında uzun uzun gevreyemedi... 23 Nisan'lar, 19 Mayıs'lar bile hep çalışarak geçti. Ne gördüysem üçer günden iki bayram gördüm. O da yetmedi. Ama şu var tabii. Durup dinlenmeyince yorgunluğunu da hissedemiyorsun çok. Aslında o açıdan biraz iyiydi. Bir dursam, kalkmak çok zor olacaktı belki. Sizin anlayacağınız bu yaz yatay pozisyonda kedi gibi mırlaya mırlaya esneyemedim hiç. Dikey pozisyonda ve hep tetikte geçti. Derken, eylül de geçti. Dünya zamanıyla hiç işim olmadı ama, iş edinsem kendime yazları esnetirdim. İlkokuldan...

ŞU KARAAĞAÇ'I GEÇENE KADAR UMUDUM VAR!

Resim
Riyavet odur ki Amasya'nın bir köyünde bir çoban yaşarmış. Köyün ağasının kızına deli gibi aşıkmış. Kız da ona aşık mıymış... onu tam hatırlamıyorum. Ya hikayeyi anlatan o kısmını atladı ya da ben unutttum. Malum sıradan bir cümlede bile genellikle vurgu sondadır. Benim de aklımda hikayenin sonu kalmış. Hikayenin sonunda kız başka köye gelin gidiyor. Düğün gününde bizim çoban kavalına sarılıp dertli dertli çalmaya başlıyor... O sırada yoldan geçen ve çobanın kıza olan aşkını da bilen "görev bilinci yerinde" bir köylü diyor ki "Be Allahın ahmak evladı, kız gelin oldu, gidiyor... görmez misin? Hala gidenin peşinden niye dertli dertli feryat edersin!?" Çoban kavalı bırakıyor. Bir deve kervanıyla karşıki tepeden başka köye gelin giden kıza doğru bakıyor... Elini kaldırıp tepenin ucunda, köyün tam çıkışında duran Karaağaç'ı işaret ederek diyor ki "Şu Karaağaç'ı geçene kadar umudum var!..." Bu fotoğraf bana lisede en yakın arkadaşım Özden'in...

BEN ÖZGÜRÜM...

Resim
Bir ara çok aşık olduğum bir adama 'yaklaşma kaçınma' çatışması yaşıyordum. Bir yanım deli gibi ona koşmak, teslim olmak "al beni, ne yaparsan yap" demek istiyordu... Bir yanım 'başın büyük belada kızım, arkana bakmadan topukla!' diyordu. Gitmedim. Ya da gidemedim... Günler, haftalar, aylar geçti... Bir gün dedi ki 'Biliyor musun? Bu zevki erteleme oyununu biraz çişini bilerek tutmaya benzetiyorum...' Dedim ki 'Korkuyorum!' Dedi ki 'neden?' Dedim ki 'Sanki seninle yaşanacak bir ilişkide ağzıma sıçılacakmış gibi hissediyorum.'  'Ah bebeğim...' dedi. 'Ağzına sıçılmak edilgen bir eylemdir! En fazla sende böyle bir şeye izin verme potansiyeli vardır. Sen izin vermezsen, ben dahil, kimse senin ağzına sıçamaz!':) Bugün bir Nil Karaibrahimgil röportajı okudum. Nil yine yalın, duru, sahiciydi... Yine lafları süslemiyor, eğip bükmüyor, ama her ne yapıyorsa yapıyor, aklını havalandırıyordu.  Bugün onu neden bu kadar ç...

BEN SOYUNDUM SIRA SENDE

Resim
Espiri yapıyordum ben aslında. Ciddiye aldı. Tükürsene ağzıma dedim. Tükürdü... Rivayet odur ki bebeklerin ağzına kim tükürürse ona benzermiş!.. Ben artık biraz ona benziyorum... Ne zaman aynaya baksam, gözlerim kendiliğinden kısılıyor sanki... Benimkiler kocaman. Onunkiler ip gibi. Gülünce kayboluyorlar... şimdi benimkilerin de birazı gitti. Birazı gitti, birazı duruyor... Artık daha yakınız! Ama Tehlikeli Masallar'daki yılan hikayesini hatırla. Eşit olmak zorundayız. Ben biraz göz-ümden verdim. Sen de biraz öz-ünden ver!

İKİ ÇANTANIN SAHİBİNİ BİRBİRİNDEN NASIL AYIRIRSIN?

Resim
İki çantayı birbirinden ayırmaya çalışıyoruz.   Ben diyorum ki"şu olamaz bence çok küçük, o böyle küçük çanta kullanmaz. Yanımdaki diyor ki "hayır o prada kullanıyor!" Düşünün ki o çantanın sahibiyle bin kere aynı masaya oturmuş yemek yemişim, aynı tabaktan değilse bile yanındakinden. Aşık olmuşum melankolimi paylaşımışım, başka bir gün çok sevinmiş boynuna atlamışım... ve daha neler... Kullandığı bir çantanın onun olup olmadığından emin olacak tek bir yöntem geliştirebilmişim. Her şeyi yanında ister + hiç bir şeyin eksikliğine tahammül edemez= küçük çanta kullanmaz! Ben de yani eksik miyim neyim? :) O çantanın markasına bir allahın günü dikkat etmemişim demek!... Umrumda olmamış. Ayırt-edici özelliklerimin arasında kendine yer bulamamış!... Sevdim kendimi. Yanımdakine hayret ederek...  dipnot: o çantanın sahibi de adım gibi eminim ki "prada" diye değil çok sağlam ve içine her şeyimi doldurabiliyorum diye bakıyor ona, dostlar alış-verişte görsün diye değil...

İKİNİZİ DE İSTİYORUM!

Resim
Yatsam...rüyamda Kapadokya'da olsam. Kocaman avlusu olan bir taş evindeyim. Mevsim yaz. Bir temmuz gününün akşama dönen sarı saatleri... Avlunun içinde bir yerlerde büyük tahta bir yatak var. Ortada ben yatıyorum. Sağımda Sabahattin Ali, solumda Yusuf Atılgan; aklımda geçen doğum günümde hayatımda yüzünü görmediğim o oğlanın attığı mesaj var. Diyor ki "Kürk Mantolu Madonna karakterini özdeşleştirdiğim tek kahramansın! İyi ki varsın!" Mutluluk sarhoşuyum o an; ama içimden şu cümle geçiyor hızla. "Sonumuz benzemesin!" Sonra yüksek sesle başlıyorum anlatmaya...Gülüyor Sabahattin! "Korkma" diyor yavaşça boynuma doğru sokulup  "senin için başka planlarım var!" Peki deyip altında kalan kolumu çekiyorum yavaşça. "Ağrıdı da..." diyorum. Oysa maksadım başka. Yusuf'a döneceğim. Dönüyorum... Yusuf'un gözleri fel fecir okuyor sanki. Bir an ürküyorum...yok; galiba cesaret edemeyeceğim...derken; yumurtlayıverdim. "Biliyor musun? Ha...

BEATLES DİNLEYEN TAKSİ ŞOFÖRÜ VE KIZLAR TUVALETİ

Resim
Bugün sabah saatleri, atladım bir  taksiye ve olaylar şu şekil gelişti. "Müzik rahatsız ediyorsa kapatabilirim kızım!"dedi şoför. "Olur mu! tam aksine bayıldım. Hatta mümkünse sesini biraz açalım."dedim ben. "Mümkün olmaz mı! En sevdiğim şarkıları. Şimdi böyle şarkılar yapılmıyor  (yesterday)"dedi şoför ve ben asıl sormak istediğim soruyu direk soramadığım için konunun etrafında dolaşmaya başladım. Sanırsınız çocukluğuna ineceğim adamın. Yanımızda üç yaşında çocuk otursa anlar. "Bu kız bir şeyin peşinde ama neyin?" Direk itiraf ediyorum. Ön yargı berbat bir şey. Taksi şoförünün aslında taksi şoförü olmadığına, başka bir işle uğraştığına ve bir şekilde yaşlanıp emekliye ayrılınca gelip o koltuğa oturduğuna inanıyorum o sırada! Öyle değilmiş. Yıllar yılı baya bildiğiniz "düz" taksi şoförüymüş. Tamam kafadan kendimi de harcamayacağım. Çünkü malumunuz minübüs ve taksilerde çoğunlukla Ankaralı Namık ve türevleri tarzında müzikler ça...

Peki'yi kim icat etti?

Resim
Oğlan: Şaka ediyorum yahu! Kız: Hayır etmiyorsun. Oğlan: Peki etmiyorum. Ve diyalog biter. Monolog başlar. -Hayır "peki" ne ya!? Peki diye cevap mı olur abi! Ne demek peki? Başka bir zaman... Kız: Hayır şu sigarayı alıp bir yerinde söndüreceğim o olacak şimdi. Oğlan: Bütün nefretler aşkla başlar bebeğim! Monolog: -Hayır! nefret etmeyeceğim. Aşk biter, nefret kalır! Kalma! (ve çöreklendi...)

EMRAH SERBES, İÇİMDEKİ ÖTEKİ VE BİR KAÇ ŞEY DAHA

Resim
"Türkiye bin parçaya ayrılsa, en son ayrılacak olanlar Kürtlerdir!" diyordu elimdeki kitapta Emrah Serbes. Kızılay'da, Kocatepe'ye varmadan, çevir başını sağa. Sarnıç var orda. Geçen yıl, aylardan gene nisan, çay içiyordum orda. Bilinçaltıma işlemiş demek ki! O gün bugündür içimde geziniyor o cümle. Sabah işe gidiyoruz birlikte. Hafta sonları dışarı çıkıyoruz bazen. Güzel bir kafe görünce içeri dalıyoruz hemen. Ama o benden hızlı sanki. Genelde benden önce geçip oturuyor sandalyeme. Hınzır. Keyfi yerindeyse kucağına alıp havaya atıyor bir de...sonra tutuyor. İyi ki! :) Son zamanlarda en keyif aldığımız şeylerden biri Asmalı'da bira atmak karşılıklı. Üçten sonrasını kaldırmıyor tabi bünye. Tam sarhoş olmaya yakın ayılma ihtiyacı hissediyor nedense.  Bu da bir çeşit savunma mekanizması işte! Sanırsın okkalı bir çilingir sofrasından kalkıyoruz. Bir türk kahvesi söylüyorum hemen kendine. Orta şekerli. İçiyoruz birlikte.. Ben ve içimdeki "öteki!" Kü...

YEMEĞİ YEMEYİP TADANLAR HAYATTA HER ŞEYİN AZICIK UCUNDAN ALANLAR!

Resim
Herkes benim gibi olmak zorunda değil. Ben nasıl desem...her şeyi biraz taşkın yaşarım. Büyüte büyüte...Mesela aşık olduğum adamın yanağına kibir kibar çıtı pıtı bir öpücük konduramam pek. Çok yorgun değilsem şayet! :) Ya kocaman coork diye öperim. İki mahalle öteden duyulur sesim. Ya da mümkünse direk ısırırım filan.Yemeği de öyle çok kibar kibar yiyemem. Hele ki kan şekerim filan düşmüşse, elim ayağım titremeye başlamışsa...çekilin önümden. Allah yarattı demem. Bir tek hayatta beni çok heyecanlandıran şeyler karşısında iştahım kesilir. Mesela yolculuğa çıkacaksam valiz hazırlarken, mesela uçaktan atlayacaksam (bu yıl kesin atlayacağım,şayet ölmezsem:)) mesela çok özlediğim bir insanı göreceksem bla bla bla. Var bir kaç şey daha ama hepsini sıralamaya gerek yok şimdi. Siz anladınız beni. Bugün bir arkadaşım bir olay anlattı. Eski çalıştığı yerde yazdığı bir yazıda  "acıktık, yedik" kelimelerini kullandı diye uyarılıyor. Neden? "Çünkü yemek yenilmez, tadılır" deni...

KADINLAR GÜNÜMÜZ KUTLU OLSUN!

Resim
Bir iki ay önce Yıldız Parkı'nda geziniyorum. Her yer yem yeşil. Ömrüm uzuyor...İçim huzur dolu. Önümdeki yokuşu tırmanınca gördüğüm ilk bankta oturup dinlenmek istiyorum. Bir sigara yakıyorum manzaraya karşı. Keyfim o kadar yerinde ki...anlatmama imkan yok. Hemen az ötemde bir bankta da iki sevgili oturuyor. Gülüyorlar...şakalaşıyorlar. Arada bir öpüşüyorlar...Keyfi yerinde olan iki sevgili birlikteyken ne yaparsa onları yapıyorlar işte. Derken olanlar oluyor. İki adet "ahlak zabıtası" beliriyor birden. Neredeyse tekme tokat gönderiyorlar ikisini oradan. Hızını alamıyor teki. Arkadan bağırıyor. "Uza koçum uza!" Telefona sarılıyorum hemen. Beşiktaş Belediyesi'ni arıyorum. Diyeceğim ki "Hayırdır! siz de mi Brütüs?" Diyorum da zaten. Ama şunu öğreniyorum. Yıldız Parkı'nın güvenliğinden Büyük Şehir Belediyesi sorumlu. Neden şaşırmıyorum acaba!??? Hiç hız kesmeden onları arıyorum. Ama telefonlarıma hiç cevap alamıyorum bu kez. Öfkem dinmiyor. Twe...

MAL DA YALAN MÜLK DE YALAN GEL BİRAZ SEN DE OYA'LAN!

Resim
İki yaz önce arkadaşım Özlem'le  Yunan adaları turuna çıktık.  Bütçe kısıtlı  tabi.  Aldığımız kabin en kötünün bir üstüydü. Ev değil ki bu, apartman boşluğunu mu göreceğiz acaba camdan desek... Tahmin bile yürütememiştik. :) "Muhtemelen penceresi filan yok; suyun içinde öyle kaya kaya gideceğiz bir şekilde, yapacak bir şey yok" demiştik. Sonra o odaya girdiğimiz an. Aman Allahım! Bana biri bir gün,  hadi mutluluğun resmini çiz dese, o anı çizmeye çalışırım. Özlem için de buna yakın bir duygu olduğuna eminim. Zira elleri titremişti heyecandan. "Oya şu ellerime baaak!" demişti yavrucum. Sanırsın kan şekerimiz düştü. Öyle bir heves, öyle bir nefesin ağızdan girip çıkacak yer bulamayışı...İçimizi patlatacaktı anasını satayım! Hayalimizin çok çok ötesinde bir oda. Camda perde var ama; korkuyoruz açmaya. "Açınca deniz mi görünecek sence Oya?" Bilmem...geminin motoruna bakmıyorsa kesin denize bakıyor bu pencere Özlem! Hadi aç da ne olacaksa olsun. Bitsin b...

İKİ UCU PİS DEĞNEK!

Resim
"diyorlar kül olmaz, ateş yanmadan! denizler durulmaz, dalgalanmadan!" Ee! ne bok yiyeceğiz yani!? İki ucu pis değnek bu resmen. Hem dalgalanmak hem hiç durul-ma-mak istiyorsak peki. Yanmak yanmak...ve hep yanmak istiyorsak...mümkün değil mi? Kül olacağını bile bile insan yanmak ister mi? Yani ister de! Neye yarar diyesim geldi şimdi. Zaten buna çözüm bulsalardı "yalnızlığın çaresini" de bulmuş olacaklardı! Öyle yalandan şarkısını yapmakla bitmiyor yani. İşte bu yüzden beraber olmak yalnızlığı bitirmeye yetmiyor. Önce karışıp yanıyorsun cayır cayır...sonra közlene közlene ayrılıyorsun ağır ağır...Daha sonrası daha da beter. Kül olup dağılıyorsun...Bu resmen çok acıklı! :) Zeki Müren'le başladık. Sezen ablamızla bitirelim madem. "Işığa uçar bütün pervaneler, ateşe giderken ne şahaneler..." di! Sonra? Yansan bir türlü, yanmasan olmaz! O zaman bir ara sönmenin çaresini de konuşalım mı?

UMUDUN BİTTİĞİ YER ÖYLE BİR YER Mİ?

Resim
Çok değil, daha altı ay öncesine kadar, Ankara'da Kocatepe'nin biraz yukarsında, Hacıyolu sokakta, beş katlı bir binanın teras katında yaşıyordum. Ev demek ne kadar mümkündü bilmiyorum ama ben acayip seviyordum. Mesela Selvi (arkadaşım)ilk geldiğinde saksıdaki çiçeklere uzun uzun baktıktan sonra şöyle demişti, "Hayret verici! köpek bağlasan durmaz ama; bunları bağlamşsın durmuşlar vallaha!" Siz ona bakmayın tabi; ben de bakmadım. Zira bloga yazdığım ilk yazım "Hayat" da fotoğrafı mevcut. Nesi varmış!? Bence cillop gibiydi. Tek şikayetim binbir gece masalları gibi başlayan ve bitmeyen merdivenleriydi. Nereye varacağını bilmediğin bir uzun seyahat gibiydi...Hele ki mevim yazsa...Çıkana kadar götünden ter iner, çıkınca da zaten (terasta oturanlar daha iyi anlar beni) biraz geçmeden beynin fokur fokur kaynamaya başlardı. İçinde çok mutluydum ben...o ayrı! Zaten kendimi bildim bileli bu konuda fena değilim. Kimselerin sevecek bir yan bulmadığı, kendi algısı çer...