30 Ağustos 2015 Pazar

SENİ 'DENEK' SEÇTİM PİKAÇU!

Büyüdükçe, acı çekeceğini, baş edemeyeceğini hissettiğin an topuklamayı öğreniyorsun. Hani biraz 'erkekliğin onda dokuzu kaçmaktır' daki gibi bir şey. Baktın yenileceksin, en iyisi savaşma! İyi hoş da bu biraz hayatın "yaşama" butonunu pas geçmek gibi de bir şey. Hatta gibi değil öyle. Öyleyse sıra kaçmadan, hem yaşayıp hem zarar görmemeyi öğrenmekte! Tamam kabul ediyorum. Bu ilkinden biraz daha zor. Ama öğrenebilirsen tadından yenmeyecek bir durum. 
Kaçma!
Yaşa...
Dibine kadar yaşa... 
ama finale geldiğinde de ağlama. 
Sonra bana haber ver.
Sen yaptıysan, ben de yapabilirim demek çünkü bu. 
Evet, eminim. 
Birimiz yapabiliyorsak, hepimiz yapabiliriz!
Aramızdan biri ilk cinayetini işlediğinde, aslında hepimizin katil olabileceğini de ıspatlamıştı çünkü. 
Ama tabi kötü emsal emsal olmaz derler. 
Öyleyse Neil Armstrong'u hatırla. 
Adam Ay'a gitti yahu! 
Benim başım kel değil.

23 Ağustos 2015 Pazar

HAYDAR DÜMEN'İN BİR ÇİFTLİĞİ VAR ÇİFTLİĞİNDE HOROZLARI VAR!

Yine bir callinmag röportajıyla karşınızdayım. Ama siz şimdi başlığa bakıp, şakaaa! diyeceğimi sanıyorsunuz değil mi? Demeyeceğim. Fotoğraflar ne demek istediğimi çok net anlatacak. Ben şimdi size asıl başka bir şey söyleyeceğim. İnsan çok çalışarak çok iyi bir doktor alabilir. İnsan daha çok çalışarak daha iyi bir doktor da olabilir. Bana sorarsanız şu hayatta çok çalışarak üstesinden gelinemeyecek, olunmayacak, oldurulamayacak çok az şey var amaaa, bir de doğanızda var olan ve ne yapsanız da sonradan olamayacak şeyler var. Özgün olmak bunlardan bir tanesi ve belki de en önemlisi! Kimselere benzememek. Biricik ve tek olmak. HAni o kadar ki taklit etmeye kalksanız edemeyeceğiniz bir durum onunki. Evet; o bir fenomen, o bir psikiyatrit, o bir cinsel yaşam ve seksoloji uzmanı. Anladınız. Haydar Dümen'den bahsediyorum. Ne var ki bunların hepsini bir araya getirmek Haydar Dümen'i anlatmaya yetmiyor. Müthiş bir vizyon, aura, espiri kabiliyeti ve neredeyse 'şeytani' diye tabir edebileceğiniz bir zeka da gerekiyor. Onda bunların hepsi ve çok daha fazlası var! Kuyu gibi... Kazdıkça su veriyor... Öyleyse hadi! Biraz ıslanalım mı? 

"12 yaşındayım, köydeyim. Köy çocuklarıyla arkadaşlık kuramıyorum. Ben okuyorum, onların hep başka işleri var. Yalnızlığımın içinde bulmaya çalıştığım bir bilmeceyim!" demişsiniz 'Best Of Haydar Dümen' kitabınızda. Şimdi, 84 yaşında, o bilmeceyi çözdüm diyebilir misiniz?  

-Çözdüm! Çözdüm lakin, çözmek yolun bittiği anlamına gelmiyor. Birini çözersiniz, hayat size başka bir soruyla gelir. Hakikat, hedeflediğiniz yoldan hiç sapmadan, doğru açıyla bakmayı öğrenebilmektir. Doğru açı hayatta bir sürü sorunun anahtarıdır. Her sorunu çözmez belki ama; o süreci kolay atlatmanızı sağlar. Bu birden bire olmaz. Üç günde, üç yılda da olmaz. Bazen ömür biter, gene olmaz.  Ama hedeften sapmamak en önemli şey. Aynı anda iki yerde birden var olamazsınız! Bakın bu da çok mühim. Bizdeki en büyük sorunlardan biri de bu. Tabiri caizse her tarakta bezimiz var. Bir tek şeye odaklanıp orada yapabileceğinizin en iyisini yapmak, sizi başarıya götürecek en yegane şeylerden biridir.  

Nasıl bir çocukluk geçirdiniz peki? Aile, arkadaşlar… 

-Tek çocuktum. Bu yüzden aile sevgisini ziyadesiyle gördüm diyebilirim. Uşağın İkisaray köyünde dünyaya geldim. Kendi içimde, kendime ait bir dünya yarattığım için orada mutluydum. Ama dış dünyayla aram iyi değildi. Köyümüzde İlkokul yoktu. Köye en yakın, okulu olan başka bir köyde eğitime başladım. Orada başka bir ailenin yanında kalıyordum. O yaşta bir çocuk için anneden ayrı kalmak ne kadar zorsa, o kadar zordu her şey. O evin yemeklerine alışmak bile çok zordu.Ne var ki düşünün, kendi köyümde bir ilkokul bile yok ama; ben 7 yaşında okuma yazmayı sökmüşüm. Haliyle okuma yazma oranı da çok düşük. O zaman Karagöz gazetesi vardı. Köylülere onu okurdum. Çok komik bir ayrıntı hatırlıyorum hatta. Rahmetli dayım bu yüzden benim köyde bastonla gezmemi isterdi. Bana bir sıfat yüklerdi! "Benim yeğenim, çok büyük adam olacak!" derdi. 

Bizim için öyle tabi ama; sizce oldunuz mu ?

-Vallahi takdir sizin diyemeyeceğim. Bu konuda tevazu göstermemi beklemeyin. Siz o sıfatı yüklemeseniz de ben verdiğim emeğin, çabanın, yürüdüğüm o yolun idrakında bir adamım. 



Lise yıllarınız peki? Tıp okumaya nasıl karar verdiniz?

-Yıl 1945-46. Türkiye'nin açlıktan kıvrandığı yıllar. Son sınıftayım; fakat Uşak Lisesi'nde Fen bölümü yok. Afyon'a gittim. Liseyi orada bitirdim. Yol gösteren, aklı selim insanlar da pek yok çevremde. Kendi aklımın yettiğince doğru şeyler yapmaya çalışıyorum... İstanbul Teknik Üniversitesi, İnşaat bölümünü kazandım. (Gülüyor...) Fakat hayatımda mühendis görmemişim. 

Sonra? 

Yahu sabah kalkıp gidiyorum okula. Para yok pul yok. Yoksulluk diz boyu. Öğleyin bir çorba içip, Ayaspaşa'dan Beşiktaş'a geri dönüyorum. Bir komşumuz vardı hiç unutmam, doktordu. Muayne ücreti 2 liraymış. O zaman 2 lira büyük para. Rahmetli dayım bunu duymuş, sürekli "doktor ol doktor ol" deyip duruyor bana. Bir sabah kalktım gittim okula. Dedim ben çıkışımı istiyorum, doktor olacağım. Şaşırdılar tabi "emin misin çocuğum?" filan. Eminim dedim. Hemen akabinde tıbbı kazandım. Çok sıkıntılı bir beş altı yıl geçirdim; ama sonrasını ben, tam bir mucize olarak adlandırıyorum. Türkiye'de daha psikiyatrinin adı anılmazken, ben gittim nöroloji bölümüne asistan oldum. O zaman tek bir anlamı var insanlar için bunun, deli doktorusunuz! Kulak tıkadım hepsine. Şu anki aklımla da diyorum ki dünyaya bin kere gelsem, gene psikiyatri okurdum. Çünkü yazı hayatımın enerjisini de ben oradan alıyorum...

Bir de şöyle bir durum var. "Cinsel yaşam uzmanı" tanımı, sahip olduğunuz tüm sıfatların bir adım önünde duruyor. Ne var ki sizin de ifade ettiğiniz gibi, cehalet halen diz boyu. Mesela kırsal kesimde öğretmenlik yapan bir arkadaşım "ne zaman ki derste, dilin görevlerini anlatmaya başlıyorum, arka gruptan bir kahkaha tufanı kopuyor" diyor... 

-Onu gözetseydim bilim adamı olabilir miydim sizce!? Ben bunu yıkmak, bunun getirdiği acıları minumuma indirmek için bu yola çıkmış bir adamım. Bu cehalet hiç bir zaman sıfırlanmaz. Her çağda vardı bunlar, bugün de var, yarın da olacak. En gelişmiş toplumlarda bile var. 






Gazetenizdeki köşenizde üst üste otuz yazınızı birden okudum. İnanılmaz eğlenceli ama; bir şeyi farkettim ki sorulan hiç bir sorunun gerçek cevabına değinmiyorsunuz. Yapmaya çalıştığınız aslında bir sorun çözme değil de kafa dağıtma yöntemi mi? 

-Bakın şöyle anlatayım. Orası bir doktor muaynehanesi değil. Muaynehanenize gelen hastaya bile özel dikim elbise giydirirsiniz, konfeksiyon giydiremezsiniz. Benim oradaki yazılarımın iki önemli unsuru var. Efendim yazıyor orada çocuk "19 yaşındayım hala bir cinsel deneyimim olmadı!" Bir kere bunun önce bir kulağını çekeceksiniz. O azarı bir yiyecek o. Nasıl bir yanlışta olduğunu anlayacak. Önce bunu yapıyorum ben. Sonra yapacağınız espirinin de bir derinliği olması lazım. Kuru espiri de yapmıyorum. Almayı bilene çok mühim şeyler anlatıyorum ben orada. Her gün iki milyon yedi yüz bin kişiye o köşeyi okutuyorsam, demek ki bir görevi var oranın. Bunu yadsıyamazsınız. 

Yadsımıyorum. Anlamaya çalışıyorum. Mesela, eşinin erken boşalmasından çok yakındığını söyleyen bir adama diyorsunuz ki " E sıcakta kadın bunalmış koca bir bardak soğuk limonata vermişsiniz eline. Kadın bir yudum alıyor, sen onu çekiyorsun hemen elinden!" Buradaki anahtar tam olarak ne? 

-Çünkü orada adam aslında, kadın bundan dertleniyor diye kadına kızgın. Bu dert olmasın istiyor. Kadın bunu sineye çeksin diyor. Kendine de destekçi arıyor. Hayır efendim! Niye çeksin kadın bunu sineye! Bu elbette kadına dert olur diyorum ben de, o verdiğim örnekle. Kadını anlamaya sevkediyorum. O adam bunun üzerine düşünecek sonra. Kendini sorgulayacak. Sorguluyor da... emin olun sorguluyor. 

15 CM VARSA HİÇ GIKINIZI ÇIKARMAYIN! KADIN ORGAZMININ PENİS BOYUYLA ALAKASI YOK DENECEK KADAR AZDIR! 

"Penisim 13 cm. Partnerim tatmin olmadığını söylüyor. Ne yapayım?" diyene de tam tersi "hiç suçu size atmasın, hatayı kendinde arasın" diyorsunuz... 

- (Gülüyor...) Bak ben sana söyleyim güzel kızım. İdeal penis boyu diye bir şey yoktur. Normal ölçü diye bir şey vardır. 15 cm. varsa hiç gıkınızı çıkarmayın! Zaten şunu da kimse bilmez. Vajinanın duyarlı iç derinliği 2,5 cm.dir. Gerisi duyarsızdır. Dolayısıyla kadın orgazmının penis boyuyla alakası yok denecek kadar azdır. 




Ben başka bir şey söylemek istedim aslında. Neticede kadınların bilinçaltında bu beklentiyi yaratan gene"erkek egemen kültür" değil mi? Mesela ben mimarların yüksek bina takıntısını da buna bağlıyorum. Ne bileyim, kullandığımız oturakların ayaklarından, telefona, araba vitesine kadar... 

-Bak çok doğru bir şey söyledin. Bu var tabi! Olmaz olur mu! Ne var ki bu daha böyle yüz yıllar sürecek bir şey. Bunun doğrudan eğitimle, gelişmişlik düzeyiyle alakası yok. Bu erkeğin doğası. En modern dediğiniz adamın içinde bile bir -ata erkil- yatar! Erkek dediğimiz canlı aslında o kadar zayıftır ki, böyle hissetmeye, hissettirilmeye ihtiyacı var. Bu yüzden kendi cinsiyetini yüceltmek zorunda! 

Çok yakın bir erkek arkadaşım bir kez şöyle demişti inanamamıştım. "Şimdi bir kadın bana şerefsiz dese gülüp geçebilirim, ama iktidarsız derse kendimi şu denize atarım!" 

-Bak işte! Tam da bunu anlatmaya çalışıyorum. O eziklikle yaşayamaz o!


"BİR ERKEK ALDATMIYORSA YA FIRSAT BULAMIYORDUR YA DA ÇİRKİNDİR. FIRSATINI BULUYORSA DA MUTLAKA ALDATIYORDUR!"

Hazır erkeklerin zayıflığı demişken, bir de "kadınsan mutlaka aldatılırsın" durumu var. Biz bu kadar çeresiz miyiz gerçekten? Bunun doğruluğu ne kadar?

-Yüzde yüz! Evet; bu kadar çeresizsiniz. Bir erkek aldatmıyorsa, fırsat bulamıyordur. Ya da çirkindir. Fırsatı varsa da mutlaka aldatıyordur. 

Yapmayın hocam. Ne yaptınız öyle!

-Yavrum siz korku denizinde büyüyerek kendinizi gerçekleştirmeye çalışıyorsunuz. Daha doğduğunuz gün başlıyor bu "ikincileştirme!" Sessizlik olur "kız çocuğu dünyaya geldi" denir. Daha dört beş yaşında etekleriniz kapatılmaya başlanır. "Ayıp ört kızım" diye. Sen daha o yaştayken kilotunu göstermen yasaktı. Bisiklete binmen istenmezdi. Okula gittin, oğlan çocuklarıyla biraz fazla muhabbet etsen "kötü kız" yaftası yapıştırılırdı. Belki bir sevgiliye düştü gönlün, onun aç bakışları altında ruhun hırpalandı. Yalan mı? Yaşamadınız mı bunu! Sen yaşamadıysan arkadaşın yaşadı. Yanındaki yaşadı. Sen istediğin kadar "hayır ben özgürüm!" de. Bunlar bir yerde hep önünüze çıktı, çıkacak.  



Bir de bize anlatılan masallara da takığım ben. Kırmızı Başlıklı Kız mesela, sırf kız çocuklarını erkeklerden korkutmak üzerine kurulu. Ya da Denizkızı! Neden vajinası yok? Sonra okuduğumuz ilkokul kitapları... neden erkek gazete okurken, kadın hep ütü yapar şekilde tasvir edilir? 

-Sen Mozart arıyorsun çocuğum. Ben sana ne anlatıyorum, sen hala ne soruyorsun. Hanginiz saat 12'de canınız sıkılınca, korkusuz, ön yargısız, anne babaya hesap vermeden, şöyle bir dolaşıp gelebiliyorsunuz!? Anne baba sürekli "şerefimizle oynama" der. Atasözleri bile bu kafayla üretilmiştir. "Kadını, kız alacaksın!" denir. Böyle kütüklerle dolu bir coğrafyadan bahsediyoruz. Hanginize bir sevgili yorulmadan şiir okuyor. O masalları yazan yazdı. Kısaca bir Mozart daha çıkmayacak kızlar. Üzgünüm!

"ALLAH RAHMET EYLESİN AMA; YILDIRIM AKTUNA KENDİSİNDEN HER TÜRLÜ MELANETLİK BEKLENECEK BİR ADAMDI!"

Tekrar zamanda yolculuğa çıksak biraz. 25 yıl Kamuda çalıştıktan sonra, Cumhuriyet'te yazdığınız bir yazı üzerine Samsun'a sürülüyorsunuz...

-Üniversitede Yıldırım Aktuna benim sınıf arkadaşımdı. Allah rahmet eylesin ama; her türlü melanetlik beklenecek bir adamdı. O dönem Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'ne başhekim oldu. İki binden fazla hastayı bir hafta içinde bıraktı. Hepsi ağır şizofren hastaları... Bunu insani, mesleki, vicdani, hangi ahlaka sığdırmaya çalışırsanız çalışın sığdıramazsınız! Kesseler doğruyu söylemekten geri bırakamazlar beni. O gün de aynı şeyi savundum. Aradan geçmiş neredeyse yarım asır, bugün de aynı şeyi söylüyorum. Bu yanlıştır. Hadi kişisel acıları bir yana bırakın. Bir de topladı gazetecileri hastanenin önüne, kendinden önceki dönemin dramını halka teşhir etti. Edemezsin! Olmaz. Olmamalıydı!

Çok hazinmiş gerçekten. Sonra peki? 

-Hazin ki ne hazin! Efendim sonrası da traji komik. O dönem Türkan Şoray da vakfa başkan olmuş. Ses mecmuasına açmış telefonu, oradan yazarları çağırmış. Toplamış onları oraya, hastalara sarılmış, ağlayarak röportaj yapıyor. Ben de o yazının içinde geçirdim bunu. "Türkan Şoray ağlayacaksa kendi sanatının açmazlarına ağlasın, Türk Sinemasının haline ağlasın, psikiyatrinin açmazlarına ağlamak ona kalmamış!" dedim.



“SIRF SÖYLEYİN TÜRKAN SULTAN’A, O İŞ TAMAM” DEMEK İÇİN…

Türkan Şoray'ın konuyla ilgisini tam algılayamadım. Vakıf ne vakfı? Bu durumun onunla ilgisi ne hakikaten?

-Hiç ilgisi yok işte efendim. Sorun da orada. Hatırlamıyorum şimdi vakfın adını tam olarak. O dönem çok vardı böyle vakıflar, sağlık kurumlarına destek amaçlı vs. Onlardan biriydi. Ertesi gün hiç unutmuyorum, bir cumartesi sabahı, Yıldırım Aktuna tel emriyle Samsun'a tayinimi çıkartıyor. Ben kaçak mıyım afedersiniz! Suçlu muyum? Kardeşim bekle pazartesiyi. Encümenden bir karar çıkar. Bu ne budalalık!?  Zorun ne! Ve öyle tahmin ediyorum ki Türkan Şoray telefon açtı. O da sırf  "Söyleyin Türkan Sultan'a o iş tamam" demek için kendince çok mühim bir iş yaptı.

Psikiyatri dernekleri filan, itaraz eden, size destek olan... 

-Hiç! Hiç birinin gıkı çıkmadı. Ben de ertesi gün emekliliğimi istedim. Yaşım daha 49-50. Bir doktorun en verimli çağı. Ahh!...Ama kimin umurunda!

Pişman mısınız?

-İstifa ettiğim için mi? Asla. Ama çok üzgünüm... Yapılanlar, mağruz bırakıldığım durum çok yanlıştı. 

Onca zorluk, emek, çaba... Hakettiğiniz itibarı gördüğünüzü düşünüyor musunuz? 

-Şu gün için konuşacaksam hak ettiğim itibari halktan ziyadesiyle görüyorum. Bugün hala ben şu gördüğünüz sahilde rahat rahat yürüyemiyorsam, insanlar gelip tanışmak istiyor, bir fotoğraf için genç bir delikanlı yolda peşimden koşturup geliyorsa, siz kalkıp İstanbul'dan bu sıcakta o yolu tepip gelmişseniz... aksini söylemem nankörlük olur. Hakiki entellektüelleri ayırarak söylüyorum, bir de kendini entellektüel addeden bir takım okumuş cahiller var. Onlardan ve politik çevreden bunu gördüğümü söyleyemeyeceğim. 





"Ben 15 yıl Taksim Hastanesi'nin rapor şefliğini yaptım. Kötüye kullanmaya en müsait görevlerden biridir. Şunu çok büyük bir gönül rahatlığıyla söylüyorum ki, onca meslek hayatım boyunca, ne insani ne mesleki tek bir yanlışım olmamıştır. Hakkaniyet duygumu bir an bile elden bırakmadım. Düşünün ki bir zamanlar beni tehdit eden, leşimi hangi ayete göre nerede sürüyeceklerini söyleyen dindar kesim, bugün en büyük koruyucum. Neden? Çünkü idrakına vardılar ki bu adam hep doğruları söylüyor ve bu doğrular herkese lazım. Benim en büyük mükafatım, vicdani rahatlığımdır. Yoksa o saymış beni, öteki saymamış, çok da mühim şeyler değil. Halkın sevgisini her zaman hissettim. Bu da yetiyor bana!" 


GENELEVLER EN BÜYÜK DUYGU MEZARLIĞIDIR! BEN İLK DENEYİMİMİ YAŞADIĞIMDA, ORADAN EVE GELENE KADAR YOL BOYUNCA TÜKÜRDÜM.

Genelevler için ne söylersiniz? 

-Türkiye'nin en büyük dramı genelevlerdir. Genelevlerde, panik içinde, leş gibi bir odada, kendisiyle dalga geçilerek yaşanan ilk deneme, her erkeğin psikolojisinde derin yaralar açar. Ben ilk deneyimimi yaşadığımda oradan çıktım, eve gelene kadar yol boyunca tükürdüm;  tükürüğümü yutmamak için. 17 yaşında amatör bir çocuk, profesyonel bir kadına nasıl teslim edilir!? Ama ne oluyor? O çocuk kendi yaşıtına, emsaline yaklaşamayınca, sağlıklı bir gelişim süreci geçirmiyor elbette. O yolu tercih ediyor. Her şey cinsellik değil. Sevgi nerede, şevkat nerede? Genelevler en büyük duygu mezarlığıdır. 

ADAM ISRARLI, HAVYAR YEMİYOR. iLLE TARHANA YİYECEK!

Köşenize gelen on sorunun neredeyse beş tanesi mastürbasyonla ilgili. "Fıstık gibi bir sevgilim var ama; mastürbasyon yapmaktan aldığım zevki onunla birlikte olurken almıyorum" demiş mesela biri. 

-Adam ısrarlı havyar yemiyor, ille tarhana yiyecek. Ne yapacaksın! Öyle alıştı çünkü, başka bir şey bilmiyor. Bırak sevgilisini, karısı var be yavrum. Hiç bir kısıtlama, arkasına sığınacağı mazeret yok. Bazen karı koca geliyorlar. Aman yarabbi! Kadın nasıl dertli.  "Banyoya bir giriyor, bir daha çıkmıyor" diyor. İşte bunların hepsinin temelinde tüm konuştuğumuz cehalet ve iki yüzlü ahlak yatıyor. Bakın sözlerim de çarptırılmasın. Ben cinsellikte serbestliği savunan bir adam değilim. Ne var ki her genç bunu sağlıklı ve makul ölçülerde yaşama hürriyetine sahip olmalı. Türkiye'de kadınların yüzde yetmişi hayatında hiç penis görmeden evleniyor. Bir o kadara yakın erkek hayatında hiç vajina fotorafı görmemiş. Değil ki kendini görsün. Ya da çareyi geneleve gitmekte buluyor. 





"Bir de bizdeki yanlışların en büyüğü, gebe kalan kızların yaşadıkları dram. Bu kız ne yapacak bu çocuğu? Erkek bıraktı kaçtı, o bir kural. Kız kaçamaz, nereye gidecek. O cami önlerine bırakılan çocuklar beni ilgilendiriyor. Türkiye'deki de, Hindistan'daki de ilgilendiriyor. Sonra, o 'canavar anne' diye başlık atan eşşekoğlu eşşekler beni ilgilendiriyor! Bir defa da 'nerede bu canavar baba?' diye başlık atın yahu! Ve o baba oğlunu sahipleniyor ama; aynı durumda kızını vurmaya kalkıyor. Bu iki yüzlü ahlak anlayışı daha üç yüz yıl böyle gidecek! Ve ne acıdır ki, bu toplum kendi reformlarını yaratmadığı sürece, her hatanın diyetini bir tek, o körpe kız çocukları ödeyecek! " 

Çok duygusal, romantik de bir yanınız var sanırım. Erkek okurların bir çoğuna "partnerinize en son ne zaman güzel bir şiir okudunuz?" diye çıkışıyorsunuz sık sık. Peki siz karınıza en son ne zaman güzel bir şiir okudunuz? 

-"Gözlerinin karası sevda bu, damla damla eriyorum... Ne bir şiir, ne bir şarkı... Belleğimde yalnızca iki sözcük. Seni seviyorum... Seni seviyorum... Çılgınlıksa bu çılgınım... " Gördüğünüz gibi, sadece okumakla kalsam iyi, bir de yazıyorum. 

Şahanesiniz!... Bu gerçekten şaşırtıcı oldu...

-Ben böyle yıldırım yağmuruyum işte evladım. Birden yağıveririm ve birden aşık olurum... 

'Her erkek aldatır, aldatmıyorsa çaresizliğinden' dediniz az önce. Bu durumda siz hiç eşinizi aldatmadınız mı? diye sormak farz oldu.

-(Gülüyor... ) Karımın yanında yuvamımı mı yıkacaksın güzel kızım. Şaka bir yana, ben 35 yıl ilk eşimden boşanamadım biliyorsunuz. Sakın sorma o hikayeye hiç girmeyeceğim ama, o 35 yıl boyunca yapmadım dersem bu gülünç olur. Bana uzanan eller sayısızdı. O zaman bu halde değilim tabi. Aklınızın alamayacağı kadar yakışıklıydım. Nereye kadar dayanacaksın. Birine dirensen, birine direnemiyorsun haliyle... 

Okudum hikayenizi ama o kısmıyla zaten ilgilenmiyorum; çünkü ayrı yaşıyormuşsunuz ve bir yandan boşanma davanız devam ediyormuş. Ben şimdiki evliliğinizdeki sadakatinizi soruyorum. 

-(Gül Dümen'e dönerek...) Hanım, ne diyor bu kız çocuğu! Kararlı bu, beni sana dövdürecek... (kahkahalar... ) Bak kızım, şöyle izah edeyim. Gül hanım hayatıma gireli tam 20 yıl oluyor. Bu 20 yıldır benim içimdeki ateş, ilk günki gibi yanmaya devam ediyor... Bu söylediğin bu saatten sonra bana yakışır mı! Ben artık bunu istesem de yaşayamam. Samimiyetimle söylüyorum ki 20 yıldır başka bir kadının eli elime değmedi. Tut deseniz de tutamam. O imajı veremem. 

İçinizden gelmediği için mi, toplum kuralları gereği sırf o imajı yaratmamak için mi? 

-Tehlikeli sularda yüzüyorsun çocuğum. Geçelim bunu diğer soruyu alayım. 

Peki aranızdaki 37 yaş fark?

-Bunu da aslında Gül hanım cevaplamalı. Çünkü ben topun ağzındayım. Ben dondurma istemişim, hem de kaymaklısı gelmiş. Bana niye dert olsun. Dert varsa onda! Ama o da diyorsa ki " Ben onun sohbetinden, varlığından, okuduğu şiirlerden, anlattığı fıkralardan, sürekli üretmesinden de orgazm oluyorum..." o zaman bir sorun yoktur. Libidinal enerji çok mühim bir şeydir. Ben bu yaşımda, dinamizimle sizi böyle güldürüyorsam, peşimden buralara kadar sürüklüyorsam, demek ki bende çok şey var hala! Fakat bu enerji olmazsa ben üretemem. Kimse üretemez. Ben şimdi size güzel bir kıza bakar gibi bakıyorum. Ama şimdi bunun seksle ne alakası var. Benim bir çiçeği sevmem için, o çiçeğin beni sevmesi de gerekmiyor. İçimizde bu enerji olmasa ne şiir olur, ne sanat olur, ne de sen bu röportajı yapabilirsin! Sana bu soruları sorduran da, bana bu cevapları verdiren de hep bu libidinal enerjidir.





Son olarak, aslında Amerika'da çok popüler olan "tinder" adında bir uygulama var. Ama son zamanlarda bizde de popüler olmaya başladı. İnsanların internet üzerinden partner bularak cinsel ilişki yaşaması hakkında ne düşünüyorsunuz?  

- Tabi ki desteklemiyorum. Duygusuz sevişmelere benden referans beklemesin kimse! Ama karşılıklı rıza varsa ve bir üçüncü kişiye zararları yoksa kendi tercihleridir. O noktada da kimseyi yargılamam! Kimseyi ilgilendirmez. Onların bileceği bir iş.  


Çağrışımlar... 

Aşk?

-Üreme iç güdüsü. 

Mastürbasyon? 

-El aşkı.

Recep Tayyip Erdoğan?

-Dilim tutuldu. 

Selahattin Demirtaş?

-Türünün en iyi modeli. 

Gül Dümen?

-Kurusa da, goncalığını hiç kaybetmeyen, benim hayat arkadaşım.  

Başınıza gelen en kötü şey? 

-Başıma gelen her şeyin hayırlı olduğuna inanırım. Böyle bir örnek veremem. Ha ama aklıma gelince en üzüldüğüm, içimi titreten şey, çocukluk sadizmi diyebilirsiniz belki... Avcılık. Sapan oynardım. Hala içimde durur acısı, o kuşlara attığımın taşların... 

Başınıza gelen en iyi şey?

(Gülüyor...) Eşim diyeceğim ama, Gül hemen oradan "yeme beni" diyecek. O yüzden gerçeği söylüyorum. Nöroloji okumam. 

En sevdiğiniz çocukluk oyuncağı?

-Hiç oyuncağım olmadı malesef... 

İlk gençliğinizde rüyalarınızı süsleyen o kadın?

-Hatice. İlk gençlik değil de çocukluk aşkım. Yaş 9. Komşumuzun kızı Hatice'ye aşık oldum. Eve gittim koştur koştur, tutturdum "anne beni Hatice'yle evlendir" diye.

Daha 18-19'lar...  Yok muydu aklınızı başınızdan alan kimse?

Türk yıldızlarını pek beğenmezdim ben açıkçası. Dünya starlarından vardı tabi. Ava Gardner mesela. Müthişti. Çantamın içine resmini yapıştırmıştım onun. Açar açar bakardım...

Gül Dümen: Ah be Haydar! Demek öyle... hiç bilmiyordum bunu. 

Haydar Dümen: Senin için hayatım. İdman yapmışım işte, hepsi sana hazırlıktı. 

En son ne zaman ağladınız?

-Kargam öldüğünde. iki yıl oluyor... 

FOTOĞRAFLAR : Can Görkem Halıcıoğlu

8 Ağustos 2015 Cumartesi

UMUDUN BİTTİĞİ YERİ BULDUM!

Katıldığım bir düğünde yan masamda oturan iki kişinin diyaloğuna kulak misafiri olmuştum. Biri diğerine soruyor: Damadın yaşı kaç? Diğeri cevap veriyor: Bilmiyoruz... kırktan sonrasını saymadık! :) Çok "komiğime gitmiş" olacak ki unutmamışım. Bir kaç gün önce Onur Baştürk'ün köşesinde okudum. Bülent Arınç'ın "kadın olarak sen bir sus" çıkışına kadınlardan neden layıkı veçhile tepki gelmedi?" diye soruyordu. Önce bir utandım. Zaman zaman içinin nasıl darlandığını, muayyen gününün sıkıntılarını bile yazıyorsun da, neden bu konuda iki laf etmedin diye söylendim kendime. Sosyal medyada bile tek satır yazmaya gerek duymamışım. O kadar ki, o  yazıyı okuduktan sonra utandığımdan kalkıp iki twet attım. #BirKadınOlarakSusmayacağız filan dedim ama; 
hani nasıl desem...heyecansız, öfkesiz, sırf görev bilinciyle yazılmış kuru kuru bir itirazdı. Düğün demişken işte, hani zaten istemeye istemeye gittiğin bir akraba düğününde birinin zorla sürüklemesiyle kendini ortalığa atılmış bulursun ya. İki elini kolunu sallar çekilirsin kenara. Hah! Aynı o ruh hali işte. Sonra dedim ki kendime "niye yaptın ki şimdi bunu? Aslında hiç içinden gelmedi ki! Gelse yazardın zaten." Hayır, onu geçtim konunun üzerinden üç beş gün geçmişti artık. Hadise güncelliğini yitirmişti resmen düşünün. Sonra anladım. Bülent Arınç'ın kahkaha demecinde bile yaza yaza "umrumda bile değilsin Bilo!" diye yazmıştım ben. Yalnız değilmişim. Kadınlar artık Bülent Arınç'ı zerre kadar ciddiye almıyor dostum!
Bu devirdiği kaçıncı çam!?
Kırktan sonrasını saymadık biz. Kayıtlara geçmedi. Belli ki azmetti. Yüzüncüyü de devirecek. Durmak yok yola devam diyor, hocası gibi. 
Lakin zerre karşılığı yok bizde.  
Zaten kadınların bir adama karşı "boş olup olmadığını" anlamanın en iyi yollarından biri, onda asabiyet yaratıp yaratmadığınıza bakmaktır.  Bir adam, bir kadında öfke, itiraz gibi duygular uyandırmıyorsa, orası artık umudun bittiği yerdir!  
Sonrası tatlı bir sırıtma! :) 

Sabır neydi?

Yaklaşık iki buçuk ay önce bir sabah koşma sevdasıyla uyandım. Rüya görmüş gibi... Blogumu düzenli okuyanlar Hatun'umun da hayatıma bö...