30 Ocak 2015 Cuma

NUN VINTAGE COFFEE & DENİZ HANIMEFENDİ!


Evvel zaman içinde kalbur saman içinde İstanbul'un Moda mahallesinde bir Deniz hanımefendi yaşarmış. Bu Deniz hanımefendi o kadar güzel o kadar naifmiş  ki Allah esirgesin(miş)! Akıllara ziyanmış! Elemtere fiş kem gözlere şiş(miş)! :) Neşeli, bıcır bıcırmış. Yeter mi? Yetmezmiş! Üstüne üstülük  çok yetenekli, çok yaratıcı bir o kadar güler yüzlü ve misafirpervermiş. Çok güzel kurabiyeler mi yapmıyormuş mesela; egzotik bir adadaymışsın hissini veren aromalı kahveler mi...Sen aslında "aklımda türk kahvesi vardı ama; şimdi kafam karıştı" diyormuşsun, o da sana "tamamdır, onu beğenmezsen türk kahven benden, üstüne onu da yaparım" diyormuş. Nasıl yani? Alice Harikalar Diyarında mıyım ne!?
Tamam başa sarıyorum. Hikayemiz şöyle başlıyor aslında. Günlerden Cuma. Canım İstanbul'um yine güneşli. Evde Hatun'umla (köpeğim) güle oynaşa vakit geçiriyoruz. Ben onu öpe öpe maymuna çeviriyorum. "Bana bak! şu ağzının kenarı var ya, hastayım bak ona, bi gün ansızın onu koparır kendime dilaltı yaparım bak ha!" diyorum;  o da bana "hırrrrrr" diyor.  Derken...aklıma düşüyor birden. "Anaa!" diyorum. "Ne zamandır aklımdaydı, hazır hava da mis gibi, ben niye Nunvintage'a gitmiyorum ki!" Bunu söylememle evden çıkıp deniz otobüsüne kurulmam arasında toplasan yirmi -yirmi beş dakika geçiyor. Nasıl gitmeyecekmişim, baya da gidiyorum...Lakin önce şuna bir açıklık getireyim. Nun Vintage'a  " öyle dolaşıyordum Moda'da,  bir de baktım ki karşımda" diyerek rastlama ihtimalin neredeyse sıfır. Benden söylemesi. Kalabalığın, o sıra sıra kafelerin olduğu yerden baya bir uzaklaşman lazım. Bildiğin mahalle arasında. Yani ben mesela açık adresi bilmesem, normal şartlarda orda öyle bir mekanın olacağını aklıma getiremezdim. Senin anlayacağın sen de eğer açık adresi bilmiyorsan bu sürprizle karşılaşman için o merkezdeki kalabalıktan baya bir uzaklaşman lazım(dı)! Artık değil. Ben muştuluyorum işte sana! :) İstikametin Atifet sokak olacak. Ha bak gerisi çok kolay. On yirmi metre yürüdükten sonra hemen soluna bak. Deniz hanımefendi hep evde! :) demek isterdim ama; değil dabi. Sen gene öğlen olmasını bekle istersen. Benden söylemesi.
Kutu gibi ev deriz ya hani. İşte bu da onun laciverti. Kutu gibi dükkan. Minnacık bir alanda nasıl harikalar yaratılabiliyormuş görmek istiyorsan ne yapman gerektiğini artık biliyorsun. Hele ki yaşanmışlık hissini seviyorsan,..ve henüz gidip müşerref olamadıysan bundan güzel haber yok sana!

Kıssadan hisse: Sırf @denizhanımefendi ile tanışmaya gidilir Nunvintagecoffe'ye. Sırf o aromalı kahvelerini tatmak için gidilir Nunvintagecoffe'ye. Sırf o şahane defterlerden kendine hemen bir tane kapmaya gidilir. Ve tabi unutmadan defterler Atölye Yeti'den @ateliermono'nun elinden çıkma. Benim hikayem bu. Sen de kendininkini yaşamak istiyorsan Adres: Atifet sok. No:12/A



29 Ocak 2015 Perşembe

GRANDMA: NE DİYOSUN KALBİMİ FETHEDİYOSUN!

Her zaman olmaz tabi; ama arada böyle güzellikler yapacağım sana! Hadi gene iyisin. Bu kıyağımı da unutma! Galiba "işin içinde iş var" diye buna diyorlar. Demiyorlarsa da sen bunu biraz öyle anla. Zira kendimce çok mühim bir işim vardı o gün. Bir yeri arıyordum ki, Grandma'yı gördüm. E vaktim de vardı biraz. Hemen çömdüm. :) Bir türk kahvesi söyledim kendime, değmeyin keyfime. Tam o sırada olan oldu işte, kafamı içeri doğru çevirmemle o minik şişeleri görür görmez yerimden fırlamam bir oldu. E malumunuz "şehvet" bu. İçinde durduğu gibi durur mu? Evet! Benim tatlıya zaafımı ancak bu kelime açıklar. Ne diyordu Ezel Akay? Hemen hatırlayalım. "Ye demeli o sana! Bak dememeli. Bana çatal ucuyla batır, bana kaşıkla dal!" İşte aynı bunun gibi. İçimdeki "en ilkel Oya!" su yüzüne çıkıyor böyle zamanlarda. Dalmak istiyorum hepsine anasını satayım. Belki hayatımın aşkı o sırada yanımdan geçecek, benden tiksinecek! Kim takar??? :) Yani ben takarım gene de...ona sonra bir güzellik düşünürüz artık.  Nedir yani, iki allanıp pullanmaya bakar! :))
Neyse tamam, uzattım gene. Hemen sadede geliyorum. Grandma Teşvikiye Camii'nin hemen arkasında olanca tatlılı-lığı ve tatlılarıyla bekliyor seni. Ev yapımı ekşi mayadan yaptıkları ekmekleri, simitleri, ballı, çukulatalı, ballı cevizli, peynirli kurovasanları, yaseminli yeşil, beyaz çaylarıyla, gene ev yapımı reçelleri, envai çeşit kekleriyle  orda öylece duruyorlar.
 Kahvaltı etmek için şahane bir yer. Bir de içine bayılacaksın. Her yer bembeyaz mis gibi...hele de sabah saatleriyse, hava güzelse dışarı otur bence. Kendine güzel bir kahvaltı söyle. İçinden şiirler geçsin...Sonra yanındakine dön. "Hadi bana biraz, kahvaltının mutlulukla ilişkisinden bahset!" de.  E ye ye nereye kadar yahu, biraz incelikli ol! Bir hafta oldu daha açılalı. Bir şekilde çoktan öğrendiysen de sen gene benden duymuş ol! :) Külahları değişmek istemeyiz değil mi! :)
Valla ben adını ayrı kendini ayrı sevdim. Adres şu şekil: Teşvikiye mah. Ahmet Fetgari sok. No: 38 Şişli.
Elçiye zeval olmaz. Bunu da böyle bil!

28 Ocak 2015 Çarşamba

İNSANIN SENİN BİR PARÇAN OLASI GELİYOR!

Bu sözü bana bir erkeğin söylemiş olmasını isterdim. Alah razı olsun gerçi hepsinden, onlardan da zaman zaman hatırı sayılır iltifatlar işittim. (Hayatıma girenlerin ettikleri sözleri saymıyoruz tabi. Onlar sayılmaz. Orda torpil var.) Ve fakat, böylesi...Zor. Belki de kadın inceliği lazım böylesini yapabilmek için diyeceğim ama; o da 'pozitif" de olsa  ayrımcılığa girecek. Yok öyle demeyelim. Onun yerine sadece "ince bir ruh" lazım diyelim gene biz.  Bunu bana söyleyen kadının ruhu öyle işte. İnce!...
Üstelik hayatımda yüzünü hiç görmediğim bir insan. Sadece fotoğraflardan ve yazdıklarımızdan tanıyoruz birbirimizi. Bunu da şunun için söylüyorum. "Hamil yakiiiinimdiiirr ustaaa!" durumumuz yok. Asla ve kat-a!  Tamamen gönül bağı bu.
Bir insana kendini gerçekten özel hissettirmek zor zanaat arkadaş. "Güzel" diyebilirsin. İyi de neye göre kime göre? Seksi diyebilirsin. Başkası gelir "erkek olsam çüküm kalkmaz yemin ederim" der. Oturursun aşağı. Zeki diyebilirsin. E Hitler de çok  zeki bir adammış! Tek başına yeter mi yani? Yetmez! Yani o an için içini az biraz hoş eder etmesine de, geçer sonra o. Gider...Başkası gelip tavan yapan o poponu alır indiriverir alimallah. Bir bakmışsın yerlerdesin. Sonra sağına soluna bakın dur artık. "Ulan hani bu popo tavandan aşağı sarkaç gibi sallanıyordu demin, ne oldu iki dakkada" de mi? Olur öyle. Boşver. Bekleme yapma.  Yürü sen...
Bir gün biri(leri) çıkar ve sadece ne söylediğin, ne yaptığınla ilgilenir. Duygusu paha biçilemez!...İşte orda dur. Orda soluklan. Orda buz gibi bir ayran iç. Orda serinle. Çünkü insanın buna ihtiyacı var dostum. Tamam bazen bunun tersi de "iş" yapar. Dudak büker biri yaptığın şeye mesela. Hırslanırsın. Daha iyisini yapmak için kamçılanırsın. O da ayrı bir hal. Ama iyiden feyiz almanın tadı çok başka. Yorulduysan, küstüysen, içine kaçtıysan, ara tara,  yok allahım yok;  bir türlü bulunamıyorsan işte bundan o. Bunun eksikliğinden. Ama sahici olmasına dikkat ediyorsun tabi. Sırf gaz vermek için sırtımızı sıfazlayanlardan bahsetmiyoruz burada. Ha diyeceksin ki onun ayrımını nasıl yapacağız? Nerden bileceğim "laf olsun torba dolsun" diye bik bik yumurtlamadığını? Anlarsın dostum...İnsan anlıyor...İnsan her şeyi çok doğru anlıyor da o an işine nasıl gelirse ona inanmayı tercih ediyor sadece.
MASAL MASAL İÇİNDE...
Develer tellal, pireler berber iken ben Lise 1. sınıfa gidiyorum. O dönem evimize de sürekli gelip giden evli bir ablayı bir gün alakasız bir yerde başka bir adamla elele görüyorum. Çocuk aklı işte. O zamanlar bilmiyorum ki daha  "olur öyle şeyler...!?" Hayatta olmaz dediğin (sandığın) her şey olur!...
Üzülüyorum kendimce. Kimselere de anlatamıyorum. Sonra bir gün dayanamayıp Babanneme söylüyorum bunu. Nasihat 1: "Bunu bana söyledin kızım; sakın başka bir yerde başka birine söyleme! Gördüğün gördüğün yerde, duyduğun duyduğun yerde kalsın!" Nasihat 2: "Zaten kocası biliyordur! Herkes karısının kocasının ne yaptığını bilir kızım! Bilir de bilmezden gelir!"
KISSADAN HİSSE
Babanneler her şeyi bilir!
Ve bu her şey için geçerlidir.
SON SÖZ
"İnsanın senin bir parçan olası geliyor!" diyenleriniz çok olsun efendim! Ve sahiciliğini ayırt edebilecek su gibi berrak bir aklınız.
Gerisi gelir...

AKLIMI BAŞIMDAN ALAN KİTAPÇI: MİNOA CAFE & BOOKSTORE

Aynen Cem Yılmaz'ın kadınların periyodik dönemlerini anlatırken ifade ettiği gibi "hallerim" var benim. Ama sadece o dönemlerde olmuyor bu. Takvimlerden bağımsız olarak,  hatta bazen aynı gün içinde gidip gidip geliyorum oralara. Kendi kendime halleniyorum işte. Durduk yere canım sıkılıyor, biri sanki elinde bir tornavidayla ruhumun içini oyuyor, ordan da artık duygu dünyama ait ne kadar iç karartıcı şey varsa, bulup su yüzüne çıkartıyor. Sonra da sanki hepsi "yeni hayal kırıklığı, yeni can sıkıntısı, yeni bilmem ne" gibi salıyor üstüme. İşin yoksa uğraş dur.  Kişelemem lazım. Ama nasıl? İşte benim "sürtüklüğüm" oradan geliyor. Gezmeyi, yeni yerler görmeyi, yeni bir şey "keşfetmeyi" bu kadar sevmem bundan. İyileşiyorum...Sokaklar, yeni kitaplar, yeni mekanlar, yeni bir dünyanın eşiği gibi geliyor bana. Ordan adımımı atınca,  sadece o zaman zarfı için bile olsa (ki değil, etkisi bir müddet götürüyor insanı) unutuyorum her şeyi. Hoş buna da Şebnem Ferah'ımızın itirazı var. Hiç bir yer "yeni ve büyük bir dünya değil aslında" diyor ama; olsun. Yanılgıysa da bazı yanılgılar güzeldir. İnsana devam etme gücü verir.
İşte öyle bir anda çıktı karşıma güzel Minoa! Beşiktaş'ta meydana inmeden hemen, soldaki yokuştan Akeretler'e doğru tırman. Tırmandın mı? Tamam. O zaman tam zirve yapmaya yakın, hemen sağında kalan minnak bir  bahçe çıkacak karşına. Hah işte orası. Hiç sallanma hemen içeri dal. İki katlı, önünde küçük bir bahçesi de olan,  şahane bir cafe&bookstore Minoa. İddia ediyorum. Bayılacaksın. Ama yok ukalalık peşindeysen "ohoo, sen giderken biz geliyorduk ordan be güzelim" diyceksen yıkıl karşımdan. Gözüm görmesin seni.

Çok sevdiğim insanlar gibi oldu artık Minoa! Birlikte anı biriktireceğiz biz artık onunla. Sevinince gideceğim, üzülünce gideceğim, unutmak ya da hatırlamak isteyince gideceğim ben ona! O artık benim Minoa'm. Yazın gideceğim mesela, buuuzzz gibi bir meyve suyu içeceğim bahçesinde. Önümde kitabımla. Kışın gideceğim, hafif bir rüzgar esecek, omzuma bir şal atıp  boş boş bakıncağım etrafıma.  Bir gün kahvaltıya gidip menemen yiyeceğim, bi gün kan şekerim düşecek kesin, tatlılarından deneyeceğim. Ağzımın tadını getirecek Minoa.
Hayal kuracağım Minoa'da. "Her şey güzel olacak!" Romantik olacağım Minoa'da. Aklıma bir oğlan düşecek. Tişörtünün omzundaki tozu üfleyeceğim. Gülümseyecek...
"Büyükler için" boyama kitabı alacağım kendime Minoa'dan. :) İçim çoçuklar gibi şenlenecek.

Dünyanın en güzel merdivenlerini tırmanacağım sonra  Minoa'da. Üç beş adım sonra,  adımlarım beni bahçeye çıkaracak gene. Sağdaki masadayım.  Sen de gelsene!

 (Süleyman Seba cad. No:52 Akaretler)

20 Ocak 2015 Salı

MEHMET Y.YILMAZ: HAYATIMIN EN MUTLU GÜNÜNÜ BİLİYORUM!

Sizde nasıl oluyor bilmiyorum. Bir şeyi çok istemek bende tuhaf etkiler yaratıyor. Olmadık rüyalar görüyorum.  Ruhum bir çeşit astral seyahatlere çıkıyor. Gerçeği olana kadar o "şeyi" ben aslında defalarca deneyimliyorum sanki. Bazılarında başarılı oluyorum, bazıları olmuyor tabi. Mehmet Y.Yılmaz'la röportaj yapmak çook istediğim bir şeydi. O düşünceyle yatıp o düşünceyle kalkıyordum. Hani Gündoğarken'in o güzel şarkısındaki gibi,  "Bambaşka bir şeyi düşünürken aklımdasın" hali. Bir hedefe kitlenince aynen öyle oluyorum ben işte. Kitap okurken, en yakın arkadaşımla telefonda konuşurken, köpeğimi gezdirirken, birine kızarken, ötekine  gülerken aklımın bir tarafı hep "orada" oluyor. Soruların yerlerini değiştiriyorum kafamda.Cevaplarını hayal ediyorum..."şöyle derse şunu  da sorarım" diyorum. Hadi oradan! :) Ne mümkün! Hemen her şeyde olduğu gibi gerçeği hayal ettiğin gibi olmuyor tabi. Kalbin bilmem kaça depar yapmış gidiyorken neyi ne kadar doğru yapabilirsin ki. İtiraf etmeliyim ki çok zorlandım.  Bir kere çok net cevaplar veriyor Mehmet Y. Yılmaz. Topu öyle kolay kolay sana geri göndermiyor yani. E bir de serde acemilik varsa zorlanıyorsunuz haliyle. Hepsini geçtim zaten gerçekleştirene kadar canım çıktı. O hep ya yurtdışındaydı, ya da çok yoğundu. Bütün iletişim kanallarını ağlattım. Bulduğum her mecradan yazdım. Gece uykuya dalarken kafama yorganı çekip "Allahım Lütfen yaa! Lütfen" diyordum. Lütfetti!!  Tüm kalbimle çook teşekkür ediyorum.
Buyrunuz...

Hayatımın en mutlu günüymüş, bilmiyordum!” diye başlamış olsanız söze,  cümlenin devamı nasıl gelirdi?

-Hayatımın en mutlu gününü biliyorum. Kızımın doğduğu gün.  Sonradan düşünerek bulduğum ya da farkına vardığım bir şey değil.  O gün farkındaydım zaten çok iyi bir şey olduğunun.

Neler hissetmiştiniz? 

-Kendimi büyümüş hissetmiştim. Sonra biraz korkmuştum,  "nasıl bakarım nasıl büyütürüm" diye. Ama çok mutluydum!

Kaç yaşındaydınız? 

32 yaşındaydım. 

Peki şu an çocukluk ve ilk gençlik hayallerinin büyük bir çoğunluğunu gerçekleştirmiş bir insan mı duruyor karşımızda? Yoksa açıp bakabilsek “vah-tüh”lerin kapladığı alan daha mı geniştir içinizde? 

-Valla düşündüğüm hemen her şeyi yaptım. Aklımda kalan herhangi bir "keşke" yok. Otuz tane dergi çıkardım, dört tane gazete çıkardım. Bir  gazetede Genel Yayın Yönetmenliği yaptım. Köşe yazarı odum. Bir gazeteci olarak yapabileceklerimin maksimumunu yaptım diye düşünüyorum.  Bir de film çekseydim iyi olurdu belki ama;  filmci değilim.

O merak nereden?

 -Seviyorum...çok severim film izlemeyi.  

Eski yazılarınızı derlediğiniz “Ben kırmızıyı seçtim aşk mavinin altındaydı”adlı kitabınızda “41 yıl bana ne öğretti?”diye başlayan bir bölüm var. Aynı listeyi bugün yapmış olsanız,  liste çok değişir miydi? Mesela özellikle iş hayatında JR'lığın daha çok pirim getirdiğine hala inanıyor musunuz?

-Evet daha çok prim getirdiğine hala inanıyorum ama;  yapabileceğim hiç bir şey olmadığını öğrendim. O günden bugüne,  geçen zaman içinde bunu gördüm. Benim yapabileceğim bir şey değil.  
Peki bir dönem ya da bir an için bile olsa,  kendinizi JR' lık yaparken suçüstü yakaladınız mı hiç?

-Yapmadım! Yapmama da hiç gerek kalmadı zaten.  

Peki JR'lık daha pirim getiren bir şeyse siz kendi başarınızı neye bağlıyorsunuz bu anlamda? 

- Başarılı olabilmek için çok fazla bir seçeneğiniz yok zaten. Ya çok iyi çalışacaksınız ya da iyi JR'lık yapacaksınız. Ben birincisini seçtim. Sonra insanlarla iyi ilişkiler kurabilmiş olmam, arkadaş olabilmiş olmam ve en nihayetinde toplumu iyi tanıyabilmiş olmama bağlıyorum. Toplumu iyi tanıdığım için de yaptığım yayınlar başarılı oldu. Budur bence.

Aynı listede “Eşinizin ya da sevgilinizin ne kadar mükemmel bir insan olduğunu başkalarına değil,  ona söyleyin” diyorsunuz. Bu cümledeki emniyet kilidi tam olarak nedir? Bu durum ilişkide neyi daha sağlam hale getirir?

-Ben bunu daha ziyade erkekler için söylemiştim. Bir kadınla berabersen ve o kadını gerçekten çok seviyorsan bunu ona söylüyor, hissettirebiliyor olman lazım ki sonradan pişman olacağın şeylerle karşılaşmayasın. Erkekler genellikle bunu kolay ifade edemezler. Edemedikleri için de karşısındaki insan yeterince sevilmediğini hisseder. Bu durum da bir süre sonra ilişkiyi zehirler. Buna meydan vermek istemiyorsanız hislerinizi karşınızdaki insanla paylaşın diyorum. 

İzlediğim bir Godard  (A bout De Souffle) filminde  şöyle bir diyalog geçiyor. Erkek kadına soruyor “Korkuyor musun?”  Kadın cevap veriyor. “Korkmak için çok geç!” Hükümetle Doğan grubu’nun yaşadığı gerginlik de biraz böyle bir durumun sonucu mu? Bugün başa dönülse daha farklı bir tutum izlenir miydi sizce?

-Hükümetle Doğan grubu arasında açık bir problem olduğunu düşünmüyorum. Ama medyanın genel olarak baskı altında tutulmak istenmesinden kaynaklanan bazı problemler var; oluyor... Başa da dönülse bir şey değişmezdi. Çünkü bu  kurum gazetecilik yapan bir kurum.  Habercilik yapıyor, gazeteleri TV'leri var.  Bunu yaparken marifet, olanı en gerçek haliyle sunmak. Bizim işimiz bu, topluma ayna tutmak! O aynada ne varsa onun  yansıtılması gerekir. Ama  "o onun hoşuna gider, bu bunun hoşuna gitmez" diye sansür yapmaya başlarsak işimizi yapamaz hale geliriz. Bu kurumlar bu işle ayakta kaldıkları için bunu yapmaya devam ederler. Bunu yaparken de, gerektiğinde değişmesi gereken tutum, demokratik ülkelerde,  hükümetlerin tutumudur. Özgür medyaya tahammül edebilmeleri gerekir!

Hazır bunu konuşmuşken, bir arkadaşım bir gün şöyle bir yorum yapmıştı. "Mesela bir Sözcü gazetesi'ne hükümetin senden benden daha çok ihtiyacı var. Bütün bunlar danışıklı dövüş aslında!" Böyle bir fikir karşısında siz ne söylerdiniz? 

-Tek kelimeyle "fantezi" diyeceğim.

O kadar net mi? 

-Kesinlikle. Böyle bir danışıklı dövüş olmaz. 

Ülkenin geleceğiyle ilgili ağzını açan hemen herkes çok karamsar. Hakikaten “dönülmez akşamın ufkunda mıyız?” Bu konuda  ne düşünüyorsunuz?

-Ben karamsar değilim. Türkiye cumhuriyetinin 90 yıllık bir geçmişi var. İnsan hayatı için belki  uzun bir süre ama;  bir yönetim şekli için çocukluk dönemini yaşıyor. Karamsar olmak için bir sebep olduğunu düşünmüyorum. Çok daha zor şartlardan geçmiş bir devletten bahsediyoruz. İnsanlarını yetiştirmeyi başarmış,  kadrolarını kurmuş bir devlet. Böyle herhangi bir iktidar değişikliği ile, on yıllık bir yönetimle değişecek bir gelecekten bahsedemeyiz.  

Refik Halid Karay’ın “Doğuştan Kadıncıl” kitabında bir yazısı var. Diyor ki orada “Zaten kadın dediğin nedir? Erkekleşememiş bir erkek taslağı, yarıda kalmış bir erkek değil midir? (...) Kısacası kadın muvaffak olamamış bir cins erkektir!”  Yıllarca kadınlarla ilgili sayısız yazı yazmış bir yazar olarak,  böyle bir düşünceye karşı iki çift laf etmenizi istesem…

-Tam da iki kelime ile cevap vereyim o zaman. Deli saçması.

Açıkçası ben ilk okuduğumda dehşete düşmüştüm. Sonra acaba burada benim zekamın yetmediği bir ironi filan mı var diye düşündüm. 

-Yok, hiç bir ironi falan yok burada. Dediğim gibi iki kelimeyle "deli saçması" olmuş bu. Üstüne konuşmaya bile değmez.

“Aşk eylemi bir seçme ve seçilme sürecidir !” demişsiniz. Peki başlayacak bir ilişkide sizce hangi taraf daha şanslıdır. Seçen ya da seçilen taraf olmak karşı tarafa bir rüşt sağlar mı ?

-Orada iki  taraf da bir tercih ortaya koyuyor. Bir ilişki başka türlü başlamaz. Tek taraflı bir seçim değil o. Evet başlangıç noktasında iki taraftan birinin bir insiyatif alması gerekir fakat; özünde her iki taraf için de o seçim söz konusu. Ha ama; o insiyatifi alan tarafın durumunu soruyorsun sen, onun da ilişki içersindeyken çok belirleyici bir şey  olacağını sanmıyorum.  

Hayatınız boyunca en az mesleğiniz kadar istikrar gösterdiğiniz bir şey daha sorsam... Var  mı?

(gülüyor...)

-Yok. 

Bir yerde şöyle bir cümle okumuştum. “Bir insanın bir insana verebileceğin en kıymetli şey zamanıdır” diyordu. Doğru olduğunu kabul edecek olsak, siz o en kıymetli şeyinizi neye ya da kime verdiniz? Bugünki aklınızla başa dönme şansınız olsa,  gene verir miydiniz?

-Zamanı insan sevdiklerine vermeli önce,  onu verdiğimi düşünüyorum. İşine vermeli seviyorsa eğer, onu da verdiğimi düşünüyorum. Geriye dönüp şuna daha çok zaman ayırsaydım diyeceğim bir şey yok. Ama kızımın ilk doğduğu zamanlarda daha yoğun çalışıyordum mesela;  ama o zaman,  o şartlarda bile iyi zaman ayırabildiğimi düşünüyorum. 

“Çelimsiz profosör kaslı ameleden daha iyi sevişir” demişsiniz. Ben de bir kadın dergisinde bir araştırma sonucu olarak verilen şöyle bir haber okumuştum. "Fantezi dünyası en geniş insanlar köylülerdir. Bir insanın cinselliği ne kadar baskı altındaysa, fantezi dünyası o kadar geniştir" diyordu...

-Bence her şey beyinde olup biter. Cinsellik de aşk da insanın beyninde doğar ve gelişir. Eğer beynini kullanma alışkanlığın yoksa,  burada başarılı olma şansın zaten sıfır. Neticede düşünen insan fantezi kurar. Baskı altında olmasının daha iyi sonuç doğurma kısmına gelince, onu da o kadar iyi bilemeyiz. Belki orada daha renkli bir seks hayatı var. Bilmiyoruz... 

Demin bahsettiğim Godard filminden başka bir diyalog. “Acıyla hiçlik arasında bir şey seçsem acıyı seçerdim” diyor kadın. “Ben hiçliği seçerdim; acı çok ortalama bir şey” diyor adam. Siz hangisini seçerdiniz?

-Böyle bir tercih yapmak zorunda mıyım?

Kalsanız diyelim...


-Hiçlikten kasıt ne? Eğer hayatta hiç olmamaksa; biraz acıya katlanıp hayatta olmayı tercih ederim.

Kadınlarla ilişkilerinizde manevi hesapları genelde kim kapatır?  

-Şimdi bu tek taraflı bir hesap ilişkisi değildir.  Hesap açık kalıyorsa iki taraf için de açık kalır. Kapanmışsa birlikte kapatılır. Bir kişinin ben bu hesabı kapattım demesiyle kapanmaz diye düşünüyorum. Dolayısıyla birlikte öderiz. 

Duymaktan asla bıkmayacağınız bir kadın yalanı istesem?

-Seni seviyorum...

Hep  kesin sonuç aldığınız iyi bir erkek yalanı?

-Seni seviyorum....

Lise yıllarınızda yatağa uzandığınızda hayal ettiğiniz o kadın kimdi?

Sophia Loren' le Elizabeth Taylor  arası bir kadındı.  

O kadın bu gece rüyanıza girecek, saçlarınızı okşayacak ve diyecek ki “ Sende hicran yarasından derin yara mı var Mehmet?” Ne diyeceksiniz ona?

-Yok derim. 

Son soru: Mehmet Yılmaz (hem iş hem özel yaşamında) çoğunlukla  kazanmaya mı,  mutlu olmaya mı oynadı?

-Mutlu olmayı tercih ettim hep. Kazanmayı da istedim elbette ama; önceliğim mutlu olmaktı.



16 Ocak 2015 Cuma

THE AWAY DAYS : EN ÇOK KENDİMİZE YAKINIZ EN ÇOK KENDİMİZDEN UZAĞIZ!

The Away Days. Tabiri caizse nevi şahsına münhasır bir müzik grubu. Bende yarattıkları genel intiba bu.  Bunu da ne sadece ingilizce söylüyor olmaları, ne de  yaptıkları müziğin tarzıyla açıklamak mümkün değil bence. Hepsinin etkisi olduğu kesin ama asıl marifetleri kendilerinde var olan her şeyi çok güzel bir birçimde biraraya getirmiş olmaları. Hani o meşhur özlü sözdeki gibi biraz. "Neye sahip olduğun değil, onunla ne yaptığın önemlidir!" denir ya. Biraz öyle...Biraz da şöyle bence, özellikle son birkaç yıl içinde naçizane kendi ölçeğimle başarılı bulduğum insanlara bakıyorum. Hepsi "içinden geleni" yapıyor. Beklentiler üzerinden bir format yok hiçbirinin üzerinde. Biçilen bir elbiseyi değil, içinde rahat ettikleri "şeyi" giyiniyorlar. O zaman da ortaya sahiden "cümbüş" gibi bir manzara çıkıyor. Bir de, şimdi çok komk bir şey söyleyeceğim ama; ben onları ilk keşfettiğim zaman,  çekirdek yemeye başlamış gibi hissettim kendimi. Bilenler zaten biliyor. Ama bilmeyenler için diyorum ki "mesela sleep well'i dinlediniz mi? peki klibini seyrettiniz mi?" bir izleyin lütfen. Sonra "Paris'i dinlediniz mi? Onun klibini izlediniz mi? Bir de onu dinleyin!" İşte aynen bunun gibi. Böyle olmuştum ben. Birini dinleyince başka ne yapmışlar, başka başka ne yapmışlar duygusuyla ilerliyorunuz. Anladınız...merak uyandırıyor. Elinizi, kulağınızı çekemiyorsunuz....En azından ben öyle olmuştum. E beni de artık tanıyorsunuz. Bir "şeye" çarpılınca peşine düşüyorum...Onlara da düştüm haliyle. Biraz üşüten bir İstanbul akşamında, o akşam sahne alacakları,  Şişhane'deki İKSV'nin hemen arkasındaki Caffe Nero'da buluştuk,  solistleri Oğuzcan'la. Sanırım, orda burda yazılıp çizilenlerin yarattığı hissiyatla biraz "kasıntı" bir tip bekliyordum. Gele gele dünyanın en mütevazi, en kendi gibi, en samimi insanlarından biri çıkageldi karşıma. Siz-i biz-i bırakıp bir anda "o zaman seni şöyle alayım" diyip; başladım sorularımı teker teker yumurtlamaya...Buyrunuz...

 The away days... Adınızdan yola çıkarak, şöyle sormak istiyorum. En çok nerden ya da kimden uzakta?  En çok kime ya da neye yakınsınız?

-Güzel soru. Ya sanırım...en çok yapmak istediğimiz şeye yakınız ve gene bir o kadar da yapmak istediğimiz şeye uzağız diye düşünüyorum. Bize göre çok normal şeyler gerçi yapmak istediğimiz herşey  ama;  bir bakış açısına göre de çok uç şeyler. Öyle olunca da bir yanıyla çok zor bunu yapabilmek. İstediğimiz her şeyi tam manasıyla gerçekleştirebilmek...Ya da aslında ben buna şöyle cevap vereyim. En çok kendimize yakınız. En çok kendimizden uzağız belki de.

Tam olarak nedir o? Ne yapmak istiyorsunuz? 

-Sanırım özgürce üretip dünyanın her yerini görebilmek ve dünyanın her yerinde çalabilmek. Ama bunu yaparken de kaygısızca üretebilmek, sadece içimizden geleni, kendi istediğimiz şeyi kendi istediğimiz şekilde gerçekleştirebilmek diyebilirim.   

İsminizle müsemma bu duruşunuz peki, sadece İngilizce söylüyor olmanızla açıklanabilir mi? Ben de bir Türk grubu olduğunuzu ilk öğrendiğimde  acayip şaşırmıştım. Hemen herkes de aynı durumu yaşamış. Siz bunu neye bağlıyorsunuz?

-Tabi ki ingilizce söylememizin büyük etkisi var ama;  saundumuz, yaptığımız müzik ve kendi genel tavrımızla ilgili bir durum sanırım. İnsanlara uzak geliyor olabilir tabi. Bunu yadırgamıyorum. Niye böyle düşünülüyor diye çok da kafa yormuyoruz açıkçası ve demin de dediğim gibi bize çok normal geliyor aslında ama;  insanlar biraz farklı bakıyor sanırım.


Ekşi sözlükte bu duruşunuzu direk “kasıntı” olarak niteleyenler olmuş.  Kendi durduğumuz yerden  “fazla” bulduğumuz her şeye bu yaftayı yapıştırmayı seviyoruz biz biraz da sanırım ama; siz böyle düşünen birine çok net bir cevap verecek olsanız ne söylerdiniz?

-Genellemek istemiyorum ama;  gerçekten iyi ya da kötü bir eleştiri  yapılırken onun backgroundunu bir şeylere dayandırmak gerekiyor diye düşünüyorum.  Kasıntı görüyor olabilirler tabi. Niye öyle görüyorsunuz da diyemem o düşünceye sahip kimseye. Şöyle söyleyebilirim belki, nasıl ki biri size güzel bir şey söylediğinde "o sizin güzelliğiniz deriz" espirili bir cevap olsun madem; ben de onlara "o sizin kasıntılığınız" diyeyim.  

İlk çıktığınızda undergrand olmak gibi bir derdimiz yok” dediniz. Hakikaten de yokmuş ki,  baya hızlı denebilecek bir sürede alıp başınızı yürüdünüz. Bir çok global kanalda videolarınız dönüyor. Yurt dışı turnelerine çıkıyorsunuz...Peki "öyle bir derdimiz yok ama; şöyle bir derdimiz olduğunu söyleyebiliriz" demiş olsanız... 

-Müzik de dünya da, üretim şartlarımız da sürekli değişiyor elbette ama; bizim tek gerçek derdimiz olası bütün dezavantajları avantaja çevirerek, sesimizi de kendimizi de olabildiği kadar uzaklara götürmek, tüm dünyaya yaptığımız müziği dinletebilmek sanırım. Budur yani.  Başka da bir derdimiz yok hakikaten.  

Türkiye’nin genel müzik anlayışıyla bakınca sahiden de  siz biraz  “öteki”siniz. Zaten siz de kendinizi bir çok anlamda “deplasmanda” hissettiğinizi  söylemişsiniz. İlk çıktığınız günlerle kıyaslarsak,  tabiri caizse ötekilik biraz daha beriki-liğe döndü mü sizce?  

-Alışan insanlar olmuştur tabi. Bir süre sonra en aykırı bulduğu şeye bile alışır zaten insan. Ama bir taraftan da sürekli yeni keşfeden insanlar olduğu için, en azından ilk tanıyan, yeni dinlemeye başlayan insanlara gene öyle geliyor olabilir tabi. Bir taraftan da biz de değişiyoruz aslında. İlk başladığımız zamanlara, iki üç yıl öncesine göre baktığımda üzerine koyarak devam ettiğimizi görüyorum. En azından buna inanıyoruz diyeyim. 

Peki içten içe bu durumdan aslında zevk alıyor olabilir misiniz? Gene tırnak içinde söylüyorum bunu ama; ötekiliğin kendine has başka bir cazibesi vardır çünkü. Siz bunu nasıl yaşıyorsunuz?

-Gitmiyor dersem yalan söylemiş olurum. Şu açıdan gidiyor; öteki olmak,  farklı olmak başlı başına güzel bir şey. Ya da bizim için öyle diyeyim. Özellikle de Türkiye'deki genel müzik piyasasını düşünecek olursak, insanların bizi bir şekilde onlardan ayrı tutması, başka bir yerde değerlendirmesi hoşumuza gidiyor tabi. Bu herkesin hoşuna gider.  

Dille ilgili konuşsak biraz. Yaptığınız bu müzik kesinlikle Türkçe yapılamaz mı ? Yapanları ya da en azından deneyenleri nasıl buluyorsunuz?

Yapılamaz diyen çok. Ben şahsi olarak yapılabilir tabi diyeceğim. Bence her şey istenilen her şekilde yapılabilir. Grup olarak da böyle bakıyoruz buna.

Eski röportajlarınızdan birinde şöyle bir cümle okudum yalnız. Duman grubu için "Müzikten anlayan duman dinlemez" demişsiniz.

-Biz mi söylemişiz bunu? En azından kendi adıma böyle bir şey söylemediğimi iyi biliyorum.  Grup adına da çok rahatlıkla konuşabilirim aslında ve gruptan kimsenin de böyle,  bu kadar sert ve saçma bir laf etmiş olabileceğini sanmıyorum. Grupta farklılıklar oldu tabi geçen zaman içinde. Belki çok eski röportajlardan birinde söylenmiş olabilir ya da aslında başka türlü söylenmiş de bu şekilde lansedilmiş olabilir belki. Müzikten anlamak ya da anlamamak...bu çok sert olmuş hakikaten. Söylendiyse de ben şahsi olarak katılmıyorum diyeyim. Bunu sormuş olmanız iyi oldu hakikaten. Varsa bir yerlerde bizimle ilgili öyle bir şey,  buna da bu şekilde açıklık getirmiş olduk. Kesinlikle kesinlikle böyle bakmıyoruz!


Kliplerinizin genellikle  hep bir orman içinde ve doğayla baş başa bir durumu var  sanki…Söylemeden edemeyeceğim. Sleep well’in klibine de ayrıca bayılıyorum bu arada. Kliplerinizi kim çekiyor? Ormana özel zaafı olan o “olağan şüpheli”  kim aranızda?

(Gülüyor...)

-İlk klibi ben çektim. Aslında bir orman değildi orası. Zaten niyet de o değildi. Bir parkta çekmek istiyordum.Öyle de yaptık. Yıldız Parkı'nda çektik ilk klibi. Ama ağaçlar vs. o görüntüyü doğurdu tabi. Paris klibini Ali Demiralp'le birlikte çektik.

Anlaşıldı! İkisinde de sizin parmağınız var neticede. 

Bu durumda ben oluyorum galiba evet. Doğru söylüyorsunuz. Ama dediğim gibi çekerken hiç farkında değildik olayın çünkü amaç o değildi. İzleyince tabi biz de farkına vardık.  Üçüncüyü de artık öyle yapmayalım dedik o zaman. 

Kendi içinizde de ayrı enteresan bir durumunuz var. Biriniz bankacı, biriniz içi mimar, biriniz öğrenci. O bankacı hala bankacı mesela?  Onu çok merak ediyorum.Yoksa hepiniz artık sadece müzikle mi uğraşıyorsunuz?

-Bankacı Sezer. Aslında biz hala okuyoruz. Bankacımız da aslında bankacı falan değil. Part-time haftada iki kez gidiyor. Tam zamanlı mümkün değil zaten.  Okul haricinde de hep müzikle ilgiliyiz diyebiliriz sanırım evet.

Elif'le (Çizenbayan) yollarınız nasıl kesişti?

-Bizi çok mutlu eden bir kesişme o. 

(Gülüyor...)

-Çok önce, sanırım ilk çıktığımız zamanlardı, bizimle bir röportaj yapmıştı Elif. O şekilde tanıştık. Bizi çok seviyordu. İlk günden beri hep yanımızda ve destekti. Sonra bir gün böyle bir fikir oluştu ve "neden olmasın!" dedik. Ben onu gruptan ayrı hiç düşünmüyorum zaten. Birbirimizi çok seviyoruz....o gün bugündür de beraber yürüyoruz diyebilirim.


Genel  dinleyicinizin dışında şahane bir şarkı yaptığınızda kalbini tam 12’den vurmak istediğiniz o tek kişiyi sorsam; sevgili,  arkadaş herkes olabilir...

(Uzunca bir düşündükten sonra cevap veriyor buna:)

-Galiba...Ben yaptığımda grup arkadaşlarımda Sezer veya Orkun'un dinlemesini isterim.İkisinin  fikrini de  çok önemserim. 

Genellikle sizin gibi  alternatif grupların alttan alta siyasi bir duruşları da vardır. Bazıları  çok da  direk mesajlar verir hatta. Sizin böyle bir tavrınız var mı ya da olacak mı? Yoksa gezideki genel anlayış gibi,  Mustafa Keser’in askerleri  diyebilir miyiz size?

-Biz şarkılarımızda bunu hiç yapmadık. Yapmayı da düşünmüyoruz. Genel duruşumuzda da politik hiç bir tavır yok. Olmaz da.  Gezideki duruş da aslında siyasi değildi. O çok başka bir isyandı. Her ne kadar Türkiye'deki medya bunu ört bas etmeye çalışsa da, yalan yanlış bir şekilde sunsa da; biz kendi adımıza, içinde de bulunduğumuz için,  en azından sesimizi duyurabildiğimiz her yerde dile getirdik. Anlattık...Ama dediğim gibi kesinlikle bu politik bir tavır değildi.  

Gezi’nin sloganlarından biriydi gene. Ordan aldığım ilhamla soruyorum. İçinizde “aşırı ucu olan var mı?” varsa o kim?

-Aşırı ucu olan...çok zor soru ya....Direk biri çağrışım yapmadığına göre bu konuda eşitiz galiba diye düşünüyorum.

Peki içinizde en “yumuşak karnı”olan kim? (en duygusal)

-Sezer

İçinizde en “sürüden ayrı sürmeli koyun” kim? (en anarşist) 

-Bunda da gene çok eşitiz diyeceğim.  

Ve son soru; İçinizde en “uyar-oğlu” kim?

-Ulaş sanırım. Davulcumuz. Çok uyumlu bir insan. Her şeye pozitif bir şekilde kolay uyum sağlar. Bu konuda çok da hayranıyımdır kendisinin.




4 Ocak 2015 Pazar

Yirmi üç yaşında, bir erkek tarafından terkedilmek harika bir şeydir!

Benim "vadesi gelmiş" ilişkiyi bitirme şeklim,  teknik olarak Kadir İnanır'ınkine benziyor ama;  tam karşı cepheden baktığında. Şöyle ki, bugün biri kalkıp bana "hiç bir erkek tarafından terkedildin mi ?"diye sorsa göğsümü gere gere "Hayır!" diyebilirim. Ama aslında gerçeğin kendisi biraz tartışma götürür. Zira bir zaman bir magazin köşesinde Kadir İnanır'ın ilişki bitirme metodunu okumuş, ters açıdan bakınca kendiminkine çok benzetmiştim. Şöyle diyordu yurdumun karayağız jönü "Hayatımda hiç bir kadını terketmedim; ama iş o raddeye geldiğinde onların beni terketmesi için uygun zemini hazırladım onlara!" E kabul edelim akıllıca, Neyse işte, diyeceğim şu ki, ben de aslında hiç terkedilmedim "güya" terkedilmesine ama; ne zaman terkedileceğimi hissetsem (yanılmıyorsam iki defa oldu bu) hemen topukları yağladım. "Hadi canım, bize ayrılan sürenin sonuna geldik" diyip ferman buyurdum. Ama işin aslı işte,  dediğim gibiydi. Zaten o sınıra birlikte gelinmişti ki her ilişkide öyle olur bu aslında.





Dün bir sitede gördüğüm haberi bugün de Hürriyet yazmış. Adı Shebly Swink.  23 yaşında Amerikalı genç bir kadın,  düğüne günler kala terkediliyor;  ama o düğünü,  yani aslında kutlamayı demek lazım artık, iptal etmiyor ve aynı gün aynı saatte tüm arkadaşları ve ailesiyle birlikte olayı belki de "hayatının eğlencesi" haline getiriyor. Nedimelerle birlikte ellerine rengarenk boyaları alıp birbirlerini boyamaya başlıyorlar. Düğün fotoğrafçısı da o anları bir güzel fotoğraflıyor. Gerçekten çok eğlenmişe benziyorlar... Fotoğraflara da kızın "derbeder" olmak yerine seçtiği metoda da bayıldım...Ama ben aslında işin başka bir tarafındayım. Bu bir kompozisyon ödevi olsa ve birileri hadi bu olayın "ana fikrini" bize özetle dese söylenecek tek şey var. "Başına her ne gelirse gelsin, olayın kendisi değil senin nasıl bir duruş gösterdiğindir!" Nokta. Ama dedim ya; benim aklım başka bir yere gitti şimdi.
 Aslında çok da uzağına değil gene, yakınlarında bir yerlere. Bir zamanlar Sinan Çetin "film gibi" diye bir program sunardı hani. Annem hastasıydı. O gün o saat geldiğinde evde başka bir şey izlemenin imkanı yoktu. Gene o günlerden biri. Dizilmişiz ekranın karşısına maaile boncuk gibi. "Film gibi" izliyoruz...Konuklardan bir tanesi 30 yaşında bir adam. Sevgilisi tarafından terkedilmiş. Sinan Çetin'e de ağlamaya gelmiş. Anlatıyor...anlatıyor...anlatıyor...O anlattıkça benim içim şişiyor...Ağlamasın demiyorum; biz de acı çektik, çekiyoruz icabında ama; git evinde ağla di mi? Niye bana, niye Sinan'a ağlıyorsun!? Neyse ağlıyor işte, yapacak bir şey yok. Derken Sinan Çetin olaya noktayı koyuyor. Diyor ki genç adama " Bak sana bir şey söyleyim mi evlat! 30 yaşındaysan, bir kadın tarafından terkedilmek harika bir şeydir!!!" Bayılıyorum cümleye...o kadar hoşuma gidiyor ki kelimeler kifayetsiz anlatmaya. Hepsini geçtim, bizimkiler beni yetiştirirken içime ne kattıysa artık, 17 yaşımdayken bile böyle düşünüyordum. Neden 17 diyorum? İnsanın kalbi bir daha hiç o kadar ağrımıyor bence." Dünyanın sonu geldi hissi" ni insan en derin o yaşta hissedebiliyor sanki. Ya da benim için öyleydi. Ama görün bakın bir  baba olmuyor insana. Aşk acısından ölünseydi ben 17 yaşımda ölmüştüm...eminim.  Diyeceğim şu ki o zaman bile hayatın tek manasının aşk olduğuna inanmıyordum. Ne o eeen romantik filmlerde söylenen "dünya aşkın üzerinde dönüyor yavrucum" cümleleri ne de başka bir şey, dünyanın aşkın üstünde, altında ya da bilmem neresinde döndüğüne inandıramadı beni. Yani biraz kaba olacağım ama; dünyanın bi zikimin etrafında döndüğü filan yok. Kendi ekseni ve güneşle flörtünden başka. Seni beni kim takar. Bırakın bu ağızları Allah aşkına ya! Geçiniz... Elinize bir şişe boya alıp gezegeninizi boyamaya devam ediniz...Kıssadan hisse: Yirmi üç yaşında bir erkek tarafından terkedilmek harika bir şeydir. Yalnız ölme korkun yoksa eğer, aslında her yaşta öyledir. Zira Ergün Gündüz'ün de dediği gibi " Yalnızlığını seven, asla yalnız kalmaz!"  Ya telefon, ya kapı, birinden biri mutlaka çalacaktır!!! Sen çayı şimdiden koy derim ocağa. İlla ki bir "yancı" geçip oturacak karşına. Ha bir de boyalarını da sakın elinden bırakma. Renkler güzeldir...


2 Ocak 2015 Cuma

Ben'i arıyorsan önce başucuna bak!

Bütün evi delik deşik ettikten sonra aradığım o fotoğrafı, yatak odasında, başucumdaki çekmecede bulmuştum. Eski manitamın babasının bir fotoğrafıydı. 1974 yılında çekilmiş, siyah beyaz bir fotoğraf. Arkasında sevdiği kadına yazılmış bir not vardı. Şöyle diyordu "Bekle diyemiyorum; ama geleceğim..."
Beklememiş...Beklemediği gibi bir gün o fotoğrafı postayla geri göndermiş.  Zaman mekan meselesi işte. O fotoğraf döndü dolaştı, babadan oğula oradan da bana ulaştı. Kaybettiğimi sandığımda ödüm kopmuştu. Çok kırılacak, önemsemediğimi düşünecek diye üç buçuk attım. Kıymetini anlamamak için eşşek olmak lazımdı. Ben de "eşşek olmak" istemiyordum. Her yeri aradım...ıncık cıncık ne varsa her şeyin içini boşalttım. Yok.
Sonra bir gün, her ne hikmetse hep olduğu üzere, bambaşka bir şeyi ararken başucumdaki çekmede, bir kitabın arasında buldum.  Bir heyecanla zat-ı muhterem'i aradım. Tam bir geri zekalı gibi "Buldum!" dedim. Konuya hakim olmayan bir insanın bundan neyi anlamasını bekliyorsam artık...
Haliyle baştan almak zorunda kaldım. "Babanın fotoğrafı var ya hani, ben onu kaybettiğimi sanıyordum."
Artık bulunduğu için galiba, kaybetmiş olmamla hiç ilgilenmedi. "Nerde buldun?" diye sordu direk. "Şaka gibi ama; nerelerde aradım da, başucumda buldum" dedim.
Güldü...
"Yüz kere de söyledim sana halbuki, içinde "ben" olan bir şeyi arıyorsan, önce başucuna bak!" diye dedi.
"Hadi be! Şımarma" dedim.
Ama artık çok geç-ti.  :) Ne var ki, o gün bugündür ne zaman bir şeyi kaybetsem "genellikle" hep en yakınımda buluyorum. Sana da naçizane bunu tavsiye ediyorum. Daha bu sabah mesela, çok benzer bir olay yaşadım. Bir not defterimi arıyordum. Nerelerde aradım da; eski montlarımdan birinin cebinde buldum. Diyeceğim şu ki, bir şeyi ararken gözünü hemen uzaklara dikme! Önce bir sağına soluna, elinin hemen altındakilere bak;  ki çok da emin olmamakla beraber, bu her şey için de geçerli olabilir. Ne dersin? Hani bir fikir diye dedim. :)

Sabır neydi?

Yaklaşık iki buçuk ay önce bir sabah koşma sevdasıyla uyandım. Rüya görmüş gibi... Blogumu düzenli okuyanlar Hatun'umun da hayatıma bö...