27 Nisan 2013 Cumartesi

"Telgrafın tellerine kuşlar mı konar?" herkes sevdiği şehri böyle mi yazar!? :)

Kirpiklerimin dibine çektiğim zümrüt yeşili bir göz kalemiydi İzmir...
O gün bu gündür, hiç bi yağmurda akmadı...bozulmadı.

Şiir gibidir İzmir; ama kafiyeyi uyağı iplemez.
Orhan Veli gibi, hep kafasına göre yazar çizer...

Canım İzmir'im...güzel İzmir'im...

Daha ilk günden beni kendine benzeten, saçlarıma  -yataktan yeni kalktım mesaj içerikli- dağınık topuz süsü verdiren; oynak, cilveli hovarda İzmir!

Nasıl unutabilirim ki, Dokuz Eylül Üniversitesi'nin  Buca Kampüsündeki o ilk günümde, içimde deli bir heyecanla uyanıp da  " Allahımm....! bir mucize olmalı ve okul bittikten sonra da bu şehirde kalmanın bir yolunu bulmalıyım!" diyerek, henüz küçücük olan hayatıma attığım o kocaman başlığı.

Bak! hala  içimde taşıyorum...yazları kanımı kaynatan o deli sıcağını. Ki ilk sen öğretmiştin bana, hatırlasana :Ten, hiç bir zaman unutmaz-ı. 

Bahane'yi...Kaos'u...Ora'yı...! ora- da  çalan latin danslarıyla aynı evde yaşayan beş kız- nasıl  kolay baştan çıktığımızı...
Adımlarımızın nasıl da yanlış kaydığının ne önemi vardı?
Özgürlüğümüzün başkentiydi burası!
Hürriyetimizi ilan etmiştik...! Ve bizim için an o andı...!!!

Bi sabahın kör vakti, Eğitim Fakültesinin içindeki Buca Kız yurdunda....Sevinç'in sesi çınlıyor kulaklarımda...bi türlü yataktan kaldıramayınca "Birinin Oya'ya İzmir'de neden bulunduğunu acilen açıklaması lazım" feryatları...

Orada tanışmıştım Sunay Akın'la. İzmir Kitap Fuarında. "Tek dileğimdir çünkü benim...sana yakın, bir Sunay Akın" diyen...o güzel adamla. Bir adam, kendi adıyla ancak bu kadar güzel bir kelime oyunu kurabilirdi ve  İzmir işte ya bu, her nasılsa, beni hep  güzel şeylere iliştirirdi...

Fuarda palyaçoluk yapan Yasemin'e eşlik etmekti İzmir. Görev saati bitince yemyeşil dalların altında bi tuborg şişesinin kapağı açılırken, insana tuhaf bir haz veren o pıt sesiydi!...

Konaktaki Tarihi Asansörde, yerden yükselirken, sırılsıklam aşık olduğun bi adamla deli gibi öpüşmek gibiydi İzmir...
İnciraltı sahilinde, ayaklarımızı suya sallayarak Bora'dan Murathan Mungan şiirleri dinlemekti .

Kıbrıs şehitleri deyince...sihirli sözcüğü duymuş gibi, aynaların karşısına fırlamaktı.
Tiril tiril bir yaz elbisesiydi İzmir; kumaşındaki dallarda hep ılık bi meltemin estiği...


Kuru bilgi gibi ezberlemedim ki ben İzmir'i.
Yaşayarak öğrendim.
Bundan mütevellit olsa gerek.
Hiç unutmadım!

Salon değil balkon İzmir.
Ayakkabı değil terlik.
Pantolon değil şort.
Araba değil vapur...
hem de püfür püfür...

Kara değil, deniz İzmir...

Varyant yokuşundan aşağı inerken, o deniz birden bire çıkar önünüze...
Serseridir!
Her kızın aklını çeler,
insanın başını döndürür İzmir! 

Hep flörtözdür, hiç rutine bağlamaz.
Vedalarla işi yoktur
Hep "buluşan" dır
Ezberinizi bozar.
Ruhunuzu okşar...
Sürprizlerle doludur İzmir.

ve hiç yarıda bırakmaz, her seferinde fondiptir.

"Dibini görmeyen,
sevdiğini görmesin!" der;

gülersiniz...






21 Nisan 2013 Pazar

Montgomery otobüs eylemi...!


Adı Rosa Parks!
Amerika'da yaşamış zenci bir kadın.
Yaşamını terzilik yaparak sürdürüyor.
Anladınız siz onu! Demek istiyorum ki bir -emekçi!-
Yıl 1955.
O yıllarda Amerika'nın güney eyaletlerinde zenciler ve beyazlar otobüslere farklı kapılardan biniyor ve kendilerine ayrılan farklı sıralarda oturabiliyorlar ancak;   ve diyelim ki beyazlara ayrılan yerlerde boş koltuklar var,  ama bir zenci geçip oraya oturamıyor!
Yalnızca usulden değil; yasaları böyle emrediyor!
Anlayacağımız kaba tabiriyle beyazlara ayrılan koltuklar beyazların tapulu malı.
Bitti! O kadar!

Rosa Parks bi gün Montgomery'den otobüse biniyor.
Aynı sırada 5 zenci oturuyorlar.
Derken, beyaz bir adam otobüse biniyor ve oturcak boş yer olmadığını görüyor.
Zencilerle aynı sırada oturamayacağından!(?) aynı sırada oturan zencilerin hepsine birden "kalkın!" diyor.
Diger dört kişi emre itahat ederken; Rosa Parks yerinden kalkmayı reddediyor ve hemen arkasından da  Irk ayrımı yasalarını ihlal ettiği gerekçesiyle tutuklanıyor!
Tarihe Montgomery Otobüs eylemi diye geçen bu süreç bir yıl süreyle devam ediyor.
Bir yıl boyunca zenciler otobüs kullanmıyor her yere yürüyerek gidiyorlar.
Evet bu süreç boyunca bir yığın saldırı baskı ve zorlukla mücadele ediyorlar AMA;
Sonunda amaçlarına ulaşıyorlar...!
Yıllar geçiyor...
1999 yılında bu kadın Tıme dergisi tarafından 20.yüz yılın İnsan Hakları Savunucusu seçiliyor ve aynı yıl Başkanlık "Hürriyet" madalyasını Bill Clinton'ın elinden alıyor!
Kaderin cilvesine bak! :)
...
Çocukluğumdan beri, O'na tuhaf saçma gelen bi şey yaptığım zaman, annem hep şunu söylerdi
" bizim kıza ara ara görünüyorlar!" :)
E anne bu! bi bildiği var illaki.
Herkes malını bilir!
O da yavrusunu tanıyor demek ki! (?)
Olgunlar'daki kitapçılara bakıyordum bugün. İngilizce bir hikaye kitabı alıp eve geldim.
Ha okuyacağımdan falan değil! :) öyle sanmayın. Maksat duygusal tatmin.
En azından şimdilik, ingilizce hikaye okuyacak kıvama henüz gelmedim.
Ama fantazi bu ya, okumasam da dursun işte...almış olayım, bir adım atmış gibi görünüp kendimi kandırayım falan fistan...
....derken; tavşan kanı bi çay demledim; kitabı elime alıp öylesine bi göz gezdireyim dedim.
Bi de ne göreyim...içinde bir kartpostal.
Bir otobüsün önünde inanılmaz karakterli bir kadın yüzü var...
Rosa Parks! yazıyor altında.
E yemiyorum içmiyorum tabi tüm seceresini öğreniyorum iki dakikada. İnternet sağ olsun.
Bi kez daha söylüyorum kendi kendime.
Bazı şeyler asla tesadüf değil!
Şu aralar sokağa çıkıp "sonsuza" kadar yürümek istiyorum...
öyle bi ruh halindeyim.
Şu aralar sesimi yükseltmek, mümkünse bağırmak istiyorum!!!
Şu aralar rahatsızım galiba! :)
Canım aksiyon çekiyor!
Doğa tam du bu yüzden hizmetimde sanırım.
Sonsuza kadar yürüyen...yürüdüğü yerde " iz bırakan kadınlar" çıkıyor karşıma!!!
Güzel...cesur...güçlü kadınlar!
Kan mı çekiyor ne? :)
Baş kaldıran,
itiraz eden
"Hayır efendim! ne münasebet, kalkmıyorum yerimden!" diyen kadınlar...
Yerine,
yurduna,
kimliğine,
sahip çıkan kadınlar...!
...
Şişş...ses etme!
-iyi saatte olsunlar-
yine görünüyorlar gözüme
galiba! :)

20 Nisan 2013 Cumartesi

Seni Beşiktaş kadar seviyorum...üstelik şampiyonluk hayalken!


Sertab Erener'in iyileşiyorum şarkısını dinlemeyen kaldı mı?
Sanmıyorum.
Biten bir aşkın ardından bi kadının serzenişlerini anlatıyor hani.
"İyileşiyorum..." diyor.
En yakın arkadaşlarımdan biri dahil,hemen herkes şarkıya bayılıyor.
Bense şarkının adından başka  hiç bir şeyini sevemedim.

Oysa çok "sıradan" bi duyguyu anlatıyor.
Alıştığımız...alışkın olduğumuz gündelik dertler gibi.
Bitmiş bir aşkın birbirine benzeyen yara izleri.
Halbuki ben bayılırım "sıradan" insanlık hallerine.
En coşkulu duyguları en basit haliyle anlatanlara hep hayranlık duyarım.
Duygusu daha kolay geçer içime.
Mesela; Senin için ölüyorum bitiyorum geberiyorum gibi "kocaman cümleler" yerine,
en yakın arkadaşım Yelda'nın geçen hafta bi öğlen saatinde telefonuma gönderdiği şu mesajdaki gibi: " Bana her şey seni hatırlatıyor; mesela Türk kahvesi desem..." yazmıştı.
Çünkü içinde gerçekten "ben" vardım!
O kadar bana ait, o kadar benden o kadar beni anlatan bi şeydi ki: Türk kahvesi...
Gerçekten sevmek böyle bi şeydir...O'nunla özdeşleşen şeylerin duygusunu hissetmektir!
!
Ya da geçmişte bana deli gibi aşık olduğunu söyleyen "oğlan çocukları" nın ettiği laflar geliyor aklıma.
"Sana dünyaları vereceğim!" demişti biri.
Daha o cümleyi ilk söylediğinde -ki belki yüzlerece kere söyledi- bana bi halt veremeyeceğini biliyordum.
Çünkü şunu çok iyi biliyordum.
Kimse kimseye dünyaları veremez!
Netekim o özlü sözdeki gibi, mahkeme kadıya, insan insana mülk değil!
"SEni hayatım boyunca seveceğim!" cümlesi de bugünden yarına bile vaki olmayabilir.
Bana sorarsanız aşk, yağmurlu havada araba sürmek gibidir. Direksyonu ne zaman ne yöne kıracağı belli olmaz insanın.
Kimse boyundan büyük laf etmemeli. Bence...!
!
Ama mesela; o oğlan çocuklarıdan birinin söylediği  en unutmayacağım, en sıradan...ama bi o kadar "gerçekliğini" hissettiğim aşk cümlesiyse şu: "Seni Beşiktaş kadar seviyorum desem...şimdi bana kızarsın biliyorum! Ama benim Beşiktaş kadar sevdiğim o kadar az şey var ki hayatta, üstelik şampiyonluk hayalken...!" demişti...
İçime işlemişti...
Bi cümle bir "sevgiyi" anlatıyorsa eğer;
ama arkadaşına ama dostuna, belki anneye, belki kardeşe...
ve sevgiliye...
O sevgi cümlesinin içinde insan,  ya karşısındakini anlatacak...
Misal ondaki Oya'yı...
ya da kendinden bi şey koyacak onun içine.
Kendini anlatacak O'na...
Kendinden verecek...!
Kendinden verecek ki...bu sayede ondaki Beşiktaş'ın ne manaya geldiğini biliyorsan şayet;
O'ndaki "seni" de hissedebilesin...!
!
Sertab'ın son şarkısına gelirsek;
dedimya...evet çok sıradan anlatıyor.
Benim tarifimden bakınca çok sevdiğim bi şarkı olmalıydı.
"Neyin varsa kaldırıp çöpe attım
saçlarımı kestirdim hemen sarıya boyattım.
Bitanem diye kaydetmiştimya hani telefonuma
sildim  derhal herkes gibi adını yazdım.
Sensizlik bana çok iyi geldi.
Ne kadar da ihmal etmişim kendimi!"
diyor...
Kendini ihmal ederek sevme şekli benim anladığım bi dil değil; belki bundan belki de finalinde "yatağa çapraz yatıyorum" cümlesinde duygulanmak yerine kahkahalara boğulduğumdan.
Bilemiyorum...
Sertab'ın kendisini ...o billur sesini çok sevmekle beraber,
ben bu şarkıdan bi türlü sahici bi duygu çıkaramıyorum.
Ama siz bana bakmayın.
Belki de sorun bendedir!?

19 Nisan 2013 Cuma

Hayatımın filmi!


Bi film izledim...
Adı  Flight.
Namı diğer Uçuş diyelim. :)
Bir pilot düşünün.
Karikatür Sami'nin deyimiyle, sevgilisiyle tam bir -günah gecesi- geçiriyor! :)
Artık Allah ne verdiyse...
Alkol, uyuşturucu kısaca "sakıncalı" ne varsa vücudunda kol geziyor.
Öyle bi gecenin sabahında, uçuşu var.
Kelimenin tam anlamıyla "akşamdan kalma" kafasıyla oturuyor pilot koltuğuna.
Uçuşa geçiyor (lar)...ve...
İnanıyorsak kader, inanmıyorsak tesadüfler diyelim; çok kötü bir sürpriz hazırlıyor.
Uçak türübülansa giriyor.
Aksilikler üstüste geliyor.
Uçağın kendisi dahil; her şey tepe taklak oluyor.
Derken...
O Pilot, mucizevi bir şekilde ne yapıp ediyor, toplam 102 yolcudan sadece 6 can kaybıyla yere inmeyi başarıyor!
Pilot göklere çıkartılıyor.
"O uçağı başka kimse öyle indiremezdi, o şartlarda başka hiç kimse o kadar az can kaybıyla bu inişi gerçekleştiremezdi!" deniyor...
Pilot kahraman!
Ne var ki;
çorap sökülmeye başladıkça, ipin ucu çok başka yerlere gidiyor.
Hastanede yapılan ilk tetkiklerde pilotun kanında gezen alkoden, uçak şirketinin aslında çoktan perte çıkmış bir uçağı, hala  o haliyle uçuşlarda kullanmasına kadar.

Bana sorarsanız ahlaktan tutun da aklınıza gelebilecek her şey görecelidir.
Tartışılır.
Benim ak dediğime siz kara diyebilirsiniz.
Kafadan bütün yükü pilotun omuzlarına yıkabiliriz.
Hakikaten de öyle.
Evet; kafadan suçlu!
....
Oysa ki;  işin uzmanları bile şunu söylüyor: O uçağı "en ayık" kafayla bile öyle indirebilecek başka bi pilot neredeyse yoktur!
Sonra tüm gücümüzle uçak şirketine saldırabiliriz. Ki benim de bütün hissiyatım bu yönde.
Rol çalmak; filmin içine girip o adamın boğazını sıkmak istedim!
....
İşte böyle...bin bir türlü duygunun pençesinde, hallerden hallere sürüklenirken ben;
olanlar oldu!
...
Soruşturma tamamen pilotun lehine dönmüş; uçağı alkollü kullandığı iddiası tamamen çürütülmüş hemen her şey kendi lehine ilerlerken; hem kahramanımıza hem seyirciye bir son dakika golü geliyor!
Ölen o 6 kişinin arasında görevliler de var ve onlardan birinin, bikaç ay öncesine kadar alkol tedavisi gördüğü, bağımlı olduğu ve enkazda bulunan tüketilmiş o iki adet bira kutusunu O'nun tüketmiş olup olamayacağı sorusu peyda oluyor!!!
Herkes için nasıl olur bilemem tabi.
Benim için öncesi bi anda dümdüz oluyor.
Kahramanımız cevap veriyor: " Hayır! olamaz...çünkü onları ben içtim!!!"
Ve...filmin son sahnesinde kendiyle iç hesaplaşmasını yaparken şu cümleyi kuruyor: "Yalan söyleme sınırıma geldiğimi hissettim! Sanki tek bir tane daha yalan söyleyecek yerim   kalmamıştı!!!"
Belki anlattığım hikayenin başından beri adam gözünüzde zaten ahlaksızdı!
Görev bilinci taşımayan; o kadar insanın hayatının sorumluluğunu alamayan, ruh hastası, bağımlı bi psikopatın tekiydi! değil mi?

Oysa ki doksan dokuza yüz pahalı gelir mi?

Boğazına kadar yalana batmış bir adam; tek bir tane daha yalan söylese hayatı kurtulacaktı!(?)
O doğruyu seçti!
Beden özgürlüğünü tek kalemde yıkıp; yerine ruhunun özgürlüğünü inşa etti!

Tıpkı bir "devrimci!" gibi...

Çok severek izlediğim,  dönüp dolaşıp tekrar tekrar izlediğim, hıçkıra hıçkıra ağlayarak izlediğim , etkisinden günlerce kurtulamadığım, içindeki diyalogların günlerce kafamın içinde kol gezdiği o kadar film oldu da;
nedendir bilinmez...hiç bi film için bugüne kadar "hayatımın filmi!" demedim.
Diyemedim!
Daha iyisi yapılana kadar bu o! :)
Hayatımın filmi!
Danzel Washington'sa hayatımın kahramanı!
Kişisel tarihinin genel  akışına bakıp; gördüğüm en "çakal" adam diyebilirsiniz oysa ki.
Aynı adam; kendi özgürlüğünü yakma pahasına zaten ölmüş bir kadını satmıyor!!!

Sen nasıl bir adamsın ki?
Tüm biraları sen içtin...ama beni sarhoş ettin!!!
Sanki "o kadın" bendim ve sen;
beni satmadın!

Eğil bir yol öpeyim... :)



Dipnot: Ayrıca Danzel Washington"ın bu filmde  oyunculukta nirvanaya çıktığnı da söylemeden edemeyeceğim. Hala izlemediyseniz mutlaka izleyin! (şahsi kanaatim)  :)

12 Nisan 2013 Cuma

Beyaz gül örgütü : "Biz sizin vicdan azabınızız!"


Bilmiyordum.
Yeni öğrendim.
1942 de, hem de Almanya'nın savaşta -hala-  iyi olduğu bi pozisyonda;
bir grup arkadaş biraraya geliyorlar.
Topu topu üç beş tane öğrenci, telefon rehberinden insanların adresini bulup; o adreslere mektuplar gönderiyorlar.
Diyorlar ki o mektuplarda "Biz sizin vicdan azabınızız...!!!"
...
İlk olarak Münih'te ortaya çıkan bu "küçücük" direniş hareketi, kısa süre sonra Almanya sınırlarını aşıyor.
Öyle bi an geliyor ki; o "küçücük" arkadaş grubunun bir araya gelerek yazmaya başladıkları o bildiriler,  bi sabah vakti   yağmur gibi  Almanya'nın toprağına yağdırılıyor...
İtilaf Devletleri'nin uçakları, bildirileri gökyüzünden yer çekiminin emrine bırakıyor...
...
Gözümde canlanıyor...
hayali bile öyle güzel ki!

Bu fikri üreten o gencecik beyinleri düşünüyorum.
Kafalarının içinde geziyorum.
Ruhlarına giriyorum.
Kalplerinin çarpıntısını duyuyorum...
Kan dolaşımım hızlanıyor.
Heyecanlanıyorum...!
Yetmiyor!
Ellerini düşünüyorum, parmaklarını...
Sol elimin orta parmağındaki siyah küçük bene bakıyorum sonra.
Onların birinin elinde de, buna benzer bi ben var mıydı? yı düşünüyorum.

Kesmiyor!

Boylarını poslarını hayal ediyorum.
Adımlarını...
Küçük ama; kararlı...güçlü adımlarını!
Çok geçmeden o adımların nasıl "büyüdüğünü" düşünüyorum sonra.
Nerelere vardığını...

Ve...
Kendimize bakıyorum... etrafımıza.
Tek bir tane de olsa "o adımın" aynısından  görebilirim umuduyla!
Ne kadar az...ya da hiç yok! diye hayıflanabilirim de şimdi ama;
ben diğer seçeneğe dikiyorum gözümü.
"Az" daki  " çoğu"  görmek istiyorum!
İyimser günümdeyim...
gözüm yükseklerde bugün benim!

O bi avuç gencin, o şartlarda üstelik, Hitler'e yaptıkları naniğe şapka çıkartıyorum!
Bi de üstüne üstlük,  bi direniş örgütünün, kendisine verdiği adın güzelliğini düşünüyorum sonunda...
"Beyaz gül" örgütü yazıyor bahçelerinin duvarında.
Dalıyorum o bahçeye.
İzinsizim!
İllegalim!
Hoşuma gidiyor üstelik bu durum.  :)
Hani biri kafasını kaldırıp "Hey sen!?" diye bağırsa,
sanki zevkten öleceğim...
"Size özendim" diyeceğim! :)
"Sizi kışkırtmaya geldim! "

Kim bilir belki ruhunuz canlanır diye...

İnatçıyım.
Çıkmıyorum.
Kokularını çekiyorum içime...
Ellerimi gezdiriyorum yapraklarında...
Dikenlerine dokunuyorum...
Bi tanesi batıyor serçe parmağıma.
Kanatsın istiyorum!
Acıtsın!
Ki daha çok hissedebileyim güçlerini diye...!

Çünkü;
Hiç birimiz "kendi gücümüzün" farkında değiliz!
Çünkü;
Hiç birimiz attığımız tek bir adımın,  bizi nerelere taşıyabileceğini hayal edemiyoruz layığıyla.
Hadi! çık yola...
"İman" bile,
önce "kendine inanmak!" la başlar.
Unutma!





5 Nisan 2013 Cuma

Kral mı büyük, biz mi küçüğüz!?

Elimde bi kitap var, içinde bi cümlenin altını çizdim dün.
Diyor ki o cümlede "Kralın güçlü olduğunu nereden anlarız? Etrafındaki insanların yere kapanmasından ve korkularından. Kralı güçlü gösteren şey, kralın değil etrafındakilerin davranışlarıdır aslında!"
Bu cümleyi evimin duvarına yazmak istiyorum.
BAşımı her kaldırdığımda görebileceğim bi yere, kocaman harflerle...
Kazınsın aklıma, işlesin ruhuma...hiç unutmayayım istiyorum!

En son ne zaman bi cümleden böyle etkilendiğimi ise hiç hatırlamıyorum.
Birini, bi durumu, bi olguyu, ne bileyim...bi "şeyi" işte, büyük yapan çoğu zaman biziz aslında. Bizim ona karşı tutumumuz.

Bi adamın karşısında ceketini ilikleyen birilerini gördüğümüzde, o adamı "büyük" sanıyoruz sahiden de!(?)
Birileri bi adamdan korkunca O'nun korkulacak bi adam olduğuna inanmaya başlıyoruz hemen.
Şartlı refleks gibi, hiç sorgulamadan teslim oluyoruz...
Etrafımız bunlarla örülü resmen,
birilerinin karşısında it gibi titreyenlerden.
eğilenlerden,
kırk büklüm biat edenlerden geçilmiyor ortalık.

Bize her boku öğretiyorlar da en çok ihtiyacımız olan şeyi, hep eksik bırakıyorlar sanki
özgüven denen mereti, bi de cesareti!
Cahil cesaretinden ve içi boş bi özgüven duygusundan bahsetmiyorum tabi.
Bilinçli bi cesaretten ve  gerekçeli bi güven duygusundan bahsediyorum.

İnsan kendisine sormalı bazen.
Bu karşımdaki insan gerçekten büyük mü yoksa onu gözünde büyüten ben miyim? diye.

Sahi,
En son ne zaman kendini savunmak için birine esaslı bi kafa tuttun?
En son ne zaman kendi haklarını korumak için bi masaya yumruğunu vurdun?
Hatırlıyor musun???

Kaldı ki Peygamberleri bile Peygamber yapan, onlara inanların varlığı değil midir?
Tek bir tane inananı arkasından gideni olmasa, O'nun Peygamber olduğunu nerden bilecektik!?
Hiç!

1 Nisan 2013 Pazartesi

Bir elma şekerinin bana ettiği...! Sadece Pazarıma değil ruhuma da iyi geldi...


Bazen İyi bir Pazar...
Güneşli başlar...
Işıklı...
Vaatkar...
Teşhirci...
Ve bir o kadar da İnatçıdır.
Seni saçından tuttuğu gibi sokağına atar!
Eeee...şehvet her zaman yatakta olmaz.
Hayatın bin bir çeşit işvesi, cilvesi var.
Yeter ki eşlik et oyununa.
Ritim tut birlikte,
kulak ver müziğine...
Sen daha ne olduğunu anlamadan,
bi de bakmışsın ki pisttesin.
Kafanı sallıyorsun!

BAzen İyi bir Pazar...
bir elma şekerine bakar.
Gazete aldığın büfenin önünde, bi sepetin içinde öylece duruyordur...olanca kırmızılığıyla...can alıyordur!
Kanarsın!
Yalnızca 1 Tl ye bakar...

Bi de, tüm iştahınla dişini geçirdiğinde,
kurt çıkmamışsa içinden,
şanslı günündesin diyebilir miyiz?
Bence deriz!
Keyfini çıkar...

Bazen İyi bir Pazar...
Gazetenin ekini eline alıp, sayfayı çevirir çevirmez,
Karşına Gülse Birsel'in çıkmasıyla başlar.
Özlemişsindir kalemindeki mizahı...
Bi solukta okursun!
Orta şekerli türk kahvenin keyfine, güzel bir  espiri katar!
Bence denemelisin!
Bazen iyi bir Pazar;
ağaçlı bi yoldan geçmeye bakar.
Göğe bakarsın...
"İstikbal göklerdedir!" diyen "O" adama bi de selam çakarsın!
Yerde kalmaz o selam! göğünü bulur...
Şüphen olmasın!

BAzen iyi bir Pazar;
akşam üstü,  vakit geçirmekten mest olduğun o  kafede,
Bi kadeh Pembe şaraba bakar...
Kovarsın bütün kederleri...
İyi şeylere kaldırırsın kadehini...
Mevsim bahar...!

Bu da benim "Pazarları hiç sevmem!" edebiyatına armağanım olsun.
Belki bi iş(iniz)e yarar... (?)






Sabır neydi?

Yaklaşık iki buçuk ay önce bir sabah koşma sevdasıyla uyandım. Rüya görmüş gibi... Blogumu düzenli okuyanlar Hatun'umun da hayatıma bö...