28 Kasım 2012 Çarşamba

Benim sayfam "erkek" mi!?

Grup yorumun 25. yıl konserinde ordaydım. İnönü stadyumunda, o elli bin kişinin arasındaydım.
Bazıları güldü "şakacı seni, bi konser için o kadar yol gidilir mi?" diyip , dalgasını geçti. Bazıları bravo dedi harikasın!
İki fikir de çok umrumda değildi.
Canım o gün orda olmak istedi.
Gittim...
Gittik...
Biricik kankam Ekin, eşi Hayro, Başak ve ben...
4 kafadar atladık arabaya, bir Mayıs sabahı çıktık yola.
Beni o gün ille de "orda olmalıyım" duygusuyla İstanbul'a sürükleyen nedenler başka bi Çarşamba'ya kalsın :)
Ben şimdi parmağımı ayrı bi noktaya  basacağım.
O gün o konserde Tuncel Kurtiz de vardı ve sahneye çıkıp "Grup Yorum" un doğşuyla ilgili bi konuşma yaptı. Dedi ki o konuşmada: "Bundan 25 yıl önce bir "oğlan çocuğu" doğdu!
Adını "grup yorum" koydular!"
Çok güzel bi konuşmaydı... ve lakin biz konuşmanın,  o kısmına takıldık!
Yorum da "oğlan" mış...dedik. Oturduğumuz yerde eleştirimizi verdik.
Sen tam 25 yıl "devrim" türküleri okuycaksın...sonra çocuğuna cinsiyet biçeceksin, en -ata-ERK -il halinle bir oğlan doğurduk  diyceksin!?
Ne tekim dedin.
Yalan değil, bildiğin ağır-ımıza git(miş) ti!
Birimiz "oğlan" olmak üzere üçümüz yan yana boncuk gibi dizilmiş "kız" ; toplamda  dört çocuktuk...ve yanımızdaki "oğlan" çocuğu da bizimle aynı fikirdeydi!!!
Üstünden iki yıl geçti...
O gün orda "kapan"dım!
Bugün burda "av" oldum,
kapana  düştüm!
Bu sabah güzeller güzeli Seda'cığımla  konuşurken: "Sayfana,  web tasarımcısı arıyorum diye yazmışsın, orayı çocuğum gibi hissediyorum derken laf olsun diye söylemiyormuşsun bu kararlı halini sevdim ben" dedi.
Deli misin? daha çok emek vereceğim -büyütüp besleyip asker eğleyeceğim- dedim.
!!!
 Veee...Seda yaptı yapacağını: "Ha sayfan "erk-ek" çocuğu yani, sana inanamıyorum!" dedi...
Aman Seda yaman Seda, gel etme eyleme onu kastetmedim desem de...
Nafile,
yapıyoruz işte!
"Biz" bunu hep yapıyoruz.
Bilerek ya da bilmeyerek, bazen kasıtlı, bazen öylesine...resmen şuğurumuzun altına işlemiş, o kahrolası  "öğre-til-miş bilgilerle" yapıyoruz. Onlara isyan ederken, onlar-la oluyoruz! Çobana küfrede ede, sürünün arkasından gidiyoruz. Oturduğumuz yerde -başkaldırıp- en olmadık yerde teslim oluyoruz!
Tıpkı, A.M.K gazatesinin adına, bi dünya kadının "ne var bunda yahu? bunun neresi kadına aşağılama? biz de kendi aramızda yüz kere kullanmıyo muyuz akşama kadar?" demesi...diyebilmesi gibi.
Çoğu zaman "biz" yapıyoruz. Ey hatun kişi! duyuyor musun beni? en çok sana söylüyorum, en çok kendime söylüyorum. En çok "sen" anla istiyorum, ne demek istediğimi.
Kendi kalemize, en -olmamalıydı- denecek golü biz  atıyoruz.
Kahretsin!
Nasıl da öylesine, gelişine...
vurmuştum,  halbuki! :(


dipnot: kendi kendime tekzibimdir! sayfam bir "kız" çocuğudur! ilgililere duyrulur. :)



25 Kasım 2012 Pazar

Gel...!

"Bin kere tövbe etsen de yine gel...!" :)

Bikaç gün önce Ayfer'le ders çalışırken araya küt diye şu cümleyi soktum: "Aaa! sana asıl güzel haberi vermedim ben. Teoman müziğe geri dönüyormuş!"

Sesimi duysanız, hayatımın müjdesini veriyorum sanırdınız...
Düşünün ki haberi bile bu hale getirdi.
Gerçeği ne yapar beni...!? :)

Bikaç yıl önce bi röportajını okuduğumda,  ne çok hayal kırıklığına uğramıştım oysa.  Kafasındaki ideal kadını tarif ederken: " İdeal kadın asla diz izi  yapmış pjamayla dolaşmayan kadındır" cümlesiyle karşılaştığımda.
İdeal kadın, seksi kadın hep bakımlı olmalıymış. Saçı başı bi yerde, ortalıkta  salaş kıyafetlerle dolaşan bi kadın onun için asla "arzu nesnesi" olamazmış!

Nasıl yaaa! demiştim. Bu ne şimdi? Bu nasıl açıklama?
Sen de mi Brütüs?  edesıyla...moddan moda  sokmuştu beni.

Öyleyim işte ben, napiym?Öyle bi özdeşlik kuruyorum, öyle bi içsellik yaşıyorumki sevdiğim insanlarla,  kurduğu her cümleden, attığı her adımdan etkileniyorum.
Nasıl bir hastalıksa artık, yatağa düşüyorum... :)
Bi gün iyi-leşeceğim ama ...kendimden umutluyum!

Kimseyi kendi istediğimiz fotoğrafın içine sokup sevemeyiz değil mi?
Adam öyle seviyormuş işte, napalım? ...olacak illa cillop gibi.
Kaçarı yok! :)

Sonra...bi gün bunu başka bi arkadaşımla paylaştığımda;  "inanabiliyor musun? Teoman asla dizi çıkmış pijamasıyla dolaşan bir kadına ilgi duyamazmış" dediğimde, "eee! nesi şaşırttı seni bunun şimdi? o adamın kendisi de ne kadar "vamp" bi adam aslında farkında değil misin? elbette  vamp kadınlardan hoşlanacak!" demişti.

Alt dudağımı sündürmüştüm aşağı doğru...yapacak bişey yok Oya'cım demiştim; mahsun mahsun. Demek ki neymiş: Yok ben ille de  pijamayla dolaşırım diyorsak  da, en azından diz izine hep dikkat edilecek-miş :)

Yokya! Bi kere göz göze gelsek, ben seni her türlü kafalardım da, konumuz o değil şimdi.
Konumuz şu: Taze yazarınız, yazma işine gönül vermişken neden böyle çocuklar gibi sevindi Teoman'ın dönüşüne değil mi?

Benim "kelimeler" le bi "derdim" var şu hayatta!
Kelimeler benim karın ağrım gibi...
Kelimeler esir alıyor beni.
Bazen yeniyor...çelme takıyor, düşürüyor yere.
Bazen tutup elimden, ayağa kaldırıyor beni!
Bazen yaralıyor...çizik atıyor tenime.
Bazen merhem oluyor, iyileştiriyor beni!

Bi gün, kitaplığımdaki kitaplara bakan bi arkadaşım demişti ki: Sende şiir hastalığı mı var?
"çok mu belli oluyor" demiştim gülerek..."hastayım, evet! hem hastalığım hem ilacım şiirler..."

Yoksa başka kim böyle güzel anlatırdı, güzel bir duyguyu hastalıkla ilişkilendirerek değil mi ? Mesela Cemal Süreya demeseydi: "git cüzzam kap istersen bi yerlerden, görmek istersen sana tutkunluğumu!" diye, parmaklarının ucunu dokundurmasaydı ruhumun tellerine...bu kadar çekilesi olur muydu,  bi gün iğne batırılmış bir balon gibi sönecek olan, adına dünya dediğimiz  bu yuvarlak şey.

Onlar "yuvarlağın köşelerini" bulup işaretleyen çocuklar gibiler. Bahçemde hep oynasınlar. Kimisini beğenmesem de, hatta burun kıvırsam bile "Bu ne demiş şimdi böyle, offf ne saçmalamış yine?" desem de, hep gürültü etsinler tepemde.
Allah yokluklarını göstermesin hiç! :)

İşte...yaptığı müziğin adı "pop" da olsa, Teoman böyle bir adam benim gözümde!
Belki deliyim? belki de değil! Ya da düzelteyim şöyle hemen. En az senin kadar akıllı, en az senin kadar deliyim.

Teoman;  "Si şey söyledi ki bence de doğru, bir bar filozofu. Çok kadın hiç kadındır oğlum, yalnızlıktır sonun!"  dediği günden beri, meftunum kendisine.

Şimdi dönüyor...

İnsanın içinde "yazma" ya meyilli bir oğlan çocuğu oturunca, böyle oluyor demek ki. Gidişini de mektupla duyurmuştu, dönerken gene mektup atmış bize.

Diyor ki: "Canım sahneye çıkmak istiyor!"
Gel Teoman gel...!
Üzerimdeki pijama siyah beyaz pötü kareli, ince bi kumaşı var, diz izi yok haliyle :)
Cebine doldur taşlarını...bi sapanın arasına sıkıştır...
O en şımarık oğlan çocuğu halinle ve  tüm gücünle çekip  lastiği,
fırlat  hadi.
Beynimin orta yerinden vur beni yine!

Senin şarkın hep çalsın...zaman zaman kendimin bile dolaşmaya korktuğu,  ruhumun en tenha, en izbe köşelerinde.
Çal da kafamızı bulalım...
Kavaklıdere' ye çıkmadan hemen, Akay tünelinin bittiği yerde tam.
Bekliyorum!
Sallanma! hadi...    :)

Aşk aslında çok kirli bi şeydir!

Hayal edebileceğiniz en güzel aşk sahnelerinden birini  düşünün.
Adam yatakta sırtüstü yatmış mızıka çalıyor  olsun...muhtemelen az önce sevişmişler ya  da biraz sonra sevişecekler. Kadının bakışları "odaklı"...sadece baktığı şeyi görüyor.
Adamın bu sahneden biraz önce kadına tecavüz ettiği bilgisi yok kafanızda , ya da başka bi sahnede - ağzına gelen bütün küfürleri en aşağılayıcı  şeyleri sıralayıp, "sana bütün bunları yaptırsam beni gene de sever miydin?" diye sorduğunda, bunları ve bundan çok daha kötülerini  de yaptırsan gene severdim cevabına, ağzımı beş karış açtığım o anı hatırlamıyor olayım  ben.
Şiir bile yazılırdı belki bu fotoğrafın altına...
Heyhat! filmi izledim.
Biliyorum...
Misal, o çarşafların leş olduğunu...mekanın ev bile değil, bomboş kırık dökük pis bir  otel odası olduğunu, adamın kadına neler yaptığını hatırlıyorum!
 Ne köşedeki çiçekçiden alınmış taze çiçekler, ne sürpriz bir hediye, ne romantik bir akşam yemeği ne de final sahnesine kadar söylenmiş bir "seni seviyorum" cümlesi...hiç biri yoktu da, ilginç bir şekilde "aşk" vardı işte !
Ne tuhaf bir çelişki değil mi?
Kafamızda idealize ettiğimiz hayatla gerçek dünyada yaşananlar  birbirinden ne kadar farklı.
Beraberken "hayatımın aşkı" sandığım adamla, ayrıldıktan iki yıl sonra karşılaştığımızda -aramızdaki aşkın tamamen bitmiş olmasının verdiği rahatlıkla- bildiğiniz iki arkadaş gibi sohbet ederken, "o kadar da hakkımı yeme be, hala öyle misin bilmiyorum ama  sen bi meleği bile delirtecek potansiyele sahiptin, ben ki hayatımda bi şeye sinirlenip de  kalem kırmış kız değildim, bana öfkemden koca bi masayı devirtmiştin!" dediğimde;
" O senin steril merakınla zırt bırt dişlerini fırçalamana, lavabodan her çıktığında ellerini yıkayıp kremlemene, tertemiz bembeyaz çarşaf zaafına benzemez Oya! onun adı aşk-tı,
hala öğrenemediysen bi kez daha söyleyim;
aşk aslında çok  kirli bi şeydir!" demişti.
Puşt! :)


dipnot: Filmin adı; " Paris'te son tango."  Ölülerin kulakları çınlar mı bilmiyorum ama; kulakların çınlasın Marlon Brando!

20 Kasım 2012 Salı

Faşizm ne demek hocam!?


Orta 2. sınıftaydım. Beni ikiye katlayacak devasal bir sırt çantasıyla,  okul yolunda badi badi ilerleyen gürbüzcene bir kız çocuğuydum:) Önümde bi baba oğul elele ilerliyordu.
Soğuktu...kıştı...dizlerime kadar kar vardı...
Ne olduğunu anlayamadığım bi şekilde, adam birden oğlunun suratına küüt diye bi tokat indirdi. Aramızdaki mesafa biraz vardı...o tokadın ilk inme sebebini duyabilmiş olmak için bugün bile can atarım, ama mümkün olmadı.

Baba oğul birbirleriyle durup cebelleşirken, ben aradaki mesafeyi kapatmıştım.
Tam yanlarından geçerken, oğlanın şu cümlesiyle irkilip kaldım; " Bi de demokrasiden, özgürlükten bahsediyosun, faşistsin işte sen!" ... dedi babasına.
En fazla 7 yaşındaydı!
O yaşta bir oğlan çocuğu, yediği tokatı içine sindiremeyip,  babasına "faşistsin işte sen!" demişti...

O günkü çocuk kalbimle, bugünki erişkin aklım elele verip, hala ıslık çalıyor o yeşil montlu çocuğa... "Eyyy özgürlük!" nidasıyla.

Bizi yaşadıklarımız değil, bizi ortak duygularımız bir-leştiriyor! bundan adım kadar eminim.
İşte...Picasso'nun Guernicası'nın o meşhur hikayesini ilk öğrendiğimde aynen o gün yaşadığım şaşkınlığı yaşamıştım. Bir farkla...bu kez o tokat hayali bir kütle gibi benim suratıma inmişti. Hayalin eli ağırdı...ağrısı hiç geçmedi!

Hikayeyi bilenler biliyor zaten. Guernica kasabası, İspanya' da darbe yapan Franko tarafından Hitler’e hediye olarak veriliyor. Yani sizin anlayacağınız her meslek grubunda olduğu gibi, burda da  "faşist" faşisti beş dakkada buluyor!!! :)
E Hitler bu! adamın fantazi dünyasının sonu yok. Kasabayı, yeni uçaklarını denemek için, tam üç saat havadan bombalıyor. Guernica yanıyor...
1 Mayıs'ta bu haberi alan Paris halkı protesto için sokağa dökülüyor...ve...
Picasso başlıyor çizmeye...ortaya işte bu tablo çıkıyor.
Sonra...yıl 1938, şehir Paris. Bir Nazi subayı Picasso'nun atolyesini ziyaret ediyor. Dikiliyor resmin karşısına. Uzun uzun baktıktan sonra, alaycı bir uslüpla soruyor Picasso'ya "bunu siz mi yaptınız?"
Picasso cevap veriyor : Hayır, siz yaptınız!!!

Bütün tüylerim diken diken olmuştu bu hikayeyi ilk öğrendiğimde. Ne tuhaf bir açmazdır ki bu, her yürek en kolay acısını tasvir ediyor? Mutluluğun resmini çizmek bunca zorken, acının resmi bu kadar somut...elle tutulur gözle görülür bir hakikat oluyor!

Hikayenin başına dönersem; ben o gün yemedim içmedim sınıfa girer girmez sordum Türkçe hocama; "Faşizm'in tam kelime anlamı ne hocam?" diye. Şaşkın şaşkın baktı önce suratıma, sonra "bunu dersten sonra anlatıyım mı sana Oya!" dedi. Ders bitti...çağırdı beni yanına; Mussolini diye başlıyordu ki anlatmaya, sözünü kestim hemen. O ne biçim isim diye.  İtalyan ismi dedi. Faşizm de Latince kökenli bir kelime,  aslında önceleri italyan milliyetçiliğinin adıydı dedi...sonra baskı rejimidir dedi.
Dedi de dedi sizin anlayacağınız. İtiraf ediym, çocuk aklım pek de  birleştirememişti  anlattığı şeyleri kafamda.
"Latince  kökenli bir kelime,
baskı rejimi,
Mussolini diye bir adam!"
Ne diyorsun sen Hocam!? kıvamında dinlemiş...tenefüse çıkar çıkmaz da hepsini uçurtma gibi havalandırmıştım okulun bahçesinde.

Şimdi...bunca yıl sonra, faşizmin bildiğim tanımına, yeni tarifler ekleyen dünya-mızda, soruyorum kendime, cevabını bulabilirim belki ümidiyle;
Faşizm, Fazıl Say'a bir duruşma salonunda, davacılardan birinin "Allah'ın varlığı apaçık ortada, çok istiyorsa ikna ederiz hemen kendisini!!" demesi,  diye-bil-mesi...olabilir mi mesela; kendi inancını başkasına zulüm aracı olarak kullanma gücünü kendinde görebilmesi.
Ya da bi başkasının sokaklarda "eşitlik" sloganları atarak yürüyüp, eve gidince sofrada tuz yok diye karısına etmediği hakareti bırakmayışının adı da faşizm olmasın sakın!?
Senin tahammülsüzlüğünün, senin görgüsüzlüğünün senin cehaletinin adı da pekale faşizm olabilir bana sorarsan.
Bütün kürtleri pkk-lı zannetmen, bütün komünistleri din düşmanı gibi görmen!!! ?
Ve şehrimin belediye başkanının "Ben aslında severim alevileri, (onlar da insan der gibi!)
 bir sürü alevi vatandaşımızın- DA  nikahını kıydım ben!" diyebilmesi...
gibi...gibi...gibi...
Daha bin ayrı şekilde sorarım bunu  ben de! :)
Zülfü Livaneli çalıyor fonda, onu dinleyesim var;
"Elim sanata düşer Usta! yürek acıya...!
ölüm hep bana bana mı,
bana mı düşer usta!?"
Picasso'nun yüreği acıya düşünce...eli sanata düşmüşya,
gülme şimdi bana,  çağrışım diye bişey var be usta!

18 Kasım 2012 Pazar

Baba! mektubun var...

Çocukken kaçıp  arkasına saklandığımız insan, genelde annedir değil mi?
Bizim evde  değildi.
Ben ne zaman neyden korkup saklanmak istesem, hep babamın arkasına saklandım.
Annemden koparamadığım izinleri hep ondan kopardım.
Normal yollarla elde edemediğim şeylere ulaşmak için, merdivenimi hep onun sırtına dayadım.
Ergenliğin ruhuma verdiği yüksek dozda asabiyete ne zaman yenik düşsem,  hep o sakinleştirdi beni.
Hiç unutmuyorum...lise son sınıftayım, bir yılbaşı sabahı.  Arkadaşlarımla dışarda kutlamak istiyorum. Annem öldüm allah yok diyor, gidemezsin!
Kalktım kahvaltı masasından, kapıyı küüüt diye çarpmak suretiyle, yüzüstü kapandım yatağımın üzerine.
Bekliyorum...üç dakka, beş dakka, on dakka...
Deliricem, gelmiyor...gelir-di! gelmeliy-di! gelecek...
yok!!!
Gelmedi!
Halbuki o kadar emindim ki!!!
Öğrenmiştim çünkü -kendimce - yolunu...
Ben ne zaman küsüp yatağıma yüzüstü kapansam, babam dayanamaz,  hemen arkamdan gelirdi.
"Yerim senin o gözlerini...sil hadi, tamam!" derdi...
O sabah öyle olmadı işte. Çocuk aklımla farkında olmadan geliştirdiğim o yöntem o sabah babama sökmedi!
Vazgeçecek miydim peki. Tabi ki hayır!
Bu kez iş başa düştü. Babam gelip silmediğine göre gözlerimi...daha fazla burnumu çekmenin bi manası da kalmamıştı. Kalkıp lavaboya gittim. Elimi yüzümü yıkadım.Gidip kahvaltı sofrasına tekrar oturdum.
Nasıl bir sessizlik ama...çıt çıkmıyor masada.
Bi süre sonra annem kalkıp mutfağa gitti.
Tekrar ağlamaya başlamamak için kendimi zor tutuyorum, ama bu kez izni koparamadım diye değil. İlk defa "babam" arkamdan gelmedi- yi hissetmiştim...!
Yaşım daha 17'ydi!...
Çenem titremeye başladı tekrar, tutamadım kendimi...ağlamak ne kelime?
Ortalığı yıkmak, damın toprağını dökmek, bariz hesap sormak  istiyorum!
"Nasıl gelmezsin!?"
Tuttu elimi...dedi ki: "Ben bugüne kadar sana hep -annene rağmen- izin verdim! O'nun onayını almadım hiç. Bu kez onun da gönlü olsun istedim, oldu. Gidebilirsin!"
...
Geçen yıl, babalar gününde babama bu hikayeyi anlatıp, hatırlayıp hatırlamadığını sordum.
Pis pis güldü,  o gür sosyal demokrat bıyıklarının altından:)
"Hatırlıyorum dedi. nerden aklına geldi şimdi?"
Bilmeemmm dedim...geldi işte. Bugün facebookuma senin için şu cümleleri yazdım:
" En sadık sevgilim...mütemmim cüz-üm! Hala çok yakışıklısın!" :)
Halbuki çok kasti bir atıştı.
Ki babam, kızını  iyi tanır. Bilir ki ben bişey yapıyorsam, öylesine değildir. Mutlak suretle bir amacım vardır, boşuna ok atmam!!!
Aslında babama şunun için hatırlatmak istemiştim o hikayeyi.
Ben bugün senin için "en sadık sevgilim!" dedim...ve sen o gün, o hikayenin sonunda bana,  beni asla yarı yolda bırakmayacağını bi kez daha göstermiştin!!!
Cümleyi bu şekliyle kurmak istemediğimden, asıl meramımı, anlattığım hikayenin satır aralarına gizlemiştim.
Ki benim babam, satır aralarını güzel okur...
Ve bu "kız milleti" denen güruh, bi erkeğe bişey anlatırken, aslında çok başka bişeyin altını çizmek istiyordur- da!!! her ne hikmetse bu hikayelerimizin ana fikrini çözebilecek tek  -erkek okur-  gene "O" dur!
Ve şimdi, bugün hala...
Ne zaman gözlerime öyle derin derin baksa...
İçimde akan, bütün sular durur...!


dipnot: O günden sonra babam bi kez daha gelmedi arkamdan! o günün hikayesi de başka bir takvimin çentiği olsun.

9 Kasım 2012 Cuma

Beyaz gömlekli kadın!

Gülben Ergen, hakkında çıkan seks kasedi skandalından sonra, yaptığı basın açıklamasına beyaz gömlekle gitmişti.
Sibel Can, aynı duruma maruz kalınca üstüne beyaz bi gömlek geçirmişti.
Gamze Özçelik, tecavüze uğramışken üstelik, (yani yüzbin kere mağdurken) gene beyaz giymişti.
Boyunlarında hep aynı "allah" yazılı kolyeleri.
Birilerine,  "boynumuz kıldan ince...!" der gibi.
Demet Şener ve Ebru Şallı'yı, evlendikten sonra çok uzun bi süre hangi magazin programında görsem, beyaz bi gömlek  vardı üzerlerinde.
Bu fotograftaki gibi değil tabi, en klasiğinden.
Tesadüf mü?
Bence değil!
Birileri bize beyazın ak-ladığını çok iyi öğretmişti.
Size renklerin dilini yeniden okuyacak değilim.
Herkes biliyor.
Kırmızı mesela,  kışkırtıyor.
Siyah çok asil.
Beyaz hep masum...
Bundan mı mütevellit acaba desem, çok saf bi soru mu sormuş olurum şimdi?
Gelinlik beyaz da, bekaret kuşağı neden kırmızı!!!???
Ki bakmayın aslında, bu verdiğim örneklerdeki kadınlar, hep güçlü kadınlar.
Kendi parasını kazanan, kendi ayaklarının üzerinde duran kadınlar.
Bi töre cinayetine kurban gitme ihtimalleri sıfırdı da, neden onlar bile beyaz-dan medet umdular!?
Ama bakın bu fotoğrafa Audrey Hepburn, beyaz ve üstelik de bosbol bir baba gömleği içinde bal gibi de seksi görünüyor.
Tarih 9 Kasım 2012 yi gösteriyor. Saat 21.12, sağ yanımda bi miller şişesi duruyor. Dibinde çok az kalmış.
Aklımda bu tuhaf sorular ve yarın  Bursa'dan gelecek misafirim var.
Kafam tam burda dağılıyor.  Son yudumu çekiyorum...
Masumiyetimin altını  kırmızıyla çiziyorum!
Sadece "kadın " olmanın bile, bu topraklar üzerinde,  başlı başına bir savunma sebebi olabildiği gerçeğine,
hüzünle içiyorum.
Beyaz gömleğin şerefine...
Şerefe!!!

3 Kasım 2012 Cumartesi

Hayat çok kuru, ıslatmak lazım...!

İki kişilik bir masaydı, tam da filmlerdeki gibi "bir bahar akşamı"ydı.

Acayip bi hafızam var demiştim. Hiçbir şeyi unutmam, her şeyi kaydederim.
"Eyvaaahhh!" demişti. O şen kahkahasıyla, boku yedik der gibi:)
Hatırlıyor mudur şimdi sorsam, ilk kadehimizi neye kaldırdığımızı?
Ben hatırlıyorum.
Etrafımızda hiç aşık çift göremiyorum demiştim. " Hadi, aşık çiftlere içelim o zaman" demişti.

Aşık çiftlere içtik!

Bi hikaye anlattı. Hadi canım dedim. Seninki cahil cesaretiymiş!
güldü...hadi dedi, cahil cesaretine içelim!

Cahil cesaretine içtik!

Neden o şiir dedi? Sahi; "Neden ihtiyar değirmenci Allah'a inanır hiç düşünmeden?"
Bilmem dedim. O şiir işte, sebebi yok. Her şeyi bu kadar sorgulama Günayım!
Tek kaşını kaldırdı havaya, peki dedi. Sorgulamayalım..."İhtiyar değirmenciye içelim!"

İhtiyar değirmenciye içtik!

Başka bi gün;  " ojelerine bayıldığımı söylemiş miydim?"
Evet, söylemiştin.
"Hadi,  sarı ojelerine içelim...!"

Sarı ojelerime içtik!

Ne çok şeyin şerefine içmiştik. Düşündüm de...bi tek, onun gözlerine içmedik!
Oysa ben en çok, onun gözlerine içmek istemiştim...
Nafile...!
Hiç içmedik Günay'ın gözlerine...

Ne çok söylemişti oysa ; "Oya Lütfen, gözlerime gözlerini kaçırmadan bak...!"
Gittiği gün bile, tam manasıyla beceremedim.

Daha ilk gün, o masada göz göze geldiğimiz günden beri, Günay'ın gözlerini hep bi "şey"e benzetmek istemiş, bi türlü bulamamıştım. gitmesi gerekiyormuş demek ki.
O gitti, ben buldum.

Günay'ın gözleri, iyi yazılmış aşk şiirleri gibiydi...
Öyle derin, öyle yüksek, öyle zayıf, öyle güçlü...ve öyle mağrurdu ki...
Korkuyordum, .hayatımda ilk defa birine aşık olmaktan böyle korkuyordum.
En korktuğum yere, mıh gibi sapladı beni.

Hani güneşin tenimizi deldiği temmuz sabahları vardır. Perdeler sımsıkı kapalı da olsa o güneş o perdeyi keser adeta, alnımızın ortasına ateş gibi düşer, ter tepemizden aşağı iner, İşte, o misal.

Bi kez daha anladım ve inandım ki; en çok neyden kaçıyorsak...en çok ona doğru koşuyoruz aslında.

Bi akşam telefonum çaldı. Arayan Günay'dı.

Nasılsın dedi. İyyim, sen?
Öldüren bi sessizlik...
Hissetmiştim. Kadın olmanın en menem yanı. Hissediyoruz işte, her nasılsa, başımıza gelecek her haltı.

"Oya ben gidiyorum"dedi.
Sonrası, ağır bi sessizlik...

O geceye kadar Günay'a aşık olduğumu kendime bile yüksek sesle itiraf edememiştim.
Bu da böyle yaşanacakmış demek ki; merhaba aşk, hoşçakal sevgili...
Derken, yüzmeye başladı usul usul,  vedanın kağıt gemisi.

Ben ağladım...o sustu;  ben ağladım...o sustu.
O gece ben hep ağladım...o hep sustu.
İçimdeki bütün sular, tane tane  kurudu.
Oysa daha yeni başlamıştık,
Daha tepeden tırnağa ıslanacaktık...

Unutmam demiştim oysa,
"Sana söylemiştim, sevişmek ve çiftleşmek arasındaki farkı. Biri çok kuru, diğeri değil. Hayat çok kuru. Islatmak lazım..." deyişini.
Aynen şöyle diyesim geliyor şimdi ;
Seni sahtekar seni...! :)

Ha bir de iyi yazılmış aşk şiirleri demişken, Nazım'ın bir şiiri var hani, "Tüm otellerin dönüş odalarına, heykeli dikilmeli, uçağı icat edenin!"
Çağrışımlarla düşünüyor gene beynim...Zaten sen de uçak mühendisiydin.
Ve nereden bilebilirdin ki, boyuma bakmadan, sana dağ gibi bi aşk büyütecektim...
Halbuki ne kadar da ufak tefektim,
di mi?



Sabır neydi?

Yaklaşık iki buçuk ay önce bir sabah koşma sevdasıyla uyandım. Rüya görmüş gibi... Blogumu düzenli okuyanlar Hatun'umun da hayatıma bö...