29 Ekim 2013 Salı

Benim cool Cumhuriyet'im...


Yaş alıyor ama bi türlü büyümüyor...Çok toy, çok kırılgan, bi türlü kaşarlanmıyor. Derisi kalınlaşmıyor. Rüzgar esse üşüyor, yağmur yağsa, hazırlıksız. Saçları püskül püskül önüne düşüyor...Yobazın teki gelip eteğini çekiyor, taciz ediyor, kalbini kırıyor...!

Benim Cumhuriyet'im cool. Her önüne gelenle tokalaşmıyor, elini uzatmıyor. Her üstüne giyende iyi durmuyor. Haliyle seveni kadar sevmeyeni de çok. Biz böyle bi milletiz. İlle de iki dakkada bizimle ense tokat olsun isteriz. Ne var ki o mağrur...burnu düşse, dönüp bakmıyor.

Biz mağrurları da çok sevmeyiz mesela, ille mıç mıç olalım, birbirimize her lafı sokalım, birbirimizin heryerini ezbere bilelim isteriz...Yok! O izin vermiyor. Ruhani bir aşka  inanıyor! Sadece kendi sevdiklerine, sadece kendini "gerçekten" sevenlere teslim oluyor...!

Nasıl ki sen, asansörsüz bi binada, bi gece yarısı, üçer beşer çıkarken merdivenleri, sadece ve sadece çok güvendiğin bir insan varsa arkanda, ancak o zaman bırakıyorsun kendini arkaya...o da öyle işte! Yoksa vermiyor sırtını sana.

Ulu orta ağlamıyor benim Cumhuriyet'im mesela, burnunu çekmiyor. Duygusal...ama demagoji sevmiyor! Sen anla istiyor, sen hisset...sen duy!

Romantizm seviyor ama bak...güzel bi dansa hep hazır.

Bi de çok gücüne gidiyor biliyorum ama; yeşili seviyor benim Cumhuriyet'im "iki ağaç" için, gözünü kırpmadan, gözünü verdi...canını verdi de...sen bi "geçmiş olsun" ya da "başın sağ olsun" demedin ya...!

Aşkolsun...!

27 Ekim 2013 Pazar

Kinyas ve Kayra

Eminim ki her yazar yazdığı kitapta en kötüsünden dört satırın altı çizilsin, akılda kalsın, hafızalardan hiç silinmesin istedi. İstiyor...Yirmi dört yaşında böyle bi roman yazarken, aklına gelmiş midir Hakan Günday'ın, kızın teki bir pazar öğleden sonra, evinin terasında bi fincan kahve ve sonbaharın tüm renkleriyle, kitabını çize çize hallaç pamuğuna çevirsin!? Sevinmek ne kelime? belki de içerlerdi..."çok geç kalmışsın be güzelim, çok geç..."  diye de iç geçirirdi. Yüz bin kere özür diliyorum...Bu benim ayıbımsa, o'nun da ustalığı olmalı. Er ya da geç okumayı seven herkesin eli, aklı, kalbi...mutlaka Kinyas ve Kayra'yla buluşmalı!
Şiir mi okuyorum roman mı? belli değil. Bu nasıl güzel bir anlatımdır! Onlar boşlukta öylece duran kelimeler mi, yoksa içimde çalan bir ezgi mi? Resmen müziği var bu kitabın. Bazen gümbür gümbür davul çalıyor, bazen ağlayan bi gitar. Bazen bi yan flüt ağzımın kenarında...ıslanmış dudaklarım. Meğer ne kadar aç-mışım. Sorun bende değilmiş yani. Son günlerde üç kitaba başlayıp yarım yamalak bırakmışım...kendime kızmışım da sanki biraz haksızlık mı etmişim ne? Tutmayı bilen el, sizi sürüklüyor peşinden. isteseniz de istemeseniz de, belalı bir sevgili gibi  düşmüyor yakanızdan. Öyle çekiyor kendisine...Her cümleden sonra durup düşünmek istiyorsun...izini sürmek, yeniden başa dönmek istiyorsun. Bi yudum alıyorsun kahvenden, aşağı bakıyorsun. Bir çift oturmuş yol kenarında, hayata bakıyor...saat: 16:54. Güneş hala gitmedi. Sonbahar, son güzelliklerini yapıyor...Kızın biri damda Kinyas ve Kayra okuyor...

25 Ekim 2013 Cuma

Keşfet...geç


Ben şoför mahallinin hemen yanında oturuyorum. O arkada.
Üç kişiyiz arabada.
Herkes kendi halinde, miskin miskin yola bakınmakta…
Derken, arkadakinin sesi yükseliyor birden.
“Oya! Şimdi bu şairler, yazarlar sadece keşfetmeyi seviyorlar öyle mi?” diyor.
Ne demek o? diyorum.
Soruma soruyla cevap veriyor.
“ne demek, ne demek?”
Şaşkın şaşkın dönüyorum arkama…tam ben cevap verecekken, şoförün sesi yükseliyor bu kez.
“Yani Oya hanım diyor ki, hayırdır! bi yanlışımızı mı gördün?”
Ağzına sağlık diyorum gülümseyerek…evet aynen bunu söylüyorum.
Bir eleştiri mi bu, yoksa yalnızca durum tespiti mi? Durup dururken böyle, nerden icap etti?
“öyle işte” diyor. “Keşfet bırak, keftet bırak, bence sizin olayınız bu!”

Birincisi, yazmaya gönül vermiş bi insan evladıyım diye, beni o kategoriye koymuş olması itiraf etmeliyim ki alttan alta çok hoşuma gitti. Ne var ki cümlenin içeriği pek cezbedici değildi.
Eşşek değilim tabi.
Aldım mesajı.
Diyor ki: Siz hiç bişeyde uzun süre ikamet edemezsiniz. Bu bir şehir de olur belki, bir insan da, bir eşya da olur, herhangi bir mekan da…işiniz keşfedene kadar.

Ama insan düşünüyor tabi…o an gülüp geçiyorsun da; aslında bi şeylerin kalıyor orda.
Soruyorsun kendine, istesen de istemesen de…sahiden de öyle mi? Diye.

16 yaşıma gidiyorum birden. Nazım’ın Piraye’ye yazdığı  mektupları okuduğum o pencere önüne.
Annemin çiçekleri dizilmiş sıra sıra önümde…elimde kitap, bi akşam üstü…güneş ha battı batacak. Ağlıyorum…
O şiirleri yazan adam, o Piraye’nin aşkından deliye dönmüş adam…topu topu bikaç dakika içinde, bir görüş gününde…nasıl bi anda Münevver’e aşık olabiliyor diye…

Karşımda olsa hesap soracağım. Bana yazılmış kadar içselleştirdiğim satırların suyunu sıkacağım…hepsini suratına indirip, kapıyı çarpıp çıkacağım.

Çok sonra sesi duyulacak arkamdan.
Tek bi kelime: Pişmanım…!

Oysa biz hep sonsuz aşka inanmak istemiştik…de mi?
Bi türlü götümüz yemedi.

Bazen biz keşfedip geçtik.
Bazen bizi keşfeden geçti.
Sıradaki?

Pişman(mış)…hadi ordan! Gözünü seveyim, pişmanlığını da al,  yıkıl karşımdan!  J diyecektim ki tam, o sayılı dakikalarda, içimde yaşadığım üç kişilik dramın tam ortasında, küt diye duruyor araç.

“Geldik” diyor şoför.
“Soldaki bina, 17 numara”

Peki deyip, iniyorum arabadan.
Elimde bir icra dosyası,
Aklımda Piraye var.
Ve nasıl kırgınım Nazım’a…

dışardaki sonbahar şahidimdir…!

17 Ekim 2013 Perşembe

Senin taptığın kitabın Allah'ı kim?


Gündemden düşmüş bi haber. Layığıyla gündem oluşturdu mu onu da bilmiyorum. Ben yeni okudum. Şu bayram tatilini icad edenlerden allah razı olsun. Yoksa internette ne böyle yaya yaya vakit geçirebilir ne de bu hadiseyi bi şekilde duyar idim.

 Ali Ağaoğlu diye bir adam. Geçtiğimiz ağustos ayında bi magazin dergisine "ortanca"sıyla poz vermiş. Bu benim küçük oğlan, bu da "ortanca hanım" deyivermiş.
Allah ıslah etsin. Bu nasıl bir tabirdir, bu nasıl fikir nasıl zikirdir? Ortanca hanım ne demek be adam? Sana mı öfkeleneyim, yanında ağzı kulaklarında poz veren, sana bu izni veren ve  halinden de son derece memnun gözüken o  kadına mı?



                                  FOTOĞRAFTAKİ GERÇEK MAĞDURU BULUNUZ


Bi zaman okuduğum bi kitapta şöyle bi cümlenin altını çizmiştim. Diyordu ki : Karşınızdaki insana, size nasıl davranması gerektiğini siz öğretirsiniz!

Yani diyor ki, kimse size, sizin izin vermediğiniz bir şeyi yapamaz. Ha kendi cürretiyle, fütursuzluğuyla bunu bi kez gerçekleştirebilir; yani başınıza bi şey kazara gelebilir. Ne var ki bu süreklilik arz ediyorsa bunda sizin açık izniniz vardır. Başka bir deyişle ezen ezilen ilişkisinde ezilenin de ezen kadar günahı büyüktür.

Hal böyleyken, o fotoğrafta öyle ağzını yaya yaya poz veren hanımefendi, zavallılığının acizliğinin farkında mı?
Neyi neye değiştiğini biliyor mu?
O arabaya binmese, o evde oturmasa, ayak serçe parmağını, paranın gücü adına birilerine ovalatmasa sahiden de yaşayamaz mı?

Türk dil kurumu sağ olsun. Hayatını kazanmak için,  bedenini satan kadınlara bi isim bulmuş çok şükür. Peki ruhunu satanların karşılığı niye boş?

Gerçek profesyenoller onlar olmasın sakın!


15 Ekim 2013 Salı

Bir hayal kırıklığının tozunu süpürür gibi...


Scharlett Johansson'a bayılırım. Hatunun güzelliği başlı başına seyirlik ve zaten  Woody Allen'la arka arkaya çektiği filmlerden sonra da  bi ayrı severim. Yeni filmi çıkınca da koşa koşa gittim.  Kalbim Sende diye çevirmişler. Filmin adına da afişine de bakınca romantik komedi olduğu direk anlaşılıyor zaten. Gidenler biliyordur ama gitmeyenleri uyarmak istedim. Abartmıyorum; ilk dakikalarda nerdeyse porno filmine mi geldim ben şaşkınlığına düşüyorsunuz. En azından ben düştüm. Siz düşmeyin. :) Nooluyoruz yahu! demeye kalmadan , zaten konunun ana teması olduğunun farkına varıyorsunuz. Şöyle ki, filmde esas oğlan bir porno-film bağımlısı.

İzlemeden duramıyor. Acı olan şu ki, gerçeğine tercih ediyor. Hiç bir gerçek sevişme ona bi bilgisayar ekranından tek başına porno izleyerek masturbasyon yaptığı an kadar haz vermiyor.

Derken, esas kız beliriyor. Daha ilk görüşte oğlumuzun aklını başından alıyor. Klasik romantik komedilerde ne olur? Aşkı bulan, anında kötü huylarından kurtulur. Panzehir misin mübarek! Dünyanın en zampara adamı bi anda sadık bir sevgiliye dönüşür ve çoğunlukla da mutlu sonla biter. Bizim esas oğlanımız öyle olmuyor. Bana en dramatik gelen sahnesi, aşık olduğu kızla sevişmek için o kadar süre yanıp tutuştuktan sonra; o gece yataktan kalkıp bilgisayarın başına geçtiği  andı. Dedi ki kendi kendine: Söylemeye dilim varmıyor ama, bu bile porno izlemenin zevkini vermedi. Aslında ilk bakışta  klasik bir modern-zaman hastalığı. Hatta elemanımızın, her birlikteliğinden sonra yatağın çarşafını kaldırdığı sahne, bana direk yerli malı türkün malı Issız Adam'ımızı hatırlattı. Onun da o çarşaf toplama sahnesi çok net kalmış aklımda demek ki. Bir hayal kırıklığının daha tozunu süpürür gibi...

Gelelim kız kardeşimize. Başlı başına bir vakaydı bence. Sırf ince bir eleştiri unsuru olarak orda gibiydi. Hiç konuşmuyor, yalnızca aile yemeklerinde masada bir siluet olarak gözüküyor, kafasını hiç kaldırmadan mütemadiyen cep telefonuyla  meşgul bir resim çiziyordu. "Hepimizin geldiği son nokta buyrun!" der gibi...ne var ki tek misyonu o değilmiş; zira izlerseniz mutlaka dikkat edin, sonlara doğru tek bir cümle kuruyor. Onda da bence, oğlanla kızın bi türlü var edemedikleri aşklarının gerekçesini veriyor. 

Ve finalde oğlan  aradığı "gerçek" aşkı başka bir kadında buluyor. Onu kalıplar içine sokmaya çalışmayan, kendi  beklentilerini dayatmayan, yalnızca bedensel değil, ruhen bütünleştiği bir kadında.  Ha öyle bi şey var mı? demeyin sakın. Ben filmin yalancısıyım. Onların vermek istedikleri mesaj buydu; ben de aldım. :)

İlginizi çeker belki diye de iş edinip yazdım.


Yalnız şansımı biraz daha zorlasam, üç film birden'e bağlayacakmışım. Hızımı alamayıp hemen arkasından da Yer Çekimi'ni izledim. Ne var ki onu anlatmaya kelimeler kifayetsiz. Mutlaka izleyin, ille de izleyin. Ne olur izleyin ve de mutlak suretle sinemada izleyin. Size şu kadarını söyleyim, duygusunu ne kadar vermişler ki kendimi sıkmaktan, dudağımı kanatmışım.
Gülmeyin, gebertmeyim.:)
Kendinize bu güzelliği mutlaka yapın. Hatta çıkınca şunu düşündüm. Mağduru çok seven oskar'cılar geleneklerini sürdürürlerse Sandra Bullock'un ockarı havada karada alması kaçınılmaz ama; buna indirgemek çok büyük haksızlık olur. Zira alırsa ben şimdiden anasının ak sütü gibi helal ettim! 








14 Ekim 2013 Pazartesi

Zilif...Oruç Aruoba'ya minnetimdir!

Bir felsefe adamı. Bir yazar. Yazar dediysem yalnız, öyle böyle değil, yazarken fincanı taştan oyar...
Oğlan çocuklarının misketleri gibi taşıdım onun kelimelerini cebimde. Canım sıkıldıkça döküp önüme, oynadım saatlerce. Bazen de baharda, sokağın başında alıç satan amcanın alıçlarıydı. Alıp boynuma taktım. Hatır hutur etti dişlerimi geçirdiğimde. Öyle içime aldım. Öyle sindirmeye çalıştım. Ve sanırım, benim aç ruhumu onun kadar iyi doyurabilene, çok az rastladım.
Sebepsiz sevenler vardır birilerini hani. Hiç onlardan ol(a)madım. Şimdi böyle methiyeler düzüyorsam şahsına...çok gerçek sebeplerim vardır. Hangi birini sayayım!?

İki gün önce aldım Zilif''i. Sonbahar çıkarıp attı sırtındaki ceketi. Hafifledi...
Sonra sıra bana geldi. Kötülükler kadar, iyi şeyler de bulaşıcı neyse ki. Mesela cesaret gibi...
Açtım gömleğimin tüm düğmelerini...hadi! bi kez daha darmaduman et beni...ve lütfen, uyandığımda gitmemiş ol!


Bir babanın, kızına yazdığı bir mektup Zilif. Bir anıyı anlatıyor içinde. Bi yaz günü, rakı içerken bahçede, kızından erik istiyor. Kızı bi türlü gelmiyor, meraklanıyor...tam aramaya koyulacakken. Kan ter içinde, elinde bir külah erikle geliyor. Ağaçta erik yokmuş meğer. Cebindeki harçlıkla koşarak, erik alıp gelmiş babasına.

Ve diyor ki Oruç Aruoba "Öyle insanlar vardır ki, babaları onlardan erik istese, şöyle bir bakıp,  ağaçta erik yok" diyebilirler.

İşte bu hikaye de bana, böyle bi yüz yıl yaşasam...yüz yıl gider....Ha bi de unutmadan "başaramadım" demişsin mektubun bi yerinde kızına.

Öyle bir "insan" yetiştirmişsin hayata...ve yazdığın her satırla, ucu keskin bir bıçak gibi dağlamışsın hiç bi kere yüzünü görmediğin insanların yüreğini.

Daha neyi başaracaktın be adam!?
Daha neyi başaracaktın!
Oldu olacak bari, bi de canımı alsaydın.


11 Ekim 2013 Cuma

Çorap mevsimi...

Nisan mayıs ayları, gevşer gönül yayları diye boşuna demiyor kimse. Yaz, insana boş-verdiriyor. Yaz insanı yan yatırıyor. Dünya yanıyor da, bir tutam otumuz olmuyor içinde. Öyle bi ruh hali...kendinden geçiriyor seni...beni. Hep derim. Biri korku, diğeri soğuk. İyidir. Diri tutar!
Özlemişim...vizyonda hangi filmler var diye bakmayı, bi kitapçıya girip, aç gözlü bi kurt gibi beşini birden bağrıma basıp çıkmayı. Heyecanla eve getirip, incelemeyi. İlk sayfalarını açıp, önce tarihi sonra adımı karalamayı. Bi adım sonrası için hayal kurmayı...sonra o hayali desteklemek için arkasına yastık koymayı. Sonra Yalan Dünya'yı...düşün işte, televizyon açmayı bile özlemişim...Yaz boyunca üç ya da dört kere açtım heralde. Onlarda da ya bi müzik kanalı açıp, sesini en kısığa getirip, fon olarak kullanmışım, ya da hemen sıkılıp kapatmışım. Bugün açtım. Baktım Yalan Dünya var. Bak işte dedim. Gülünecek şey de var...daha ne olsun! Reklam arasında arka odaya gittim. Desenli çoraplar denedim. Siyah...bacaklarımı saracak....derken, içimde üç dört velet birden parmağını kaldırdı. En arzuyla bakanı, parmağını gözüme sokmaya çalışanı seçip, kaldırdım tahtaya. Söyle dedim. Ne demen varmış? :) Bu kış güzel geçecek ööörtmenimmm...dedi. İnandım...! Hem ben zaten, inanmadan oldur a m a y a n l a r d a n ı m.

5 Ekim 2013 Cumartesi

Klik


Kesin kararımı verdim. Eminim. Sesler de nefes gibi...bi şeyin ağzından çıkıp, senin kulağına geldiği o an, ya şahane bir öpüşmeye benziyor, iyice karışmak bütünleşmek istiyorsun onunla. Ya da tadını sevmediğin bir yemek gibi, en yakın köşeden dönüp, uzaklaşmak istiyorsun.

Yanağıma kondurduğunda gelen cork sesi, deklanşöre basıldığında gelen klik sesi, tirbüşonla şarabın mantarını çektiğin o andaki pıt sesi, sakin sakin akan bir derenin şırıltısı...Kimseye değil de sadece bana söylediğin o sırrın kulağımdaki fısıltısı, en beklemediğim anda gelen bi mektubun zarfını keskin bir bıçakla jilet gibi ikiye bölerken gelen o ince tını,  bi dağ başında çadırımın üstüne şıp şıp damlayan yağmurun pıtırtısı, bi de sonbaharda rüzgarın yaprakları birbirine değdirirken gelen hışırtısı...

Ve mesela Leonard Cohen "I'm your man" derken...
Sertab Erener "iki gözüm seneler geçiiiyoor...gönül ektiğini biçiyoorr..." diye bir çağlayan gibi akarken...Şebnem Ferah "İçine girdiğin küçük kaygan deliği, yeni ve büyük bir dünya mı sandın?" diye sorarken...bana bi şeyler oluyor...

Aşk gibi oluyor.Kalbim kuş gibi atıyor...
Meşk gibi oluyor. Kanım hızlı akıyor...
Yaz gibi oluyor. İçim ısınıyor...

Ve yanılmıyorsam şu an, alt komşum yan flüt çalıyor...
Bana bişeyler oluyor....

                                           

Sabır neydi?

Yaklaşık iki buçuk ay önce bir sabah koşma sevdasıyla uyandım. Rüya görmüş gibi... Blogumu düzenli okuyanlar Hatun'umun da hayatıma bö...