27 Mart 2013 Çarşamba

Evren'e yolla...! :)

O kadar uzun zaman olmuş ki ben metroya binmeyeli.
Evimle işimin arası topu topu üç otobüs durağıydı.
Bazen yürüyor, bazen otobüse biniyordum.
Zırt diye düşüyordum varmak istediğim yere. İşteysem eve, evdeysem işe.
Ne var ki işin rengi değişti.
Dün sabah kalktım. İstikamet önce Kızılay metrosu.
İndim metroya. Bi kart aldım kendime, geçtim turnukelerden ve atladım gelen ilk trene...
Hem de bomboş.
Karşımda üç kişi oturuyor, yanımda sağ ve solumda olmak üzere birer kişi.
Karşımdakilere bakıyorum önce:
Üçü de erkek.
Birinin kulaklığı takılı, belli ki müzik dinliyor...zira ritim tutan bi hali de var...
Diğeri uyukluyor...gözler kapalı...kafa aşağı.
En soldaki cin gibi. Benden daha cin! gözleri fel fecir okuyor... :)

Çabuk sıkılıyorum üçünden de.
Malzemeleri yok.
Oyuncaklı değiller...
Bir dakikadan fazla ilgimi çekemediler.

Sağ yanımda oturana doğru dönüyorum hafiften...
Hepimizin en sinir olduğu şeyi yapıyorum.
Adamın omzunun solundan gazetesini okumaya başlıyorum.
Sinir oluyor mu? bilmem...o sırada  bunu hiç düşünmüyorum.
Başlıyorum başlıklara göz gezdirmeye...
Nasıl hızlı ve ne kadar dikkatliyim ama; anlatamam.
Zira kararlıyım o anda, yazacağım bu anı diye!
Artık her nedense?
Her zaman olmuyor...İnsanın her anını... anlarını yazası gelmiyor.
O ayrım neye göre örülüyor? onu bilmiyorum işte.
Ama bu an o an(lar) dan biri...

kaçarı yok.
yazıcam.
...
Dönüyorum hemen kaldığım yere...
SAğımda oturan adamın okuduğu Posta gazetesine...

İstanbul, internet yönetim merkezi oluyormuş.
Bodrumu sel vurmuş!
Hekla volkanı harekete geçmiş!
İtalya dışışleri bakanı istifa etmiş!
Sonunda apple da evet demiş. (neye ve neden bilmiyorum? )
Galatasaray'dan  sert bir açıklama gelmiş.
İstanbul'a çamur yağmış...
Meksika'da deprem olmuş!

Herkesin yüreğini birbirine açma zamanıymış...!!!

Bu başlıkta kalıyorum biraz...duraklıyorum.
Kim demiş?
Onu da görmeye çalışıyorum.
Evet gördüm: BDP başkanı demiş.
Çok güzel bi cümle...umarım samimidir de! Lafta değil, özde söylemiştir...
Taa yüreğinden demiştir! umuduyla...geçiyorum diğer habere.

 4 kişilik ailenin açlık sınırı bin on altı liraymış.
 Bursa İstanbul arası 18 dakika olacakmış.

Kadınlar geleceğini erkekler arabasını düşünüyormuş...!!!
TIrım Tırım Tırım!!!
Burası kafamdaki kırmızı alarmın yandığı yer!
Burası garip garip gülümsediğim yer! :)
Burası Allah iyiliğimizi versin dediğim...ve üzgünüm ki burası artık trenden ineceğim yer!

Topu topu dört metro durağıydı aldığım mesafe.
Kısaydı...
sıradandı...ama;
bi o kadar da sıra-dışıydı...
Özlediğim...
unuttuğum bi andı.
Hatırladım!

Hatırlattığı için hayata...
ve yeni işyerimde, yaptığım ilk dosyayı  "Bu dosyayı yaptım Selim, şimdi ne yapayım?" dediğimde: "Evrene gönder...!" diyerek,beni kahkahalarla güldüren  Selim'e...
teşekkürlerimle...

Bundan sonra yaptığım hiç bi şey için "şimdi bunu ne yapayım"  diye düşünmeyeceğim.
Direk Evren'e...tek yön gidiş biletiyle,
iadesiz taahütlü,
göndereceğim! :)

Sen de öyle yap!
Yolla gitsin...! :)

Evren bilir işini!

24 Mart 2013 Pazar

Hayal ediyorum...!

Hayal ediyorum...
Bir gün bir sokak müzisyeninin dizini dibine oturup, çirkin sesimle ona, bağıra bağıra vokal yapmayı... :)
Bir şişe "köpek öldüren" e bakar.

Hayal ediyorum...
Bisikletle heryerine gidebildiğim bir şehirde yaşamayı.
Yüzmeyi...koşmayı...
Bedenen daha çok yorulurken; ruhumun  hep tazelendiğini...
Yüreğimin hiç oturmadığını,
aklımın hep ayak üstü olduğunu...

Bir Nil Karaibrahimgil bezetmesindeki güzelliği hayal ediyorum sonra;
"Yeşilliğe su atan manavları..."
Taze kalsınlar diye.

Aklını başından almayı  hayal ediyorum mesela;
aklımı başımdan aldığını...

Uçtuğumu....
Hafiflediğimi  hayal ediyorum...
Bin bavula tüm hayatımı sığdırabilecek kadar özgür olmayı...
"köprü üstü aşıkları" gibi...rüzgar nereden eserse, o yöne sapmayı.
Evet;
En çok onu hayal ediyorum.
Özgürlüğü(mü)...
Özgür olduğumu,
Hiç bir  yere ait olmadığımı...
Misal; oturduğum koltuğun benim olmadığını...
O masaya, o sandalyeye mecbur olmadığımı.
Hayatımdaki tüm iyelik eklerinden kurtulmayı hayal ediyorum.

Hiçbir şeye, hiç kimseye bağlı olmadığımı,
Kendi kendimin efendisi olduğumu  hayal ediyorum.
Kendimden başka hiçbir şeyin bana dur diyemediğini.
Dur-madığımı,
durdurul-amadığımı...
Gitmeyi hayal ediyorum sonra.
kalmadığımı...
Hancı değil -yolcu- olduğumu!
Dereyi tepeyi dümdüz etmeyi...
Her şeyin altını üstüne getirmeyi...
Düzensizliği hayal ediyorum!

Sırayı beklemeyi değil,
Sırayı bozmayı hayal ediyorum ben!

Misal; iki vakte kadar Eyfel'in tepesinde olmayı hayal ediyorum...
dört vakte kadar sana Londra'dan kart atmayı hayal ediyorum...
Salı günü gireceğim İngilizce sınavını geçmeyi hayal ediyorum...
Çarşamba günü dip boyamı yaptırmayı,
Perşembenin sürpriz olmasını hayal ediyorum...!
Cuma'nın güzelliğini...
Cumartesi'nin olağanüstülüğünü hayal ediyorum...

Barışı hayal ediyorum sonra,
barıştığımızı...
Televizyonda gördüğüm, newroz kutlamalarında gözüme takılan o kürt kızının gözlerindeki ışığı hayal ediyorum...
aydınlığı...
O aydınlığı kucaklamayı hayal ediyorum...
O güneşin tüm kapalı perdeleri yırtıp içeri gümbür gümbür aktığını...
En karanlık odamıza bile o ışığın dolduğunu hayal ediyorum...

Hala karşı komşumun ziline  "kahve var mı Merve, bakkala inmeye üşendim de" diye basabilme lüksümün varlığındaki güzelliği hayal ediyorum...

Daha çok okumayı...
daha çok yazmayı...
daha az konuşup;
daha çok dinlemeyi hayal ediyorum...

Ve anlamayı...
Ve anlaşılmayı...
Ve zembereğimden boşanmış gibi aşık olmayı hayal ediyorum...
Evdeki hesabımın çarşıda tutmadığını...
Ters köşeye yattığımı hayal ediyorum!

Sonra...
Kurduğum tüm bu hayalleri gerçekleştirdiğimi...
Bu gücün kendimde olduğunu,
yapabileceğimi,
yapacağımı hayal ediyorum....
Oldurduklarımı...olduracaklarımı...

ve Pazarları...
Pazarları daha mutlu olabilmeyi hayal ediyorum bi gün.
Bi pazar kahvaltısında; Cemal Süreya'nın kulaklarını çınlatmayı,
O kahvaltının mutlulukla ilişkisini su yüzüne çıkarmayı,
Hey Siz! mutluluk ve kahvaltı...
açıklayın artık şu aranızdaki münasebeti diyip;
Zina artık suç olmasa da yurdumda;
İkisini basmayı hayal ediyorum....

Bu da böyle...
kayda geçsin!



23 Mart 2013 Cumartesi

Devlet izniyle sevişmek... mi?

Biri kadın, diğeri erkekti.
Oturduğum kafede yan masamda  oturuyorlardı.
Birbirlerine aşık oldukları her hallerinden belliydi zaten ama; ikisinin de başkalarıyla evli olduklarını az sonra öğrenecektim.
...
Yaklaşık kırk beş dakika sonra dersim var; uzun uzadıya bişeyler yapmak için kısa ama deli dehşet bi yağmur altında,  bi yerlerde ayak üstü vakit geçirmek için uzun bi zamanım var...Haliyle bulduğum ilk mekanın kapısından süzülüyorum içeri.
Sıradan...aslında kafe demeye ramak kala bi yer. Bildiğimiz Simitçiden biraz hallice.

Oturuyorum rast gele bi masaya. Garson geliyor...ne istediğimi soruyor. "Çay" diyorum tek kelimeyle.
"Hemen" diyip gidiyor.
Telefonum çalıyor tam o sırada...canım kimselerle konuşmak istemiyor.
Açmıyorum.
Sessize alıp, bi sigara yakıyorum.

İşten çıkmışım...yorgunum...dışarda deli bi yağmur yağıyor...şemsiyemi unutmuşum...içimden birine küsmüşüm...O'nun bundan haberi bile yokmuş...saçlarım ıslak...

Derken...

Kafamı sağa çeviriyorum...Yan masamda oturan  adamla  kadının baya ateşli bi şekilde öpüştüğünü görüyorum..
Ayak üstü, köşe başlarında...gece yarısı ulu orta, barlarda alalade her türlü "yiyişme" ye gözüm alışıktı da.
Mekan  sıradan bi kafe,  vakit de akşamın ilk saatleri olunca, ne yalan söyleyim bi garipsiyorum...
Ben sevişmeyi bi çeşit "ilaç" ya da alkol sanıyor olabilir miyim?
Belli saatlerde belli mekanlarda alınır ancak... gibi.
Ben yok sanıyorum ama; benim kafamın içinde de minik tabletler halinde tabular var  belli ki.
Uygun ortam bulduğunda ortaya çıkan....bilemedim.
Neyse...

Dakikalar geçiyor...garson çayımı getiriyor.
Bu kez kadının telefonu çalıyor...ayağa kalkıp masadan uzaklaşıyor.
Bir dakika bile geçmeden geri geliyor. Adama "pardon canım" diyor.
Adam gülümsüyor... kadından bi öpücük daha alıyor, geri çekiliyor. "Senin kabahatin yok, şu gerizekalı karıyı bi ikna edemedim gitti" diyor.
Kadın "bir an evel etsen iyi olur, hiç tahammülüm kalmadı " diye cevap veriyor.
Ve hemen arkasından bana ikinci şoku yaşatan cümle geliyor.
Adam " peki sen? sen niye bekliyosun? artık sen de söylesene ayrılmak istediğini" diyor.
Kadın bi süre susuyor...
"Sen kesin olarak boşanmadan ben Mehmet'e ayrılmak istediğimi söylemeyi düşünmüyorum Cengiz" diyor.
"Saçmalama Gülşen" diyor adam. "Ben illaki boşanıcam. Sen ne kadar geç söylersen senin boşanma sürecin de bir okadar uzayacak"diye ekliyor sonra.
"İkna edemiyorsun işte, nasıl emin olabilirim ki?" diye cevap veriyor kadın.
"Boşanacağım diyor  adam. Mutlaka boşanacağım. Boşandıktan sonra da hiç  beklemeye tahammülüm yok. Seninle en kısa zamanda evlenip, devlet izniyle sevişeceğim..."

!!!

"Devlet izniyle sevişmek mi?" diyorum içimden...???
Hali hazırda evli olduğu kadınla belli ki "devlet iznine rağmen" sevişemeyen bir adam...başka bir kadınla mümkün olan en kısa zamanda, gene  "devletten izin almak suretiyle" sevişmek istiyor...
Belli ki adam -şirket - seviyor diyorum  kendi kendime.
Hazin hazin gülümsüyorum...durumlarının vehametine.
Duyduğum cümlenin kendisinden çok, bu tarihi cümleyi kuranın, kadın değil de erkek olmasına hayret ederek..."uleeenn!" diyorum gene içimden. Şu lafı biz etsek  " kadın milleti değil misiniz!?" diye tefe koyarlar.
Kafeslemek isteyen hep kadındır sözüm ona... Nikah-seviciler hep kadındır! (?)

Ama hayatın cilvesi bu ya...
Yanındaki kadınla  "devletten izin almak" suretiyle sevişmek isteyen bir adam oturuyor şu an yan masamda
Ve hiç farkında olmadan belki de bir milat yazıyor hemcinsleri adına...
...
Başlıyorum gene iç sesimle konuşmaya...
Keşke tutup silkeleyebilsem ikisini de!
"Kendinize gelin!" diyebilsem.
Sevişmek...adı üstünde. "Sevmek-ten" gelen bir eylem!!!
Kelimelerin köküne inmek gerek bazen!
Sen birini sev-iyorsun diye...
Devlet baba' ya NE???
Bana ne?
Kime ne?

Tamam; aşığa maşuk gerek!
Tamam; aşk ateşten bir gömlek!
Tamam; aşk adama her boku eder...DE,
Aşk kuru düzeni neyler!?
Bana sorarsanız, aşk düzen-SİZLİK ister...!
Aşk'ın "başını bağlamaya" değil de başı-boş-luğa ihtiyacı  vardır.
Aşk "serbestliği" sever!
Ne var ki, herkesin aşk tarifi kendini bağlar.
Haliyle, yapmıyorum tabi öyle bir sersemliği:)
...efendi efendi kalkıyorum masadan.
Ders saatim geliyor.
İki lira bırakıyorum çay bardağının yanına.
Yürüyorum yoluma...


(dipnot: olay tamamen gerçek olup bu akşam saatlerinde Kızılayda bir mekanda vuku bulmuştur! isimleri değiştirdim tabi. Dünya hali...ne olur... ne olmaz! )




18 Mart 2013 Pazartesi

Puzzle...

Kızılayda, daha bu yakınlarda açılan Mango mağazasının içindeyim.
İçimden şu cümle geçiyor: Anlaşıldı! Siyah beyaz bu yaz ortalığın damına koyacak!

SArılar, yeşiller fuşyalar da var ama; ağırlık siyah ve beyazda. Benim gönlüm de onlarda!

Beşiktaşlı olduğum için değil sırf; yemin ederim!
Kendimi bildim bileli siyah ve beyazın uyumu beni hep cezbetti.

Doğadaki en zıt iki rengin bir araya gelip, öyle bi ahenk yakalamısna hep bi anlam yükledim!
Kocaman  bi anlam! Ucu bucağı olmayan...
...
İşte...dün de hep olduğu gibi, gözümde o zıtlığa duyduğum hayran hayran bakışlar...elimde bi tane siyah beyaz çizgili bi pantolan var.

Kabinin önündeyim.
Sıra bekliyorum...
Mango mağazasını da bilenler biliyor zaten.
Mağaza değil, bit pazarı mısın mübarek!
Sanırsınız bedava dağıtıyorlar...kabin sırasında da kasa sırasında da bildiğiniz bir izdiham....

Derken...o kalabalığın içinde yanımda  dört beş yaşlarında bi oğlan çocuğu beliriyor.
Öyle afacan, öyle cin bakışları var ki...
bayılıyorum çocuğa.
O curcunanın ortasında  birden can  simidi gibi görünüyor  gözüme.
Bildiğiniz gidip sarılmak istiyorum boynuna...
İki laf etmek...
Nasılsın? hatta ne kadar yakışıklısın! demek. :)

Yaklaşıyorum yanına...
"Meraba! ben Oya! senin adın ne?" diyorum...
O yaştaki tüm oğlan çocuklarında ki o muzur bakışıyla gülüp, kafasını yana çeviriyor hemen.
Utangaç pozlarında :)

"Yemezler! " diyorum gülümseyerek:)
"Dön bakiym bana!"
Elimi çenesine götürüyorum...tutup yüzüme çevireceğim yüzünü.
Yani plan o. Ne var ki hiç de öyle benim hayal ettiğim gibi gelişmiyor olaylar.
Tam o sırada ne oluyorsa oluyor...çocuk  "dokunma bana" deyip  küfürü basıyor.
Hemen arkasından da, kabinden çıkan anne çocuğun suratına tokatı indiriyor!

Bildiğiniz şoktayım! Resmen afallıyorum...
Ne söyleyeceğimi, ne yapacağımı bilemiyorum.

Önce çocuktan özür dilemek istiyorum.
Ama beni anlayacak durumda değil:(
Kadına dönüp " Sen ne yaptığını sanıyorsun çocuk o daha!" demek istiyorum.
Böyle bi cümlenin üstüne benim de bi tokat yeme ihtimalim var!!!

O derece!

Susup, arkamı dönüp hiç bişey olmamış gibi ordan uzaklaşsam, içime çok koyacak...onu da biliyorum.
Saniyenin bile belki binde birinde, beynimin içinde bunlar  akarken...kadına dönüp diyorum ki: "Ben hiç rahatsız olmadım ki? hatta ben özür dilemek istiyorum ondan! çocuk o daha...ben öyle yaklaşınca belki de ona  bi şey yapacağımı sandı, bunun için çocuğa öyle vurulur mu?"

"Vurulur! hep yapıyor bunu, bin kere söyledim olur olmaz küfretme diye, nerden öğreniyorsa artık!" diyip...çocuğu da elinden tuttuğu gibi, resmen sürükleye sürükleye yanımdan geçip  gidiyor...

Olayın kendisi mi çok vahimdi...benim mi çok hassas bi anıma denk geldi? Bilmiyorum...
O kalabalıkta utanmasam ağlayacaktım...hoş! ağlamaktan beter oldum da...neyse...
Elimdeki siyah beyaz pantolondan da gönlüm geçti zaten.
Fırlattım rast gele gördüğüm  ilk tezgahın üstüne...
Oğlunun bana ettiği (bana hiç de küfür gibi gelmeyen) küfürün bin kat daha ağırını içimden kadına savurup yürüyorum...
Diyorum ki içimden : Kimden öğrenecek yahu?
Kimden?
Muhtemelen evde kocan, ya da ne bileyim eşin dostun birileri  söylüyor...o da ezber ediyor işte!
Belki kreşte arkadaşlarından öğreniyor...hatta belki direk senden kaptı!
Dahası benden bile duymuş olabilirdi...daha  beş dakika önce, siyahla beyazın yoğunluğuna dem vurmak için güya...içimden gülerek o cümleyi sarfetmiştim.
Biraz yüksek tonda söyleseydim, belki de eteğini çekiştire çekiştire "Anne! duydun mu bak, abla ne diyor? Siyahla beyaz ortalığın damına koymuş!" diyecekti...

Tamam...ben terbiyesizim.
O da çocuk!
Peki o anne...?
O'na ne demeli...?

Keşke...
Keşke "kadına şiddete hayır!" demekle bitse!
Bu puzzel'in tek eksik parçası bu olsa...
yerine koysak...
şeklini bulsa...
ama değil.
değil işte!




dipnot: bu yazı burda bitmedi! devamı gelecek...




10 Mart 2013 Pazar

Nurgül Yeşilçay gibi kadınlar çoğalsın...çok olsun istiyorum!


Nasıl ki erkeklerin bin bir çeşidi varsa, kadınların da var.
Açıklısı, koyulusu, aklı bulanık olanı, sözü net olanı, ruhu karanlık olanı, gönlü aydınlık olanı...

Hazır cevaplısı...kararsızı. Sözünde duranı, dönek olanı!
Çok çalışanı, hep koşanı...buna karşılık sırt üstü yatanı....
Ve daha neleri...

Nurgül Yeşilçay'ı çok seviyorum çünkü;

Net bi kadın! Lafı hiç eğip bükmüyor, birilerine yaranmak için kulağını tersten göstermek gibi tuhaf akrobatik hareketlere girmiyor.
Aklıyla dilinin mesafesi çok yakın...yorgunu yokuşa sürmüyor!  Üç vesait yaptırmıyor.

Mesela " hakkınızda çıkan aşk haberlerine eski kocanız ne diyor?" sorusuna: Cem sadece çocuğumun babası, o da çocuğumu ilgilendirir! Ne dediğinin benim için bi önemi olamaz!" diyor...
Mesela; ilerde oğlunuz büyüdüğünde, filmlerde oynadığnız cesur sahneler için size müdehale etmek isterse?" sorusuna;  "Birbirimizin hayatına bu kadar karışmayalım istersen oğum!" derim diyor..

Şimdi diyebilirsiniz ki...eee? bu cevapların nesi O'nu senin gözünde,  diğer kadınlardan bu kadar ayırıyor?
Hemen cevap veriyorum...

Bizim memleketimiz öyle bi memleket ki, hiç bi kadının "kendisi" olmasına izin verilmiyor!
Önce babanı düşünmek zorundasın!

"Kafası yere gelmeyecek!"

Sonra  ağabeyini, sonra üç günlük yoldaki akrabanın senin hakkında ne düşündüğü, çalışan kadınsan amirinden yeme ihtimalin kuvvetle muhtemel olan zılgıtı... hatta mahalle bakkalını, köşedeki manavı... daha sayayım mı?

Misal etek boyun iki santim yukardaysa, başına gelebilecek her hangi olumsuz bi  olayda "kaşınmış olma" ihtimalin çok yüksek olacak!(?)
Bırakın ki o kocaman "özgürlüğün" tarifini, ne giyeceğime bile hür irademle karar veremediğim bi hayatı ben napayım?

Şunu demek istiyorum ki zor...! kadın olmak gerçekten çok zor...
Ama;
Bazı kadınlar var ki...tüm bunların karşısında öyle dimdik durabiliyor ki,
hayran olmamak elde değil!

Sürekli birilerine yaranmaya çalışmak zorunda hissetmeyen, kendi sözünü kendi duygusunu bu netlikte dile getiren, toplumun "genel ahlak anlayışına" köle olmayan,
her koşulda "ben bir bireyim!" diyebilen!
birileri benim hep "iyi kadın" olduğumu düşünmeli anlayışına hizmet etmeyen,
kendi iyisini kendi doğrusunu yaşayan, en azından bunun için çaba harcayan...!

Kısaca...kadınlarının hayat koşusuna zaten bi çok anlamda  yenik başladığı bir toplumda...böyle bi kadının varlığı bence çok mühim bi şey!
Ve de en çok şu yüzden önemli; sıradan bir vatandaş olan kadınların mesela kapı komşumuz Zeynep'in,  Ağrı'da doğan Fatma'nın...Çorum'un bi köyünde öğretmenlik yapan Neşe'nin...hepsinin anlaşılır tarafı çok da...Nurgül Yeşilçay'ın konumunda olan...ilk bakışta kendi gücünü tamamen kendinden alıyor pozu veren öyle bi sosyal statüyle yaşayan...zaten kimseye eyvallahı yok "gibi" duran bir sürü kadın da bunu yapıyor ya...

Deliriyorum...!

Mesela önce kendisi evli bi adamla bi ilişki yaşıyor, sonra o ilişki bitiyor bi başkasıyla evleniyor! Aradan biraz zaman geçer geçmez...e insan oğlu balık hafızalı ya hani...ilk işi evli bi adamla beraber olan diğer kadınlara laf çakmak oluyor!

Niye?

E o yıkandı arındı çünkü...artık kendisi de çok rahatlıkla bi başka kadına "namus bekçiliği" yapıp, toplumun gözünde eskiden kaybettiği itibarını kendince çok zeki bulduğu bi hamleyle kıskıvrak yakaladığını düşünüyor!

Ben size söyleyim....bi halt yakaladığı yok!

Geldiği noktada kendini çok güvenli hisseden bütün kadınların, o güven duygusuyla tüm geçmişini tek kalemde harcayıp, geçmişte yaşadığı her şeyden utanmasına...en azından o poza bürünmesine...Her konuda kendi fikrini kendi duygusunu tek kalemde çiğneyip  sırf  topluma yaranma dürtüsüyle "iyi aile kızı" kisfesini giyinen bütün kadınlara yuh diyorum!

Kaldı ki, kendisi hiç farkında değil ama, zaten her yerinden pot veriyor o elbise... hiç iyi durmuyor üzerinde!

Nurgül Yeşilçay'a gelince....
bi gün yolda görsem, sevgiden ziyade "saygı ve hayranlıkla " selamlamak isterdim kendisini...!
"O sadece oğlumun babası, bu da bi tek oğlumu ilgilendirir!" diy(ebil)en kadını!

-ebilmek...mühim bi şey!


6 Mart 2013 Çarşamba

Oldu bitti...geçti gitti ama; Anlamadım!

Bunların hepsi geçti gitti...oldu bitti de; benim aciz aklım bi türlü akıtamadı süzgecinden...
netleştiremedi içinde.
Şöyle ki; bu Oscar ödülleri sahiplerini  bulduya hani. Dediğim gibi, oldu da bitti maaşallah nazar değmez inşallah AMA;
Aklıma takılmış bi şey var ki; içinden çıkamıyorum.
Bilen varsa beni aydınlatsın ne olur?
Bu ödülü veren jüri,  aynı zamanda ödülleri kimlerin vereceğine de mi karar veriyor?
Pardon, baştan alıyorum. Soruyu daha net bi şekilde soruyorum.
Ödülleri sahiplerine verecek olanları  kim ya da kimler belirliyor?
Onları da ödülleri veren jüri seçiyorsa ne ala ama;  sanmıyorum.
Hal böyleyken de; ödülü alan en iyi filmin Argo olmasıyla ödülü verenin  pek sevgili Mrs. Obama:)  olması arasındaki tuhaf tesadüfü neye yoracağımı bi türlü bilemiyorum.
İnsanın aklına şu soru geliyor ister istemez.
Tesadüf değil de, kasti atış mıydın mübarek?
...
Gene son günlerde olup biten ama bi türlü anlam veremediğim "anlamlı" bulamadığım zira bütün köşe yazarlarının da ısrarlı bi şekilde eleştirdiği -ama benim eleştirdiğim noktayla hiç ilgisi olmayan - hani şu ünlülerin 8 Mart pozu!
Ben bunda bi tuhaflık görmedim aslında. Onlar genelde şunu söylüyor "bu pozlar konuya değil,  ünlülerin bizzat kendilerine ilgi çekmesinden başka bir işe yaramıyor!" muş...
Tartışılır...
Emin değilim.

O konuda net bişey söyleyemeyeceğim, zira zerre kadar bile bi faydası olacaksa neden olmasın!?
Buna bi sözüm yok ama;
Ben şunu garipsiyorum ki o da,  o Ayşe Paşalı pozlarını verenlerden birinin de Hülya Avşar olması!
Aynı Hülya Avşar değil miydi "bazı kadınlar kaşınıyor...sonra da dayağı yiyor, akıllı kadın dayak yemez!" diyen.
Hülyaaa!
Neden böyle?
Hülyaaa!
Bize gerçeği söyle!
Hüülyaaa! :)
demekten kendimi alamıyorum...
...

Veeee; Rüzgar Erkoçlar'a geliyorum.
Aslında sırf sohbet amaçlı bile bi yerlerde adının anılıp durulmasının ona zarar vermekten başka bişey olmadığını düşünüyorum. Bu yüzden de ısrarla bir sürü arkadaşımın "neden o konuda hiç bi şey yazmadın, yazmıyosun" sorularına rağmen hiç elim gitmedi.
Hala da gitmiyor...ama; bi şey var ki içimde, galiba onu söylemeden rahatlayamayacağım.
Yahu bizim memleketimizde yığınla erkek kadın oldu...oluyor...olacak!
Evet onlar da zorluk çekiyor, evet onlar da dışlanıyor, evet onların da yığınla sıkıntısı var ama; hiç birinin yalnızca "cinsiyet değiştirmiş olması" başlı başına böyle haber olmuyor, olmadı!
Hiç birinde böyle bi gümbürdü kopmadı.
Hiç birinin -ne denli doğru olduğunu bilmesek de- sırf bu nedenle ölüm tehditleri aldığını duymadık!
Bunu şuna benzettim ben biraz.
Hani diğer dinlerden İslam'a geçenleri baş tacı  ediyor hatta heykeli dikilesice yüce insanlar mertebesine yükseltiyoruz da;
Müslümanken din değiştirmek isteyeni tefe koyuyoruzya...
Sebep?
Din değiştirmek kişisel bi tercihse, isteyen dinini özgür iradesiyle değiştiremez mi?
Pekale değiştirebilir!
Değiştiriyor da zaten!
Sana bana soran yok. Sormayacak elbette ki!
Sen kimsin?
Ben kimim?
O,  O'nun tercihi!
Kusura bakmayın ama; bize bok yemek düşer demekten başka bi cümle de bulamıyorum buraya.
Hayır, tepkimiz "din değiştirmenin" kendineyse, başka dinlerden bizim dinimize geçenleri niye eleştirmek yerine,  Almanya'dan akrabamız gelmiş gibi davul zurna eşliğinde karşılıyoruz da, yönünü başka bi tarafa çevireni kafadan münafık ilan ediyoruz!?
Bu da aynı onun gibi işte.
Düşünün ki bi köşe yazarı aynen şunu yazdı "İslam'da cinsiyet değiştirmekle ilgili çok net bi açıklama var mı diye özellikle araştırdım!" Bu düpe düz şu anlama gelmiyor mu peki; sanki memleketimizde ilk defa bi insan evladı cinsiyetini değiştirdi de bu konuyu özellikle araştırıyoruz. Peki niye daha önce bu konuda net bi bilgi var mı diye din kitaplarını karıştırma gereği duymadık!?!?
O kadar erkek çatır çatır kadın oldu... hiç kimseler böyle kükremedi de, bi kadın erkek oldum dedi diye, şu kopan gümbürtüye...harcanan mesaiye...aklım ermiyor.

Niye bu kadar şaşırıyorsun ki diyebilirsiniz tabi.
Bu bizim her zamanki çifte standardımız değil mi?
Her zamanki iki yüzlülüğümüz...
Her zamanki hakkaniyet-SİZliğimiz!
Ne bileyim?
İnsan umuyor işte...
...
Ha bi de son günlerde  haber olan güzel bi konu da var aslında, yok değil!
Orhan Pamuk daha önce aldığı ve iki kez daha aday gösterildiği Independent Yabancı Roman Ödülü'ne bu kez de Sessiz Ev romanıyla aday gösterilmiş.
Ödülü verecek jürinin arasında da Elif Şafak var mesela.
Gelin görün ki...bunun pek de bi haber değeri yok değil mi?
Zira güzel haberlerin reatingi  "kötü haberler" kadar yüksek değil!
Yok!
Olmadı...olmuyor!
Huyumuz batsın e mi! diyorum...
başka da bi şey demiyorum.

3 Mart 2013 Pazar

Kelebeğin rüyasından bana kalan...

"Sebebini bilmediğim gizli bi kibir var bende Muzaffer! Yalvaramıyorum...
Yalvarsam, belki de gelecekti adam!"
....
Kelebeğin rüyasından bana kalan...içime en dokunan an...!
Bu kibir denen mereti nereye koysam, yakıştıramazdım da!
Sözüm ona, hayatın "tesadüfü! (?) "  bu ya...
Şairin adı Rüştü Onur! olunca...
Kibir diyemedim ben ona...öyle göremedim.
"Onur!" dedim adına...
Öyle dinledim...öyle izledim...öyle hissettim.
Öyle "onurlu" baktı bana...öyle "onurlu" dokundu ki sol yanıma...!
Hala hissediyorum...taaa şuramda!
...
Bi zaman önce de Can Yücel için söylemiştim hani.
Adamın adı Can olunca böyle "Yüceliyor...!" demek ki demiştim.
Yazmaya gönül verince...böyle oluyor demek ki!
Bayılıyorum kelimelerle oynamaya...
Elini hiç bırakmak istemediğim bi çocuk eli sanki...
sırtımı hiç dönemediğim bi sevgili...
Yüzümü hiç çeviremediğim bi dost yüzü!
Vakitli vakitsiz...taş atıyor camıma...
El ediyor..."oyuna " çağırıyor beni!
Karşı koyamıyorum oyununa...
Alet oluyorum !
Bi de zevkli ki... :)
ne sen sor...ne ben anlatayım ...öyle bi ruh hali.
...
Evet!
Belki fincanı taştan oyamıyorum ama...
bi yolunu buldum işte!
Bi şekilde giriyorum bu hayatın kanına!!!
...
Bak işte..."yalvaramayan" bi adam!
Yalvaramayan bi şair...
yalvaramıyor diye sırf!
İçime nasıl dokunduysa artık...
Oturdum neler anlatıyorum sana...Onur'lu bi şairin eli omzumda!




Dipnot: Tüm bunları hatırlattığı...yaşattığı için, Yılmaz Erdoğan'a ve Onur'lu bütün şairlere selamla...


1 Mart 2013 Cuma

"Veririm!" diyen parmak kaldırsın...

Ben mekan yazmıyorum.  Bugüne kadar Ankara'da tek bi mekanı yazmak istedim; o da henüz kısmet olmadı.
Netekim bu yazı da  zaten bir mekan yazısı olmayıp, yalnızca bir durum değerlendirmesidir.
Bu böyle biline... :)
Şehir İstanbul...
Koordinatlarımız Kuruçeşme civarını gösteriyor....
Şanı almış yürümüş bir mekanda, kahvaltı etmek üzere içeri süzülüyoruz...
Hani hep deniyor ya...bi insanla ilk karşılaştığımızda onunla ilgili tüm yargımız daha o ilk bilmem kaç saniyede netleşiyor aslında diye...
Öyle bi his...
Bi kaç saniyede olup bitiyor hepsi...
Burası Cennet! diyorum yanımdaki arkadaşıma.
Ben burda başlarım kahvaltıya başlamasına da...küçük bi sorumuz var sanırım.
O da şu ki...bitmez bu kahvaltı!
Böyle bi huyum var benim...bana "güzel" hissettiren her duygunun, izini sürmek isterim...
peşini bırakamam kolay kolay...
yayılsın zamana...akıp gitsin...
Öyle bi his işte bahsettiğim.
Kimi duygular da vardık ki, hemen ilk köşeyi arar gözlerim...
arkama bile bakmadan, sıyrılıp  dönmek isterim.
Burası öyle değil işte...burda yolucu değil, hancı olmak istiyorum...!
Aşşk Kahve...bana bunları yaşattı işte!
Ötesi var mı?
Var...(mış...!)
Şöyleki...
hemen izah edeyim...
Bu mekana bi isim bul deselerdi bana...
Bin tane şey söyleyebilirdim...onların arasında "tutku" bile olabilirdi hatta! AMA;
Aşşk Kahve...
yok!
cık!
demezdim...
diyemezdim.
Hani tutku diyince zaten hastalıklı bi takıntı gelir akla ve her şeyini, bütün kusurlarını bile isteye vazgeçemezsin!
Kendini alamazsın...bodoslama gidersin!
Oysa aşk;  bir "göz boyanması" halidir ya biraz da...
Karşındakinin tüm kusurlarını kapatır.
Göremezsin!
Ne var ki;
Ben Aşşk kahvenin kusurunu gördüm!
Demek ki "aşşk" değildi diyorum şimdi...
değil(miş) yani.

Evet orası bi cennet...
yazmayan çizmeyen kalmamış zaten.
İki şubesi var İstanbulda.
Birisi Nişantaşında -ki ben iki gün üstüste hep orda takılmak zorunda kalınca-
özellikle Kuruçeşmedekine gidelim diyorum arkadaşıma.
Tamam diyor...
oraya gidelim...
gidiyoruz.
Dedim ya...
daha o ilk saniyelerde çarpıyor sizi resmen...
mekan mekan değil, küçük ısırmalık bi koy mübarek!
O kadar diyim size...
denizin kenarında...
"yeni gelin" gibi süzülüyor adeta..
yok böyle bi hoşluk...
cazibesine kapılıyorsunuz anında, isteseniz de...istemeseniz de!
...
Şahane bi hizmet...
Kendinizi özel hissediyorsunuz.
Çünkü öyle hisset-tir-iliyorsunuz...
Sırf o garsonların o sempatik hali...
o paha biçilemez güler yüzü için bile...işte budur! diyorsunuz...
Ankaradaki altarnatifinizi sorsanız bana, düşünmeden Cafemiz derim. Ne var ki o da tam karşılamaz,  hem de haksız rekabet olur...zira denizimiz yok. Ki zaten  bu bizim kabahatimiz olamaz! :) di mi?
HEr iki mekanda da o güzellikte bi kahvaltı için iki kişi ödeyeceğiniz ücret aşağı yukarı aynı...
Biri biraz fazla ama öyle ciddi bi fark yok arada...ona da "deniz payı" diyelim:)
Olur o kadar!
Hiç itirazım yok!
Verdiğiniz her kuruşa değer...
Kaldı ki o tarz bi mekan için aslında ödenilen ücret yediğiniz içtiğinize değil - ya da bir o kadar da diye düzelterek söyleyim- aldığınız hizmete ve hatta sırf ordaki o ambiyansa bile tek başına ödenir belki. Burda da bi sıkıntımız yok!...şu ana kadar sorunsuz geldik ...
Ne güzel di mi? :)
Ne var ki...
Benim naçizane fikrim şudur:
Her ne koşulda olursa olsun;
yediklerinize...
içtiklerinize...
güler yüzlü hizmete...
başınızı sağa çevirdiğinizde gördüğünüz manzaranın şahaneliğine...ve geri kalan başka ne varsa...hepsine...bütününe...ödenilen  her kuruşa değer  DE;
İnce belli bardakta içilen o tek bardak çaya, 8 TL fiyat koymaya...Hayır işte!
Sizi bilemem tabi...belki çok abartılı bile gelebilir şimdi bu söyleyeceğim şey ama;
Bu işte;
bence...
"ötekileştirmenin"
bir diğer adı...!
...
Başka türlü gelme diyor işte sana!
Başka türlü gelemezsin...
Oturup üç beş bardak çay mı içeceksin sadece...
en az elli tl ödeyecek ekonomik güce (burda aslında sosyo- ekonomik hatta!!)  sahip değilsen,
gelme!
"Biz burda -biz bize- yiz..."
"iyiyiz böyle" diyor...
"bizi elleme!"
E hoş mu peki?
Valla - bence - değil!
Hem de hiç değil...











Sabır neydi?

Yaklaşık iki buçuk ay önce bir sabah koşma sevdasıyla uyandım. Rüya görmüş gibi... Blogumu düzenli okuyanlar Hatun'umun da hayatıma bö...