19 Nisan 2014 Cumartesi

Menekşe ve bir kaç şey daha...

Garson geliyor. "Soslu cevizli kek ve bi açık çay" diyorum. "Hemen" diyip gidiyor. İki dakika sonra elinde kek ve çayımla geri geliyor. Onları masaya bıraktıktan sonra teşekkür etmek için kafamı kaldırdığımda göz göze geliyoruz. Gülümseyerek masamdaki menekşeyi alıyor...Tuhaf tuhaf bakıyorum suratına. "Niye alıyorsun ki şimdi çiçeğimi?" der gibi...
Anlıyor...açıklama yapma ihtiyacı hissediyor.
"Biraz güneşlensinler diye şu masaya koyacağım" diyor sağımda duran güney cepheli masayı göstererek. :)
Yüzümdeki soru işareti kayboluyor. Bu kez ben gülümsüyorum...O menekşeler içime kaçıyor birden. Bi yerlerimi tatlı tatlı gıdıklıyor...

Oğlan bahşişi haketti!

Röportaj yapmayı çok istediğim birine sorular hazırlıyorum...Canım bugün açık havada yazmak, düşünmek hayal kurmak istedi. Daha önce verdiği röportajları okuyorum...Bi yerinde demiş ki, şimdilik adı bende saklı dünyalar güzeli genç kadın " Nedensiz sevemem ben!"

Bayılıyorum cevaba. Ölüyorum...İşte buu! diyorum. Bi şekilde el ve gönül yordamıyla sanki hep doğru taşa oynuyorum. Daha tanışmadan seviyorum onu...Sırf "nedensiz seve-miyor o da!" diye. Nedensiz sevmeye inanmıyorum! Samimiyetsiz ve kuru geliyor. Galiba sırf bu yüzden "sevgi anlaşmak değildir, nedensiz de sevilir" dizelerini de sevmiyorum zaten ben!

Nedensiz sonuç olur mu?

Ben bunu düşünürken ıslık çalıyor telefonum birden. Bakıyorum...bir mail, "Bunları gördün mü?" diyor başlığında. Görmedim. Görmek de istemiyorum şu an diyorum. Üzgünüm Leylaaa!

Ankara'da bahar bi tuhaf. Aynı günde dört mevsimi birden yaşatıyor insana. Sabah güneşliydi, bi ara yağmur atıştırdı, şimdi de tuhaf bi rüzgar esiyor...azcık üşüyorum ama inatçıyım. İçeri girmeyi aklımdan bile geçirmiyorum.

Aklımdan çok başka şeyler geçiriyorum...

Çok sevdiğim bir şehrin yüzünü hayal ediyorum...Şaşırınca tek kaşını nasıl kaldırıyor havaya mesela? Sinirlenince eline geçen ilk şeyi kırıp atıyor mu bi tarafa. Yoksa içine mi kapanıyor hemen. Küsme huyu var mı ? Varsa uzun süre devam ettiriyor mu o halini? Yoksa hemen dönüp sarılıyor mu yeniden insanın boynuna?

Kaprisli mi?
Boş mu veriyor dolu mu?
İnatçı mı yoksa çabuk mu vezgeçiyor? Onun da üst dudağı alt tutağından ince mi sevdiğim diğer şehirler gibi...

Aynılığı sevmem de ben!
Ondan.
Merak ettim işte...

Galiba birazdan yağmur yağacak gene.
Bob Dylan çalıyor fonda...



11 Nisan 2014 Cuma

Haydi gel uçalım...!

Şu hayatta insanı motive eden, yerden yükselten, devam etme gücü veren üç beş şey varsa, yol yapmak bunların en başında geliyor. Ha yol dediğim de şurası, burnumuzun dibi ama işte; başka bi boyuta geçiyorsun. Çapın değişiyor, penceren değişiyor...Gördüğün göz; algıladığın aklın değişiyor. Renkler değişiyor...Mavi, sarı, yeşil, mor oluyor...Durağanlık gri, durağanlık kütle gibi ağır, durağanlık yalnız bi şey! ben size diyim.

Yol öyle değil işte. Yol durmuyor. Adı üstünde. Gidiyor bi kere... Gitmek, hafifleten bi şey, gitmek algını açan bi şey. Az daha ileri "gideyim" mi?

Gitmek, seksi bi şey!

Gitmenin kendine has bi cazibesi, büyüsü var. Gitmek baş döndürücü. Gitmek cesaret, e hadi tam halini söyleyim, göt isteyen bi şey!

Yok bu benimki öyle değildi. :) Şurdan şurası. Ankara'dan çıkıyorsun yola, üç saat sonra ordasın.
Ver elini Kapadokya...

Gözleri sürmeli büyücüler orda yaşamış olmalı. Uzun burunlu, kukuletalı cadı, altın küreye orda bakmış olmalı...Japonların kanını çeken bi şey var orda! :) Mazide aralarında kesin kes  bi şey geçmiş olmalı... :)

Kolunu salla japona çarpıyorsun. Hoş adamlar kültür turu seviyor. Bunda şaşılacak pek bi şey yok da diyebilirsin. Zira plajda hiç japon gördün mü sen? diye de ekle hatta! :) Gördüysem de hatırlamıyorum zira.

Ama zaten konumuz Japonlar değil.
Konumuz (ben yukarda bi kaç gereksiz artislik yaptım ama)  gitmenin felsefesini yapmak da değil aslında.

Konumuz iki günlük bi balon kaçamağı.
Bi çentik daha atmış olmanın verdiği mutluluk.
Belki çok basit geliyor kulağa ama işte;  benim çok istediğim bi şeydi.
Yerden yükselmek...
Kendimi bi de orda denemek! ;)
Üç kişiydik.
Ben, Halil ve Betül'üm.
Halil bi enteresan adam.
Eskişehir'e diye yola çıkıp sabah kahvaltısını Mudurnu'da yapabilirsin onunla.
İzmir'e diye çıkıp, Alanya'da bulabilirsin kendini.
Bi gece yarısı bira içerken, biten leblebiye içerleyip, Çorum'a leblebi almak üzere yola düşmüş bir adam sözünü ettiğim.
Dümeni kırmaktan, bilmediği yola sapmaktan bi an bile çekinmeyen bir adam.
Ya da velet mi demeliydim?
Neyse bilemedim.
Onu sonra düşünelim. :)

Uyar-oğlu diye bir deyim vardır hani.
Betül'üm uyar-kızı.
Deveye de binelim mi Betül?
-Hadi binelim kuzum!
Şurdan da atlayalım mı?
-Hadi atlayalım!
E oldu olacak uçalım mı Betül?
-Hadi uçalım...

Uçtuk...!


Bence siz de uçmalısınız...
Şahane bi şey!
Demedi demeyin.
Ama tabi şu da var.
Bu bizim daha deneme uçuşumuzdu.
Uçmakla ilgili çok daha başka fantezilerimiz de var.


Kimbilir?
Belki onları da yaparız.
Onları  da yazarım size.

Ha ama yok; onu almayayım da, balona binerim ben yaa! diyorsanız...
Nevşehir şurası.
Hele bi de İç Anadolu  civarındaysanız.
Günahı 150 TL.
Servis gelip kaldığınız otelin kapısından alıyor.
Yalnız biraz erkenci olacaksınız. Mesela sabaha karşı 4'te ayakta olmayı göze alacaksınız.

Sonrası malum.
Gün daha doğmadan, o uçan şeyin içine atlıyorsunuz...
Yerden yükseliyorsunuz...
Kırk beş dakika süzülüyorsunuz gökyüzünde öylece.


Elinizde makinalar.
Şak şak şak.


Çekmediğin balon kalmasın! :)






İnince şampanyanı alıyorsun eline.
E o kadar yükselip yere inince de,
o ilk yudum şahane!

Yarasın...






 HİKAYE BURDA BİTMİYOR TABİ



Aynı günün devamı...sabaha karşı o saatte kalkıp, uykusuzluktan perişan olunca, otele döner dönmez azcık uzanalım şuraya  diye kıvrıldığımız yerde uyuyakalıyoruz. Ama çok değil iki saat. E o kadar olsun.
Uyanıyoruz..."Ordular ilk hedefimiz kahvaltıdır, ileri!" düsturuyla terasa çıkıyoruz. Hava mis...İçimde kuşlar uçuyor...uçmakla kalmayıp cik cik ötüyorlar bi de. Cemal Süreya'yı anmadan olmaz tabi burda. "Kahvaltının mutlulukla ilişkisini" bi kez daha kanıtlıyoruz dünyanın bi yerinde.

Sonrası biraz enteresan gelişiyor. Otelin parasını ödüycez ama kartla ödeyemiyormuşuz ve üçümüzün üzerinde de nakit yok. Ver elini Uçhisar merkez. Ama yok. Hedefimize ulaşamıyoruz. Az daha sür Halil'im diyorum. Bizi Göreme paklayacak anlaşılan. Nitekim paklıyor. Allah razı olsun kendisinden. ;)

Otele döndüğümüzde Betül'ü fal baktırırken suç-üstü yapıyoruz.
Onu dinleyemedim ama benimki bir faciaydı.
"Ne diş lafı ettin sen kızım?"
Ben mi? ne diş lafı etmişim ki? valla etmedim.
"Bi saç lafı etmişin sen?"
Saç mı? Allahım sana geliyorum...
"Başın ağrıyo mu senin?
Yani...her insan gibi ara sıra ama öyle kronik bi baş ağrım yok.
"O zaman olacak. Burda görünüyo. Başın ağrıyo senin."
"Bi yere mi gidiyon sen? taşınacan maşınacan mı?"
Yani...öyle bi planım var ama...
"O zaman güle güle...gidiyon sen"

E oldu mu be Ablacım. O kadar saçma sapan şey söyledikten sonra istediğim bi şeyi söylemiş olmanı da pek bi sevinçle karşılayamadım ben şimdi. İşkillendim bak! Gitmiyor muyum yoksa?
Neyse, iyisi mi kapatalım bu bahsi burda. İşimize bakalım...

Atlıyoruz tekrar arabaya.

Betül'ün deveyle imtihanı :)


İlk çömlekçinin önüne seriyoruz postu. Betül annesine çömlek alacak; ama benim pek arabadan çıkasım yok. Üstüme bi ağırlık çöktü. "Siz gidin hadi, biz Hatun'la bekliyoruz sizi" diyorum.
Ama ne beklemek...
Girdiler çıkmıyolar benimkiler.
Beş on on beş dakika derken, afakanlar çöküyor bi üstümüze.
Hadi inelim biz de kuzucum diyorum Hatun'a. İniyoruz...
Çömlekçilerin piriyle tanışma şerefine erişiyorum o an. Yani aslında işinde ne kadar usta bilemiyorum tabi ama; insanlıkta on numara olduğu kesin. En azından bende o intibayı bırakıyor.
Koşa koşa içeri girip Hatun'a su getiriyor...
"Oy guzuuummm...yanmıştır bu, iç guzum iiiçççç, gana gana iççç. Beni sevdin mi guzum? İt iti sever guzuuummm, sevmediysen de birazdan seversin" diyor. :) Ben o sırada kopuyorum zaten. Kendiyle bu kadar güzel dalga geçebilen insanlara bayılıyorum...Hemen adını soruyorum. Serdar diyor. Uzun zamandır biriyle tanıştığıma bu kadar memnun olmamıştım. Komik adam! hep sevgiyle hatırlayacağım seni...! Hatun da içtiği o suyun tadını bi daha çok az bulacak. Eminim.

Buraya kadar her şey çok güzel, tamam muhabbet iyi de, benimkiler nerde yahu?
"İçerde çömlek yapıyo seninkinin biri" diyor. Muhtemelen arkamdan bişeyler daha diyor ama ben o sırada uçuyorum. "Neee çömlek mi? " diyerek içeri dalıyorum.

Heves bu. İçinde durduğu gibi durmuyor ki...
"Banane babane ben de!" diyorum. Ortaya komik bikaç görüntü çıkıyor. O çamur avcumun içinde benden bağımsız bi takım şekiller alıyor...sonunda pes ediyorum.
Hevesimizi de aldık zaten. Allah kabul etsin diyorum. :)


Dönüş yolunda birer bira parlatıp, Tuz gölünde Halil'in ille ayaklarımı sokacağım inadına boyun eğip, bi de oranın havasını kokladıktan sonra evimize dönmek üzere tekrar koyuluyoruz yola...

Yolda hep mutlululuk var...


10 Nisan 2014 Perşembe

Bitince...

Hani deli gibi bi sınava hazırlandığımız zamanlar var ya, bitince bi boşluğa düşeriz. "Eee benim olayım ne şimdi?" deriz. Bi anda özgürleşmeyi kabul etmez bünyemiz. Ne yapacağımızı şaşırırız. Hah! işte öyleyim. Boşluğa düştüm. Ayağımın altındaki zemin kaydı sanki. Bi çeşit enerji boşalması gibi düşün işte. Tıpkısının aynısı. :)

Seçim mereti bittiğinden beri bi garipim. Yazı yazamadım. Kitap okuyamadım. Facebook'umun ana sayfasına neredeyse hiç bakmadım. Açtım ama; anlık oldu hep. Bi fotoğraf beğendim çıktım, offf çok sıkıcısın! deyip arkamı döndüm hemen. Hoş bu ara instagramla flört ediyorum zaten. :)


Nevşehir'e gittim. Balona bindim. Yerden yükseldikçe iyice hafifledim...
Anlık sinirlerim var ama; daha ziyade sinirleri alınmış gibiyim aslında.
Bomboş bi his...aynen o içi hava dolu balon gibiyim.

Issız bir adaya düşmek istiyor resmen canım... Zaman mefhumu olmasın. Ne geçmişten bir anı, ne geleceğe dair bir umut taşınmasın. Herşey "orada" ve bi tek oraya ait olsun.

Yoksa fırtınadan önceki sessizlik mi bu :) ?

Ne dersin?

Hayır olsun! :)


Sabır neydi?

Yaklaşık iki buçuk ay önce bir sabah koşma sevdasıyla uyandım. Rüya görmüş gibi... Blogumu düzenli okuyanlar Hatun'umun da hayatıma bö...