29 Temmuz 2015 Çarşamba

AYŞE ARMAN: YÜZ YIL YAŞAYACAĞIMI BİLSEM GENE ÖMER'LE YÜRÜMEK İSTERİM BU YOLU...

Evindeyiz bir gün. Balkonunda kahve içiyoruz. Babamı anlatıyorum ona… Evlatlık olduğunu ve bunu düğün gününde, damat traşı olurken öğrendiğini… Sonra geçiyorum başka konuya, sonra bir başkasına… Bir saat, belki daha fazla bir zaman geçiyor. Birden şöyle diyor. “Benim aklım hala babanda Oya! O an ne hissetti… Yüzünde nasıl bir ifade belirdi… O gece annenle seviştikten sonra uykuya kolay kolay dalabildi mi…Yoksa o yastık yüzüne battı mı?”
İşte bunlar hep merak!
Ayşe Arman için çok şey söylemek mümkün. Evet çok çalışkan; çok özgün. Türkiye’nin belki de en nev-i şahsına münhasır gazetecisi o! Yapılmayanı yapıyor, sorulmayanı soruyor. Ve bunu bin yıldır çıtayı hep daha yükselterek devam ettiriyor. Nasıl mı? “Bir sır varsa da, en azından ben bilmiyorum” diyor. O sırra ermek mümkün değilse de, en yakın bilgiyi veriyorum şu an size. Ayşe Arman merak ediyor… Benim babamı, senin kaşındaki yara izinin kimden kaldığını, ötekinin neden o esnada, kolunda saat olmadığını… Bu yüzdendir belki de, kendisinin de hep, bu denli merak uyandırması. Ben sordum… o anlattı…

Ağustos sıcağı… Yaşın 7 olsun,  baban Omega saatini Akdeniz’in derin sularına bırakıyor… O metal saat, kıvrıla kıvrıla dibe gidiyor… Dalıyorsun suyun dibine, saati alıp çıkarıyorsun.  Babanın yüzündeki ifade? Ve o ifadenin sana hissettirdikleri…
-Aaaaa ne şahanesin! Birden o ana geri döndüm… Babam, şimdi karşımda. Gözlerini kısmış bana bakıyor. Yüzünde muzip bir ifade. Eğleniyor, dalga geçiyor. O da ne! Yaşasın, babam benimle gurur duyuyor. Onaylıyor. Şu anda benden mutlusu yok… Galiba benim meselem de bu: Hayat boyu, babam benim onaylasın diye uğraştım!.. Saatini denizin dibinden çıkarabildiğime seviniyor, “Afferin benim güzel kızıma!” diyor. Kendimi başarılı hissediyorum. “Daha da derine dalarsın sen!” diyor. Bana güvenmesi beni inanılmaz mutlu ediyor. Babam beni biraz da “erkek kızı” gibi severdi. Bütün Adana yıllarım boyunca erkek Fatma’ydım ben. Zaten erkek çocuk diye beklenmişim. Hatta adım da Kaya olacakmış…
Benim de Ayşe Arman’a bakınca gördüğüm “gözünü budaktan sakınmayan” bir kadın. Demek ki çocukken de öyleydin…
-Evet. Cam güzeli olmadığım kesin. Hep sokakta geçti hayatım. Paten kayan, ağaçlara tırmanan, bisiklete binen, dizleri sürekli yara bere içinde bir çocuktum. “Şuraya tırmanamazsın!” derlerdi. İnadım inat, tırmanırdım. “Şu kayalıktan suya atlamazsın…” Korkardım ama atlardım. Bir şey yaptırmak için “Yapamazsın!” demen yeterliydi…
Karakterinin en baskın özellikleri kimden geliyor peki?
-Annemden de babamdan da öğrendiğim bir sürü şey var. Yaptığım işi tutkuyla yapmayı annemden öğrendim mesela. Mami, dünyanın en tutkulu ve tutturuk kadınıdır. Annem balerin benim.  Munih’te konservatuarda okuyor, sonra Bern Opera ve Balesi’nde dans etmeye başlıyor. Babam ise Avusturya Lisesi’ni bitiriyor ve üniversite okumaya Almanya’ya gidiyor. Tesadüf bu ya, o da Münih’e gidiyor. Aynı sokakta yaşıyorlar, aynı cafelere gidiyorlar. Ama hiçbir zaman karşılaşmıyorlar. Sonra annem, konservatuarı bitirdikten sonra Bern’e gidiyor, babam da Bern Üniversite’sinde eğitimine devam etmeye karar veriyor. Kadere bak ki, İsviçre’de kapı komşusu oluyorlar! Veronika, “Tirbüşonunuz var mı?” diye kapısını çaldığı komşusu Mehmet’e aşık oluyor. Evleniyorlar, Adana’ya geliyorlar. Tabii Mami’nin dans kariyeri bitiyor. Adanalı tanınan bir ailenin gelini oluyor…
Eeee?
-Eeee’si üç çocuk doğuruyor. O zamanlar Adana’da bale okulu açmak, ‘Yok devenin bale pabucu’! Ama Mami, bu hayalinden hiç vazgeçmiyor hep bir gün bunu yapacağını söylüyor. Ben 13 yaşındayken filan, annem bu hayalini hayata geçirdi. Yaptı yani! Ama Allah’ı var, babam da çok yardım etti. Annemden, kafaya takmayı öğrendim. Şu hayatta hiçbir şey kafaya takmadan olmuyor. Takacaksın! Ama insanın kafayı taktığı şeyi gerçekleştirememesi gibi bir şey de yok. Benim tutturuk halim annemden miras. Yaptığım işi tutkuyla yapmayı ya da tutkuyla yaptığım işe dört elle sarılmayı annemden öğrendim…

Babandan peki…
-Babam çok dürüst adamdı. Ama grisi yoktu. Hayat onun için ya siyah ya beyazdı. Ve inattı. Pire için yorgan yakardı. Ama şahaneydi. Kimseye eyvallahı olmayan benim de hallerim vardır, işte o deli hallerim babamdan miras!
Sen hep üzerine konuşulan bir insan oldun. Başlarda çok eleştirildin ama sonra ‘Ayşe Arman gazeteciliği’ diye bir kavram çıktı. İnsanlar üzerine tartıştı. Üniversitede tez konusu oldu. ‘Ayşe Arman gibi olmak’  ‘Ayşe Arman-laşmak’ –  ‘Ayşe Arman’lıkta Ayşe Arman’ı geçmek gibi  tabirler kullanıldı. Bunlar kulağına nasıl geliyor?
-Bir şekilde, iltifatlara da, hakaretlere de çok kulak asmamayı ve yoluma devam etmeyi öğrendim. Önemli olan yoldur, emektir, çabadır ve çalışmaktır. Ölene kadar çalışmak gerekiyor!!! Hepimiz için geçerli bu. Çalışmazsan, üretmezsen ayakta kalamazsın, bu kadar basit. 25 yaşında köşe yazmaya ve röportaj yapmaya başladım. Şimdi 45 yaşındayım, 20 yıldır hala, o ya da bi şekilde insanlar benim hakkımda konuşuyorsa, bu iş üretmeye devam ettiğim içindir…
Peki ‘Ayşe Arman-lık’ sence nedir?
-Hiçbir fikrim yok. Ben, benim. Başkasına benzemeye çalışmıyorum. Olmadığım biri gibi gözükmeye uğraşmıyorum. Mal bu! Bu, galiba işte Ayşe Armanlık. Yani samimiyet. Samimiyet öyle bir duygu ki, yamuk yapamıyorsun, miş gibi olmuyor, çünkü samimiyet insanlara geçiyor. Varsa var, yoksa yok… Ben gerçekten aşk duyduğum bir işi, aşkla yapıyorum. Eğleniyorum. Bir sürü şey öğreniyorum. İnsan hikayelerine ölüyorum, bitiyorum. Bunları da yazıyorum. İç dünyamı da anlatıyorum. İnişli çıkışlı bir tipim. Bir uçtan bir uca savruluyorum. Hep bir öğrenme halim var. Her şeyi abartma halim var, çocuk gibiyim aslında. Her yaptığım röportaj, benim için dünyanın en önemli röportajı… Böyle saçma bir tipim…
 “Ben yaptım oldu!” diyor musun???
-Haşa! Üç hafta yapma, bak bakalım ne oluyor… Yoksun o zaman… Ne kadar ekmek, o kadar köfte! Her Pazar iki saat mutluyum, o kadar, sonra unutulup gidiyor yaptığın röportaj, sil baştan yeniden başlıyorsun. Ama bak, ben üç tane iş yapıp yorulanlardan değilim, uzun yol koşucusuyum, maratoncu yani! 20 yıldır neredeyse her Pazar işi yapıyorum. Şu memlekette en çok röportaj yapmış insanlardan biriyim. Çözdüğüm kasetler dünyayı döner…

Kendini ‘bir adet şeffaf telefon’ gibi tarif ediyorsun.  Bize yansıyan da bu oldu hep. Çok açık ve net bir kadın görüyoruz sana bakınca ama senin bile karşısında ‘soyunamadım’ dediğin bir durum ya da bir insan olmuştur muhakkak…
-Elbette! Tırstığım, korktuğum, o yüzden de kendimi kapattığım bir sürü an olmuştur, olmaz mı? Ama bunu da itiraf etmişimdir. Korktuğumu da söylerim ben. Gerçekten açık sözlüyüm. Ama ben açık sözlü ya da cesur olmak için bir çaba sarf etmiyorum. Ben böyleyim. Yapım bu. Hesaplı kitaplı bir şey değil yani. Malzeme bu. Bir de, galiba utanma duygum az. Benim üzerine konuşamayacağım, soru soramayacağım hiçbir konu yok. Bence, utanılacak tek şey dürüst olmamak. Tarsus Amerikan Lisesi’de okumak da beni şekillendiren yerlerden biriydi. Özgür yetiştik biz. Her şeyi sorabilirdik, sorgulayabilirdik, e o zaman daha açık ve direkt bir insan oluyorsun…

HİÇ "ONE NİGHT" YAŞAMA FIRSATIM OLMADI Kİ!
Bir yandan da  dünyanın en özgürlükçü kadını gibi duruyor olsan da, hatta marjinal bir hayat yaşıyor gibi görünsen de bazı konularda inanılmaz tutucu olduğunu düşünüyorum. Mesela, ‘Aşk eşittir seks’ tarifin. Bu düpedüz “Aşık olmadığım adamla yatmam, sevişmem” demek çünkü. Ya da “Hiç one-night yaşamadım” demen. Gerçekten yaşamadın mı?
- (Gülüyor) Yaşama fırsatım olmadı ki! “One night stand olur” diye başladığım şey, 6 yıl sürdü… Uzun sürüyor benim ilişkilerim. Bu da hoşuma gidiyor aslında. Seksi, sadece bir gece yaşayıp, sonra hiçbir şey olmamış gibi hayata devam edemeyecek kadar değerli buluyorum. Belki seksi ayağa düşürmeyi de sevmiyorumdur, kim bilir…  Benim için şöyle yani: Biriyle sadece bir kere yatağa gireceksek, hiç girmeyelim. Çoooook güçlü şeyler hissetmiyorsak da girmeyelim… Seks, aşkla olunca güzel. Ben yaşadığımız ilk seksin de, sonraki ilişkilerimiz için çok belirleyici olduğuna inanıyorum. Benim ilk cinsel deneyimim de çok aşık olduğum biriyleydi. Ve 7 yıl birlikte olduk. O yüzden bu konularda biraz eski kafalıyım. Seks benim için gerçekten aşk. Aşk da seks. O yüzden de sadece “Merhaba” dediğim biriyle yatamam. Çünkü tanımam, etkilenmem, zaman geçirmem, baştan çıkmam, hayranlık duymam lazım. Seks o kadar şahane bir şey ki, uyduruk halini yaşamak istemiyorum. Her şeyi hakkını vererek yapmak lazım, sevişmek de benim için öyle…
Diyorsun ki  “Alya büyüdüğünde ona öğretmek istediğim şeylerden biri, sakın gurur için bir şeyleri feda etme!" olacak.  Gurur, biraz da kibirle eş değer bir şey  mi senin için? 
-Evet. Hele söz konusu aşksa, insan gurursuz da oluyor, olabiliyor… Kural tanımıyor aşk… İnsan aşık olunca maymun da oluyor, olabiliyor...
"Ben küs kalamam mesela. Kin tutamıyorum. Hafızam kaydetmiyor bu tip şeyleri. Bir arkadaşım, “Bilmem kim sana şunları şunları yapmıştı! Nasıl hatırlamazsın!” demişti bir kere, gerçekten hatırlamıyordum. Sonra eklemişti: “Senin affetme duygun yalama olmuş!” Doğru! Ama bu halimi de seviyorum. Olumsuz duyguları taşımamak iyi bir şey. Bunca yıl içinde bir sürü şey söylediler hakkımda, onlar konuşa dursunlar, ben iş üretmeye devam ettim. Bazıları iyi oldu, bazıları olmadı ama hep devam ettim. Aslolan da bu zaten…”

Canlı yayında izlemiştim seni fi tarininde. Bir ödül töreninde sunuculuk yapıyordun. Bir ara mikrofonu Bülent Ersoy’a uzattılar, senin için ‘ Yavrum sen nasıl güzel bi kızsın, ben seni seyrederken bir şişe rakı içerim, kuğu gibisin!’ dedi. Senin cevabın, “Siyahtandır, ince gösteriyor!” oldu. Bülent Ersoy devam etti. “O ayağının duruşu o nasıl zarif bir duruş!” Senin cevabın  ‘Kuliste uyardılar, ayağını öyle yap dediler. Yoksa çok da bildiğim bi şey deği!l’  Şunu merak ediyorum. Kötü eleştiri tavanken dimdik duruyorsun da, iltifat kabul etmeyi neden bilmiyorsun?
-Orta sınıf ahlakı! İltifat kabul edememe huyum var, doğru söylüyorsun! Çünkü benim için alçak gönüllülük esas. Mütevazı olmak önemli. Bir de, öyle kaygan bir zemin ki bu içinde olduğumuz dünya, ne iltifatları çok ciddiye alacaksın ne de küfürleri!  Tek bildiğim, sonsuza kadar çalışacaksın. Buna çok inanıyorum. İşçi arıyım ben. “Yirmi beş yıldır çalışıyorum artık bir yere geldim, hadi biraz yayılayım”  gibi bir duygum olmuyor, olamıyor. Sürekli işten kovulacakmışım gibi bir hisle çalışıyorum. Kafamın arkasında sürekli, “Bu daha iyi nasıl olur?” sorusu var benim ve hep daha iyisini yapmaya çalışıyorum. Bitmez tükenmez bir suçluluk duygusu…

NE ZAMAN BABAMI DİNLEDİM Kİ! BURNUMUN DİKİNE GİTMEYİ BABAMDAN ÖĞRENDİM BEN!
Bir de o çok ses getiren 40 yaş pozların var. Evli ve bir çocuk sahibiyken, kimilerine göre saygınlığın en tepesindeyken, senin “seksi” ama genel algının “çıplak” dediği o meşhur fotoğrafları çektirdin.  Baban yaşıyor olsaydı,  o fotoğraları yine çektirir miydin?
-Elbette! Ne zaman babamı dinledim ki… Kafamın dikine gitmeyi babamdan öğrendim ben! Tabi ki çektirirdim! Şu anda da banyomda asılı o fotoğraflar. Hatta 50’imde yeniden yapayım diyorum. Eğlendim Nihat’la çalışırken. Kavga da ettik. O öyle bir adam, bir sürü duyguyu aynı anda yaşıyorsun. Ama şahane bir fotoğrafçı. Bir sanatçı o. Bir sürü şey öğrendim ondan. Elimi, kolumu ne yapmam gerektiğini, bacağımı n’aparsam daha ince görünebileceğimi… Hala ondan öğrendiğim şeylerin ekmeğini yiyorum. O bir büyücüdür. Her kadının bir Nihat Odabaşı fotoğrafı olmalı.
Sana göre bir sürü şey çok normal… 25 yaşındaki Alya sana gelse ve 55 yaşındaki bir adama sırılsıklam aşık olduğunu söylese…
-Üzülürüm ama yapacak bir şey yok! Onun hayatı, karışamam, geçici bir delilik yaşadığını düşünürüm… Ve gerçekten geçmesi için beklerim. Geçer de… 30 yaş çok fazla çünkü… İnsanın içi titriyor çocuğu söz konusu olunca. Ama dediğim gibi kimsenin hayatına da müdahale edilemiyor. Nasihat filan da palavra…

Betül Mardin bir duayen. Onunla tanışan hemen herkesin dizlerinin bağı çözülebilir heyecandan.  Sen peki, ilk tanıştığınızda neler hissetmiştin? 
-Bütün gazeteciler Betül Mardin’i tanır. Ben de tanıyordum. Yirmilerimin başında tanışmıştım onunla, ama bir oğlu olduğunu bilmiyordum. Betul Hanım’a çok hayranlık duyuyorum. Çünkü kendini yenilemeyi ve yeni kalmayı başarıyor. Düşün 88 yaşında hala üniversitede ders veriyor. Öğrencilerin ders almak için sıraya girdiği bir hoca. Esprili, bilgili, merhametli, vicdanlı, tatlı, derin, sarkastik… Yeni çıkan kitapları okuyor, filmleri izliyor. Hep diri, hep canlı, hep günceyi takip ediyor. Bunun dışında ailesine de inanılmaz düşkün. Herkese, her şeye yetişiyor. Alya’yla ilişkisine de bayılıyorum. Çok sürprizli bir babaanne, Alya’nın görmediği müze yok, hepsine Betul Hanım götürdü. Bir ara her hafta sinemaya da gidiyorlardı. Alya’ın sevdiği bütün karakterleri biliyordu. Onu İstiklal marşının anlamını o anlatıyor ona. Sözlüğe nasıl bakılır, onu da babaanne öğretti. Müthiştir yani…
100 yıl yaşayacağını bilsen, gene Ömer’le mi devam etmek istersin bu yola?
-Kesinlikle evet! Ben dünyanın en şanslı kadınlarından biriyim. Çok aşık olduğum bir adamla birlikteyim. Ömer, şu hayatta benim başıma gelen en iyi şey. Çok iyi sevgilidir, tutkuludur, bir kadını nasıl mutlu edeceğini biliyor, düşüncelidir, zariftir, cömerttir, çok iyi babadır, ayrıca eğlenceli bir arkadaştır… Ve biz birbirimize çok açığız. Kavga ederiz ama hemen barışırız. Küs kalmayız. Hiç bir şeyi içimizde tutmayız. Şu dünyada kendimi Ömer’den daha yakın hissettiğim kimse yok.
Bana mesela senin ‘serserilikten’ daha çok hoşlanacağın duygusu geçmiştir hep…
-A sen Ömer’i salon erkeği mi zannettin! Ömer’in bir tarafı feci serseridir. Güzel olan öyle değilmiş gibi durması. Dengesiz bir terazidir o. Onun içinde bir sürü adam yaşıyor. Hepsini de seviyorum. İnanılmaz komplekssizdir. Ben bir sürü adam zor bir kadınım. O ise beni olduğum gibi kabul etti, değiştirmek için bir çaba sarf etmedi. Gerçek sevgi bu bence.
 “Ömer’le kurduğumuz bu hayat, kendimi daha değerli hissetmeme yol açtı. Ben aile kuramam zannediyordum, anne olamam, meğer öyle değilmiş… Onunla kurduğumuz bu hayat benim için çok değerli…






SAATİNİ ÇIKARMADAN SEVİŞEN ERKEKLER ÇORABINI ÇIKARMADAN SEVİŞEN ERKEKLER GİBİLER...

Ve benim en en sevdiğim yazılarından biri  "Sevişirken saatinizi çıkaranlardan mısınız?" başlığıyla yazdığın yazıydı. Yalnız başlıktan bağımsız olarak sadece sevişirken değil, bir olay bir durum karşısında kimlik olarak soyunmayı anlatan bir yazıydı aslında. Saatini en son ne zaman nerede ne için çıkardığını merak ediyorum…
-Röportaj yaparken, yüzük-müzük-saat ne varsa çıkarıyorum… Kendimi tamamen karşımdakine veriyorum. Teslim oluyorum. Karşındakini ruhen, kalben soymak istiyorsan senin de bunu yapman gerekiyor. Sen kendi kabuğundan kurtulamazsan, karşındakine bunu hiç yaptıramazsın! Nedense saatimi çıkarmak, bir tür, o ana dair şeylerden kurtulmak gibi geliyor… Saçma belki ama yapıyorum… Ve evet, sevişirken de çıkarıyorum… Saatlerini çıkarmadan sevişen erkekler, benim için çoraplarını çıkarmadan sevişen erkeklere benziyor!
Uçaktaysak en güzel yol arkadaşı olacak kitap?
-Kürk Mantolu Madonna! Okumayan herkes acilen okusun. Türk edebiyatının en değerli eserlerinden biri. Paul Auster’ın New York üçlemesi de olabilir…
Evdeysek en güzel sevişme mekanı?
-(Gülüyor…) Alya evde değilse evin her yeri...
Bir yol ayrımındaysan fikrine başvuracağın ilk kişi?
-Ömer. Ondan daha çok güvendiğim kimse yok çünkü…

EN GÜZELİ DE KAHKAHALAR ATARAK SEVİŞMEK

Yıllarca cinsellikle ilgili yazmadığın ya da sana  bununla ilgili sorulmayan bir şey kalmadı aslında. Farklı ne sorabilirim dedim ve aklıma Charles Bukowski’nin bir kitabında okuduğum şu dizeler geldi. “ Bazen hiç düzüşmemek, yarım yamalak bir düzüşmeden daha iyidir. Yanılıyor da olabilirim… Hatta genellikle yanıldığım söylenir.” Katılır mısın buna ?
- Benim için yarım yamalak da olsa, hele ki içinde aşk varsa, sevişmek, hiç sevişmemekten daha iyidir! İrili, ufaklı bütün sevişmeler güzeldir… En güzeli de kahkahalar atarak sevişmek…
Bu gece rüyanda kimi görsen sabahında çok mutlu uyanırdın?
-Ömer’i. Görüyorum da. Yanımda yatan sevgilimi, rüyamda da görmek hoşuma gidiyor. Dalgamı da geçiyorum. “Oha” diyorum, “Gerçek hayatta seninle seviştiğim yetmiyormuş gibi bir de rüyamda sevişiyorum!”


MASAL BU YA...
Masal bu ya; yağmurlu bi gece… Alya’yı uyuttun ama seni bir türlü uyku tutmuyor. Sığamadın bir yerlere… Bildiğin efkar bastı.  Anahtarları kapıp atladın arabaya.
Nereye gidiyorsun?
-Hava almaya… Her şey bastı.. Sıkıldım…
Arabada hangi şarkı çalıyor?
-Sezen olabilir… Eski dönemleri…
Evden çıkmadan aynaya bakmış mıydın?
-Hayır. Ama dikiz aynasında şimdi kendimi gördüm. Ve birden efkarlanmaya hakkım olmadığını fark ettim. Hayat kısa, saçma sapan şeylere takılmamak lazım…. Kendimizi bu kadar önemsememiz lazım… Ve en önemlisi hep şükretmemiz lazım. Acilen ilk çıkıştın eve geri dönüyorum!!!!

FOTOĞRAFLAR: EMRE YUNUSOĞLU 

ÖNEMLİ NOT: Röportaj basılı olarak calling dergisi temmuz sayısında yayınlanmıştır. Ağustos sayısında da Haydar Dümen'le gerçekleştirdiğimiz çok eğlenceli bir röportaj daha geliyoooor!...



4 Temmuz 2015 Cumartesi

MATMAZEL NE KADAR GÜZELSİNİZ BENİMLE EVLENİR MİSİNİZ?

ZUHAL TEKKANAT: BİR DE AH!... KEŞKE HİÇ AYRILMASAYDIM...


“Sizinle rakı içmek istiyorum” dedim. Şaşırdı bir an, duraksadı biraz… Sonra o mavi gözlerini çakmak çakmak gözlerime dikti ve “ne zaman?” dedi.  Neden, hangi münasebetle değil, sadece “ne zaman?” Siz ne zaman uygunsanız? dedim. Yeter ki “evet” deyin. “Evimde ağırlamak isterim o zaman seni” dedi. “Önümüzdeki hafta sonu buyur gel.” Gittim. Bir köpeği, üç kedisiyle yaşıyor Zuhal Tekkanat. İki odalı, müze gibi, bütün duvarları Cemal Süreya fotoğrafları ve şiirleriyle dolu bir evde. Hiçbir şeyi atamayan, atmaya kıyamayan bir kadın. Biriktirmiş… Aşkının hatırasını, yazdığı mektupları, eski tarihli gazeteleri, dergileri… Birinin yazdığı bir hayran notunu, oğlu Memo’nun kıyafetlerini, Cemal Süreya’nın kalemini, eve gelen çiçekleri, her şeyi… Koca bir hayat orda öyle somut halde duruyor gözlerinizin önünde. Sadece hatıraları değil, o hatıraların işaretlerini de taşımış boynunda. Hiçbir nesne sadece “nesne” değil.  Kalem sadece kalem değil, Cemal Süreya’nın kalemi. Masa sadece “masa” değil, üzerinde şiirler yazılan, “bak dün okudum, bir sürü yeni gezegen bulunmuş” diye notlar alınan bir masa. Bazı insanlar öyledir hani. Neyin yanında dursa onu yeşertir, can verir. Bir müddet suskunluk oluyor önce aramızda. “Ne düşünüyorsun tam şu an?” diye soruyor bana. Diyorum ki üç gündür elimde “onüç günün mektupları” var. Evirdim okudum, çevirdim okudum… Orda bir yerde Cemal Süreya bir kahvede size mektup yazıyor. Tam o esnada kahvede bir halk türküsü çalıyor. Cemal Süreya satır aralarında size durmadan türkünün şu sözlerini yineliyor, “can alıcı bakışları gözünde gözünde gözünde…” Gözleriniz… diyorum. Gözleriniz… Sağanak bir yağmurun habercisi gibi bulutlar geçiyor gözlerinden Zuhal Tekkanat’ın. Ağlamıyor ama; tutuyor hepsini. Dedim ya, o biriktiren bir kadın! Derken, “altınbaş kadehe yağ gibi doluyor” Ve ben başlıyorum sormaya…

Babanız askerde yazıcıymış. “Annem çok güzel türkü söylerdi” demişsiniz. Okul Kütüphanelerinde hep başkanlık yapmışsınız…Biraz o günlerden bahseder misiniz? Nasıl bir aile, nasıl bir çocukluktu sizinki?

-Babam çok sert otoriter bir babaydı. Annem de tam tersi, yumuşak başlı, sabırlı bir kadındı. İlk çocukları olarak ben dünyaya geldim. Benim arkamdan kız kardeşim ve iki erkek kardeşim daha oldu. İyi bir aile yaşantımız oldu. Ben çocukken babam ikinci kez askere çağrıldı. İhtiyatlık askerliği deniyordu o zaman ona. Altı yaşımda istanbul’a ihtiyatlık askerliği için taşındık. Ben daha çok babamı severdim. Anneme göre daha akıllı, daha derleyici, yöneticiydi. Okuldayken de birinci, ikinci, üçüncü sınıf dahil müsamerelere seçilirdim. Dördüncü, beşinci sınıfta kütüphane kolu başkanlığı yaptım. Ortaokulu Erenköy’de kudum. Elişine çok yatkınlığım vardı ve Fransızcam iyiydi. Liseyi Kadıköy Kız Enstitüsü’nde okudum. O biter bitmez de Beyoğlu Olgunlaşma Enstitüsü’ne devam ettim.

1938’de doğmuşsunuz. Cumhuriyetin ilk yılları… İlk gençliğiniz nasıl geçti bu günlerle kıyaslayınca? Çünkü hep o dönemlerin daha çağdaş olduğundan bahsedilir. Böyle bir mukayese yapabilir misiniz?

-Hayır değil. Hiç değildi. Çok daha sıkıydı. Ödümüz patlardı bir şey konuşmaya. Ben size söyleyim. İlkokul 5.sınıftayken ben, yönetim değişti. Bir devir bitti başka bir devir başladı. O yaşta bir çocuk siyaset nedir nereden bilir? Demek ki izliyormuşum bir şeyleri… Sokaktan geçiyorlar bir gün. Camı açıp el sallıyorum onlara. “Hoş geldiniz” diyorum, yeni devrime! Tabi bu hemen dikkate alınıyor. Ertesi gün müfettiş geliyor sınıfa. “Dün” diyor,  “bu pencereden kim el salladı?”  Her şeyin daha iyi olması için çok büyük çabalar veriliyordu ama çok sancılı bir süreçti. O çocuk yaşımdan beri güvendiğim bir şeylere sarıldım ve adımlarımı hep onlardan yana attım. Ama kolay olduğunu kimse söyleyemez. O gün de zordu, bugün de zor!

İlk şiirinizi ilkokul 3. sınıfta yazmışsınız…

Doğrudur. Edebiyata hep tutkum vardı. İlkokul ikinci sınıfta başladım hatta. Kar mı yağıyor, onun şiirini yazardım. Sokakta bir köpek mi gördüm, onun acısını yazardım. Ne bileyim, yağmuru yazardım. Ama elişlerine de çok yatkındım. O yüzden olgunlaşmayı düşündüm.

Ve ‘beşik kertmesi’ nedeniyle çok küçük yaşta evlendiriliyorsunuz…

-Maalesef isteğim dışında o şekilde evlendirildim. 18 yaşım dolmamıştı daha. 19’ u bitirirken de kızım dünyaya geldi. Böylece yedi yıllık bir evlilik hayatım sürdü. Kızımın babası askerdi. Ben de artık ev işleri, el işleriyle uğraşırken, o arada bir yandan da günlük tutmaya başladım. Romanımsı bir günlük ama; kitaplaşacak nitelikte koca bir defter yazmıştım. Ne var ki eşim kıskandığı için yırttı onu. Daha ileriki zamanlarda da hayatına başka biri girdi zaten ve ayrılık istedi.

O süreci nasıl atlattınız? Neler hissetmiştiniz?

-Severek evlenmedim ama; tabi ayrılıklar acı veriyor insana. Başta çok üzüldüm. Sonra bir şekilde atlattım o süreci. Babamın yanına taşındım. Kızımla birlikte iki yıl süreyle babamla birlikte yaşadım.

Günlüğünüzü neden yırtmıştı? Yazmanızla ilgili tam olarak duyduğu rahatsızlık neydi? Ve bu o dönem için hevesinizi kırmış mıydı? Yoksa kaleme karşı daha mı çok bilendiniz?

Bunu ona sormak gerekirdi tabi. Onu ben değerlendiremem; ama tahminim o ki asker olduğu ve o tabiatta bir insan olduğu için benim yazmam, edebiyatla ilgilenmem ona bir şekilde ‘fazla’ geliyordu. Gereksiz olduğunu düşünüyordu. Kıskançlık hissetti diye tahmin ediyorum. “Kır dizini otur, evinin kadını ol, çocuğuna bak!” Buydu nihayetinde onun anlayışı. Bu beni yıldırmadı tabi. Yazmama kimse engel olamadı. Bakmayın siz Cemal Süreya döneminde de engellerim çoktu.

Onun yazmanızı çok desteklediği söyleniyor halbuki!

-Şöyle destekledi. Hiçbir zaman görünür şekilde engel olmaya çalışmadı. Ama mesela evliliğimizin ilk yıllarında yazdığım şiirler hep kaybolurdu ortalıktan. Günahını almak istemem tabi ama; onun sırrına hala eremedim. Bulamazdım sonra yazdığım şiirleri. Oğlum mu yırtıp yok ediyordu, Cemal mi bir şekilde saklıyordu hala bilmiyorum. Ama bunların hiç biri uzun vadede beni engelleyemedi. Ben hep bir şeyler üretmeliyim duygusuyla yaşadım. Hala da öyle devam ediyorum. Ya resim çizmeliydim, ya dikiş dikmeliydim, ya şiir yazmalıydım…

Öykü ya da romanla ilişkiniz nasıldı?

Öykü ve romana yokum! Öykü bana hep fazlalık gelmiştir. Roman daha da fazlalık geliyor. Az öz yazayım, öz konuşayım ama iyi şeyler çıksın ortaya isterim. Hep böyle düşündüm, böyle de yürüdüm.

Babanız ve kızınızla yaşadığınız o iki yıl nasıl geçti?

Evde küçük bir Japon teyibim vardı. Ona Orhan Veli’den, Cahit Külebi’den, Muhip Dranas’tan şiirler okurdum. Bir de akvaryumum vardı. Akvaryumdaki o gece lambasının ışığında, balıkların o görüntüsünü izler, şiir okurdum. Oradan kendime bir neşe kaynağı çıkarırdım. Ne diyelim ona? Bir direniş, bir umut…

Derken ilk kitabınız ‘Gibi’ çıkıyor 1965’te…

-Evet, sonrasında da zaten Yelken dergisi için Mübeccel İzmirli’den sonra birileri beni tavsiye etmiş. Oraya başladım. Bir yıl kadar Yelken dergisini yönettim. Sonra Yeni İstanbul gazetesinde bir süre sanat muhabirliği yaptım. Tam o dönemde bir şekilde Yaşar Kemal’le tanıştığım görülmüş ve bu nedenle gazeteden kovuldum. Gittim derginin sahibi Ruknettin (Resuloğlu) beye ‘böyle böyle’ oldu diye durumu anlattım. “Sen üzülme, nerde çalışmak istiyorsun?” dedi. “Cumhuriyet’te” dedim.

Sonra…

“Peki” dedi. “Hadi gidelim!” Kalktık Cumhuriyet’e gittik. Yazı işleri müdürüne çıktık. Sağ olsun kabul etti ve adli muhabirliğe aldı beni. Kadrolaştırmadan ama tabi. Yapamazsan sonra başka şeyler düşünürüz dedi.  İlk duruşmayı izlemem tam bir felaket oldu. Sabahattin Eyüboğlu davası. Demiroğlu da avukat. Ali beyi elleri kelepçeli getirdiler. Onu gördüm, biraz dinledim, dayanamadım gittim kapıda ağlamaya başladım… Sonra gazeteye gittim koşa koşa, yazı işleri müdürüne çıktım. Dedim, ‘efendim ben bu işi yapamayacağım!” Sakinleştirmeye çalıştı beni biraz. Sonra “peki, sen söyle, ne iş yaparsın?’ dedi. ‘Ben eskiden sanat yönetmeniydim’ dedim. ‘Tamam, sizi o bölüme alalım, yürütebilirseniz devam edersiniz orada’ dedi ve ben böylelikle Cumhuriyet’e başladım. Epey bir süre orada devam ettim. Sonra tabi Cemal Süreya ile tanıştım ve hayatım değişti!

Nasıl tanıştınız peki ? İlk gördüğünüz anı çok net hatırlıyor musunuz ? Neler hissetmiştiniz?

Erkek kadın ilişkisi olarak düşünmedim açıkçası. Bir edebiyatçı, kültür insanı olarak düşündüm. Ama entelektüel anlamda çok büyük hayranlığım vardı kendisine. Dediğim gibi  o dönem cumhuriyette çalışıyorum. Doğan Hızlan ve Konur Ertok da bizim düzeltmenlerimizdi. Onlar Cemal’e demişler ki bir gün “ ya bizim oraya yeni bir kız geldi, görsen fıstık mı fıstık!”
“Yapma ya!” demiş o da. Bu arada Ülkü Tamer, Tomris Uyar filan beraber dergi çıkarıyorlar o dönem. Sonra Onat Kutlar’ın Şişli’de yönettiği  ‘Sinema Tek’ vardı. Ben yabancı dil bilmesem de o görüntüler beni çok etkilerdi tabi. İzlemeye çok giderdim. Orada bir gün karşılaştık. Yanımda kim vardı o an hatırlamıyorum.  Ben “Papirüs dergisinde bazı eksiklerim var, onları tamamlamak üzere gelip rahatsız edeceğim sizi bir gün” dedim. O da  “hayhay hanımefendi! bekleriz” dedi. Öyle ayrıldık.

Hepsi bu mu?

Daha sonra bir gün, Beyoğlu’nda Görçek fotoğraf stüdyosu vardı o zamanlar. Orası yerini boşalttı, Edebiyatçılar derneğine verdi. Edebiyatçılar derneği de Haltun Taner sayesinde orada bir açılış yapacak. Ben de de klasik batı müziği plakları vardı. Bana dedi ki “hem gel bana yardım et. hem de plaklarını getir.”  Gittiğim, açılışı yaptık. İşimiz bitmeye yakın Cemal Süreya geldi yanında iki üç kişiyle. Bana doğru yürüdü. Elimi sıktı ve “Matbezel ne kadar güzelsiniz! Benimle evlenir misiniz?” dedi.

Herkesin içinde, küt diye…

Evet aynen böyle oldu. Tabi o an çok şaşırdım ama bir an duraksadıktan sonra, dedim “kusura bakmayın beyefendi, ben öyle bir şey düşünürsem size sormam buna kendim karar veririm.”

“Ben seçilmem seçerim” gibi bir cevap olmuş.

-Evet, buydu tabi söylediğim. Ama o beklemiyordu sanırım öyle bir cevap. O kadar insanın içinde olunca da bu, yüzü düştü ve hiçbir şey söylemeden arkasını dönüp gitti. O an gitti gitmesine ama hiç vazgeçmedi. Kaçan kovalanır gibi sanırım biraz da. Bilemiyorum… Belki de benim kendimi sürekli çekmem de o dönem için ona cazip gelmiş olabilir. O olsaydı ona sorardınız tabi bunları. Mehmet Şeyda o sıralar kız kardeşimin sevgilisiydi. Sonra evlendiler. O aramıza girip bizi yemekli görüşmelerle yakınlaştırmayı sağladı. İlişkimiz başladıktan altı ay sonra da bana Kapalı Çarşı’da bir yüzük ve bir papuç aldı. “Hadi şimdi eve git, annene bana söyle” dedi. “Ben Cemal Süreya ile evleneceğim” diye. 


Ve evlendiniz…

Evet; ben 28, o 35’ yaşındaydı evlendiğimizde. Aslına bakarsanız normal evlenme yaşı işte ama ikimizin de ikinci evliliğiydi. Tabi o zamana kadar çok ilişkileri olmuştu Cemal’in.  İki yıl sonra da bir çocuğumuz oldu Oyacım. Tıpkı ona benzeyen bir çocuk, onu çok mutlu etti. “Yaşadığım Yıllar’ kitabımda epey yazdım o dönemi. Çok güzel bir yedi yılımız geçti. Unutulmazdı. Çocuğu büyütürken tabi problemler oluyor. Çalışan insanlar arasında olagelir şeylerdi bir çoğu da. Kötü hatıraları unutmaya iyileri aklımda tutmaya çalıştım hep. Hala da onu yapıyorum. Biz iyi bir yedi yıl geçirdik.

Nasıl bir aşktı sizinki? 

-Olağanüstü bir aşktı. Bir kitap önerirdi bana mesela. Ben zaten okumayı çok severdim ama, o önerdiği için o kitabı sabaha kadar okur bitirirdim. Bu aşkımın ona derinliği… Aramız çok iyiydi fakat biz çok kıskanıldık. Eskiler, yeniler hepsinin gözü üzerimizdeydi. Kadınlar ona çok hayrandı, dediklerine göre ben de güzel bir kadınmışım. (Gülüyor…) Eski fotoğraflarıma bakıyorum bazen, fena değilmişim diyorum tabi ben de.

Birlikte en çok nelere güler, nelere öfke duyardınız?

Gündüzleri ayrı geçti geceleri  beraberdik. Akşamlarımız iyi geçerdi. Her akşam bir küçük rakı açılır, şiir ve edebiyat üzerine tartışmalar yapardık. Dilin yanlışları üzerine konuşurduk… Çocuklu bir evlilik olduktan sonra tabi aksamalar başladı. Bir süre sonra da zaten evlilik hayatı Cemal’e demode gelmeye başlamış olacak ki başka heyecanlar aramaya başladı.
Ne var ki “biz hiç ayrılmadık, yazılmadı adlarımız mezar taşlarına” Cemal’in kendi dizeleridir. Ayrılığı hukuka bağlamak gerek, gönüllere değil! Hukuka bağlandı mı bitiyor zaten. Hukukun dışında ölene kadar yanındayım. Resmi olarak ayrı olduğumuz halde gitmiş Kadıköy Caferağa muhtarlığına ‘oğlum ve eşimle yaşayacağım’ diye bildirmiş filan. Duygusaldı Cemal çok. Gönül bağımız ölene kadar kopmadı.

Bazen birine kızma nedenlerimiz onu çok sevme nedenlerimizdir ya aynı zamanda. Sizin duygularınız nasıldı bu anlamda?

-Küsmeleri çabuk oluyordu, barışmaları da. Her şeye çabuk küsmesinden çok rahatsız oluyordum ama çabuk barışması da mutlu ederdi. Bir de konuşmasam da ne düşündüğümü suratımdan anlardı. O yanını çok severdim. Ben bir şeylere öfkelenince de “kıymetimi bilmiyorsun benim” diye söylenirdi. “Hanıııım hanım! Sen Cemal Süreya Üniversitesi’ni bitirdin’ der gülerdi sonra…

Elif Sorgun adını da birlikte bulmuşsunuz. Şiirlerinizi başka bir isimle yazma ihtiyacını neden hissettiniz? Tek neden o dönem memur olmanız mıydı? Yoksa bir kadın olarak tam anlamıyla istediğiniz gibi yazamayacağınızı düşünmüş olabilir misiniz bilinçaltında bile olsa?

-Güzel bir soru. Aslında ilk buluş hikayemiz tamamen memur olmama bağlıydı. İki ayrı dergide yazıyordum o zaman. Cemal de Papirüs dergisini çıkarıyor o zaman. O da beğendiği şiirlerimi basıyor orada. Memur olunca bu bir şikayet konusu, suç unsuruydu. Oralardan da telif alıyordum çünkü. Bir gün evde oturuyoruz. Duvarda kocaman asılı bir haritamız vardı. Çok severdik ona bakıp gitmek istediğimiz yerlerin hayalini kurmayı. İşaretler koyardık oralara. Bir gün gene oturduk bakıyoruz haritaya öyle. Cemal’in aklına geldi ilk. Tabi o deneyimli olduğu için benden daha iyi biliyordu o konuları. ‘Bak” dedi öyle birden durup dururken. Adına Karacaoğlan’nın dizeleri var hani. “İncecikten bir kar yağar tozar Elif Elif deyi” adını Elif koyalım, bak orada da Yozgat’ın Sorgun içesi var. Soyadını da Sorgun diyelim. Beğendin mi? dedi. “Beğendim” dedim. Bir iki telafuz ettik. Hoşuma da gitti. Başka bir isimle yazmak bana senin söylediğin anlamda bir özgürlük getirmiş midir? Onu çok net değerlendiremiyorum açıkçası.

“Yazarken Cemal’in uslübundan hiç etkilenmedim” demişsiniz. Hatta çoğunlukla aşk üzerine şiirler yazmasını eleştiriyormuşsunuz. Ve aslında hep Edip Cansever’in şiirlerini benimsediğinizi söylemişsiniz. Kendisine de söylüyor muydunuz bunları? Ya da o sizden etkilenir miydi bu anlamda?

-Uslübundan etkilenmedim cümlesi yanlış. Ben ondan etkilenmiş olabilirim tabi. Böyle kesin bir yargı bana ait değil. Belki söylediğim bir cümle yanlış ya da eksik değerlendirilerek yazılmış olabilir. Ha ama Cemal Süreya benden etkilenmezdi. Açık konuşmak gerek. Onun kendine özgü bir uslübu vardı ve eleştirilse de o bundan asla ödün vermezdi. Ben eleştirirdim onu evet; ama uslübunu değil ağırlıklı olarak aşk üzerine yazmasını eleştirdim hep. Yoksa ben kendisinden mutlaka etkilenmiş olmalıyım. Daha doğrusu sadece ondan değil, aslında 2. Yeni’den etkilendiğimi söylemeliyim. Benim şiir tarihim, yaşımı da düşünürsek, Tanzimatlar filan değil 2. Yeni’den başlar. Tabi oradaki şairlerin benim yazış tarzıma uygun olanı Edip Cansever’di daha çok. Onu çok beğenirdim. Cemalse aşk ve ironi ile karışık  kendine özgü bir çalışma içindeydi. Dedim ki ona bir gün “artık üvercinka bitti, göçebe bitti, artık bundan sonra daha toplusal şeyler yaz Cemal.”


Gençler de bir o kadar bayılıyor o şiirlere...

-Elbette. Bütün gençler Üvercinka diyor, Göçöbe diyor, başka bir şey demiyor. Ama toplumsal konularda yazılan şiirleri, Uçurumda açan çiçek,  Kan var bütün kelimelerin altında, Ortadoğu, Beni öp sonra doğur beni’yi düşünün bir de.Yani diyeceğim, çok konuştuk, çok tartıştık bunları Cemal’le. Bir süre sonra da uslübumdan değil ama bu fikirlerimden etkilendi tabi Cemal. Etkilenmek de demeyelim ona da, ikna oldu belki benim vurgulamak istediğim şeylere.  Aklına yatmış olacak ki, bir süre sonra daha toplumsal konularda yazmaya başladı ve ondan sonra da hep öyle devam etti zaten. Sevda sözleri kitabında da, yapılan araştırmalara göre en çok yer alan şiirler, benim o fikirlerimden esinlenerek yazdığı şiirlerdir.

Aşk bu kadar tutkuluyken, sosyal ve entelektüel paylaşımlarınız bu kadar derinken ne oldu da  “onüç günün mektupları”nı doğuran trene bindirdi sizi hayat? Ne zaman nasıl kopmaya başladınız?

-Ben SSK’da çalışırken Şişli Ot Meydanı Hasteni’nde büyük bir ameliyat geçirecektim. Boynumdan,ama yüzde bir yaşama ihtimalim yüzde doksan dokuz sakat kalma ihtimalim vardı. Ben kabul ettim ve yattım hastaneye. Öyle olunca da Cemal’e şunu söyledim. “Sağlıklıyken sevdik, sevildik tamam; ama bundan sonra iki büklüm olacağım. Bunu kabul etmek benim için zor. İki büklüm acınan bir sevgili olmaktansa, özlenen eski bir dost olarak kalmayı yeğlerim.” Nedenini tam açıklayamıyorum ama reddettim bunu. Tıpkı bugün senin karşına bastonla çıkmayı reddettiğim gibi. Bacaklarım çok ağrıyor. Bastonla rahat ediyorum ama güçsüz görünmek…bilemiyorum ki! Netice olarak Cemal bu söylediklerimden çok alınmış ve üzülmüş. Ben hastanede olduğum süre boyunca her gün bir mektup yazıp getirip çekmeceme koyuyordu. Tabi benim onları o zaman ne okuyacak ne değerlendirecek halim var. Yazdığı mektupların içeriği de bir şekilde benim bulunduğum o durumun onda yarattığı korku ve bana duyduğu hayranlığın ifadeleri. Hala bugün okuyan herkes “sizin yerinizde olmayı ne çok isterdim” diyor bana.

Kitaplaştırmaya nasıl karar verdiniz?

-Cemal’in arzusuydu o da. Bir gün istedi benden o mektupları. “Ben ölürsem sen, sen ölürsen ben mutlaka kitaplaştıracağız bunları” dedi. Tabi o dönem ben hastaneden çıktım. Çok şükür ki sakat kalmadım. Cemal gitti tabi bastıramadan. Ben oğlumuz Memo’yla yaşamaya başladım. Can yayınlarından Erdal Öz’le görüştüm bir gün. Mektupları gösterdim. Baktı, okudu ve “hemen basıyoruz” dedi. Cemal bir ay sonra vefat etti, kitabı da göremedi. Şimdi  Turgut Çeviker tarafından da 14 mektup bulundu. O da birleştirildi birleşik olarak o da basıldı.

“Zuhal’im! Hayat…Hayatımsın! Sana hiç hayınlık etmedim” diye başlıyor o mektuplar. Bugünki aklınız ve duygunuzla buna tüm kalbinizle inanıyor musunuz peki?

-Evet! bu sözler çok doğrudur. Aradan yıllar geçti. Düşünün ki Onüç günün mektupları hala ha bire baskı yapıyor. Niye? Okuyucuya da geçiyor o duygunun gerçekliği… Ben bunu buna bağlıyorum.  Hem mutluyum hem mutsuzum… şimdi yok! E araya ayrılıklar da girmiş. Oğlum 21 yaşında gitti, Cemal 59 yaşında. Ben 76 yaşındayım ve hala yaşıyorum. Allahın gücüne gitmesin tabi ama; buna içerliyorum bazen. Sonra diyorum demek ki bunda bir şey var. Benim yapmam gereken şeyler var. Onları yaşatmalıyım. Memo’nun kitabını yazacağım daha. Bir de Cemal Süreya’nın adına bir yer edinebilirsem… derneğin kirasını ben şimdi emekli maaşımla ödüyorum ama; benden sonra ne olacak? Orası gerçek bir kültür merkezine dönüşsün, şiir atölyeleri, yazarlık atölyeleri kurulsun, Cemal Süreya adı orda hep yaşasın… en büyük arzum! Bir de “Ah!.. Keşke hiç ayrılmasaydım” diyorum.


Pişman mısınız?

-Pişmanım. O da çok pişmanlık duydu sonra. Ama arada yaşananlar… çok üzücü şeyler yaşadık tabi. Ölümünden birkaç ay önce bana sordu. “Soyadını değiştirdin mi?” diye. “Değiştirdim” dedim. “İyi halt etmişsin” dedi. Kızdı bana. Üzüldü… Gençlik… çok gurur yaptım tabi o zaman için bazı şeyleri. Bir gün  Enver Ercan Cemal’e soruyor. Diyor ki
“ Üstat! Pek çok kadınla konuştun, görüştün, yaşantın oldu. Hiç unutmadığın bir ad var mı aklında?” Cemal’in cevabı şu oluyor. “Evet! Oğlumun anası.” Bu da yeter bana!

Ona ithaf ettiğiniz bir şiir var mı peki? İki satır da olsa son olarak o dizelerle seslensek…


Cemal Süreya’nın “dört mevsim” şiiri meşhurdur. Ben de ona “beşinci mevsim” ile karşılık verdim. “Yeni yıl kartların, üç aydır uğramadığın posta kutusundan taşıyor… yedi kırlangıçtan birinin sana nasıl hayınlık yaptığını anlatacağım. 13 aralık 9 ocak arasında birleştirdiğin serüveni ve minik kuşun sana nasıl benzediğini anlatacağım.”

Sabır neydi?

Yaklaşık iki buçuk ay önce bir sabah koşma sevdasıyla uyandım. Rüya görmüş gibi... Blogumu düzenli okuyanlar Hatun'umun da hayatıma bö...