28 Eylül 2014 Pazar

Pera Müzesi sokak sanatları sergisi. Sesime gel...

Duvarların dili var. Konuşuyorlar...hem de her dilde. Mekan Pera Müzesi ve  duvar resimleri (yanılmıyorsam) ilk defa bir müzede sergileniyor. Son gün 5 Ekim. Yani daha zamanınız var. Hastası olan, yere göğe koyamayan, şurda daha iyileri var denildiğinde ayağını taştan esirgemeyip  saatlerce yol tepenimiz de var; hadi canım sanat mı bu yani şimdi diyen, dudak büken, daha ileri gidip görüntü kirliliği diye üfürükten savuranlarımız da. Ama siz onlara kulak asmayın derim ben. Zira onlar her şeyi öyle üfürükten savuruyorlar zaten! Sevmeyen ilgi duymayanlar için söylemiyorum tabi bunu. Sevmediği her şeyi öteleyen, küçümseyenlere sözüm. Doğru hedefin altını çiziyim de ben. Gereksiz alınganlıklara mahal vermeyelim değil mi? :) Sözün özü ben  seviyorum... Öğrenir öğrenmez de koşa koşa gittim. Çok eğlenceli bir bir saat geçirdim. Gitmek isteyen yolunu özellikle düşürür zaten. "Hiç aklımda yoktu ama bugünlerde oralardan yolum geçecek aslında"  diyen de  bi düşünsün. Elçiye zeval olmaz! :)


Neredeyse insanlık tarihiyle yaşıt graffiti sanatı ama günümüzdeki anlamıyla ortaya çıkışı 2. Dünya Savaşı zamanı olarak kabul ediliyor(muş)! Berlin Duvarı desem başka bi şey söylememe gerek kalmayacak zaten. Bizde en yaygın hale geldiği ve  en yaratıcı örneklerinin ortaya çıktığı zamanın Gezi olaylarına denk gelmesi de  "ilahi" bir tesadüf olsa gerek di mi? :) Bak sen şu dünyanın türlü türlü haline diyesi geliyor insanın.
Ama laf olsun diye değil, gerçekten bak. Daha anlatacak çok hikayesi var...




15 Eylül 2014 Pazartesi

Çağır o gelsin!...

Gözlüğümün camı kötü patlamış evet; ama bu benim günahım değil, yanımdaki dünya yakışıklısının hiç değil! Fotoğrafı çeken arkadaşa geri kalan hayatında başarılar dileyip burdan böyle dümdüz  geçelim o vakit. Konumuza gelelim.  Gerçi önce şuna bir açıklık getireyim. Oya işi gücü bıraktı mekan avına çıktı diye düşünmeyin.  İkidir üstüste denk geldi sadece. Bazen denk gelir öyle!...Ayrıca bu şehir dişi, bu şehir doğurgan sa elden ne gelir! Bazen sadece teslim olmak ve tadını çıkarmak gerekir! diyorum ve bu kez çok gerekli dipnotu hadisenin başına çekiyorum;  mekana gidecek kızlara çok mühim bir tüyo veriyorum. Kızlar: dikkat kesilin!! Sakın ola ki olay mahalline manitanızla gitmeyin. Benden söylemesi. Hayır şeytan doldurur filan, Allah korusun! Bir aile faciasına neden olmak istemeyiz değil mi? Zira fotoğrafta gördüğünüz üzere,  sahibi evlere şenlik. Hani şurda ayıp olmayacak olsa, diyeceğim ki bal dök yala! Dünya şekeri, inanılmaz sempatik, bi o kadar da yakışıklı. O zaman ne yapıyoruz "iyi olan kazansın ya da Allah sahibine bağışlasın" temennilerinden birini seçip yolumuza devam ediyoruz. İskitamet Velvet Cafe.
Bağzı mekanlar cennetten bozma. Size yemin ederim. Alın başınızı gidin yani, bedeniniz orda kalsın ama ruhunuz seyrü sefa etsin...İçinizdeki denizlere girin, bazen çivileme bazen balıklama atlayın. Kulaç atın, yorulun biraz, sonra sırtüstü yatın...su kaldırıyor nasıl olsa. Çok da hoyrat kullanmayın kendinizi. İlerde  gene lazım olacaksınız  zira. Ben bende olup bitenden söz ettim. Yoksa siz canınız ne istiyor, nasıl istiyorsa onu yapın, öyle yapın. İlle dalıp gitmeniz gerekmiyor. İlle de her şeye bin bir anlam katmak da gerekmiyor. Ben süslerim, abartırım her şeyi. Siz sadeleştirebilirsiniz... Hatta bence  sadeleştiriniz!... Tam da yeri,
 Oturdun mu mesela kapının önüne. Elini kaldırdın,  garson diyeceğim ama patron geldi bu sefer.  Bu ilk sürpriz olsun sana. Pol köpüklü bir türk kahvesi rica ettin diyelim. (Ya da arzuya göre buz gibi bir limonata, ya da artık o an canın ne istiyorsa ama; ben şu an kendi hikayemi uyarlıyorum sana!) Patron gitti, iki dakika sonra elinde bu fincanlarla geri geldi. Dedi ki "hangisini arzu edersiniz? yaşanmışlığı var hepsinin. Biri babannemin çeyizinden -ki yanlış hatırlamıyorsam sarı olandı- osmanlı, Çekoslovakya, Macaristan ve Polonya fincanları. Seçtin birini, patron gitti.
Sen o sırada sokağı seyrediyorsun. Tam karşında duvar dipindeki minderlerde bi kız saçını önüne dökmüş, parmağına doluyor. Az ilerde bi kız bi oğlan oturmuş sohbet ediyor...hava güneşli, Senin içinde türkçe sözlü bir hafif müzik çalıyor...şair (Attilla İlhan) yine araya giriyor. "Bir rüzgar aklını alıyor..." ama sen sakın kalkıp ona gitme bence. Senin yerin güzel... Çağır, o gelsin! :)
Keyfin baya yerine geldiyse gel şimdi iyice yaklaş bana. Seni  bu güzelliğin arkasındaki dünyalar güzeli iki kadınla tanıştırayım. Firuzan ve Firdevs hanımla. İki kız kardeş onlar. Oğulları hayalini anlatmış onlara, onlar da düşmüşler peşine. İnsanın bi yolda yürürken arkasında annesinin ve teyzesinin birlikte durmasından daha güzel ne olabilir?
Belki bi blog yazarının arkasında iyi bir fotoğrafçının olması buna eklenebilir! ;) Gerekli lafı gerekli yere soktuktan sonra artık satırlarımıza burda son verebiliriz sanki. Bi an öyle hissettim. :) Kıssadan hisse yolunuz mutlaka Velvet Cafe'den geçsin. Firuzan ve Firdevs (ne güzel isimler öyle...) hanıma da benden selam söyleyin. Ben böyle kadınların ellerinden öperim...










Kule çıkmazı 7/A Galata.

13 Eylül 2014 Cumartesi

Souq panayırı, panayır gibi değil; panayır!

Hayat bazen sürprizli sokaklara açılır. Bi yerdeki cümbüşü anlatmak için panayır gibiydi deriz ya hani. Bu baya bildiğiniz panayır(mış). Bilmiyordum ve bağzı şeyleri önceden bilme-meyi çok seviyorum...bi de nereye varacağını bilmediğim yollardan yürümeyi, arkasında beni neyin beklediğini bilmediğim eşiklerden geçmeyi...Ne bileyim işte, seviyorum daha bir sürü şeyi de, bunlar benim iç dünyama ait mevzular tabi. Çok da ilgini çektiğini sanmıyorum. O yüzden direk sadede geliyorum. Dış dünyaya. Şöyle ki, taze İstanbullunuz bugünki şehir turunda aylak aylak gezinirken sürpriz bir sokağa çıktı. Karaköy murakıp sokak. "Aaa! n'oluyo burda yaaa!?" diye bi an ağzını ayırdı. Gözlerini belertti. Bi müddet öylece şaşkın şaşkın etrafa bakındı. Sonra gözüne kestirdiği en sempatik insan evladının önünü çevirdi ve sordu: Olayınız nedir ki? Gülümsedi...güzeeelll! :) Souq panayırı. Yılda iki kez düzenleniyor. Derdimiz alternatif alış veriş kültürü diyim ben sana aslında kısaca. Şimdi kafanda oturdu di mi? Hıhı! Baya, arkasına yaslandı göz kırpıyor  hatta! :)
Ama nasıl eğlenceli. Tek kelimeyle bayıldım!...Derken aklım geldi "dur yaa! daha yarını var bunun, belki gitmek isteyen ama benim gibi bi haber olanınız  vardır dedim ve üşenmeyip ambiyansı sizin için resmetmeye çalıştım. Nasıl? Muvaffak olabilmiş miyim?

Ayrıca gördüğün üzere "alışveriş bahane, sosyalleşmek şahane!" diyorsan da,  sen bence yarın oraya bi uğra derim. Zira etkinliğin akşam programında da Büyük ev Abluka'da Gaye Su Akyol, Bubituzak ve Ayyuka konserleri var. E daha ne yapsınlar yani? Ha yok "geç bunları ben alışveriş olayına girmek istiyorum" diyorsan da Ece Sükan vintage popup, Rumisi'nin fularları, white posture'nin beyaz gömlekleri, Vakkoroma, NYKS'nin mumları benim aklımda kalanlar. Yerinde görmek istiyorsan dahası da var!
Biramı aldım, ayakta sallanıp geleni geçeni seyretmek istiyorum diyorsan o seçeneğin de var! E hadi benden bu kadar...Öperim gözlerinden, saatler bir sonraki buluşmamızı vurana kadar!









Ömür biter, yol bitmez zira! Bi gün hiç ummadığın bi sokağın başından gireceğim ben, sen sonundan bana doğru yürüyeceksin. Çarpışıcağız tam ortasında. Bayılırım bi yolun tam ortasında çarpışmaya! Hem mizansen bu ya, ve (umarım) sen de  eşşek değilsin ya!? Belki yere düşen kitaplarımı almaya eğilirsin, sonra...diye  devam etmek isterdim ama; bence sen her hikayede bir "son" arama!!

7 Eylül 2014 Pazar

Davete icabet gerek!

Çok yaptığım bi şey değil; hatta neredeyse hiç yapmadığım bi şey. Mekan yazmıyorum ben. İki sebepten biri gerekiyor bunu yapmam için. Ya çok sevmiş olmam ya da neredeyse nefret edecek kadar rahatsız olmam lazım. NaftalinK şu gördüğünüz fotoğraftan hemen anlayacağınız üzere ilk sebeble teşrif etmiş bulunuyor sayfama. Çoook sevdim...

Fotoğrafta gördüğünüz şahane kadın da işletmecisi  Zeynep Yılmaz.

Tamam kabul ediyorum. Ben bazı şeyleri abartırım. Sevdiysem yere göğe koyamam; sevmediysem zaten geçmiş ola... Diyeceğim şu ki az sonra yazacaklarımda duygusal bir taşkınlık aramayın sakın. :) NaftalinK'yı abartmıyorum...

NaftalinK kendisi abartmış!

Benim bi günahım yok. Ne varsa onların boynuna...

Olay geçtiğimiz Cumartesi günü Balat'ta cereyan ediyor. Ara sokaklarında kaybolmak, büyük bir iştahla fotoğraf çekmek için düşüyorum yollara...

Ne mümkün!

Bi sokaktan süzülmemle, hemen köşesinde gördüğüm bir mekan çığlık attırıyor bana. O kadar sıcak, öyle bir albenisi var ki,  kapılıyorum hemen ve  kapısının önündeki koltuğa teslim ediyorum kendimi. Tamam çok sevdim ama niyetim sadece bir kahve içip kalkmak aslında.

Tahmin edeceğiniz üzere öyle olmuyor.


Bi çay, belki bi kahve daha...dakikalar ilerliyor...ilerliyor ilerliyor...

Benim "naçiz bedenim" olay mahallini bir türlü terkedemiyor. Hemen yanımda biri siyah,  biri gri iki yavru kedi oynaşıyor...önümde bol köpüklü bir süryani kahvesi sürdüğüm keyife eşlik ediyor...Gözüm dalıyor dalıyor dalıyor...Baktığım o daracık yol,  uzun ince bi ip gibi, sanki sonsuzluğa gidiyor...Hipnoz mu oluyorum ne?  Oturduğum, eski Singer dikiş makinelerinden yapılmış sandalye, kuyu gibi derinleşiyor...Aklımda ne varsa o an,  o derinlikte salıncak gibi sallanıyor...hafifliyor...Hezarfen Ahmet Çelebi'yi çağırın bana. Onunla iki lafın belini kıracağım şurda. O kanatları nasıl, hangi duyguyla yaptıysa aynısını yapmaya muktedirim şu an! O kadar hafifledim ki...aynı hızla tüm boğazı geçip Üsküdar'a inebilirim. Bana bi şair lazım ouyor böyle durumlarda. O da yanımda! Daha ne isterim. Belki bi çay daha!

Söylüyorum...


Bir kaç yudum aldıktan sonra içeri dalıyorum. Zeynep'le tanışmaya. O kadar güler yüzlü öyle naif ki...daha içeri girmeden çenesindeki gamzesine aldanıp girdiğim mekan, bu duyguyu nasıl vermiş bana, anlıyorum o an.
Sahibine benziyor çünkü!
Neredeyse her şey gibi...

Ha sen bi de bendeki şansa bak ki, mekan daha o gün açılmış. İlk müşterilerinden biriyim yani. Az şey mi? :)

Bi ara tutamıyorum artık kendimi, işletmecisi Zeynep'e dönüp  "ne kadar güzel, ne hoş,,,çok sevdim sizi diyorum" diyorum. " Aslında çok eksiğimiz var daha" diyor. Allah aşkına onlar da eksik kalsın diyecek oluyorum ki, tutuyorum dilimi. Zira o dakika artık biliyorum ki, bu kadın ne yaparsa güzel yapar, yapacak!

Balat'ı gezmeye giden hemen herkesin paylaştığı bir mekan fotoğrafı vardır. Bilen bilir.  Naftalin vintage dükkanın adı. Hah, bildin mi? İşte onun tam karşısı. Orayı da eşi işletiyor. Daha doğrusu birlikte işletiyorlar ama Zeynep ona " e hadi yeter bu kadar, başının çaresine bak, ben karşıya geçiyorum!" diyor. :) Tam bu kelimelerle değilse bile tahminim bu minvalde bir konuşma işte. Netice olarak da bize bu bebeği doğruyor.


Bayılıyorum doğurgan kadınlara!

Yaptığı her şey ruhunu, zerafetini katan kadınlara.

Ve diyorum ki Balat'a "hoş geldin bebek! ömrün uzun olsun..."

Ne yapmanız gerektiğini anladınız siz.

Davete icabet gerek!

Ha ama kapıdaki bu masayı benim için hep boş bırakıyorsunuz, mümkünse geçip içeri oturuyorsunuz...Külahları değişmek istemeyiz, değil mi?







Balat mah, yıldırım cad. no:27 Fener. Bunu saymayız, yine gel! ;)

2 Eylül 2014 Salı

Seda Oturan ile bulutlara yakın bi yer(ler)de...

              Siz onun henüz 28 yaşında olmasına aldanmayın sakın. Buraya yazıyorum. Seda Oturan "büyük" bir kadın.  Büyük ve daha çok büyüme kapasitesi olan bir kadın.  Kendi sektöründe birlikte koştuğu herkesi yaya bırakacak; hatta kusuru bakmasınlar ama  nal toplatacak bir kadın. Işıl ışıl, cıvıl cıvıl, enerjisi gözlerinden patlayan, daha ilk bi kaç dakika içinde sizi de içine alan bir kadın. Bi kere ben yaptığı işe duyduğum tüm hayranlığıma rağmen "şımarık" bir insan bekliyordum. "işte ben Milano'da yaşıyorum da, aman da şunları şunları yaptım, yapıyorum da, yapacağım da" minvalinde seyredecek bir sohbet olacak sanıyordum. Alakası yok (muş)! Beni başkaları anlatsın, yaptığım iş anlatsın mantığını içselleştirmiş bir kadın. Daha beşinci dakikada kendini anlatmayı bırakıp, sizi tanımaya çalışan, size sorular soran  bir kadın. Hani bi ara "ne oluyor yaa! röportajı ben yapacaktım hani" diyorsunuz neredeyse. O derece! :) Bunu da çok önemsedim çünkü; bu da karşısındakine "değer" vermekle ilgilidir. Bırakın röportajı eş dost sohbetlerinde bile sonsuza kadar kendini anlatan insanlar vardır. Sohbeti bırakın bi derdinizi anlatmaya başlarsınız bi de bakmışsınız ki hiç bi halt anlatamadan dert dinler pozisyonuna geçmişsiniz. Bu da insanın (yaşla tamamen bağımsız olarak) olgunluğuyla ilgili bi şeydir. Kendi içinde bi şeyleri çözmüş, başarmış, anlamış bir kadın/adam kendini yüceltme ihtiyacı duymaz. Ordan gelecek üç kuruşluk prime göz koymaz. Çekilir kenera, işini yapar. O işini düzgün yapınca kendinin ekstra bi şey yapmasına da hiç gerek kalmaz. Başkaları anlatır onu. Başkaları konuşur...Ben konuşuyorum şahsen, daha da konuşacağım! Daha çook konuşacağız...















 Bi kere inanılmaz yaratıcı! Daha önce yazmıştım, okuyanlarınız hatırlar mutlaka 25thhourlingerie markasının yaratıcısı. Aslında Milano'da yaşıyor ama burda da bir atölyesi var. Ailesi de burada yaşadığı için sık sık İstanbul'a gelip gidiyor. Ve itiraf edeyim orda yaşadığı hayata çok imrendim. "Ayağım toprağa değiyor Oya!" diyor. "Her yere bisikletle gidip geliyorum, köy hayatı gibi düşün  ya da belki tatil rutini. Barım da,  kahvesine doyamadığım kafem de evimin hemen altında. Biz her şeyi insanlar için yapıyoruz güya ama; İstanbul'da en değersiz şey belki de insan. Gözünün gördüğü yer araba, sence de bi tuhaflık yok mu bu işte?" diyor. Gözlerindeki ifade gerçekten "soru" soruyor. Laf olsun diye konuşmuyor.
"Biliyorum kitap hediye etmek hiç yaratıcı bir fikir değil ama ben bu kitabı o kadar çok seviyorum ki, herkes okusun istiyorum...o yüzden sana da aldım!" diyorum.  (Stefan Zweig-Satranç)
Çığlık atıyor... "Sen şaka mısın? sürpriz yumurta mısın nesin, çook istiyordum bunu okumak!" diyor.  "İş" anlamında çok istediğim bir röportaj yapmış olmanın keyfini koyun bi tarafa; aslında  ben  şahane bi insan kazanmış olmanın keyfini sürüyorum şu an ...ve sizi onun hikayesiyle baş başa bırakıyorum...

Son zamanlarda beni yaptığı işle bu kadar heyecanlandıran başka bir kadın/adam olmadı. Göz bebeklerim yuvasında tuhaf eksenler çizdi. Kan akışım hızlandı…ve bilgisayarın  başına oturup KİM BU KADIN? sorusunun cevabının peşine düştüm. O kadar  sahici bir arayışmış ki beni sizinle buluşturdu.

 Şimdi size sormak istiyorum. Kim bu Seda Oturan? 

-Seda oturan kimdir sorusu o kadar zor bir soru ki, ben kendimi nasil size anlatabilirim diye kafamdan bir ton sey geciyor... zorlanıyorum. Ama ille de kelimelere dökeceksek  1986 haziran istanbul doğumlu tam bir ikizler kadini( yukselenide ikizler),Acaip azimli ,meraklı, Çok değisken,bulutlardan resimler çizen cok havai, güçlü, merhametli, sıcakkanlı, güler yüzlü, aynı zamanda inatçı, pratik ve ani kararlar verebilen,  kaliteli yasamayi cok seven aslında  kısaca çok dengesiz bir karakter diyebilirim:)) hatta ben direk ikizlerin genel ozelliklerini copy paste yapabilirim isterseniz:))  Şaka bi yana özünde hayatı çok seven çok keyif alan bi insanım. 

 Biraz  zaman mekan meselesi vs. gibi şartlar mı sizi buraya getirdi?  “büyüyünce dünyanın en seksi iç çamaşırlarını üreteceğim” diyen bir çocuk profili çok müstesna bir durum çünkü aslında.  Biraz daha geriye, çocukluğunuza doğru gitsek…orda nasıl bir kız çocuğu var?  Nasıl hayaller kuruyordu ve en sevdiği oyuncağı neydi mesela?

-Geçmişe götürdün beni...Ahh cekiyorum... En sevdiğim oyuncağim bahcemizdeki ağaclardi. Inmezdim tepelerinden. Maceraci basbelasi bir cocukluğum varmis diyim ben sana; anlatılalanlara göre. :))  Bir de benim hatırladığım hep bi liderlik söz konusuydu. Mahallede ne tür aktivite yaptıysak bildiğiniz ele başıydım. Hani mahallenin diğer tüm çocuklarını gaza getiren bi tip vardır ya, hah bizimkinde o bendim işte! Fikirler fikirler fikirler...hiç suzmazdı içim...Özgür bir ruhtum hep. O yüzden de aslında çok zor bir çocuktum da diyebilirim. 




 Yalnız dünyanın en seksi iç çamaşırları  derken de zerre kadar abarttığımı düşünmüyorum. Zira biraz amiyane bi tabirle bu işin ağababası Agent Provocateur’se de mümkünse gelip su döksün elinize. Şunu merak ediyorum. Bu nasıl bir yaratıcılık? Nelerden besleniyorsunuz? Hangi duygular onları tasarlarken sizi bu kadar özgürce uçurabiliyor?

-Heralde hayallerimi hic mantik aramadan, ozgurce karsi tarafa vermemden kaynaklaniyor diye düşünüyorum. Yani demek istedigim ben birseyi tasarlarken  "yaa bunu da yapiyim da giyinsinler demiyorum."  Genel bakış açısıyla her çirkinin bir alıcısı varmış gözüyle tasarlıyorum aslında. Tamamen özgürce... Nereden besleniyorum konusu, ben anlardan besleniyorum galiba Oya!  Carpe diem benim için içi boşaltılmış bir kelime değil gerçek hayat felsefem. Gözümde her şeyi canlandırabiliyorum mesela. Çok hayalperestim bi de. Mesela dışarda birinin üstünde çirkin bir kıyafet olsun vs, onu hemen kafamda değiştirmeye başlarım. Altındakini çıkartırım, ya da üstüne başka bi şey geçiririm, kendimden bi şeyler katarak kafamda onu resmen yeniden giydiririm. İçimde var anlıyo musun? Herkesin bi şeylere kabiliyeti var işte. Benimki de bu demek ki. Gerçekten öyle olduğumu kabul edeceksek burda, buna da Allah vergisi diyorum. Başka bi izahı yok inan. 

Bi yerde okudum. “Bana bazen yok artık Seda! Kim giyer bunları diyorlar” demişsiniz.  Öyle durumlarda ölçü hep iç sesiniz mi?  Genel alışkanlıkları ve talepleri ne derece  göz önüne alıyorsunuz?  

-Genel  alışkanlıklar  hiç umrumda değil.Hatta nefret ettiğimi söyleyebiliriz! Fazla umursamaz tavrımdan da çok tepkiler alıyorum aslında. Ama hep iç sesimi dinliyorum ben. Bu anlamda enerjim ve sezgilerim gerçekten çok kuvvetli. .

Markanın adı 25th Hour Lingerie.Bunu da “kadınlara artı bir saat hediye ederek geceyi daha uzun kılabilmek şeklinde açıklıyorsunuz. Burada geceyi daha uzun kılmaktan kasıt tam olarak nedir? İşin aslı biraz komik gelecek belki ama ben ilk okuduğumda resmen “ön sevişmeyi uzatmak, geceyi daha eğlenceli hale getirmek” gibi düşündüm. Ama tasarladığınız şeyler o kadar kışkırtıcı ki tam aksine gecenin ömrünü çok kısaltmaya da müsait? J Hatta kalbi olan o riski almasın bence.   O aradaki nüans tam olarak nedir?


-Iste senin gibi düşünen birini daha yakaladım!! Iste bunu çook seviyorum! Tam anlamiyla  bu söylediğin şeyi ben de içimden hep bu enerjiyle söylüyorum.  Yani +1 saat kime gore neye gore derken , anlatmak istedigim bu!!! Ne guzel ifade etmissin! Ön sevişmeyi uzat kardeşim...bu hayatta aşk,  sex  ve ölüm  gercegi var.. 'Anini yasa '
Benim sana vereceğim nüansı sen zaten orda yakalamışsın!! Sloganim good-night!  :) Sen doğru yerde doğru şekilde kullan iç çamasirini ..  

Peki tam olarak o profili tarif edebilir misiniz bize? 25th Hour Lingerie kadını nasıl bir kadın? Mesela kilosu önemli mi? Çok kilolu bir kadının da o ruha bürünme şansı var mı? Huyu suyu nasıl? Nasıl bir karaktere sahip?

-Hiç önemli değil, yeter ki kadın olsun!!  25thhour kadini  çok çok farklı çok entellektuel , cok sosyal , cok kendine guvenen.... Yer ,zaman hiç önemli değil; dogru yerde doğru iç çamasirini kullanan kadin!! Karakteri güçlü  ve olağan üstü  çekici bir kadın! Gerisi teferruat. 

Hep yaptığım bir şey gibi algılanmasın ama birkaç kez yurt dışına çıkmışlığım var. Londra’dan Paris’ten aldığım iç çamaşırları (ki denemeden aldım ikisinde de ) üzerime olmadı. Sutyen kısmı küçük geldi. Türkiye’de hep kullandığım bedenleri almıştım  oysa ki. Bu sadece bana tesadüf etmiş bir şey olabilir mi? İnternet üzerinden hiç denemeden kendi beden numarasıyla sizin ürününüzü alan bir kadının böyle bir şeyle karşılaşma ihtimali var mı?

-Her ülkenin kullandığı ölçü farklı. Şöyle anlatayım,  fransa olsun İngiltere olsun e bir de türk kadını olsun. Zaten hem görsellik hem estetik farklı. Kullandığı prova mankenleri bile farklı. Bu yüzden size önerim  'cupsize' inizi iyi bilmeniz gerektiği.Dünyada bütün  cup olçuleri aynidir. Göğüs ölçüleri farklıdır. Yani örnek verirsem ki ben bu hataları çok yaşıyorum. Müşteri  80A cup mesela ama B almis!orda A cup var B,C,D,DD...F,FF ye kadar yolu var. Kadın göğüs ölçüsünü bilmeli arkadaş! :) Internetten iç  çamaşiri siparişi veren kadin ölçüsünü çok iyi bildiği  surece, sorun cikmaz. Ki ben ürünlerimi internette  bu riski almamak için  daha çok balensiz, cupsiz standart  ölçüler kullanıyorum. 

Bir de kullanım açısından ne kadar pratik ? Bu kadar tasarım ürünlerin günlük kullanım açısından çok fonksiyonel olmadığı da düşünülür hep.  İşe giderken de hatta abartacağım belki biraz ama;  pikniğe giderken de giyebilir miyiz? Bunların hepsini birden göz önüne alıyor musunuz?



İşte hep söylediğim şey, doğru yerde doğru iç çamaşırını giyinmek. 'Phantoso'yu tabiki piknikte gyinemezsin yada 'femme fataley'.Onlar ozel gunler icin. Zaten musteri ihtiyacina gore aliyor.ben bu yuzden 3 capsul yaptim.exclusive collection daha geceyi sana cagiristiran modeller.'La parisienne' ve 'the divas' collection heryerde hersekilde giyinilebilecek modeller.Aslinda biraz da kadinda bitiyor.nasil kombinleyecegine bagli.

Çok başka bir gözünüz başka bir düş gücünüz var gerçekten. Düpe düz jartiyer çorabı denilecek çorapları postallarla spor ayakkabılarla kombinleyip günlük hayatta  kullanıyorsunuz. Hani gözümle görmesem “ o ne öyle ya! Daha neler? Çok abuk durur” diyeceğim ama gördüğümde inanılmaz zevkli ve klas bulduğum bir görüntü. O ince dengeyi nasıl tutturuyorsunuz?  Çok banel durmaya müsait bir şeyi nasıl o kadar seyirlik bir kompozisyon haline getirebiliyorsunuz?

Dahi mi:)) delisin sen! Ya deli ya da gerçekten aşıksın! İkisine de varım! :) Cok mutlu ettin beni !!Şöyle soyleyim, beğenenler var beğenmeyenler var. Sen beğenmişsin. İşte bu da senin ne kadar vizyon sahibi olduğunu gösteriyor aslında bana! Avamlık başka rüküşlük başka, bence moda olması gereken bir ikon bu!! Bunu fark edenler zaten yapacaktir. Gözlerimiz alışmadığı şeyi sevmez misali.  Ama yine soyluyorum o jartiyerle postallari gyin bakalim taksimde:)) Kompozisyon dedigim sey, dogru yerde dogru şeyi giyindiğin sürece hiç bir sorun yo derim ben hep. Ama karşına öyle çıkarsam kadıköyde mesela :) sen de beğenmezsin beni.  

Bir de yakında bikiniler geliyor sanırım..? Onlar nasıl  tasarımlar olacak? Plajlarda ısı kaç derece artacak? 

Bikinleri seneye yazın görüceksiniz. :) Hiç yorum yapmıyorum!  Susuyorum.

 Biraz da sizin karakterinizden söz etsek…biraz yüksek sesle gülünce bile “az bi edepli gül” diye dürtülerek büyütülen kadınların toprakları burası. Sizin  nasıl bu kadar cüretkar, kendinden emin ve meydan okuyan bir duruşunuz var? Nasıl bir ailede yetiştiniz mesela ?  Ya da bu önemli mi? Yoksa insan yetişdiği aileden ve toplumdan tamamen bağımsız olarak kendi kendini inşa edebilir mi?

İşte ben hep o susturulan kadın oldum!!!! (asla susmadım ama) Aşırı mutlu olurdum, aşırı kahkaha atar aşırı sinir yapardım. Her şeyin aşırısını yapardım ben Oya! Annemin  devamlı "abartma Seda!!"  sözünü duya duya büyüdüm. Bastırılmış duygular...bilinçaltı tabi her şey, belki de olması gereken buydu. Çok kalabalık bir ailede kardeşlerim, teyzemler, halamlar, kuzenlerimle büyüdüm. Standart bir aileye sahibim. Tunceliliyim. Ha ama insan yetiştiği aileden çok bağımsız olabiliyor tabi. İki kardeşin birbirinden çok farklı olması gibi. 
Babam abim ablam halam amcam dedem...herkes inşaat muhendisi ben aradan siçramisim iste:)) Bunu da neye yoruyorum biliyor musun, düzgün giden bi yolu birilerinin mutlaka bozması gerekir ya sanki, işte ben o oyunbozanım bizim ailede. Hatta sizinle paylaşmak isterim ;beni hep sirketin avukati olarak yetistirdiler okuttular. Oldu da. İstediklerini verdim. Hukuk fakültesini kazandım. Sırf onların içi rahat etsin diye. Sonra da evden kaçtım!! İtü moda tasarım sınavlarına girdim gizlice.18 yasindaydim, şimdi 28 .iyiki yapmisim!! 


Erkek olsam tam tavlamak isteyeceğim kadın modelisiniz. Zeki, güzel, yetenekli, üretken, yaratıcı! Peki Seda Oturan’ı tavlamayı kafaya koymuş bir adam hayal etsek…siz onu nasıl tarif edersiniz? Sizi nasıl bir adam heyecanlandırır?

Sen beni baya bi  şımarttın. :)) Çok çok teşekkür ederim önce bu güzel hislerin için... Sen böyle söyleyince tıkandım şimdi bu soruda! :))  Beni heyecanlandıracak erkek ailesine çok düşkün, deli ve deli başarılı olmali. Fiziksel olarak hayal edersek;) Benden uzun,spor yapmayi seven, dans etmeyi seven mümkünse dovmeli:) cirkin uzun sacli biri:)) Bisey diyim mi, aslında hepsini boşver de önce enerjisi tükenmeyen biri olmalı! Deli olmalı yaa işte deli deli deliiii!!! 


Peki hayatın içinde sizi heyecanlandıran başka şeyleri sorsam…bir anda enerjinizi yükselten, adrenalinizi tavan yaptıran şeyler nelerdir? Nelere karşı çok büyük iştah duyarım diyebilirsiniz? 

Ooof adranalin manyağiyim ben. Maceracıyım. O yüzden nerde olay, ben ordayım! Bi de çekiyorum remen. Bozcada' da büyüdüm. Şarapçıyım. :) Şarap vazgeçilmez bir iştah benim için, başlı başına bir kültür. Onun dışında kayalıklardan atlamak, paten kaymak, hoplayıp zıplayıp dans etmek...hep açım ben. Hep! 



LÜTFEN AŞAĞIDAKİ BOŞLUKLARI DOLDURUNUZ… J

-En son evde miskin miskin koltuğumda yatarken elimde  M.S 2150 kitabı vardı.

-En son çalan bi telefona çok mutlu olduğumda arayan kişi  kimse ..dı.

-Son zamanlarda en çok  my head is a jungle şarkısını mırıldanıyorum.

-Bu ara en çok   bozcaadayi   özlüyorum. 

-Flört etmekten en zevk aldığım insan/şehir/hayvan    ottoviano(kedi :) )

-Şu an kendimi     enerjim patliycak gibi   hissediyorum.

SON OLARAK : Bu biraz alakasız gibi duracak ama;  Seda Oturan’ın oyalamaca okurlarına bir güzelliği olsun bu da lütfen ve  aslında en çok da kendim için soruyorum: Milano’ya ilk defa gidecek biri için “Elinde bira güzel bi müzik eşliğinde ayakta usul usul sallanacağı ve gene elinde bir kitapla bir taraftan kahvesini yudumlayıp, bi taraftan miskin miskin geleni geçeni seyredeceği iki mekan adı istesem..?


Milanoda elinde biran 'roll over bethoween' -'tunnel' - ve jazz bar 'blue note'


Kahve olayi, milano da' brera ' da ki tum cafeler !!



Dipnot: Son soruyu haince bir tuzak olarak hazırlamıştım aslında. Kendimi davet ettirmek için. Meğer hiç gerek yokmuş... Seda o kadar içten o kadar sahici bi kız ki, ben o daveti zaten havada karada kapacakmışım! :) Belki fi tarihinde giderim, belki hiç yolum düşmeyecek ama artık biliyorum ki, bi gün yolum düşerse Milano'da beni dünyanın en eğlenceli, en naif, een mütevazi en çılgın en en eeenn kızlarından biri beni bekliyor olacak...Hem zaten bayılırım bünyesinde bütün zıtlıkları biraraya getiren insanlara...Seda Oturan onlardan biri! Onu izlemeye devam edin...!

Şa şı ra cak sııı nıızzzz!
Şaşırtacaakk!

http://www.25thhourstore.com/tr/shop/femme-fatale-2/

dipnot2) Birlikte olduğumuz fotoları Seda'nın italyan arkadaşı Paolo çekti. Ona da kocaman bir teşekkür gönderiyorum...Grazie Paolo! ;)

Şahsen ben erkek olsam!?

Erkek olsam, hele ki Engin Altan Düzyatan kadar karizmatik bir adam olsam; birlikte olduğum kadına ilişkimiz hakkında konuşma yasağı koyardım. Vallahi yapardım billahi yapardım. Direk ültümatom çekerdim yani. Mümkünse de sözlerime şöyle başlardım. "Bebeğim; aman ha! gözünü seveyim, gizli sırlarımızı aşikar etme, beni ele güne mahçup etme, dostu düşmanı bize güldürme!"

 Hatta ve kat-a o kadın kendim olsam bile yapardım! :)

Ha "kendim bile" derken kendimi de aman aman bi yere koyduğumdan değil; ama sevdiğim bir kaç huyum varsa onlardan biri de bu konuda ketum olmam gerçekten. Tabi beraberken. Sonrasında ismini zikretmeden  hikayesini yazabilirim. O ayrı! :) Ha ismini anarak hikayesini yazdığım adam da var (ki dikkatli oyalamaca okuyucusu hemen hatırlayacaktır!) ve fakat onun da şahsi izni alınmış idi. Öbür türlüsü direk haneye tecavüz gibi bi şey olurdu zira. En azından ben öyle düşünüyorum.

Ha ama diyeceğim o ki, kendimi de bu durumda doğrulamış oluyorum. Ama öyle ama böyle, ama beraberken ama ayrıldıktan sonra biz kadın milleti var ya, dünyanın en karizmatik adamını iki dakkada maymut etme potansiyeline sahibiz.

O vakit bütün gereksiz anekdotları peşin peşin düşmüşken sadede gelelim.

Malumunuz az çok magazin okuyan, okumasa da gözünün ucuyla göz atan herkes biliyor ki Engin Altan Düzyatan'la Neslihan Erkoçlar dünya evine girdi. :) Allah mesut etsin. Pek de yakışmışlar. Şöyle bi da alıcı gözüyle baktım da...sahiden güzel duruyorlar. İkisinin de Allahı var!

Ve gene fakat; bu kadın milleti şişede durduğu gibi durmuyor arkadaş! Direk miğdeye dokanıyor. Malzememiz bu çünkü. Mayamızda var. Sonsuza kadar konuşabilir, sonsuza kadar bi adama deli gibi aşık olduğumuzu anlatabiliriz. Dur durak ne mümkün. Hele bi yol ver sen, bi uygun zemin hazırla bize...sonra mümkünse kendi sağlığın için sağa çekil.  Buldozer gibi, allah etmesin adamı tepeleyiveririz.

Şakası bi yana, sahiden duygularımızı ne kadar coşkulu yaşıyoruz. Hani öyle bi teknoloji olsa, gidip ikisinin de içini söküp baksan, belki adam daha aşık; ama o öldüm allah ser verir sır vermez. İstisnalar kaideyi bozmaz elbette ama ekseriyetle mutluluğunu da kederini de hatta kıskançlığını bile  efendi gibi yaşar erkek milleti.

Tam da bunu yazmışken bi zaman okuduğum bir Yılmaz Erdoğan röportajı geldi aklıma. Demişti ki birlikte olduğu kadın için "Ben de bütün coşkusuyla en az onun kadar yaşıyorum bunu ama ben bağırarak kimseyi rahatsız etmek istemem!"

Ya biz?

Aşık olunca dere tepe dümdüz gideriz, kıskandık mı zaten Allah muhafaza adamın canına bile kastedebiliriz...Hiç öyle biraz abartmıyor musunuz? demeyin. Tekrar ediyorum. İstisnalar kaideyi bozmaz diyorum. Lakin genel durum bu.

Ha ama; bana bu yazıyı yazdıran asıl sebebe gelelim. (Hürriyet'in haberine göre ) Neslihan Alkoçlar bir canlı yayına telefonla bağlanıyor ve başlıyor anlatmaya... "o bana hanımım diyor, ben ona beyim diyorum" bla bla bla.

Eee?

Yani bunu bi eş dost sohbetinde geyiğine anlatsa o bile başım gözüm üstüne de;  yahu bunu bir canlı yayına telefonla bağlanıp anlatmak nasıl bir kafa?

O nasıl bir şuur kaybı?

Düşman başına mı deyim, yoksa Allah herkese nasip etsin mi? bilemedim...


1 Eylül 2014 Pazartesi

Hayatımın fırsatını elimin tersiyle ittim adeta, galiba!?

Bugün İstanbul'da15.günüm. Selamını söyledim merak etme. Altı koydu başının oralara bi yere. Sen şimdi peki "ne dedi?" diye de sorarsın kesin. Tahmin ettiğim kadar konuşkan değil İstanbul; ya da Eylül sakinliği çökmüş üstüne. Ha ama " ben de onu  gözlerinden öpüyorum" dedi gerçi.  Ne dersin? bu da bi şeydir diyelim  mi?

Şimdilik.

Ayaklarımın bilumum yerlerinde konuşlanmış bir kaç su baloncuğu, üç beş (ya da beş on) bira, Çukurcuma'nın ara sokaklarında hatırı sayılır bir kaç anı, ve hatta inanmazsın bir de dram  sığdırdım. Az zamanda çok işler başardım diyememeyiz belki de kendi çapımda bir kaç fındık kırdım işte. :)

Kadıköy'de bi terasta bir orta kahve eşliğinde eski  aşkımı yadettim,  Moda'da kendi popomu, Bakırköy'de de bol bol Hatun'u gezdirdim. Bi gün,  yaşının70 küsür belki de daha fazla olduğunu tahmin ettiğim  bi amca "gel seni Almanya'ya götüreyim kızım, mektebin varsa mektebine gene git, gel can yoldaşı ol bana, isteyince bi kaşık su ver, başka bi şey istemem, bi tek o elinde gezdirdiğin köpeği pek haz etmedim ama çok istiyorsan onu da götürürüz " dedi.

Amcayı sevdim. Yekten konuya giriyor. Kıçını başını sallamıyor. Bayaa açık sözlü yani. Hepsini geçtim tam bir özgüven abidesi. Kendisine sevgiyle gülümseyip, hiç o taraklarda bezim yok be amcacım!" diyip yoluma devam ettim. Ha ama soru tam olarak neydi, benim bezimin olmadığı o tarak nasıl bi şeydi hala çok emin değilim. Bir garip diyalogdur gelişti işte aramızda. Size de anlatayım istedim.

Ne dersiniz?

Hayatımın fırsatını elimin tersiyle itmiş olabilir miyim? :)

"Ah bu ben!"





Sabır neydi?

Yaklaşık iki buçuk ay önce bir sabah koşma sevdasıyla uyandım. Rüya görmüş gibi... Blogumu düzenli okuyanlar Hatun'umun da hayatıma bö...