25 Aralık 2013 Çarşamba

4'e 10 kala

O anlattı sen dinledin. Sen anlattın o dinledi. O ayaklarını karnına doğru çekmişti. Sen duvara dayamıştın. Onu gördüm dedin. Dün akşam üstü, saat 4'e 10 kala. Biz arabanın içindeydik. Onlar yaya...
öylece gidiyorlardı...belki bir hırdavatçıya, belki bir ayakkabıcıya, belki çilingir arıyorladı, belki öyle, amaçsızca...

onlar gidiyordu.
Biz duruyorduk.
Kırmızı ışıkta.
Saat kaç dedim.
4'e 10 var dedi.
İçimden ılık ılık bişeyler gitti...
Sonra onlar da gitti.
Sonra solumuzdan bi kuş uçup geçti.
Sonra başımızdan bi uçak geçti.
Sonra yanımızdan bi sarı taksi.

Bi tek biz kaldık orda sanki.
Bi tek biz gidemedik.
Bi tek biz...
orda öyle saatlerce,
bize yanacak bi yeşil ışığın götünü bekledik.
Meret.
Yanmadı gitti...

ve şimdi bütün saatler, hala...hep...4'e 10 var sanki!? dedim. Dahası...gözleri hala şiir gibiydi...
Bizimki doğruldu yatakta,
 siktiret...!
 dedi.



21 Aralık 2013 Cumartesi

Ne ihtilali? Laf çıkarmayın!


Geçen yıl bir arkadaşım annesiyle arasında geçen traji komik bir hikayeyi şöyle anlatmıştı. Arkadaşlarıyla birlikte ihtilal günlerinin tartışıldığı bi ortama annesi geliyor. Mutfağa girip bişeylerle meşgul oluyor, derken içerden gelen sesleri duyup salona gelerek kızına şöyle bir cümle kuruyor: Ne ihtilali ne yasağı ne ızdırabı. Laf çıkarmayın!!! oturun oturduğunuz yerde.
Huyumuz kurusun...her durumda güleriz ağlanacak halimize.
Biz de gülmekten kırılmıştık resmen. Ne ihtilali, laf çıkarmayın! :)

Benim yaşımdakiler ve bizden sonra gelenler Seksen ihtilalini ve o dönemde yaşanan acıları büyüklerimizden dinledik hep. Konuşmanın, yazmanın, çizmenin ve neredeyse yaşamın kendisinin  "yasak" olduğu, ızdıraba dönüştüğü, illallah dedirttiği günleri...
İşkencede tırnakları çekilen liderleri, cinsel organlarına elektrik verilenleri, copun vücuduna girmesine mağruz kalanları...daha da saymayım isterseniz.
En cahil, en dünyadan bi haber, en güdük kafalılarımız bile hiç okuyup merak etmediyse bile, sağdan soldan, ya da kendi masasında hiç konuşulmadıysa bile yan masadan duymuştur mutlaka.
Bişeyler çalınmıştır illa ki kulağına.

Biz sindirilmiş anne babaların çocukları olarak büyüdük. İşkencenin alasını görmüş, kendi yaşamadıysa kuzenininkine, oğlu yaşamadıysa arkadaşının oğluna yapılanlara tanık olmuş anne babaların.
Onca acıdan sonra...sindirilmiş kelimesini de bir "aşağılama" kelimesi olarak kullanamıyorum elbette.
Hepimizin bir dayanma sınırı var. Hepimiz bi yerlerde, bi şekilde, bi ölçek de olsa sindirildik.

Okulda hocamız sindirdi bazen. Evde abimiz, iş yerinde amirimiz oldu bazen bunu yapan. Bazen de en yakın arkadaşımız belki.
Kimisini kocası sindirdi, kimisini karısı.
En cesur, en kendinden emin olanımızın bile bi şekilde bi yerlerde kimse görmediyse kimseye göstermediyse bile, kendi içinde pıstığı anlar olduğuna eminim.

Hepimizin "biri ışıkları yaksın artık" diye umduğumuz, karanlıktan korktuğumuz anlarımız var.

Derken...

Biri geldi, bi ampül yaktı  tepemize.
Ak'ım dedi. "Aydınlığım, sizi de aydınlatacağım"

Ne var ki, o günleri bilmeyen biz, hiç görmediğimiz kadar zifiri karanlığı o ampülün yandığı bu dönemde gördük.
Gözümüzün önünü kararttılar.
Bazılarımız "kör" edildik.
Kafasına gaz fişeği yiyen Lobna "35 yaşımdan,5 yaşıma döndüm" dedi. Ne anladık bu cümleden, ne hissettik?
Birinin babası gazdan kaçayım derken, kalbi sıkıştı, kalp krizi geçirerek öldü(rüldü).
Birinin çocuğu uyu(tuldu), hala uyanmasını bekliyor ailesi başında.
Biri evladını kaybetti.

Bu gün , bir baba için, bi sabah uyandığında oğlunun yolsuzluk suçuyla gözaltına alınmasını öğrenmesinden daha acı ne olabilir ki? diyenler, o gün "Bir baba için, bi sabah uyandığında oğlunun öldüğünü öğrenmesinden daha acı ne olabilir ki?" demedi.

Şanlı polisimiz tarih yazıyordu...!!!

Haklarını teslim etmek lazım.
Hakkaten tarih yazdılar.
Alnımızın ortasına koca bir kara leke işlediler.
İnce ince, ilmik ilmik işlediler.

Bi tek şunu akıl edemediler, birileri sizi "maşa" olarak kullandığında, her kalenin üzerine "piyon"gibi en önce sizi saldığında, unutmayın ki kendi götleri sıkıştığında da, en önce "sizi" harcarlar.
Bu hep böyle olmuştur.
Hep de böyle olacak.


Efendim?
Duyamadım.
Yok canım, daha neler...
Laf çıkartmayın!





Fotoğrafçının sitesi için :http://www.frauking.de/

17 Aralık 2013 Salı

Feodal kalıntı ve mübarek bir anne!


Yılmaz Odabaşı'nın şiirleriyle lisedeyken tanışmıştım. Bi dönem elimden düşmüyordu. Emiyordum, süzüyordum...eritip kendi hamuruma katıyordum sözcüklerini. Öyle bir aşkla, öyle bir iştahla seviyordum kalemini.
Aynı dönemde "mahkemeyi yol eyledik bu sene" türküsü çalıyordu kendisi. Hakkında durmadan dava açılıyordu.  Muhtemelen"Vatan, uğrunda ölen varsa vatandır" dizelerine inat yazdığı   " Bayrakları bayrak yapan, bayrak imalatçılarıdır. Toprak, eğer uğrunda ölen varsa utanmalıdır!" dediği "cehennem bileti" şiiri yüzünden  mahkeme yolunu su yoluna çevirmişti.
Her dönem olduğu gibi o dönem de içerliyordum bi şeylere. İçimde durmaksızın bir öfke köpürüyordu. Her ne sebeple olursa olsun bir "fikrin" yargılanması insan-oğlunun en ilkel icadıydı işte ve hala öyle.

Ne var ki  hiç bir hayranlık tek başına bir bütünü kapsa(ya)mıyor. İyi olacak hastanın doktor ayağına gelir misali bi gün öğle saatinde okul kantininde, bir elimde tost, bi bardak çay ve önümde O'nun kitabı açıkken, dünyalar güzeli esmer bir kız yanaşıyor yanıma. Küt diye bi sandalye çekip oturuyor.
-Merhaba! sever misin Yılmaz Odabaşı'nı.
-Çook!
-Tanışmak ister misin peki?
-Yook!

demek varmış...

demedim oysa.
-Deli misin sen? hem de nasıl... ama nasıııılll? :)
-Teyzemin sevgilisi. İstersen tanıştırabilirim yani.
-Şaka yapıyorsun....yo yapmıyorsun! :)

Yapmıyordu.
Eylem'in teyzesiyle birlikteydi sahiden.
İlerleyen günlerde Eylem en yakın arkadaşım, Yılmaz Odabaşı da artık  çok da sevmediğim bi şair olacakmış.
Nerden bileyim.

Gene böyle bir kış vakti "ellerimde çiçekler kapında sırılsıklam" modundaydım.  :)

İçime kocaman bi sevinç, üstüme cicilerimi giydim ve nihayet deli gibi hayran olduğum o şairle  yüz yüzeydim.
Bilirsiniz işte...
Bir sohbet bir muhabbet derken, Eylem bir sigara yaktı.
Yakmaz olaydı.
Gönlümün fatihinden şöyle bir cümle çıktı "Hadi ben neyse, teyzenin karşısında sigara içmeye utanmıyor musun Eylem?"
Bi şaşaladım.
Biraz ağzımı açtım...ve bi müddet öylece kaldım.
Nihayet kendime geldiğimde, şaka yapıp yapmadığını anlamaya çalışıyordum ki,  Eylem direk sordu. "Nasıl yani?"
"Nasıl yanisi yok işte, çok ciddiyim. Vardır yani benim böyle feodal kalıntılarım" dedi.

Bende aşk o saniye bitti.

"Sigara sağlığa zararlıdır" dersin, eyvallah.
"Henüz çok gençsin be güzelim, kendini niye böyle zehirliyosun?" de, onu da anlarım.
Ama bu ne be gözünü sevdiğimin insanı.

Ufku ötelerde, aklımın içinde çığırlar açan bi adamsın sen yahu!
Geçmiş karşıma diyorsun ki "feodal kalıntı"

Başımıza her ne halt geldiyse ve hala geliyor ve de gelecekse faili hep o muhteşem feodal kalıntınız değil mi be adam?

Feodal kalıntınızı yiyim sizin e mi?
Özgürlük, aydınlık diyen dillerinizi, böyle feodal kalıntılarla buruşunuzu yiyim. Sokakta eşitlik derken kaldırdığınız sol elinizi farkında olmadan sağ elinizle büküşünüzü yiyim.

Bi gidin ya...
Valla!
Harbi harbi gidin.
Başka türlü bi aydınlık, başka türlü bir özgürlük anlayışı giyinip gelin.
O zaman beklerim.
Gene baş tacı ederim.
Ama bu halinizi, nasıl desem... açlıktan ölsem, gene yiyemiyorum.
Miğdeme dokunuyorsunuz.
Bünyem kabul etmiyor işte.
Ne yapayım.

Tuhaf bir geçiş olacak biliyorum ama; size bugüne kadar bir erkekten işittiğim en güzel cümlelerden birini  söyleyeceğim.
Bi bardak çay var elimde. Bırakıyorum masaya, mutfağa doğru gidiyorum. Nereye? diyor.
"Sana da çay getirmeye" diyorum.
"Lütfen! diyor. İşte ben rahatsız oluyorum böyle şeylerden, ben kendi çayımı alırım."

"Aşkolsun" diyorum. Ne farkeder. Bi bardak çayı versem ne olur, vermesem ne olur!?
Çok şey.
İnanın çok şey oluyor.
Çayı vermekle bişey olmuyor da, bunun senden bir görev gibi beklenilmesinden çok şey oluyor.

O ne mübarek bir anneymiş öyle be!
Milyonda bir gibi.
Çölde bi bardak su gibi.
Oğluna üfürükten  bir "feodal kalıntı" aşılamamış.
Vay arkadaş! :)

Demem o ki sevgili yurttaşlarım :)
Siz siz olun, kendini aydın sanan "feodal kalıntı" sahibi sözüm ona özgürlük-çülere kanmayın.
Gördüğünüz her yurdum kadınını da üstünde un gördündüz diye, değirmenci sanmayın!

Bu gece bunları sayıkladım.
Haydi sağlıcakla kalın.
Öperim...









15 Aralık 2013 Pazar

Ayı'nın gızı götün alaf saçıyo ay!

Sekiz yaşında, bir yaz gecesi,  babannemle koyun koyuna yatarken çişim gelmişti. "Babannee çişim geldii" dedim. Kaldırdı götürdü beni tuvalete. Geldik yattık tekrar yerimize. On dakka geçmeden bi daha "babanne çişim geldi benim" dedim.
Üşenmedi. Tamam kızım dedi. Kaldırıp götürdü bi kere daha.
Karanlıktan korkuyordum galiba. Tam hatırlamıyorum.Niye gidip tek başıma yapmıyordum ki...bi açıklaması vardır mutlaka.
Netekim çiş bu. Mesanede durduğu gibi durur mu?
Durmuyordu o gün benimki.
Bi daha...
"Eeeeh! Yeter, yok çişin mişin. Oyun mu oynuyon sen benle" dedi bu kez. Onla dalga geçiyorum sandı heralde. Götürmedi.
Sen misin götürmeyen?
İki dakka, üç dakka, beş...derken, foşur foşur bıraktım yatağın içine. Eşşek kadarım. Az değil. Sekiz yıl yaşamışım... :) ama işte beni tuvalete götürmüyor diye Babannemi yatağa işeyerek  cezalandırmaya karar vermişim.   Allah taksiratımızı affetsin :)
Bi de yaz...sıcak...üstüne benim ortama yaydığım idrarın sıcaklığını da ekleyince, babannem biraz fazla sıcakladı tabi. Anlamadı önce. Benim kendi sıcağım sandı. Döndü bana doğru " Ayının gızı, götün alaf saçıyo ay" dedi.
Tutamadım kendimi, başladım o yaştaki bütün çocuklar gibi kikir kikir gülmeye...o esnada olanlar oldu zaten. Bizimkinin eline bi ıslaklık hissi değdi. "Tu sana, eşşek sıpası" demesiyle üstümüzdeki pikeyi kaldırıp yere çalması bir oldu.
Şimdi böyle, benim minik Hatun'um kucağımda yatarken, bi sıcaklık geliyor üstüme. Malum, kişi kendinden bilir işi. İşedi sandım fıstığımı. Ama nasıl bi sıcaklık. Kaynar kaynar...başka bi açıklama gelmedi aklıma. "Eşşek seni, işedin de mi" diye kaldırıp koydum kenara.  Bi baktım, kup kuru kucağım. Hiç kabahatimiz yok muş meğer. Sadece  "götü alaf saçıyomuş" azcık benim fıstığımın. Kat kaloriferi misin mübareğin kızı?
Demek ki...



dipnot: Alaf, Babannemin dilinde alev/ateş manasındadır. ;)

10 Aralık 2013 Salı

Hatuuuun geliyor...!



Selim: Sen o köpeği 6 ay yaşat dile benden ne dilersen!
Müdürüm: Sende o potansiyel var Oya! var var olmasına da, üzülerek ben de 4 ay veriyorum. Sen özgürlüğüne çok düşkünsün. Bi süre sonra, O özgürlüğünü kısıtlamaya başladığında içten içe ona kızmaya başlayacaksın!
Nilgün hanım efendiler : (ki kendisi de müdürüm olur, denizde kum bizde müdür  anasını satayım. topu topu 10 metre karenin içinde kolunu sallasan müdüre çarpıyor)  Al kız Oya! çok çaresiz kaldığında ben yardım ederim sana!
Mete: Selim çok bile süre vermiş, bakamazsın.
İbo : Çok zooor...bi daha düşün.
Yelda: En büyük fobim biliyorsun. Evine gelemem.
Ayfer: Bi daha sana gelemiycem demek ki...
Muhammet: O köpeği alırsan ya açlıktan ölür ya da ilgisizlikten.
Eski manita: Çok zoor...ama ne desem boş biliyorum. Koydun kafaya bi kere! Hatta bu kadar çok istiyorsan ben alayım onu sana!

Savunma vermeyeceğim.
Muhatabı olmadığım suçlamanın niye savunmasını vereyim değil mi?
Meğer ne pis bi imajım varmış gözlerinde:)
Allah esirgesin yani. İnsan düşmanına diyemez bunları yahu! Tamam. Kabul ediyorum. Dost acı söyler ama dost aynı zamanda "bildiğini" söyler. Bilmediğini değil.

Size şu kadarını söylüyorum efendiler: Ya eksik tanıyorsunuz beni, ya da sahiden hiç tanışmıyoruz! diyor...ve asıl konumuza dönüyorum.

Ben bu yıl, yeni yıla bi köpekle gireceğimi bilmiyordum.
Daha bir ay öncesine kadar aklımın ucundan bile geçmiyordu. Dahası bu benim ilk deneyimim sayılır.
Kuş besledim bi de su kaplumbağası. Hepi topu bu. İçinde kedi ya da köpek olan bi evde yaşamadım hiç.
Mızmızlandığında ne yapacağımı bilmiyorum...
Yazı yazarken gelip kucağıma oturmak istediğinde derdimi nasıl anlatacağım onu da bilmiyorum.
Bi sabah uyandığımda karnımın sıcaklığının meğer ondan geldiğini farkettiğim o anda ne olacak?
Eve biraz geç geldiğimde bana nasıl bir muamele uygulayacak?
Hiç bi fikrim yok.
Hepsini yaşayıp görücez...

Ben erkek istiyordum ve de insan ismi koymayı. Ne alaka bilmiyorum işte, öyle esmişti aklıma. Diyelim Ahmet mi koydum? Ahmet efendi diye seslenecektim. Öyle hayal ediyordum...
ama bi kız gelecek.
Çok fettan bişey olacak diye tahmin ediyorum...ve de karakterli.
Ha adı mı?
Hatun olacak.

Hatuuun'um diye seslenicem,
Oooyeee diycek. :)

Bana çok şey öğreticek...hissediyorum.

7 Aralık 2013 Cumartesi

5'ten sonra tufan...

Onun içkisi bitmiş, benimki daha yarımdı. Bi saat sonra Beşiktaş'ın maçı vardı. Hadi daha maça yetişicez dedi.
Sen git dedim.
Ben gelmeyeceğim.
Neden? dedi.
Elimdeki bardağı gösterdim.
Zaten şunu da içip, yatacağım.

O gece, o maça gitmedi.
Ben de yatmadım.
Üçe kadar kavga edip, beşe kadar seviştik.
7'ye kadar saymayı, daha öğ-re-ne-me-miş-tik.

5 Aralık 2013 Perşembe

Ertuğrul Özkök'e hitaben; bu öpücüğü bana lutfeder misiniz?


"İtiraf edeyim, en solcu günlerimde bile, Ahmet Arif'in hasretinden prangalar eskittim kitabındaki şiirler, benim aşk dünyamda fazla yer bulmamıştır. Bir kadına hiç bir zaman o kitaptan şiirler okumadım.O cümleler bana fazla folklorik, hadi açıkça yazıyorum köylü gelirdi."

Yukardaki cümleler Ertuğrul Özkök'ün 26 Eylül'de Hürriyet"teki köşesinde yazdığı yazıdan bir bölüm. Yazıyı sonuna kadar okudum, döndüm, dolaştım, soluğu yeniden bu cümlenin başında aldım.
Şu cümle geçti içimden. Kendi içinde "köylü kompleksi" olmayan bir adam, bu şiiri köylü bulabilir mi?
Ha bu yaptığıma dahiyane bir tespit diyebilir miyiz? Hayır. Zira buna benzer yorumları kendisi için en ağır şekilde yazmış, yaz(abil)miş bir adam.
Defalarca "sonradan görme" bir entellektüel, sonradan görme bir aristokrat, sonradan görme bir bilmem ne tabirini kullanmış, sözüm ona kendini en ağır şekilde eleştirmiş bir adam.

Sözüm ona diyorum çünkü; Ertuğrul Özkök ve onun konumunda olan bir çok insanın samimiyetine hep kuşkuyla yaklaşıyorum ben. Şimdi bunun nedenlerini yazsam, ap ayrı bir yazı konusu çıkar. Konu dağılır, gerek yok.
Kaldı ki yüzde yüz samimi olduğunu kabul etsem bile, kendini herkesten çok ve önce yermenin aslında her zaman bir "özgüven" belirtisi değil; çok gerçek, kemikleşmiş bir kompleksin üstünü örtme yöntemi olduğunu düşünüyorum çoğu zaman. Hani arada bir evet; ama defalarca takıntılı bi şekilde bunları yazan bir adamın/insanın iç dünyasının çok ciddi arazlar taşıdığına inanıyorum.

Belki de büyük bir gaflet içindeyim, bilemem :) ama aynen böyle hissediyorum.

18 Ağustos'ta yazdığı "Cameo ve sandalet" başlıklı yazısından bir bölüm: Cameo, süper starların bazı filmlerde, küçük yan rolleri oynamasına deniyor. Yan rolleri oynamak, başrolden vazgeçebilmek, egonun kendi kendini terbiyesi" diyor ve devam ediyor " Cameo'luk gerçek bir başrol oyuncusunun yükselebileceği en yüksek rütbe"  ve yazının finalini şu cümleyle getiriyor "Hayatımın geri kalan kısmında, harika yan rolleri oynayacağım, iyi bir başrol oyuncusu olamadım; ama harika bir cameo olacağım"

Böyle yazmıyor mu? deli oluyorum. Resmen çileden çıkıyorum. İnanmıyorum çünkü, inanamıyorum.
Gerçek gelmiyor. Kendini bile kandıramazsın ki bunla, bana nasıl yutturmaya çalışıyosun? diyorum.
Çok mecbur kalsa, kabullenir belki ama; asla iştahla oynayamaz -yan rol-ü. O gömleği giyinir en fazla ama taşıyamaz. Ahan da buraya yazdım!

Ha belki dener, deniyordur. Denerken ki samimiyeti de gerçektir, bak ona inanırım; ama kötü bir denemeden öteye de gidemez diye düşünüyorum.
Yap(a)maz.

Ne var ki tüm bu samimiyet sorgulamalarım, kendi kendime "gıcık" olmalarım bi yana dursun, son günlerde çok enteresan bişeyler oluyor Ertuğrul Özkök'e.

Gittikçe cesur,
gittikçe perfasız,
gittikçe tuhaf,
gittikçe gidiyor... Ertuğrul Özkök.

Freni patlamış gibi, zemberekten boşalmış, önünü sonunu kestiremiyor, kestirse de sahiden sallamıyor gibi yazıyor.

Bi bahçeye dalmış, erikleri cebine indirmiş koşarken tam, son anda bahçenin sahibi ihtiyar amca gözüküyor da köşeden, bizimki  çıkarıp pipisini gösteriyor ona sanki!
Öyle güzel bir nanik yapıyor ki herkese, her şeye...
Bayılıyorum...
Kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış insanlar gibi fütursuz yazıyor...
gemiyi azıya almış gibi yazıyor, aklımı başımdan alıyor... Ertuğrul Özkök.

Kolay değil.
Beni de anlayın! :)
Bir okuyucusu olarak onca zamanlık kötü hukukum var kendisiyle.
Gıcık ola ola okudum.
Hadi ordan! diye diye okudum.
Allah seni bildiğini gibi etsin! diye diye okudum...ama hep okudum.

Bu çok mühim bişeydir, size sinir olan birinin sizden kendisini ala-ma-masını sağlamak, olağanüstü bir marifet gerektirir. En azından ben böyle olduğuna inanıyorum.

Ve...benim için nirvanaya çıktığı gözümde ilahlaştığı 2 Ekim 2013 tarihinde yazdığı "Hapse girmeden yapmak istediğim 10 şey" başlıklı yazısının finaline geliyorum.

Diyordu ki orda da "Netice, sevgili trikotöz kardeşlerim, şu naçiz bedenim şu tuhaf ve sapık kafam, şu avare tavşan kardeş ruhum, işte bu andan itibaren, ellerinize, intikam şehvetinize, rövanş hazlarınıza ve giyotininize amadedir. Tecavüz edeceğiniz kadar edin. Bi insanın yapacağı en şerefsizce şeyi yapacağım. Madem mani olamıyorum, zevk almayı deneyeceğim"

dediği yazı.

O gün köşesini okudum...ve aynen şöyle hissettiğimi hatırlıyorum. Masal bu ya...
kader ağlarını örüyor, ve  bi gün bi  köşe başında çarpışıyoruz...
Afallıyorum önce, ne söyleyeceğimi bilemiyorum.
Sesim titriyor...her heyecanlandığımda olduğu gibi, yine.
Sonra derin derin nefes alıyorum...
kendime geliyorum ve hep  sormak istediğim, tam da o an için hep cebimde gezdirdiğim o iki soruyu soruyorum.
1-Kendinizden bu kadar nefret ettirmeyi nasıl başarabiliyorsunuz?
2-Bu öpücüğü bana lutfeder misiniz?


2 Aralık 2013 Pazartesi

Ehlileştirilmiş kadın!



Yanlış hatırlamıyorsam, Neitzsche Ağladığında'da geçiyordu. Orda diyordu ki zat-ı muhterem: Nerde çok güzel bir kadın varsa, orda onu düzmekten yorulmuş bir adam vardır sadece.

Evet, aynen böyle söylüyordu. Lisedeydim, cümlenin türkçe mealini tam da idrak edememiştim aslında. Ne demek şimdi bu? Niye böyle söylüyor, nasıl böyle söyleyebiliyor?
Güzel olsan kabahat, çirkin olsan kabahat.
Ki neye göre kime göre? bundan bahsetmiyorum bile.
Giyinip şıkır şıkır sokağa çıktığında, kaşınıyor olma ihtimalin illa ki var.
Süklüm püklüm ortalıkta dolaştığında, gene aynı güruhun fikri sabitesi üzerinden, eşin ya da sevgilin tarafından altadılman mübah.
Kilo alsan "sen de kendini ne kadar bıraktın öyle?" kilo versen "hayırdır, bu ara sende bi şeyler var!"

Yetmez! klasiktir hani, sokakta hanfendi, mutfakta aşçı, yatakta fahişe olacaksın. Her koşulda, her durumda "erkek egemen dünyaya" iyi bir hizmetkar olacaksın, el pençe divan duracaksın karşılarında.
Mümkünse yatakta "her şey" ol efendi hazretlerine ama; sakın sokakta "kancık gibi" kuyruğunu sallama.


İtahat et! baş kaldırma, fiilen değilse de psikolojik bir linçe kurban gitmek istemiyorsan, atalarının öğretilerine sadık kal her koşulda. Sorma, sorgulama!!!

Gir mutfağa, elini korkak alıştırma, mümkünse "yoktan" var et. Bi şekilde kaynat ocağın altını. Yuvayı diş kuş yapar illa ki, unutma!


Ve lütfen, kimse bana amma dramatize etmişsin be güzelim, şu yaşadığımız hayat böyle mi? diye çemkirmesin.
Az önce haberlerde izledim, kocasının askerden gelen erkek kardeşi tarafından dokuz bıçak darbesiyle öldürülen 26 yaşındaki gencecik bir kadının cenazesini.
Yığınla erkek bunu elini kolunu sallaya sallaya yaşarken, el birliğiyle Deniz Seki'nin hayatını bitirmeye cürret etmedik mi?
Daha dün, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde bir kadın milletvekiline, Bülent Arınç "Lütfen konuşurken gözümün içine öyle bakmayınız, ben çok müteessir olurum!" dediğinde, aslında bu topraklarda yaşayan her kadının alnının ortasına nişan almış olmadı mı?


Dik alası oldu hemi de!



dipnot: fotoğrafçının sitesi için: http://www.eleneusdin.com/

Sabır neydi?

Yaklaşık iki buçuk ay önce bir sabah koşma sevdasıyla uyandım. Rüya görmüş gibi... Blogumu düzenli okuyanlar Hatun'umun da hayatıma bö...