27 Mayıs 2014 Salı

Arda Turan: Kazanmaya değil, mutlu olmaya oynarım!

Seviyorum evet. Beşiktaşlı olmama rağmen seviyorum. :) Nev-i şahsına münhasır buluyorum. Ama şunuyla ama bunuyla farklı işte. Çıkıntı. Korkarım ben bütün çıkıntıları seviyorum zaten...Aynı olmayan. Hemen yanındakine ya da bi arkadakine benzemeyen, kendine ait bir rengi bir sesi bir soluğu olan her şeyi ve her insanı seviyorum...

Ama şimdi soru şu: bu yazıyı ne münasebetle yazıyorum di mi?
Şöyle ki, kendileri Q dergisine röportaj vermiş. E anında gazeteye haber oluyor tabi. Kocaman puntolarla da atmışlar başlığı. "Ben bir kadını beğeneyim yeter ki!"

Uyuz oluyorum.
Hiç kaçmaz.
Anında.

"Hadi leeenn!" diyorum.
Karşı savunmaya geçiyorum.
"Sen de kimsin?"

Haydi söyle söyle.
Kızmayacağım.
"İyi de sana ne oluyor, sanki senin için söylüyor, hasbama bak!" de :)
Hah, işte böyle.
Açık olalım birbirimize. :)

Ne var ki işte tabiatımız batsın.
Bizim de tabiatımız böyle.
"Kadın milleti" değil miyiz? :)
Her şeyi hemen alınırız üstümüze.

Oysa konu bu da değil. Evet ben bi an galeyana gelip "bu ne özgüven abi, ne şımarık bi açıklama?" dürtüsüyle atladım o habere ama; meğer haber o değilmiş. ZAten o haber bile değilmiş. Bence!

Zira hep yapıldığı gibi cımbızla seçilip atılmış bi başlıkmış. Benim gibi sazanlar hemen düşsün diye.

Düştüm evet.
Pişman da değilim.
Gene olsa gene düşerim. :) O ayrı.

Ne var ki "Hiç bir kadın bana karşı koyamaz" temalı bir açıklama değilmiş o zaten. Önü arkası varmış o cümlenin.
Erkek arkadaşları çok takılıyormuş Arda'ya. "Yakışıklı değilsin bi şey değilsin, bu kızları nasıl tavlıyorsun?" gibisine.
O da diyor ki "evet, ben yakışıklı değilim. SAdece başarılı ve güçlüyüm. Kadınlar da bunu seviyor."
E haklı.
Buna itiraz edemeyeceğim.
Sadece bunları değil elbette ama bunlar da kadınların çok önemsediği iki şey. Belki güçten ve başarıdan algıladığımız şeyler değişiyordur. Ama güç ve başarı etkiler illa ki kadınları.

Da zaten dediğim gibi, bu cümle anında haber değerini yitirdi benim için. İlgim bikaç dakika içinde dağıldı.
Şu cümleye takılı kaldım ben. "Hesap kitap yapmam ben, kazanmaya değil mutlu olmaya oynarım!"

Hesap kitap yapmıyor mudur hiç gerçekten onu bilemem. Ama kazanmaya değil de, mutlu olmaya oynuyorsa sahiden, işte bunu tüm kalbimle alkışlarım...

Alkışladım da.

Temiz bi azim tamam ama hırs benim hiç sevmediğim bi şey.
Hırs dediğimiz şey var ya, bir insandan bir canavar yaratmaya muktedir bi şey.
İnsanı yalnızlaştıran bi şey.
Her şeyi ama her şeyi çiğnetebilecek, dümdüz edebilecek bi şey.

Hayatta her adımını kazanmaya atan insanlardan korkarım ben. Evet hayat bence de bir oyun. Ama bu oyun kazanmak ve kaybetmek üzerine kurulu değil.
Olma-malı!

Yani şöyle söyleyim mesela.
Parayla kumar oynamak çok tehlikeli bi şeydir.
Ama zevkine tavla atmak, satranç oynamak  çok eğlenceli bi şey.
Hayat bir eğlenceden ibaret demiyorum elbette. Ama bu iki örnekte çok net bi ayrım var gerçekten. Biri kazanmak üzerine kurulu, öbürü keyif almak.

Bence hayatta her şey böyle.

Hatta şöyle düşünüyorum ben.
Bi sahada en iyi oyununu ne zaman oynarsın biliyor musun?
Kazanıp kaybetmeyi unuttuğun, sadece zevkine vardığın zaman.

7 yaşındayken yüzme hocam kulağıma şöyle demişti.
"Oya! kulacı doğru mu atıyorum diye düşünmeyi bırakıp, suyun altında hayal kurmaya başladığın zaman şahane bir yüzücü olacaksın!"







25 Mayıs 2014 Pazar

Tavsiye mektubu : 25th hour Lingerie ve Konstantin.


İnternette aylak aylak gezinirken keşfettim. Markanın adı 25th hour Lingerie.  Yaratıcısı Seda Oturan. Markanın sayfasında biraz dolaştıktan sonra kendimden geçtim. Resmen büyülendim. Futbol sadece futbol değildir! derken erkekler tam olarak neyi kastediyor bilmiyorum ama; ben de onlardan feyiz alıp "bir iç çamaşırı sadece bir iç çamaşırı değildir!" demek istiyorum. En azından 25th hour Lingerie değil. Her biri tek tek sanat eseri gibi. Ta lisede bi kitap okumuştum. Yüzde yüz düşünce gücü. Aklımda çok keskin bi şekilde yer eden bi cümle vardı o kitapta. Diyordu ki "bir fare kapanını bile diğerlerinden daha iyi yapıyorsanız birileri mutlaka sizi bulup çıkaracaktır!"

Ota çöpe her şeye ahlaklı-ahlaksız çerçevesinden bakacaksak illa ki alın işte size bir ahlak örneği. "Her ne yapıyorsan iyi yapmaya çalışmak, baştan savma-MAK! En azından bunun için üstün bi çaba sarfetmek. Bence ibadet gibi bi şey. Özenerek hazırladığın kahvaltı masası da, düşünerek aldığın hediye de, biri bi şey sorduğunda kafanı yorarak cevap vermek de buna dahil.

Üniversitede saçlarımı ev arkadaşım Yasemin boyuyordu. O zamalar kızıldım. Saç rengimle aşk yaşıyordum ama hiç bi kuaför o tonu tutturamıyordu. Böyle durumlarda "işini kendin hallet" düsturu en iyi çare oluyor. Bikaç tonu karıştırıp benim istediğim rengi yakalamıştık Yaseminle. Önce boyar sonra da üstüne fön çekerdi saçlarıma. Ama geçiştirmeden, sıkılıp üstünden sıvazlayarak değil. Özenerek.

Bi gün dedim ki "Yaso, nasıl sıkılmıyosun ya da sıkılsan bile nasıl güzel uğarışıyosun?" Yaso'nun cevabı şu olmuştu. "Ya sana hayır, başının çaresine bak demem lazım. Ya da yapıyosam adam gibi yapmam lazım!"

Evet basit örnekler veriyorum. Ama her detay bu basitlikte gizli zaten. "Ya düzgün yap! ya da hiç yapma!!!"

Konuyu dağıttım gibi gözüküyor ama değil. Diyeceğim şu ki o caanım çamaşırlardan o kadar etkilendim ki internete girip markanın sahibini araştırdım. Üstüne üstlük bi de Türk-müş diyip kendi kendime göğsümü kabarttım. Bana noluyosa :)



Sonra da yemeyip içmeyip kim bu Seda Oturan diye kendi çapımda küçük bi araştırma yaptım. İtü'de moda tasarım eğitimi aldıktan sonra Milano'da design master yapıyor. Şimdi de markasını dünyaya satıyor!!

Markanın adı için de " amaç kadına +1 saat hediye etmek yani 25 th hour ile geceyi daha uzun kılabilmek" diyor.

Çok sevdim...

E biraz tuzlu tabi. Öyle zırt bırt siteye girip "ay şunu da istiyorum, bunu da bunu da" diyerek alışveriş yapabileceğiniz gibi değil. İmkanı olan öyle yapsın bence zaten. :)) Hoş, araştırırken de  siteden en çok erkeklerin alışveriş yaptığını öğrendim.

Kıssadan hisse, bu kadar güzel bi şeyle tanışınca sizi de tanıştırmak istedim!

SİZİ Bİ DE BİRİYLE TANIŞTIRMAK İSTEDİM..

Ben bu konuda nasıl desem, biraz "geri"yim.
Şaka değil. Acı ama gerçek.
Bi internet kurdu değilim. Teknoloji desen tam bir özürlüyüm. Geç anlarım. Şıp diye kavrayamam. Daha önce de yazdım sanırım. Blog diye bişeyin varlığıyla da blog yazmaya başladıktan sonra müşerref oldum.
Ha sonra şahane insanlar keşfettim. Çok da eğlenceli buluyorum. Facebook'un ana sayfasından sıkıldığında, twitter desen hiç sevemedim zaten ama sevenler de bi yerden sonra sıkılıyordur eminim. Öyle durumlarda can kurtarıcı gibi oluyor blog okumak.
Bi de çok kişisel bi şey blog malum. Birini okumaya başladıktan sonra onun dünyasına dahil oluyosun bi süre sonra. Sevincini kederini görüyorsun. Neye kızıyor neye isyan ediyor neyle havalanıyor? Yakıtı ne? Yola nasıl devam ediyor? hepsinin cevabını buluyorsun. Bi çeşit oto-portre gibi bi şey aslında blog.

Sevmeyenler için bi şey diyemem tabi. Ama sevenlere bi adres vericem. Kısacık şeyler yazıyor. Şiir desen değil, hikaye zaten mümkün değil. :)

Bi "şey" gibi işte.
Bi "şeye" benziyor...
ama tam olarak ne olduklarını ben de bilmiyorum.
Ne var ki her okuduğumda çok seviyorum...içimde bi yerlere dokunuyor. Adres şu şekil. http://ayycokkseyy.blogspot.com.tr/

O zaman hadi ben gittim.
Hepinizi öperim...


20 Mayıs 2014 Salı

Ahlak-çı !?

Hayatım boyunca ahlak-çı olmadım. En erken öğrendiğim şeylerden biriydi ahlakın insanoğlunun kendi icadı olduğu. Nasıl ki taşı taşa sürtüp ateşi bulduysa "ahlak" denilen şeyi de sonradan buldu. Ha ama önemli bi farkla. Ateşi doğadan üretti. Ahlakı kendi götünden. Gerçi götü göte sürtünce de bi şeyler türetebilseydi eminim onunla da iftahar eder, sonra onları yüksek bi yerlere koyar, aşağıdan bakıp bakıp kendi bokuna tapardı belki de. İnsanda bu potansiyel var. Yemin ederim var. Fazla kafa yormaya da gerek yok. Sadece narsistlere baksanız buna çok kolay ikna olursunuz zaten.



Nerden mi geldi şimdi durup dururken bunlar aklıma? Hani oturup akşama kadar "özgürlüğümüz kısıtlanıyor" diye bi yerlerimizi yırtıyoruz ya. Adamın birine durmadan giydiriyoruz ya..."Lütfen bana akıl verme benim aklım bana ziyadesiyle yetiyor" diyoruz ya...Senin ahlak anlayışınla benimki örtüşmüyor, sen benim yaşam tarzımı ahlaksız buluyorsun ben senin çalanı çırpanı baş tacı etmeni" diyoruz ya...

E çok güzel. Sonuna kadar haklıyız da "dayatma" dediğimiz şey nerde başlıyor nerde bitiyor sizce?
Yanındakine öyle giyme, öbürüne şöyle gülme, diğerine şöyle poz verme, berikine böyle konuşma demek de o karşımızdaki insanın ahlak anlayışına  ters düşüyor belki de! Bunu hiç düşünüyor muyuz mesela? Sadece facebook profillerine bakmak yeterli. Herkes herkese akıl veriyor. Herkes kendince en namuslu. Herkes herkese kendi namus anlayışını satmaya çalışıyor.  Sonra ordan bi de Erdoağan'a çığırıyor. "Bana kendi doğrunu dayatma!" diye.

E sen bunu en yakın arkadaşına yapıyorsun ama. Sevgiline yapıyorsun. Kız kardeşine, ağabeyine yapıyorsun ya...Yok ama sen iyi niyetlisin di mi?

Aklım taa abimin motorsiklet ehliyeti almak istediği an geliyor...Saçma sapan birkaç  evrak gerekiyordu . Abim de o zaman şehir dışında. Arkadaşına rica etmiş "Oya evrakları toplasın sen de bana gönder" diye. Bi akşam kapı çaldı. Açtım, Züleyha " Oya abinin evraklarını hazırladın mı yarın göndereyim" diyor. Şöyle dediğimi hatırlıyorum. "Hayır; ama zaten babam abimin motor ehliyeti almasını istemiyor"

Züleyha kükredi resmen birden. "Yahu adam istiyor, babana ne oluyor!?"
Bilmiyorum ki babama ne oluyordu hakikaten?
Bana ne oluyordu?
Ben hazırlamasam da o evrakları kendi toplayacaktı zaten.
Ama yook! biz "üstümüze düşen vazifeyi" yerine getirecektik illa ki.
"Karşı çıkmak" dediğimiz eylemi.

Başka bi gün. En yakın arkadaşlarımdan Ekin'in kız kardeşi Başak, saçını mora boyatmak istiyor. Annesi deli gibi karşı çıkıyor. Abartmıyorum hiç, kadıncağız kısa süreli bir bunalıma giriyor. :) Sonra Ekin hışımla bana bu olayı anlatıyor. Annesine yaptığı itirazı... "Hayır Anne! Başak'ın saçı senin evinin duvarı değil" dedim. Sen ancak evinin badanasına karar verebilirsin, Başak'ın saçının rengine ancak Başak kendisi karar verebilir!"
Kahkaha atıyorum. Ekin'in siniri geçecek gibi değil. "Gülme ama Oya! çok sinirlendim!" diyor.

Şahane bi örnek değil mi gerçekten?
"Evinin duvarı değil o, Başak'ın saçı!"

Az önce bir facebook profilinde gördüm. Dudağını büzüştürerek poz veren kızların ağzına terlikle vurmak istiyormuş arkadaş! :) Bikaç gün önce de aynı durumdaki kızın kafasını klozete sokmak istiyordu başka bir arkadaşımız.

Eeee?

Başka zaman herkesi olduğu gibi kabul etmekten dem vuruyorsun ama!?

Abi bırakın kim ne bok yemek istiyorsa yesin.
Size ne yahu?
Siz yapmayın.
Olay bu kadar basit.

Hayır yani sonra Erdoğan ağzımızın üstüne terlikle vurmak istediğinde hep beraber feryat figan ediyoruz ya...

Sizce de biraz gülünç gelmiyor mu kulağa?

Nitekim bunun ölçüsü yok. Hayata müdehale dediğiniz şeyin sınırı yok. Kimisi bir ölçeği bile kaldıramaz, kimisine ne yüklesen götürür. Buna biz karar veremeyiz. Herkes ancak kendi karar verir. Herkesin kendi sınırı kendi rahatsız olduğu, kaldıramadığı yerdir.  Bunu da sen bilemezsin. Ben bilemem.  O kendisi bilebilir ancak.

Bundan mütevellit, ben diyorum ki hepimiz kendi önümüzden yiyelim arkadaşlar!

Bu kadar.



7 Mayıs 2014 Çarşamba

Ah deme oh de!

Biri "ay lütfen çeker misin şunu" dedi.
"Ay tabi çekerim güzelim, sakin ol" dedim.

Biri "ya bi yürü git" dedi.
"O gidiyo zaten, sen de bi yürü git, hadi canım" dedim.

Biri "üüff bu ne, çekil şurdan" dedi.
"Ne kadar sevgisizsiniz ama yaa" dedim.

Ötekine "ne kadar saygısızsınız" berikine "E yuh ama" diğerine "Pessss" dedim.

En son "ahh, ohhhh" sesleri çıkaran ablaya "e ama yeter artık, hayatının orgazmını yaşasan bu kadar yatak odası sesini bi arada çığıramazsın diyecektim ki...son anda onu içime atmayı tercih ettim.

Ayıp ama yaa! vallahi de ayıp billahi de ayıp.
Yapmayın.
Lütfen yapmayın...!

Böyle bi sevgisizlik, böyle bi kendinden menkul davranış şekli,  böyle bi gereksiz şımarıklık, böyle bi saygısızlık yok.

Adım başı "korkmayın, hiç bi şey yapmaz" açıklaması yapmaktan helak oluyorum.
Bu mudur yani?

Hele şu "ah oh" çığlıkları atan,  bi de yanında sevgilisi varsa iyice coşkuyu basan "ay aşkıııaaammm çek şunu yaaa.... aaaahhhh...oohhhh" diye çığlık çığlığa bankların üstüne çıkan kızlar... valla çok gülünç oluyosunuz yaaa!  Kendim için söylüyosam nağmerdim. :)

Ben daha Hatun üç günlükken bir taksi şoförüyle karakolluk  oldum.
Bana koymaz yani,  sen iki dakkada koca parkı velveleye vermişsiin. Bankların tepelerine çıkmışsın filan...

Ama sana yazık.
İnan çok yazık...

Ben de onca zaman kedilerden çekindim. Gidip başını okşayamadım. Tutup bağrıma basamadım ama; kimseye de "alın şunu şurdan" demedim. Ya da tuhaf tuhaf sesler çıkarmadım. Her duyguyu büyük büyük yaşamaya ne kadar meyilliyiz... Ufaltın şunları biraz yahu!

Ha aksi örnekleri yok mu? Var!
Üstelik hayatımda eşini az gördüğüm bir nezaketle yaklaşıp "sevebilir miyim" diye özel izin isteyenler var.

Ne var ki çok azlar...

Mesela Almıla gibi...
Yaklaştı yanımıza... " Sevebilirim di mi abla?" dedi.
"Elbette" dedim.
 Başını okşadı. Yerden koparıp çiçek uzattı. Karnı aç mı? diye sordu. Eliyle diline dokundu. Döndü "hihihi...yumuşacık" dedi. Yetmedi.
"Her gün geliyor musunuz buraya?" diye sordu. O da yetmedi. Annesine benim telefon numaramı kaydettirdi. Belki orda olunca ararlarmış, biz de müsait olursak buluşurmuşuz...o da Hatun'u gene sevebilir-miş...

Ben hayatı da zaten hep güzel ihtimallerin peşinden gitmek sanıyordum.
Almıla bugün annesine benim telefon numaramı aldırırken yeni bi şey öğretti bana.

Hayat işi çok da şansa bırakma-mak, bi şeyi gerçekten istiyorsan ince bir zekayla onu garantiye alabilmek(miş)!

Bunu Almıla söyledi.
Çaktırmadan ama! ;)

2 Mayıs 2014 Cuma

Kocası Mirgün Cabas olan herke(s)e herke(z) demesin!?

Kadına kocası üzerinden değer biçmek diye bi şey var. Bir terazi getirin gözünüzün önüne. Bi kefesine
erkeği koyuyorsunuz diğerine kadını. Erkek ne kadar ağır çekiyorsa, kadının değeri de bu değer üzerinden yükseliyor. Erkek ne kadar hafifse, kadın(cağız!?) da bir o kadar üfle gitsin... O tartı ona göre ayarlanmış çünkü. Başka ölçü bilmiyor.

Kocası Mirgün Cabas olanın hali nicedir? :)

Tuba Ünsal instagramda bir fotoğraf paylaşıyor. Fotoğraf da çocuklarının fotoğrafı ve diyor ki üst yazısında " alışveriş yapıldı, herke(z) kendi halinde."
Sonra gelsin yorumlar...
Algıda seçicilik diye biz buna diyoruz galiba. Dana gibi çarptı gözüme o yorum. Aynen şöyle yazıyordu. " Tuba hanım lütfen ama! herke(z) değil herkes olacak o. Mirgün Cabas gibi bir kocaya rağmen bari siz yapmayın"

Bu ne yahu!?
Tamam o "z" direk batıyor göze. Hiç bi itirazım yok. Hepimizin bi takıntısı var. Bana da ayrı yazılması gereken de'ler da'lar çok batıyor mesela. Bildiğiniz ifrit oluyorum görünce. O z de sana batmış olabilir yavrucum. Ben anlıyorum seni. Vallahi bak! :)

AMAAAa;

"Kocası Mirgün Cabas olan" ne demek be gözünü sevdiğimin insanı? Hayır bi şey değil adım feministe çıkacak. Değilim. Vallahi de değilim billahi de değilim.

Bu başka bi şey. Bu nasıl bir aşağılama yöntemidir? Bakın eleştiri demiyorum. Bu düpedüz aşağılama. Üzerinde öyle bir koca etiketi var diyor sana. Bari ona rağmen yapma!!!

Yok yaaaa!

Daha kötüsünü de söyleyim üstelik. O kadar fotoğrafın içinde o fotoğrafı bulup yeniden bakmak, o kadar yorumun içinde o yorumu bulup kendimi teyit etmek gözümde büyüdü ama; yanlış hatırlamıyorsam o yorumu yapan üstüne üstlük bir kadındı!

Bu size bi şey hatırlatıyor mu???

Bana şunu hatırlatıyor...Sen kendi değerinin farkında değilsen, kendini değerli bulmuyorsan, illa ki bir yancı'ya ihtiyaç duyarsın. Yanında dursun ve seni parlatsın.

Yok öyle üç kuruşa beş köfte be güzelim.

Gücün varsa kendini kendin cilalayacaksın. Senin kendi ışığın yoksa, değil Mirgün Cabas gibi bir koca, feriştahın oğlu gelip yanına dikilse, kimsenin gözünü alamazsın.

Bitti.



dipnot: Geçmiş gitmiş bir olay. Belki haftalar oldu. Yazıp yazmamak arasında çok gittim geldim. Akacak kan damarda durmuyor(muş)! :)

Sabır neydi?

Yaklaşık iki buçuk ay önce bir sabah koşma sevdasıyla uyandım. Rüya görmüş gibi... Blogumu düzenli okuyanlar Hatun'umun da hayatıma bö...