Kayıtlar

Eleştiri etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

HEPİMİZ BİRDEN ÇILDIRABİLİRİZ GÖĞE BAKALIM

Resim
Herkes mi çıldırdı? Aklım almıyor. İki gündür patlayan Brad Pitt ile Angelina Jolie'nin boşanma haberleri üzerine sevinç nidası göstermeyen bir ben kaldım herhalde. İnstagram hesabımın ana sayfası "oh oldu" paylaşımlarından geçilmiyor. Aslında ilk soru onların derdi bizi niye geriyor olabilir ama bu artık abeste iştigalden başka bir şey değil. İlgilendiriyor işte yahu. Seni ilgilendirmiyorsa yanındakini, onu ilgilendirmiyorsa ötekini ilgilendiriyor. (İlgilendirmiyor diyen de yüzde doksan ihtimalle yalan söylüyor zaten.) Hepimizi ilgilendiriyor. En entellektüel duranımızı, en bir yerinden tüy aldırmayanımızı bile ilgilendiriyor. Açıktan değilse gizliden okuyor. Ama bu işin içine girdiğimden beri şuna eminim ki herkes şu ya da bu ölçüde magazin okuyor. Bunda anlaştıysak tepkilerin içeriğine giresim var hemen. Bir boşanma haberine niye herkes bu kadar sevinç gösterir. Kimse bu söylediğime cinsiyetçi bir yaklaşım, aman da ro ro ro diye atlamasın hemen. Başka bir şeyin altın...

SENİ ALACAKLAR MI YAVRUM?

Resim
İzzet Çapa'nın bugünki Hürriyet Kelebek'teki, Özge Ulusoy röportajından... (aklımda kaldığı haliyle yazıyorum) Soru şu: Evlilik hakkında konuşuyor musunuz? Cevap: Hayır, hiç. Ne ben "biz ne oluyoruz, evlenecek miyiz diye soracak bir kadınım, ne de Hacı bu soruya mağruz kalacak bir adam." Soru şu: Ne olacak bu külkedisi hikayesi durumunuz, mahalle baskısı hissediyor musun? Cevap: Artık görüyorlardır diye düşünüyorum. Sürekli üretiyorum, kendi paramı kazanıyorum, on kazanıyorsam üçünü emlağa yatırıyorum. Ama insanlar bu sorunun cevabını benden çok düşünüyor sanırım. Geçenlerde havaalanında bir teyze yaklaştı yanıma mesela "Seni alacaklar mı yavrum?" diye sordu.  Sorunun vehametine gel.  İşin tuhaf yanı bu baskı insanın sağlıklı karar almasının bile önüne geçebilir.  Ne bileyim, insan kendisi bile hiç farkında olmadan hırs yapabilir.  Mesela hanım teyzemizin sorusuna aynı minvalde cevap verilecekse "Bilmem, ben 'varacak mıyım acaba' yı d...

UMUDUN BİTTİĞİ YERİ BULDUM!

Resim
Katıldığım bir düğünde yan masamda oturan iki kişinin diyaloğuna kulak misafiri olmuştum. Biri diğerine soruyor: Damadın yaşı kaç? Diğeri cevap veriyor: Bilmiyoruz... kırktan sonrasını saymadık! :) Çok "komiğime gitmiş" olacak ki unutmamışım. Bir kaç gün önce Onur Baştürk'ün köşesinde okudum. Bülent Arınç'ın "kadın olarak sen bir sus" çıkışına kadınlardan neden layıkı veçhile tepki gelmedi?" diye soruyordu. Önce bir utandım. Zaman zaman içinin nasıl darlandığını, muayyen gününün sıkıntılarını bile yazıyorsun da, neden bu konuda iki laf etmedin diye söylendim kendime. Sosyal medyada bile tek satır yazmaya gerek duymamışım. O kadar ki, o  yazıyı okuduktan sonra utandığımdan kalkıp iki twet attım. #BirKadınOlarakSusmayacağız filan dedim ama;  hani nasıl desem...heyecansız, öfkesiz, sırf görev bilinciyle yazılmış kuru kuru bir itirazdı. Düğün demişken işte, hani zaten istemeye istemeye gittiğin bir akraba düğününde birinin zorla sürüklemesiyle kendini or...

İKİ ÇANTANIN SAHİBİNİ BİRBİRİNDEN NASIL AYIRIRSIN?

Resim
İki çantayı birbirinden ayırmaya çalışıyoruz.   Ben diyorum ki"şu olamaz bence çok küçük, o böyle küçük çanta kullanmaz. Yanımdaki diyor ki "hayır o prada kullanıyor!" Düşünün ki o çantanın sahibiyle bin kere aynı masaya oturmuş yemek yemişim, aynı tabaktan değilse bile yanındakinden. Aşık olmuşum melankolimi paylaşımışım, başka bir gün çok sevinmiş boynuna atlamışım... ve daha neler... Kullandığı bir çantanın onun olup olmadığından emin olacak tek bir yöntem geliştirebilmişim. Her şeyi yanında ister + hiç bir şeyin eksikliğine tahammül edemez= küçük çanta kullanmaz! Ben de yani eksik miyim neyim? :) O çantanın markasına bir allahın günü dikkat etmemişim demek!... Umrumda olmamış. Ayırt-edici özelliklerimin arasında kendine yer bulamamış!... Sevdim kendimi. Yanımdakine hayret ederek...  dipnot: o çantanın sahibi de adım gibi eminim ki "prada" diye değil çok sağlam ve içine her şeyimi doldurabiliyorum diye bakıyor ona, dostlar alış-verişte görsün diye değil...

BEATLES DİNLEYEN TAKSİ ŞOFÖRÜ VE KIZLAR TUVALETİ

Resim
Bugün sabah saatleri, atladım bir  taksiye ve olaylar şu şekil gelişti. "Müzik rahatsız ediyorsa kapatabilirim kızım!"dedi şoför. "Olur mu! tam aksine bayıldım. Hatta mümkünse sesini biraz açalım."dedim ben. "Mümkün olmaz mı! En sevdiğim şarkıları. Şimdi böyle şarkılar yapılmıyor  (yesterday)"dedi şoför ve ben asıl sormak istediğim soruyu direk soramadığım için konunun etrafında dolaşmaya başladım. Sanırsınız çocukluğuna ineceğim adamın. Yanımızda üç yaşında çocuk otursa anlar. "Bu kız bir şeyin peşinde ama neyin?" Direk itiraf ediyorum. Ön yargı berbat bir şey. Taksi şoförünün aslında taksi şoförü olmadığına, başka bir işle uğraştığına ve bir şekilde yaşlanıp emekliye ayrılınca gelip o koltuğa oturduğuna inanıyorum o sırada! Öyle değilmiş. Yıllar yılı baya bildiğiniz "düz" taksi şoförüymüş. Tamam kafadan kendimi de harcamayacağım. Çünkü malumunuz minübüs ve taksilerde çoğunlukla Ankaralı Namık ve türevleri tarzında müzikler ça...

EMRAH SERBES, İÇİMDEKİ ÖTEKİ VE BİR KAÇ ŞEY DAHA

Resim
"Türkiye bin parçaya ayrılsa, en son ayrılacak olanlar Kürtlerdir!" diyordu elimdeki kitapta Emrah Serbes. Kızılay'da, Kocatepe'ye varmadan, çevir başını sağa. Sarnıç var orda. Geçen yıl, aylardan gene nisan, çay içiyordum orda. Bilinçaltıma işlemiş demek ki! O gün bugündür içimde geziniyor o cümle. Sabah işe gidiyoruz birlikte. Hafta sonları dışarı çıkıyoruz bazen. Güzel bir kafe görünce içeri dalıyoruz hemen. Ama o benden hızlı sanki. Genelde benden önce geçip oturuyor sandalyeme. Hınzır. Keyfi yerindeyse kucağına alıp havaya atıyor bir de...sonra tutuyor. İyi ki! :) Son zamanlarda en keyif aldığımız şeylerden biri Asmalı'da bira atmak karşılıklı. Üçten sonrasını kaldırmıyor tabi bünye. Tam sarhoş olmaya yakın ayılma ihtiyacı hissediyor nedense.  Bu da bir çeşit savunma mekanizması işte! Sanırsın okkalı bir çilingir sofrasından kalkıyoruz. Bir türk kahvesi söylüyorum hemen kendine. Orta şekerli. İçiyoruz birlikte.. Ben ve içimdeki "öteki!" Kü...

SEVİŞMEDİLER ÇÜNKÜ EN AZ ONUN KADAR MUAZZAM BAŞKA BİR ŞEY YAPIYORLARDI!?

Resim
Ece Temelkuran'ın yeni kitabı Devir çıktı. Henüz alıp okuyamadım ama en kısa zamanda bu ayıbımı telafi edeceğim. (Ayıp demem çok sevdiğimden. Dili kullanırken ki küstahlığına bayılıyorum Ece Temelkuran'ın.) Bu yakınlarda verdiği röportajlardan birinde okudum başlıktaki cümleyi. Diyor ki o cümlede "insanların cinselliklerini yaşayamadıkları propagandası darbe sonrası cilalanan bir propaganda yöntemi. (...) Evet sevişmiyorlardı; çünkü en az onun kadar heyecanlı, muazzam başka bir şey yapıyorlardı. İnandıkları ortak bir mücadelenin peşinden gidiyorlardı! Bunu şimdi gezi'ye katılanlar anlar yani!" Tespit acayip  doğru geldi önce bana. Kulağıma da... Etkili cümle diye buna derim yani.Ama biraz düşününce fikirden acayip uzaklaştım. Zerre kadar yatmadı aklıma. Birincisi o kuşağın devrimcilerinin kendi kişisel tercihi miydi seviş-me-mek? O kadar uzağa gitmeye bile gerek yok. Bakınız: Devrim Nikahları!!! Değil 69 kuşağı ben daha lisedeyken (yazmıştım gene sanırım) so...

YEMEĞİ YEMEYİP TADANLAR HAYATTA HER ŞEYİN AZICIK UCUNDAN ALANLAR!

Resim
Herkes benim gibi olmak zorunda değil. Ben nasıl desem...her şeyi biraz taşkın yaşarım. Büyüte büyüte...Mesela aşık olduğum adamın yanağına kibir kibar çıtı pıtı bir öpücük konduramam pek. Çok yorgun değilsem şayet! :) Ya kocaman coork diye öperim. İki mahalle öteden duyulur sesim. Ya da mümkünse direk ısırırım filan.Yemeği de öyle çok kibar kibar yiyemem. Hele ki kan şekerim filan düşmüşse, elim ayağım titremeye başlamışsa...çekilin önümden. Allah yarattı demem. Bir tek hayatta beni çok heyecanlandıran şeyler karşısında iştahım kesilir. Mesela yolculuğa çıkacaksam valiz hazırlarken, mesela uçaktan atlayacaksam (bu yıl kesin atlayacağım,şayet ölmezsem:)) mesela çok özlediğim bir insanı göreceksem bla bla bla. Var bir kaç şey daha ama hepsini sıralamaya gerek yok şimdi. Siz anladınız beni. Bugün bir arkadaşım bir olay anlattı. Eski çalıştığı yerde yazdığı bir yazıda  "acıktık, yedik" kelimelerini kullandı diye uyarılıyor. Neden? "Çünkü yemek yenilmez, tadılır" deni...

KADINLAR GÜNÜMÜZ KUTLU OLSUN!

Resim
Bir iki ay önce Yıldız Parkı'nda geziniyorum. Her yer yem yeşil. Ömrüm uzuyor...İçim huzur dolu. Önümdeki yokuşu tırmanınca gördüğüm ilk bankta oturup dinlenmek istiyorum. Bir sigara yakıyorum manzaraya karşı. Keyfim o kadar yerinde ki...anlatmama imkan yok. Hemen az ötemde bir bankta da iki sevgili oturuyor. Gülüyorlar...şakalaşıyorlar. Arada bir öpüşüyorlar...Keyfi yerinde olan iki sevgili birlikteyken ne yaparsa onları yapıyorlar işte. Derken olanlar oluyor. İki adet "ahlak zabıtası" beliriyor birden. Neredeyse tekme tokat gönderiyorlar ikisini oradan. Hızını alamıyor teki. Arkadan bağırıyor. "Uza koçum uza!" Telefona sarılıyorum hemen. Beşiktaş Belediyesi'ni arıyorum. Diyeceğim ki "Hayırdır! siz de mi Brütüs?" Diyorum da zaten. Ama şunu öğreniyorum. Yıldız Parkı'nın güvenliğinden Büyük Şehir Belediyesi sorumlu. Neden şaşırmıyorum acaba!??? Hiç hız kesmeden onları arıyorum. Ama telefonlarıma hiç cevap alamıyorum bu kez. Öfkem dinmiyor. Twe...

ANNELERİ KİM EĞİTECEK?

Resim
Bütün tecavüzcüleri bugün öldürüp bitirsek bile , kadınların yeni tecavüzcüler yetiştirmesinin önünü nasıl alacağız!? Oğullarını Tanrı'nın yeryüzündeki sureti sanan anneleri kim eğitecek??? Kim onlara "Teyze ayıptır söylemesi, senin oğlunun topu topu beş santim çükü var, onla da dünyaya hükmedebileceğini sanıyor ama; söyle ona olmaz o iş! Hem  bu baya bildiğin insan-evladı, o da günde üç öğün tuvalete girip sıçıyor. Yazık ki bir tek sana kokmuyor! Biz leşinden buralarda duramaz olduk. Gözünü seveyim çek şu sıpanın kulaklarını!"  diyecek. O kadın ki muhtemelen gazete bile okumuyor. Değil ki seni beni duysun. O kadının işi başından aşkın. Büyük ihtimalle  gün boyunca o "insan-evladı" sandıklarının beyaz donlarını yıkamaya yetişemiyor. Oturup camış gibi yesinler diye, yemeklerini tam vaktinde hazır edemediğinde kesin fırça yiyor. Ve gene kuvvetle muhtemel, kızını dışarı gönderirken "bana bak, gecikirsen abin bacaklarını kırar, ona göre!" demeyi ihmal etmi...

Umrumda bile değilsin Bilo !

Resim
Fotoğrafın güzelliği bi yana, hatunun sarıldığı bu direk anında  Bülent Arınç'ı çağrıştırıyor bana. Sonra da bütün kız arkadaşlarımın "Oya gözünü seveyim şu kahkaha konusunda iki kelam niye yazmadın!" sorusu dikiliyor karşıma. Yazmadım. Ve sanırım gene yazmayacağım. Yok saymayı, üstünden atlamayı tercih ediyorum. Zira o kafayla bilgisayarın başına her oturduğumda tahmin edeceğiniz üzere "bi gülme tutuyor" beni. Yazamıyorum... Onun yerine ille konuya dair bi cümle kuracaksam da; Umrumda bile değilsin Bilo! demek istiyorum. Boş versenize yaa! Herkes işine baksın! Şahsen şu ara benim işim tepemden aşıyor... Sevgili Ankara! Ben gidiyorum!... Gidiyorum gitmesine de; insan sona vardığında nedense hep hikayenin başı gelir ya aklına!? En azından bana öyle olur. Nasıl ağlaya zırlaya geldiğimi hatırlıyorum sana. İzmir gibi o zamanlar dünyanın en güzel şehri dediğim bi şehirden kaçarak geldim hem de. Okul bitince "Allahım ne olur bir mucize olsun ve ...

Ahlak-çı !?

Resim
Hayatım boyunca ahlak-çı olmadım. En erken öğrendiğim şeylerden biriydi ahlakın insanoğlunun kendi icadı olduğu. Nasıl ki taşı taşa sürtüp ateşi bulduysa "ahlak" denilen şeyi de sonradan buldu. Ha ama önemli bi farkla. Ateşi doğadan üretti. Ahlakı kendi götünden. Gerçi götü göte sürtünce de bi şeyler türetebilseydi eminim onunla da iftahar eder, sonra onları yüksek bi yerlere koyar, aşağıdan bakıp bakıp kendi bokuna tapardı belki de. İnsanda bu potansiyel var. Yemin ederim var. Fazla kafa yormaya da gerek yok. Sadece narsistlere baksanız buna çok kolay ikna olursunuz zaten. Nerden mi geldi şimdi durup dururken bunlar aklıma? Hani oturup akşama kadar "özgürlüğümüz kısıtlanıyor" diye bi yerlerimizi yırtıyoruz ya. Adamın birine durmadan giydiriyoruz ya..."Lütfen bana akıl verme benim aklım bana ziyadesiyle yetiyor" diyoruz ya...Senin ahlak anlayışınla benimki örtüşmüyor, sen benim yaşam tarzımı ahlaksız buluyorsun ben senin çalanı çırpanı baş tacı etme...

Kocası Mirgün Cabas olan herke(s)e herke(z) demesin!?

Resim
Kadına kocası üzerinden değer biçmek diye bi şey var. Bir terazi getirin gözünüzün önüne. Bi kefesine erkeği koyuyorsunuz diğerine kadını. Erkek ne kadar ağır çekiyorsa, kadının değeri de bu değer üzerinden yükseliyor. Erkek ne kadar hafifse, kadın(cağız!?) da bir o kadar üfle gitsin... O tartı ona göre ayarlanmış çünkü. Başka ölçü bilmiyor. Kocası Mirgün Cabas olanın hali nicedir? :) Tuba Ünsal instagramda bir fotoğraf paylaşıyor. Fotoğraf da çocuklarının fotoğrafı ve diyor ki üst yazısında " alışveriş yapıldı, herke(z) kendi halinde." Sonra gelsin yorumlar... Algıda seçicilik diye biz buna diyoruz galiba. Dana gibi çarptı gözüme o yorum. Aynen şöyle yazıyordu. " Tuba hanım lütfen ama! herke(z) değil herkes olacak o. Mirgün Cabas gibi bir kocaya rağmen bari siz yapmayın" Bu ne yahu!? Tamam o "z" direk batıyor göze. Hiç bi itirazım yok. Hepimizin bi takıntısı var. Bana da ayrı yazılması gereken de'ler da'lar çok batıyor mesela. Bildiğin...

Bıyıklı göbekli Mustafa Efendi'nin aşık olmaya hakkı yok mu?

Resim
KEMERLERİNİZİ BAĞLAYIN İyi bir film izleyicisi olduğu için önce ona sordum. Kesin izlemiştir mantığıyla. -Selim Ferzan Özpetek'in son filmini izledin mi? -Hayır izlemedim. İzlemeyi de düşünmüyorum. -O ne keskin bir cevap oldu öyle be! o niye? -Bütün yönetmenlerin şu klasik esas oğlan fotoğrafından çok sıkıldım. Sanki göbekli Mustafa efendi'nin aşık olmaya hakkı yok(muş) gibi. En büyük aşklar ille de Büst gibi oğlanlarla manken gibi kızların arasında yaşanabilir(miş) gibi. Bi tanesi de altarnetif bi karakter yaratsın sahiden. Dişimi kıracam. Tam burda bi açıklama düşmek istiyorum. Selim yakışıklı bi velettir. En azından ben öyle buluyorum :) Bu bir kişisel kompleks eleştirisi değil yani. Yaptığı tespite bayıldım ben. Üstelik geçen hafta bir Ferzan Özpetek röportajı okumuştum ve aynen şöyle söylüyordu. " Anti kahraman yaratmak istedim!" Peki bir esas oğlan mühendis değil de musluk tamircisi olursa ya da biraz kıroysa  bu anti kahraman yaratmaya yeter mi ? Ant...

Kılavuzu karga olanın burnu boktan çıkmazmış!

Resim
Halimizi bundan daha iyi anlatan bi cümle yok heralde. Tam da bu durumdayız. Daha fenası burnumuzu da geçti. Siz ne hissediyorsunuz bilmiyorum ama; hakkaten boğulmak üzereyiz. Bata çıka gidiyoruz. Kişisel gündem diye bi şey kalmadı. Bi kitap oku, bi film izle, ne bileyim dip boyan gelmiş mesela, git kendinle uğraş biraz. Ya da sevdiğin bi arkadaşınla otur lak lak yap.  Yok. Olmuyor. Bi an evet. Sonra gene aynı kısır döngü. Aynı isyan. Aynı endişe. Her şey dönüp dolaşıp aynı yere geliyor. "Ne olacak halimiz?" Hakkaten nereye doğru gidiyoruz? Frenimiz patlamış gibi yokuş aşağı yuvarlanıyoruz resmen. Her yer kaygan zemin. Her yer mayınlı. Eğer sokaktaysam, nerde ne yapıyor olursam olayım, beş dakika geçmeden önümden bir liseli grup geçiyor. En fazla 15-16 yaşlarında hepsi. Gezide de en çok onlar vardı. Şimdi gene en çok onlar var. "Berkin'in hesabını soracağız" diyorlar. Hepimizden daha cesur hepimizden daha protestler. Burunlarının dibinde gaz bombası atılıyor....

Güle güle Berkin...

Resim
Kim bilir daha kaç kez kalkacak o yatağın "sağından" ve kaç kez dönüp küfredecek "soluna"... Sol yanı çiçeksiz onun! Sol yanı çorak. Sol yanından dere akmıyor... O yüzden sevmiyor ordan koşup gelen çocukları ve sevmediği her çocuğun da ordan geldiğini sanıyor...O paranoyak Berkin. Keşke sen o'nun kusuruna bakma diyebilseydim. Bu kadar ileri gidebileceğini hiç birimiz hesap edememiştik Berkin. Hiçbirimiz. O hala elinin kanıyla bize kükrüyor biliyor musun? Sevmediği her çocuğu birbirine benzetiyor. Hepimizi bi yerden gözü ısırıyor onun. Hepimizi aynı bok çuvalının içine tıkıyor. Bunlar ateist, bunlar terörist, bunlar çapulcu, bunlar ayyaş, bunlar bok kısaca. Bunlar tu kaka çocuklar...Hepimiz sakıncalı piyadeyiz onun için. Seni teselli edecek tek kelimem yok benim. Üç gün sonra hepimiz kendi hayatımıza dalıcaz. Geciken faturalarımıza kayacak aklımız. Geç gelen yemeğe, ansızın kesilen telefona, yetişmeyen işlere, aramayan sevgiliye kayacak. Herkes kendi h...

8 Mart mı dedin?

Resim
Hala ve hala...çok uzakta değil hemen yanı başımda, mesai arkadaşım bir yakınıyla telefonda konuşurken, muhtemelen "kaç çocuğu var?" sorusuna "kızları da sayarsan 9 diyorsa...üstüne üstlük Burası Hakkari değil, Muş değil, Van değil Ankara'ysa. Hala ve hala, kırmızı ışıkta dalgınlıkla karşıdan karşıya geçen o yeşil etekli kadın, bi an kafasını kaldırıp hışımla şoföre "ne yaptığını sanıyosun sen?" hareketi yaptığında, şoför mahallinden yükselen ses " E hadi götünü başını sallamayı biliyon, yürü git senle uğraşmayım bi de" oluyorsa... Hala ve hala, başka bi gün başka bir şoför gene trafikte ve evet haksız olan kadındı ama; bizimkine  el kol hareketi yaptığında bizimkinin cevabı "kızmış bu kızmış yanıyo, kalık, kesin bekardır bu daha" oluyorsa... Hala ve hala,  tıpkı "yahudi iş adamı" der gibi, "alevi hakim" der gibi, "kadın yazar, kadın yönetmen" tabirleri kullanılıyorsa... Bi koltuğa oturunca k...

İyi ki bi çükünüz var!?

Hayat bu! Eşref saatimiz var, eşşek saatimiz var. Her şeyi alttan alıp, gülüp geçtiğimiz, herşeyin üstüne atlayıp parça pinçik etmek istediğimiz anlar var. Bi de bizim muayyen zamanlarımız var mesela. Alnımızın ortasında pörtleyen koca bi sivilce, arkasından gelecek fırtınanın habercisi bazen. Bazen de sinsice geliyor her şey. Hissetmiyorsunuz bile. Az önce köpeğim Hatun'da farkettiğim o kırmızı yara gibi. Dün yoktu. Hatta sabah da yoktu. Şimdi var. Orda ve bütün sinirlerimi laçka ediyor baktıkça. Yarın veteriner yolcusuyuz. "Merak etmeyin, muhtemelen mantar, ve çok kolay bi tedavisi var" dedi telefonda ama; dedim ya, olmuyor işte. Sinirleriniz her an her şeyi kaldıracak güçte olmuyor. Dün çok kolay göğüsleyebildiğiniz bir ipi, bugün elinize ayağınıza dolaştırabiliyorsunuz...Tuhaf. Saat akşam 10 civarı. Sokağın başındayım tam; apartmana yönelmek üzereyim. Önümde bir araba duruyor. İçerden kendine insan süsü vermiş bir kafa çıkıyor. Arkasındaki ticari taksiye sesleniyor....

Cinsiyeti farketmez (miş) erkek olan öder (miş) !?

Resim
Uyku tutmadı, yatakta debeleniyorum. Sonra başucuma uzanıp telefonu alıyorum elime. Gece iki filan galiba...öyle boş boş bakıyorum ekrana. Derken Ajda Pekkan'ın başlığı çarpıyor gözüme. "Erkek olan öder!"   Tahrik oluyorum, kaşıdı resmen :) Tıklıyorum hemen ve bi solukta sonuna geliyorum yazının. Başlıkta ne diyorsa içeriğinde de aynısını söylüyor aslında. Kadına kadınlığının hissettirilmesi önemlidir diyor. Bu bi buket çiçek olur, bi bakış olur, o olur bu olur şu olur ve  hesap ödenme anı da bu anlardan  biridir diyor.  Buraya kadar anlaşılır bi durum. Bi sıkıntı yok. Hesabı erkeğin ödemesi daha şık daha naif bi durum olabilir. Eyvallah! Ne var ki sonrasında şöyle diyor "bazı kadınlar erkeklerden daha erkektir bu yüzden cinsiyeti farketmez diyorum, erkek olan öder!" Hani şöyle dese tamam  diyeceğim. Cinsiyeti farketmez daha "mert" olan öder. Ya da cinsiyeti farketmez gönlü daha zengin olan öder! Cinsiyeti farketmez "erkek" olan öder ne d...

Feodal kalıntı ve mübarek bir anne!

Resim
Yılmaz Odabaşı'nın şiirleriyle lisedeyken tanışmıştım. Bi dönem elimden düşmüyordu. Emiyordum, süzüyordum...eritip kendi hamuruma katıyordum sözcüklerini. Öyle bir aşkla, öyle bir iştahla seviyordum kalemini. Aynı dönemde "mahkemeyi yol eyledik bu sene" türküsü çalıyordu kendisi. Hakkında durmadan dava açılıyordu.  Muhtemelen"Vatan, uğrunda ölen varsa vatandır" dizelerine inat yazdığı   " Bayrakları bayrak yapan, bayrak imalatçılarıdır. Toprak, eğer uğrunda ölen varsa utanmalıdır!" dediği "cehennem bileti" şiiri yüzünden  mahkeme yolunu su yoluna çevirmişti. Her dönem olduğu gibi o dönem de içerliyordum bi şeylere. İçimde durmaksızın bir öfke köpürüyordu. Her ne sebeple olursa olsun bir "fikrin" yargılanması insan-oğlunun en ilkel icadıydı işte ve hala öyle. Ne var ki  hiç bir hayranlık tek başına bir bütünü kapsa(ya)mıyor. İyi olacak hastanın doktor ayağına gelir misali bi gün öğle saatinde okul kantininde, bir elimde tost, ...