27 Şubat 2015 Cuma

YALNIZ BENİM İÇİN BAK YEŞİL YEŞİL...

 Sevgili günlük; sana bir takım haberlerim olacak. Aslında sağır sultan duydu. Facebook ve bilumum sosyal medya hesaplarımda bir aydır davul çalıyorum. Ama hala bilmeyen duymayan kaldıysa kısaca şöyle özet geçeyim. Malumunuz bir süre önce ücretsiz izne ayrılmıştım. "Tak etti canıma; mutsuzum!" deyip inzivaya çekilmiş idim.  Çok ayrıntıya girmeye gerek yok. Ba(ğ)zı olaylar ba(ğ)zı şekillerde gelişti ve ben devletle yollarımı tamamen ayırdım. Bize ayrılan sürenin sonuna geldik. Ücretsiz iznimi kesip istifa ettim.Şimdi İstanbul Life dergisinde çalışmaya başladım. Mart sayısına yarın öğle saatlerinde,  değilse en geç pazar günü ulaşabilirsiniz diye tahmin ediyorum. Artık ben varım diye söylemiyorum! :) Şahane bir sayı oldu ben size diyeyim. Bir kere bu sayıda (bundan sonra uzun süre de) kapakta Ayşe Arman var. Derginin kapak röportajlarını artık o yapıyor. Bu sayıda orta doğu ve balkanların  en iyi seyahat uzmanı! :) Saafet Emre Tonguç'la birlikteler. Çekimlere 10 Karaköy Hotel'de başladık ve Karaköy'ün bütün sokaklarını (yağmura rağmen) karış karış arşınladık. Ayşe Arman bu! Yanına cümle kurmaya gerek bile yok. Her zamanki yaratıcılığını konuşturdu. Esnaf lokantalarına da girdi, mahalle kıraathanesine de, berbere de!! :) Daha fazla ayrıntıya girmiyorum. Kısaca yarın alın okuyun! Bir diğer mühim mevzu şu ki,  malumunuz bütün sosyal medya hesaplarımda benim adım Oya Çınar. Ne var ki Çınar benim soyadım değil göbek adım. Tren gibi başlayıp bitmediği için soy adımı kullanmıyordum. Dergide de yazılarım Oya Çınar imzasıyla çıksın çok istedim. Heyhat! Olmuyor(muş)! Basın kartında yazan isminle künyede yazan isminin aynı olması (kısaca gerçek ve tam adın) gerekiyormuş. Hiç bir istisnası yokmuş! Anlayacağınız çok istedim ama mümkün ol-a-madı. Ha merak edenleriniz olabilir. Ben de bilmiyordum bu sayede öğrenmiş oldum. Gazetelerde dergilerde değil ki soyadını kullanmadan yazmak,  tamamen fake isimlerle yazan birbirinden müstesna yazarlarımız mevcut. O nasıl oluyor? diyecekseniz siz de benim gibi. Yani ben dedim. Gazeteci kimliğiniz yoksa şayet, telifle yazıyorsanız mümkün(müş)! İşte bunlar benim için hep yeni bilgi oldu. Ahir ömrümüzde bunu da öğrenmiş olduk. Yapacak bir şey yok. Kıssadan hisse, yazıları görünce neden "Çınar" değil diye şaşırmayın. Yakın çevrem zaten biliyor;  ama bilmeyenler için de bu bilgiyi vermiş olayım.
 Dergide Mehmet Güleryüz sergi haberi ve röportajım var. Yeni mekan sayfalarımız için Fahriye Cafe'yi yazdım. "Kat kat çılgınlık" diye başlayan bir lezzet on mekan ve 50 lira ile bir gün haberlerini yazdım. Bir de mart ayı boyunca yapılabilecek etkinlikleri sıraladığımız ajanda sayfasını hazırladım. Şanslıyım ki bence İstanbul Life'in en güzel sayılarından biriyle başladım. Yani bence öyle oldu! Zira derginin bu sayısında gerçekten şahane şeyler var. Benden söylemesi! :) Tüm bu koşturma içinde neredeyse on beş gündür buraya yazamadım ama işte geldim burdayım! Bloga hiç bir şekilde ara vermeyeceğimi hep hep ve hep yazmaya devam edeceğimi de söyleyim şimdiden. O konuda da bir anlam karmaşası yaşamayalım. Zira ilk yazımda da söylediğim gibi "burası benim evim, kalem sevgilim...saçımı süpürge edeceğim bu duygu için!" Burda da röportaj yapmaya bazen gereksiz kişisel dertlerimle canınızı sıkmaya ya da işte şu ana kadar her ne yapıyorsam onu yapmaya devam edeceğim. Kurtuluşunuz yok! Bu da böyle biline. :) Şimdilik son bir dipnot olarak da fotoğraftan anlayacağınız üzere saçımı yer yer yeşile boyattığım bilgisini düşeyim! :) Aslında baya bildiğiniz yeşil ama telefonun ön kamerasından sanırım,  fotoğrafta çok belli olmadı. Kuaföre mor diye girip yeşil yeşil çıktım. Buna da niyet neydi akıbet ne oldu diyoruz işte. Ama ben sevdim. En azından şimdilik...Satırlarıma burada son verirken hepinizi sevgimle kutsuyorum! Beni bekleyin. Yine geleceğim. Hep geleceğim!...

14 Şubat 2015 Cumartesi

ANNELERİ KİM EĞİTECEK?

Bütün tecavüzcüleri bugün öldürüp bitirsek bile , kadınların yeni tecavüzcüler yetiştirmesinin önünü nasıl alacağız!? Oğullarını Tanrı'nın yeryüzündeki sureti sanan anneleri kim eğitecek??? Kim onlara "Teyze ayıptır söylemesi, senin oğlunun topu topu beş santim çükü var, onla da dünyaya hükmedebileceğini sanıyor ama; söyle ona olmaz o iş! Hem  bu baya bildiğin insan-evladı, o da günde üç öğün tuvalete girip sıçıyor. Yazık ki bir tek sana kokmuyor! Biz leşinden buralarda duramaz olduk. Gözünü seveyim çek şu sıpanın kulaklarını!"  diyecek. O kadın ki muhtemelen gazete bile okumuyor. Değil ki seni beni duysun. O kadının işi başından aşkın. Büyük ihtimalle  gün boyunca o "insan-evladı" sandıklarının beyaz donlarını yıkamaya yetişemiyor. Oturup camış gibi yesinler diye, yemeklerini tam vaktinde hazır edemediğinde kesin fırça yiyor. Ve gene kuvvetle muhtemel, kızını dışarı gönderirken "bana bak, gecikirsen abin bacaklarını kırar, ona göre!" demeyi ihmal etmiyor. Çünkü birileri de ona "doğrunun" bu olduğunu öğretti! Ama üzgünüm; o biri gene bir anne gene bir kadın!

BUNU BİZ YAPMAZSAK KİMSE BİZİM İÇİN YAPMAYACAK!

Bunun haddi hududu  yok.
"Bu elbiseyi keşke giymesen"le başlayıp "bu elbiseyi giyemezsin!" e kadar. "Şu arkadaşınla görüşmeni istemiyorum, şuraya gitmeni istemiyorum, şurda osurmanı, hele ki şurda sıçmanı hiç istemiyorum" a kadar;  sen küçüklere ses çıkarmadıkça onun hep daha büyükleriyle geleceğini idrak etmediğin, itiraz etmediğin sürece o "insan-evladı" kendini hep peri padişahının oğlu ve  tam da bu nedenle zikini de bulduğu her deliğe sokmaya muktedir sanmaya devam edecek!

Önce kadının eğitilmesi lazım.
Yanındaki erkeğin kendisine ne kadar çok hükmederse, kendisinin o kadar çok sevildiğini sanan kadın-ların eğitilmesi lazım.

Oğluna "mahallenin bütün kızları senin köpeğin olsun" diyen annelerin eğitilmesi lazım.

"Hadi bi çükünü göster" diye diye büyütülen o oğlanlar sonra çükünü canının her istediğinde gösteremediğinde maraz başlıyor işte.

Önce ta oralara çalışmak lazım!

Tamam din kutsaldır, tamam ahlaki değerlerinizin hepsi başımız gözümüz üstüne ama; seks de kutsaldır!!! Karşılıklı rıza ile yapıldığında dünyanın en güzel nimetlerinden biridir. Sen bunu sürekli "tu kaka" diye verirsen ortalığı bok götürüyor diye isyan edeme-men lazım. En basitinden cami'de adam öldüreni cami'de sevişene yeğ tuttuğun sürece abazalarının önünü alamayacaksın.

Adım gibi eminim.

Cami'de adam öldürmek kulağınıza daha iyi geliyor...İşte tam da böyle hisseden bir adamın annesini tanımaya çalışmak lazım!

Oğlunu büyütürken ne yedirdi, ne içirdi!?

Daha da önemlisi hiç "yedir-e-mediği" o şey neydi?


10 Şubat 2015 Salı

ACI ( LI ) GERÇEK!

MUTFAKTA NİYE KİMSE YOK (TU)?
Mevzu şundan ibaret. Bugüne kadar blogta yazdığım yazıları kategorilerine göre ayırınca acı gerçek suratıma tokat gibi iniyordu ki tam;  bileğinden havada yakaladım. Dedim ki " Lütfen bana bir şans daha ver!" Dedi ki "Başkalarını kandırabilirsin ama beni (kendini) asla!" Dedim ki "Etme eyleme! kürek mahkumlarının bile son ricası dinlenir!" Durdu...gözlerini fal taşı gibi belertip bakışlarını gözlerimin içine dikti. Meret. Bi de keskin ki! Bir müddet kaldı öyle...bakmıyor canıma kastediyor sanki.  Derken...merhamet etti. "Buyur öyleyse" dedi. "Görelim marifetini"

Marifet?

Tırstım azıcık. Ama siz bana bakmayın. Ben ilk dalışımda da acayip tırtmıştım. Sonuç? Ayıptır söylemesi bugün baya bildiğiniz   profesyonel dalgıcım! Neyse sadede geliyorum. Evet bu konuda az biraz "geri"yim. Ama bugüne kadar yap-a-mamış olmam bundan sonra yapamayacağım anlamına gelmiyor. Şimdi de diyeceksiniz ki biz bunun tersini geçerli biliyorduk. Hani yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıymış gibi. Bazen evet; bazen değil. Yani şu kadarını söylesem yeterli olur heralde. Yazılı kanun maddelerinin bile kanunun kendisinden uzun istisna listeleri olur. Onlardan biri olmak istiyorum. Bence denemeye değer!

Ha ama benim suratıma inen asıl acı gerçekten bahsedeyim size hazır yeri gelmişken. Gelmediyse de iki dakika katlanıverin lütfen. Kafa konuyla böyle meşgul olunca, aklıma şu da gelmedi değil. Hani o meşhur kalbe giden yolun miğdeden geçtiği varsayımı var ya. Hah işte onu diyorum. Bir an kalakaldım öyle...Alt dudağım yer çekimine teslim oldu. Aşağı doğru sündü...Yoksa ben!? dedi içinden. "Ben bugüne kadar kimsenin kalbine , gerçek manasıyla gir-e-memiş olabilir miyim!? Hadi Leen!"

Neyse ki çabuk toparladım.

Yok artık canım! Daha neler!?

Birincisi şu ki yaptığım sayılı şey var evet; ama onları da layık-ı veçile yapıyorum. Vallaha bak.

Mesela Ali Nazik. Mesela Mercimekli köfte. Mesela Türk kahvesi. Meselaaa...

Tamam yahu! daha fazla üstüme gelmeyelim. Şimdilik mönü bunlardan ibaret. Ama yakında genişleyecek...

O zaman ne yapıyor muşuz? Hep birlikte bana bir şans daha veriyormuşuz!

Oya'nın mutfakla imtihanı.

Pek yakında.  :)

8 Şubat 2015 Pazar

FEYZA ALTUN MERİÇ: HİÇ KUSURA BAKMASINLAR BİZE TAHAMMÜL ETMEYİ ÖĞRENECEKLER!


Ben onu bir sabah facebook'un ana sayfasında gördüm. Kucağında bebeğiyle duruşmaya girmiş, cübbeli genç bir kadın fotoğrafı. İçim kabardı birden, kan akışım hızlandı. Hiç öncesini sonrasını hesap etmeden mail attım. "Sizinle tanışmak, konuşmak istiyorum" dedim. "Elbette! seve seve" diye cevap verdi. Biz hemen önümüzdeki Cumartesi günü için sözleşmiştik. Ama o gün gelene kadar o kadar şahane şeyler oldu ki! Kendisi konuşmasa da, hep bir şekilde medyada gördük. Muhtemelen "bu kadarını" kendisi de tahmin etmemişti ama öyle ya da böyle şahane bir şeye vesile oldu. Bazen şunu düşünüyorum. Hayatta şikayetimiz olan hemen her konuda tek bir kıvılcıma bakıyoruz sanki. Sonra biri bizim yerimize kalkıp parmağını şıklatıyor ve ardından sürüklüyor hepimizi. Ama o "biri" hiç gelmeyebilir de! Bazen de o biri biz olmalıyız!! Değil mi? Her şeyden önce kendi adına bunu yaptığı için çok kalpten kutluyorum Feyza Altun Meriç'i! Kahraman beklemediği, kendi kendinin kahramanı olduğu için! Ama bu sayede başkalarına da ışık oldu. Daha da olacak! Buraya yazıyorum. Bu şahane kadının adını daha çok duyacağız! "Demişti" dersiniz... 

Önce sizi biraz tanıyalım mı? 

-Beş senelik avukatım.  Kadıköy'de kendi bürom var. Stajımı da burada yaptım.  Zaten İstanbul'da doğdum büyüdüm. Marmara Üniversitesi'nde okudum.  Hamileliğim süresince de sürekli çalışıyordum. Oğlum  doğduktan sonra da aynı azimle "çalışmaya çalışıyorum" diyeyim. Olabildiğince tabi. 

Daha bir yaşında yok tahminim...

-Yedi aylık. 

Öncesinde planladığınız bir şey miydi bu?  Yoksa tamamen spontane mi gelişti?

-Kesinlikle önceden planladığım bir şey değildi. Ben o gün çok zor durumda kaldığım için götürdüm oğlumu oraya. Bırakacak kimse yoktu. Eşim zaten çalışıyor. Annemin işi vardı. Arkadaşlarımın hepsi aynı şekilde, hepsi çalışan kadınlar.  O gün için resmen son çaremdi o benim orada. Doğduğundan  beri kucak bağına alıştırdığım için de her yerde o  şekilde gezdiriyorum zaten. Haliyle duruşmaya da o şekilde girdik. Ama bu medyaya nasıl yansıdı? Sanki biz her gün gidip öyle bir saat iki saat takılıyor muşuz gibi orada! Böyle bir şey olabilir mi! Zaten ben 21 Ocak'ta girdim duruşmaya. Düşünün bu bir hafta sonra bu şekilde haber oldu. Ama o bile sanki hemen o gün olmuş gibi yansıtıldı ilk anda. 

Peki az çok olabilecekleri tahmin etmiş miydiniz? Çok ters de tepebilirdi çünkü. Mesela Hakim size “bu şekilde duruşmaya giremezsiniz” dese ne yapacaktınız?

-Hakimin öyle bir yetkisi yok. Hakim bir avukatı duruşmadan çıkaramaz. 

Sizi çıkaramaz ama çocukla girmenizi kabul etmeyebilirdi. Canınızı çok sıkacak bir yorum yapabilirdi...

O zaman durum biraz daha farklı gelişirdi elbette. Ama size bir şey söyleyim mi? Bırakın cübbeyle çıkmayı ben sokakta bile kucak bağıyla çıktığım zaman insanlar tuhaf tuhaf bakıyor. Bunun dikkat çekici bir şey olduğunun tabiki bilincindeydim ben.  Ha şunu düşündüm tabib. Bunu hakim görür, birileri görür, bir iki bakarlar sonra alışırlar. Alışsınlar da! Daha ileriki zamanlar için elbette düşündüğüm bir şeydi. Resmi kanaldan Başsavcılığa başvuracaktım zaten. Ama ben daha bunu yapamadan medyaya yansıdı ve daha hızlı daha farklı bir şekilde ilerledi olaylar.Belki üç yılda katedilemeyecek bir yolu üç günde almış olduk. O yüzden de o gün bugündür  şunu söylüyorum zaten. "Yaşasın medyanın gücü, kahrolsun bürokrasi!" 

" Ayrıca yaptığımın asla cesaret işi olduğunu  düşünmüyorum. Bence benim yaptığım dünyanın en normal şeyi.  Sanki calışan kadınsanız çocuğunuzdan apayrı bireysel bir hayat geliştirmeniz gerekiyormuş gibi, insanlar sizi çocuğunuzla birlikte gördükleri zaman bunu  yadırgar hale geldiler. Bu çok içler acısı bir şey. Sırf bu yüzden kadınlar çocuklarını bir yere götürmeye çekiniyorlar. Şehirlerde böyle garip bir algı oluştu. Şunu düşünün bir kere. Sırtında yük taşıyan taşralı bir kadın olsaydım ben, o yükü taşırken sırtımda çocuğumun olması kimsenin tuhafına gitmeyecekti. Ama büyük şehirlerde insanlar her şeye yabancılaştıkları gibi "çocuk ve anne" bağına da yabancılaştırıldı."  

Peki bu gerçekten tamamen sistemin hatası mı sizce? Farkında olmadan bile olsa  zaman zaman kadınlar da kendini engelliyor olamaz mı?

-Kesinlikle doğru söylüyorsunuz. Bu var tabi; ama şöyle, kapitalist  sistemin bize dayattığı bir kadın görüntüsü var. Kadın bebekle dışarı çıkmak istemiyor evet; çünkü bir sürü zorlukla karşılaşıyor. Mekanlar daracık, dediğim gibi insanlar tuhaf tuhaf bakıyor size. Siz rahatsız oluyorsunuz bu sefer onlar o şekilde baktığı için. Tahammül denilen şey zaten sıfır. Çocuk sesine tahammülümüz kalmamış. Şimdi tüm bunlar kadınların da sinmesine, geri çekilmesine neden oluyor tabi. Kadınların hatası var; yok diyemeyiz ama onları bu şekilde geri çekmeye iten nedenlerden bağımsız değerlendiremeyiz bunu hiç bir şekilde. 

Eşiniz ya da aileniz nasıl düşünüyor bu konuda? Onlarla bu fikrinizi ilk paylaştığınızda nasıl tepkiler aldınız?

-Ben gebeyken hep şunu diyordum. "Ne olacak! Ben gene çalışırım. Ofise de götürürüm bebeğimi,duruşmaya da girerim." Bana herkes "olsun bakalım o zaman görürürüz seni" diyordu.  Ama ben hiçbir zaman etrafımın ne dediğini önemsemedim. iyi ki de önemsememişim diyorum çünkü yaptığım şey harika bir şeye vesile oldu. Ha ama bana sorarsanız tercih eder misiniz diye kesinlikle etmem. Mecbur kalmasam asla götürmezdim oğlumu oraya. Bir kere adliyeler bir çocuğun bulunması gereken en son yer bile değil. Her şeyden önce hijyenik değil. Dolayısıyla gene üstüne basa basa söylüyorum ki mecbur kalmasam götürmezdim ama vesile olduğu şey açısından da son derece mutluyum. Bunun bu şekilde pozitif bir şeye dönüşmüş olması harika oldu. 

Bir taraftan da farkında olarak ya da olmayarak resmen bir misyon yüklenmiş oldunuz. Ya da böyle hissediyor musunuz diye sorayım. 

-Şunu söylemek istiyorum.Ben öncelikli olarak, çok dağılmadan, adliyedeki bakım odalarının ve kreşlerinin açılmasını takip etmek istiyorum. Çağlayan Adliyesi'nde var mesela ama; malesef avukatlar çocuklarını bırakamıyorlar oraya. Kendi çocuğum mevzu bahis olduğunda ben henüz iki yaşına kadar çocuğumu bırakamam kreşe. Ama bu ülkede insanların başkaları için bir şey yapması çok garip karşılandığı için, benim bu uğraşımın kimilerine de çok garip geldiğini görüyorum ve ben de bunu çok garipsiyorum işte. Biz her şeye gerçekten bu derece mi yabancılaştık diyorum. Şu var tabi; burada bizim de  öz-eleştiri yapmamız gereken çok nokta var. Mesela bu aslında en çok Baro'nun eksikliği. Ama bu olaydan sonra beni  Barolar Birliğinde de aradılar ve tüm bunları üst üste koyup düşündüğümde, hakikaten çok doğru bir şey yapmışım, iyi ki de yapmışım diyorum. Daha şu aşamada bir misyonum var mı? Olmalı mı? Ondan çok emin değilim açıkçası ama; bir şeyler yapabilmeyi çok istiyorum. 

"Bütün çalışan kadınlar holdinglerde ceo değil. İnsanlarda bir de böyle bir algı yanılsaması var. Çalışan kadın deyince akıllarına direk topuklu, takım elbiseli kadın geliyor. Doktor ya da mühendis geliyor. Kadınlar garsonluk da yapıyor, bulaşıkçılık da. Karın tokluğuna kendi çocuğunu bakıcıya bırakıp, kendisi de başkasının çocuğuna bakan kadınlar var. Düşünebiliyor musunuz? Böyle korkunç bir döngü bu. İşte bunların hepsi  bu kapitalist sistemin dayattığı şeyler. En basit hobilerimizi yapabilmek için bile ciddi bir para gerekiyor. Mesela ben dikiş dikmeyi seviyorum; kumaş almak istiyorum,  kumaşın metresi 30 lira. Konuşurken bile içimiz kararıyor ama gerçeğimiz bu malesef."

Sosyal medyada sık sık "bunu siyasete bulaştırmayın lütfen" şeklinde sözler yazdınız. Neden böyle bir ihtiyaç duydunuz? Çarpıtılma ihtimali çok mu endişelendirdi sizi?

- Zaten tam da söylediğiniz şekilde gelişti. Birgün gazetesi bu haberi "Erdoğan'a üç çocuk tepkisi" şeklinde verdi. Bu benim yapmak istediğim şeyi direk baltalayacak bir şey. Bunu istemem tabi. Çünkü derdim bu değil. Derdim çok daha temel çok daha ortak bir şey. Dolayısıyla o habere tepki göstermek zorunda kaldım tabi. Biz kadınlar olarak biriz ve özellikle söz konusu çocuğumuz sa bu konuda asla ayrışmıyoruz.  Bir keresinde de artık ayrışmayalım lütfen!  Ben yaptığım şeyin bireysel çıkarlar için kullanılmasına itiraz ediyorum aslında. Yerine göre siyaset elbette yapılır. Yapılmalıdır da. Ama benim yaptığım şeyin siyasi bir yanı yok. Bunu da malzeme etmesinler artık lütfen.  

Tamamen şov amaçlı diyen bu şekilde düşünenler de oldu. Onlar için söylemek istediğiniz bir şeyler var mı?

-Ben neyin şovunu yaptığımı düşündüklerini anlayamadım. Muhtemelen onların çocukları yok.Ya da varsa da  algılamamız çok farklı demek ki diye düşünüyorum. Bir yandan da diyecek bir şey bulamıyorum açıkçası. Ama şunun için mutluyum. Hedefini buldu bu hareket.  Kadınları uyandırdı. Bunun için çok mutluyum. Benim hedef kitlem kadınlardı zaten; onlara da ulaştım diye düşünüyorum. Destek veren erkekler de çok oldu;  onlara da çok teşekkür ediyorum ama, "kadınlar hiç bir şey yapmasın, evde otursun diyen bir kesim var ki benim bu yaptığım şeye şov diyenler de büyük ihtimalle onlar "  Valla hiç kusura bakmasınlar, hayatın içinde her alanda bize tahammül etmeyi öğrenecekler. Öğrenmek zorundalar!

 Peki bir yandan da çocuk sahibi olmayı çok isteyen; ama bunu hep ayak bağı gibi gören,  hayatının tamamen sekteye uğrayacağını düşünen bir sürü de genç kadın var. Onların içine su serpecek bir şey söylemenizi istesem...

-İnanın değil. Hiç değil hem de. Şimdi bana kadınlar diyor ki "siz yapıyorsunuz ama biz şimdi bunu nasıl yapalım, biz şöyle çalışıyoruz vs." Evet bazı şeyler bu kadar kolay değil;  ama hiç bir şey kolay değil. Ben bir kere bile pişmanlık duymadım. Hatta şuna eminim ki oğlum biraz büyüdüğü zaman ikinciyi de isteyeceğim. Keşke imkanım olsa da üçüncüyü de yapabilsem.  Çocuk dünyanın en güzel şeylerinden biri.  Ben hamileliğim boyunca çalıştım mesela. Hiç de zorlanmadım. "Doğur o zaman görürüz seni" diyorlardı. Doğurdum, hayatımı aynı şekilde devam ettirmeye çalıştım, çalışıyorum. Belki inanmayacaksınız ama eskisinden daha çok kitap okuyorum. Şimdi "yürümeye başlasın o zaman görürüz" diyorlar. Bunlara kulak tıkamak zorundayız.  Korkmasınlar ya! Bunların hepsi tam bir mahalle baskısı işte. 

Tüm bu olanlardan sonra aynaya baktığınız zaman hissettiğiniz en güçlü duygu nedir? Kendinizle gurur duyuyor musunuz ? Ya da? 

-Belki daha çok sıcak olduğu için bunu çok kestiremiyorum. Henüz şu aşamadayken bir zafer olduğunu düşünmüyorum. O bina yapılmadan ben kendimle gurur duyorum diyemem açıkcası. 

B     Beklentinizin tam karşılığı nedir? 

       -Ben bütün bu taleplerimizin, haklarımızın tam olarak uygulanabilir şekilde  kanunlaştırılmasını umut ediyorum. Umut etmekten öte buna inanıyorum. Olmalı. Yoksa bu haliyle "işte o anne" haliyle kalır ki ben bunu istemiyorum. Ben yaptığım hareketin hedefine ulaşmasını istiyorum. Şu ana kadar olanlardan çok mutluyum evet; bu çok net. Ama dediğim gibi bunun domino taşı gibi ilerlemesini ve hepimiz için çok pozitif bir şeye dönüşmesini çok arzu ediyorum. Bu yüzden de bütün kadınlardan tam destek bekliyorum. Kendimiz için!...



7 Şubat 2015 Cumartesi

İKİ UCU PİS DEĞNEK!

"diyorlar kül olmaz, ateş yanmadan! denizler durulmaz, dalgalanmadan!"

Ee! ne bok yiyeceğiz yani!? İki ucu pis değnek bu resmen. Hem dalgalanmak hem hiç durul-ma-mak istiyorsak peki. Yanmak yanmak...ve hep yanmak istiyorsak...mümkün değil mi?
Kül olacağını bile bile insan yanmak ister mi? Yani ister de! Neye yarar diyesim geldi şimdi. Zaten buna çözüm bulsalardı "yalnızlığın çaresini" de bulmuş olacaklardı! Öyle yalandan şarkısını yapmakla bitmiyor yani.

İşte bu yüzden beraber olmak yalnızlığı bitirmeye yetmiyor. Önce karışıp yanıyorsun cayır cayır...sonra közlene közlene ayrılıyorsun ağır ağır...Daha sonrası daha da beter. Kül olup dağılıyorsun...Bu resmen çok acıklı! :)

Zeki Müren'le başladık. Sezen ablamızla bitirelim madem.

"Işığa uçar bütün pervaneler,
ateşe giderken ne şahaneler..." di!

Sonra?

Yansan bir türlü,
yanmasan olmaz!

O zaman bir ara sönmenin çaresini de konuşalım mı?

4 Şubat 2015 Çarşamba

DENİZE GİREN İLK PADİŞAH

Ben İstanbul'a hep aşıktım; ama burda yaşamaya başladığımdan beri aklımı, kişisel gündemimi daha çok meşgul ediyor. Bu yüzden işte o kitabı rafta görür görmez elim jet hızıyla uzandı birden.  "İstanbul'un Deniz Hamamları ve Plajları" Burçak Evren'in bir kitabı. Aslında kitaptan çok ansiklopedi gibi. Boyutu da içeriği de  bu tabiri daha çok hak ediyor. İçini açıp sayfalarına hızla göz gezdirirken gördüğüm bir başlık hemen çağırdı beni. "Denize Giren İlk Padişah"
Başlık niye bu kadar ilgini çekti ki diyeceksiniz şimdi muhtemelen. E ilk padişah diyor. Demek ki ondan önce birileri denize hiç girmiyor(muş)! Niye ki? Sizce de ilginç değil mi? Kitapta deniyor ki,  "Aslında ta 17. yüzyılda denize girildiğinin en büyük kanıtı Evliya Çelebi'nin Salacak sahiliyle Kağıthane Deresi boyunu anlatırken  "...cümle dilberan mahi temmuzda deryada çimerler...mukaşşer badam ( kabuğu soyulmamış bağdem) gül pembe misal vücudi nazeninlerin nılgın (kırmızı)  ibrişim futalara (peştemallara) sarup mahiler gibi gavvalık iderler... dediği dizeler." Sonra şöyle devam ediyor. "Evliya Çelebi'nin bu betimlemesinden anlaşıldığı üzere daha 17. yüzyılda denize girildiği ve mayoların atasının da tıpkı çarşı hamamlarındaki gibi peştamallerin olduğunu anlarız."  Gene 17. yüzyıla ait bir türküde de şöyle deniyormuş mesela " Edirne Tunca suyunda, Bursa'nın kaplucasında, İstanbul Kumkapusu'nda deniz melekleri oynar..." Ama işte aradan geçen iki yüz yıl içinde insanlarla denizin arasında hep bir mesafe olduğu, o kadar ki yaygın olarak denize girme alışkanlığının  yeniden kazanılmasının 19.yüzyılın sonunu bulduğu söyleniyor. Kitapta bunun farklı sebeplerinin olduğunu mesela bunlardan birinin  Fikret Adil'in deniz hamamlarını anlattığı bir yazısında şöyle anlatıldığı söyleniyor.  "Vücudunu güneşe verip yatmak ayıptı. Böyle yanmış bir kimsenin çingene, kürt ya da dellak ilan edilme ihtimali muhakkaktı, çünkü o dönemde denize girmek hastalanmanın, pek revaçta olmayan esmerleşmenin, kısacası avamlığın, sıradanlığın ayıp sayılan bir göstergesiydi."  Ama aynı zamanda Osmanlı ile deniz arasındaki bu mesafenin yalnızca dinsel ya da sosyal kısıtlamalardan kaynaklanmadığı, o dönemin yaygın anlayışına göre deniz suyunun insan bedeninde olumsuz etkiler yarattığı sağlık sorunlarına neden olduğu düşünülüyormuş.
Halkın genel inanışı bu yöndeyken Padişah Abdülhamit'in denize giren ilk padişah olması da aslında gene keyfi değil, Abdülhamit'in kızı Ayşe Osmanoğlu'nun "Babam Abdülhamid" adlı kitabında anlattığı anılar arasında babası Abdülhamid'in ağzından denizle ilk tanışması şöyle anlatılıyormuş.
" O zaman sarayda Doktor Masiro adında bir italyan hekim vardı. Ben hastayken hemen onu getirip (babamdan gizli) bir tedavi başlattılar. Üç ay kadar hasta yattım. Doktor bana deniz banyosu tavsiye etti. Beylerbeyi Sarayı'na gittim. Doktor da benimle birlikte Beylerbeyi Sarayı' nda kaldı. Her sabah denize birlikte girdik.Beni denize alıştırdığı gibi banyo usulünü de doktordan öğrendim. Şimdi bir ihtiyat haline geldi. İşte o gün bugün susus yaşayamaz oldum. " Bu olaydan yıllar sonra padişah olmasına bir yıl kala çok sevdiği kızı Ulviye Sultan'ın 1875'te beklenmedik  trajik ölüm haberini aldığında gene denizde yüzüyormuş.  Zira o dönemde de her sabah Tarabya' da denize giriyormuş. Ama mesela padişah olduktan sonra bu alışkanlığını sürdürüp sürdürmediği tam olarak bilinmiyormuş. İşte bunlar hep ilginç! :) Bir de şu var tabi. Düşünürsek aslında, metrekareye düşen yüzme bilmeyen insan sayısının bu kadar yoğun olduğu başka bir yarımada var mıdır ki dünyada? Eee! Ne diyordu o özlü söz hemen hatırlayalım o zaman. "Katranı kaynatsan olur mu şeker,cinsini seveyim, cinsine çeker!"


Dipnot: Bu biraz "bunları biliyor muydunuz?" konulu bir yazı oldu sanki ama; değil. Benim sahiden ilgimi çekti. Bu yüzden sizle de paylaşmak istedim. Fotoğrafın yazıyla ilişkisine gelince, sizi bilemiyorum ama; ben bir şekilde ilişkilendirdim! Top benim saha benim. Yapacak bir şey yok! :)

2 Şubat 2015 Pazartesi

KADIN OLMAK SAHİDEN BİR TEK TÜRKİYE'DE Mİ ZOR!?

Ceylan Ertem'e bayılıyorum...Sesine, sahnedeki duruşuna, şarkı söyleme biçimine, her şeyine hastayım. Gülenay Börekçi'ye verdiği bir röportajı okudum bugün. Soluksuz okudum. Gene çok sahiciydi, gene bir tek "kendi" gibiydi. Özgün bir kadın. Her şeyi bir kenara koy, bunun için bile baş tacı ederim. Ama röportajın bir yerinde "kadın sorunlarıyla ilgili" şöyle bir cümle kurmuş. Hani o bildiğimiz klasik kompleks cümlemiz. Milli sloganımız gibi. Bazen (aslında sıklıkla) ben de yapıyorum. Diyor ki "Bu ülkede kadın olmak çok zor. Sahne kıyafetinle evden işe giderken bile bir dünya tacize uğruyorsun!" Bu gerçekten bir tek bizim ülkemizde mi bu kadar zor? Bence bir sürü başka konuda olduğu gibi bunu da kompleks haline getirdik biz. Buna katılmıyorum. Katılmadığım gibi itiraz ediyorum. Dünya çok küçüldü. Ben bile bir kaç kez yurt dışına çıktıysam bu  anlatacaklarım bence kimseye yabancı gelmeyecek.  Ben Londra'da üstümde kırmızı dizüstü bir etekle evden otobüs durağına kadar yürürken (yanımda arkadaşım Ayfer vardı! Birebir şahidimdir.) annemden emdiğim süt burnumdan geldi. Duymadığım ıslık, önümüzde durup içeri buyur etmeyen araç kalmadı. Ayfer dalga geçti. "Oya'm ne yaptın böyle, Londra trafiğini bile alt üst ettin kızım!" diye. Güldük geçtik öyle. Prag'ta o meşhur meydanda, bir turist yaklaşıp "I love you baby" diye başlayıp bir yığın saçmalayıp gitti. Biz gene gülme krizlerine girdik. Nasıl yani burda da mı diye? Paris'te bu kez yanımda arkadaşım Özgür vardı. Sevgilim değil ama neticede bir erkek var yanımda düşünün. O adam bunu bilmiyordu. Buna rağmen o cesareti gösterip yanıma geldi, direk elimi ağzına götürüp öptü. Bir dünya iltifat edip gitti. Biz Özgür'le gene birbirimize baka kaldık. Bunları şunun için anlattım. Ben öyle aman aman bir kız da değilim. Tamam hakkımı teslim ediyorum. :) Fena sayılmam ama; öyle birini görür görmez yere serecek bir durumum yok. Dolayısıyla bu anlattıklarım çok ekstrem bir durum değil yani. Hani deseniz ki "ama güzelim sen de yani, dünyanın her yerinde bu ilgiyi görmen çok normal" falan filan. Değil. E o zaman? Bütün bunlar tesadüfün iğne deliği mi yani? Mesela biz Londra'ya üç kız gittik. Hele o zenci oğlanlar. Allahım nasıl flörtöz veletler. Hiç bir şey yapmayan ön kötü ihtimalle göz göze geldiğin anda göz kırpıyorlar direk. Ha sadece şöyle bir fark var. Çok kibarlar anasını satayım. Sahiden inceler. Öyle olunca da bu sizde sinir yapmadığı gibi sadece hoş bir ilgi hissi uyandırıyor. Belki o yüzden Prag'taki o adama kızacağımız yerde gülme krizine girdik. Kızamadığımız gibi üstüne güldük eğlendik. E öyle olunca da doğru; insanda rahatsızlık hissi uyandırmıyorlar ama; neticede bu dünyanın her yerinde böyle. Bir tek bize has bir durum değil yani. Orda da allanıp pullanıp eğlenmeye çıktığımız bir gece klübünde sırayla bir sürü oğlan gelip "acaba bu kızlardan birinden bize günü birlik ekmek çıkarmı" mantığıyla gelip şansını denedi gitti. Ha diyoranız ki "yok artık bunların hepsi tesadüfmüş de bir tek sizin başınıza gelmiş" eyvallah diyeceğim de; değil. Olmadığını biliyoruz. O zaman niye ağzımızı her açtığımızda kadın olmanın bütün yükünü "bu ülkede yaşıyor" olmamızın sırtına yüklüyoruz!? Sahiden soruyorum. Var mı bir fikriniz?

1 Şubat 2015 Pazar

UMUDUN BİTTİĞİ YER ÖYLE BİR YER Mİ?

Çok değil, daha altı ay öncesine kadar, Ankara'da Kocatepe'nin biraz yukarsında, Hacıyolu sokakta, beş katlı bir binanın teras katında yaşıyordum. Ev demek ne kadar mümkündü bilmiyorum ama ben acayip seviyordum. Mesela Selvi (arkadaşım)ilk geldiğinde saksıdaki çiçeklere uzun uzun baktıktan sonra şöyle demişti, "Hayret verici! köpek bağlasan durmaz ama; bunları bağlamşsın durmuşlar vallaha!" Siz ona bakmayın tabi; ben de bakmadım. Zira bloga yazdığım ilk yazım "Hayat" da fotoğrafı mevcut. Nesi varmış!? Bence cillop gibiydi. Tek şikayetim binbir gece masalları gibi başlayan ve bitmeyen merdivenleriydi. Nereye varacağını bilmediğin bir uzun seyahat gibiydi...Hele ki mevim yazsa...Çıkana kadar götünden ter iner, çıkınca da zaten (terasta oturanlar daha iyi anlar beni) biraz geçmeden beynin fokur fokur kaynamaya başlardı. İçinde çok mutluydum ben...o ayrı! Zaten kendimi bildim bileli bu konuda fena değilim. Kimselerin sevecek bir yan bulmadığı, kendi algısı çerçevesinde anlamlandır-a-madığı şeyleri anlamlandırmaya bayılırım...O ev benim için öyleydi.
Anlamlı!...
İlk taşındığımda hayatımda bir gobel vardı mesela, o da şöyle buyurmuştu, "bu evin bu parayı edeceğine emin misin?" Değildim. O parayı edip etmeyeceğine emin değildim ama; içimde yarattığı sıcaklık duygusuna,  şayet olsa, iki kat fazlasını daha verebilirdim...O kadar diyeyim sana. Bir sürü şeyin dönüm noktası gibiydi o ev benim için. Misal aileme en büyük restlerimden birini o evde yaşayabilmek için çektim. Abim "Neee! aynı şehirde ayrı evde yaşamak mı dedin!? Elimi kana bulama git kendi işini kendin gör o zaman!" dedi. Vazgeçmedim! daha da bilendim. (Evet; dışardan bakınca çok rahat görünüyorum di mi? Öyle bir abimin olabileceğini hiç aklına getirmemiştin!! O zaman sana başka bir şey daha söyleyim;ondan bende iki tane var üstelik! Neyse...şimdi oralara hiç girmeyelim.) Mesela ağlamaktan sesimin kısıldığı bir gün Joy FM'de küt diye (kim olduğunu hayat boyu merak edeceğim o velet) yabancı müziğe ara verip, dünyanın en yumuşak ses tonuyla "Şimdi biraz nostalji zamanı...Sezen Aksu'dan gelsin. Sen ağlama, dayanamam!" dediği andaki tesadüflerin en güzelini, bir Pazar akşamı gene o evde yaşadım. Başka bir gün mutluluktan uçtum; salondaki sehpanın etrafında beş tur döndüm; başka bir gün yatırmadığım faturalar yüzünden kesilen elektriğe küfredip dururken; şarjım da bitmesin bari diye telefona elimi bile uzatmaya korka korka terasta, karanlıkta etrafı seyrederken, hiç tanımadığım birinden gelen telefona "Valla hiç sorun değil, Annen Cuma akşamı doğurmuş seni ooğğlumm! Hadi gene iyisin. Şu an yapacak hiç daha iyi bir seçeneğim yok, dinlerim seni, hadi anlat!" dedim. Uzun uzun hiç tanımadığım bir insanla dertleştim...Digitürk bağlanacaktı bir gün. Kapı çaldı. Yukardan otomatiğe bastım. Uzun bir bekleyişten sonra iki adamdan biri önde, diğeri arkada, öndeki boynunu yukarı doğru kaldırıp "Tamam abi! Umudun bittiği yer artık; geldik...burası!" dedi.

Sorsaydı anlatırdım.
Umudun bittiği yer öyle bir yer değil ki!...

Hepsini geçtim, saksıda çiçeklerim vardı  benim...

Sabır neydi?

Yaklaşık iki buçuk ay önce bir sabah koşma sevdasıyla uyandım. Rüya görmüş gibi... Blogumu düzenli okuyanlar Hatun'umun da hayatıma bö...