30 Ocak 2017 Pazartesi

Sevgilim onlar doğaya düşman

Konuya biraz felaket tellalı gibi gireceğim ama zaten Sağır Sultan'ın bile duyduğunu farz etmek istiyorum; Belgrad Ormanı, Maçka Parkı ve hatta çok da uzun olmayan bir vadede Üsküdar Sahili için tasarlanan hain planları... Hani önümüze geleninin 'vatan haini' diye gözünü oymak istiyoruz ya şu günlerde. Buyurun, "Vatan hainliği öyle olmaz, böyle olur, göz öyle oyulmaz böyle oyulur" diyor açıktan birileri. 'Tehlikenin farkında mısınız?' Ya da ne kadar farkındasınız? Biliyorum, yaşam kalitesinden tek anladıkları gideceği yere en kolay ve en hızlı şekilde ulaşmak olan birilerine yeşilden, doğadan, nefes almaktan söz etmek biraz komik kaçıyor ama ben yine de deneyeceğim şansımı. 

Bir yılı aşkın bir süredir Üsküdar'da yaşıyorum. Yerlisi olarak bir tavsiyem var: Hafta sonu geldi mi, sahil boyunca oluşan o izbe kalabalığı bir an için sil hafızandan. Fırsatın varsa hafta içi, erken saatlerde hiç olmadı 10 dakikalık bir yürüyüş için düş yola. Ya da bir yaz akşamı, gün batımını seyre dal...  Gözün gördüğü güzelliği, ruhun doyduğu huzuru ben sana resmedebilmeyi çok isterdim ama sen kendin deneyimle bir gün, ne olur! Al şöyle Kız Kulesi'ni karşına, rüzgar yalasın ağzını yüzünü, bir de kahve ısmarla kendine en köpüklüsünden... Türlü türlü hayaller kur sonra. Kulak arkası etme bak, çok dua edersin bana!

Gelelim Maçka Parkı'na, İstanbul'da, yurt dışında görüp de ağzının suyunu akıtan o parkların duygusuna en yakın alan belki de burası. Bir kere güvenli ki bu çok çok önemli. Güvenin altını niye çizdim hemen söyleyim onu da. Ankara'da Kurtuluş Parkı'nda mesela öyle keyfine göre yayılıp yatamazsın. Eline bir kitap, yanına bir kahve alıp da saatlerce huzur içinde takılamazsın. Hemen yanaşır biri yanına, en 'delikanlısından'. Tanışmak ister, konuşmak ister, fırsat versen ya da o bulsa daha neler ister de şimdi hiç girmeyim oralara. Sen anladın işte ne demek istediğimi. Maçka Parkı bu açıdan bakınca resmen kurtarılmış bölge gibi. Gece 11'de tek başıma boydan boya yürümüşlüğüm de var, gündüz saatlerce çimenlerine yayılmışlığım da. Ama işte galiba bize böylesi FAZLA! 

Biliyorum, bıktınız benim Babaannemin deyimlerinden ama üzgünüm, patlatmak zorundayım yine bir tane daha: Çingeni saraya koşmuşlar, ille kasnağım demiş! 

Nemize gerek bizim insan gibi vakit geçirmek değil mi? 

Ve Belgrad Ormanı: İstanbul gibi nüfusu 20 milyonu geçmiş bir şehir için resmen çölde vaha! 

Ha, bir de "Şurama kadar geldi" diye bir deyim var ama her ne hikmetse, elalemin orası her neresiyse sanırım bizim 'oramız" yok! Bizim hiçbir şey, 'bir yerimize' kadar gelmiyor! 

Bakın peşin peşin uyarıyorum sizi. Üsküdar Sahili için planlan kazıklı dolgu mu ne zıkımsa artık, düşündükleri şeyi hayata geçirmeye kalktıklarında ben de kendimi Aylin Nazlıaka misali gidip sahilde bir vapura zincirlemeyeceğimin garantisini veremiyorum kimseye. 
E, ne sanmıştınız!? 
Bir aktivist kolay yetişmiyor! 

(İçinden 'kazıklı dolgu' geçen bir deyim düşünüyorum şimdi bir taraftan bulamıyorum, neyse. Siz bulursanız bir zahmet benim yerime de şeyapın 

Bu arada, bir süredir düzenli olarak her gün bir saat yürüyorum ben. Zamanla koşuya çevireceğim hadiseyi aslında. Yani niyetim bu en azından. Şimdi kendimi önden hazırlamaya çalışıyorum biraz duruma. Veee, sabahları o sahil yolu boyunca yürürken aldığım hazzı anlatabilmem için kelimeler kifayetsiz. Ki ben böyle söylüyorum ama bakmayın bu da zaten kaç yıl öncesine kadar bozulmuş hatta kabaca içine edilmiş hali. Ama birilerinin içi hala dolu sanırım. Ikınmaları bitmiyor demek ki. Yani size bu kadarı da fazla diyorlar. İnsan gibi yaşamak sizin neyinize diyorlar!

Bu kadar tükürük içinde kalıp da bu kadar yarabbi şükür diyen dünyada kaç millet var diye merak ediyorum bazen! 

Belgrad Ormanı'ndan tren geçirmek ha? Aklınızı seveyim sizin!





9 Ocak 2017 Pazartesi

İKİMİZDEN BİRİ ÖLMEDİĞİ SÜRECE...

Babamın bir deyimi vardır, kafası çok dağınık olduğu zaman şöyle der, "Kafam at alıp eşek satıyor". :) Bu ara biraz öyleyim. Aklım da ruhum da bi dünya. Her yer her yerde. Neyi nereye koyduğumu bilmiyorum. Bulamadığımı nerede aramam gerektiğini de... Hayatım boyunca siyasetle çok haşır neşir olmadım ama hiçbir zaman apolitik de olamadım. Yine babamın sayesinde. Her gün mutlaka gazete okumayı ve o gazetenin ıncık cıncık her yerini okumayı babam öğretti bana. Kasten değil ama, görerek öğrenme diyelim. Her (şanslı) kız çocuğu gibi ben de babama hayrandım. O ne yapıyorsa aynısını taklit ediyordum. Karakterim bu kadar benzemeseydi belki daha mutlu bir insan olurdum o ayrı. Etkilenme eşiği yüksektir babamın. İyiliklerden de kötülüklerden de... E, bu da haliyle biraz yoruyor insanı. Her şeye bir anlam yükleme, her şeyin üstüne bir eğilme, bir bir şey işte... Halbuki ölüyü bile fazla kurcalayınca ne olduğunu biliyoruz hepimiz değil mi! :) İşte...
Ne anlatacaktım ve bu yazı nereye gidiyor hiç bilmiyorum şu an. :) Bu da yazının girişini doğrulama gibi oldu. İyisi mi bırakayım, dağınık kalsın böyle. Çok garip rüyalar görüyorum mesela şu ara. Hatun'u görüyorum sık sık. Sık sık, durumu ne kadar açıkladı bilmiyorum. Neredeyse her gün diyeceğim bir sıklıkta. Normal mi? Bilmiyorum... Dün Kadıköy'de Mephisto'ya girdim. Adalet Ağaoğlu'nun 'Bir Düğün Gecesi'ni alacaktım, Frank Herbert'in 'Dune'sini alıp çıktım. Durum o kadar karışık yani :) Oradan çıkarken şunu düşünüyordum, okunacak onca kitap, izlenecek onca film, yazılacak onca hikaye, görülecek onca yer, kurulan onca hayal... şu kısacık ömrün neresine sığacak? Cevabı bulamayınca biraz denize doğru yürüdüm ben de...
Hala yürüyorum... :)
Ama bulacağım, umut var yani!
İkimizden biri ölmediği sürece...





Sabır neydi?

Yaklaşık iki buçuk ay önce bir sabah koşma sevdasıyla uyandım. Rüya görmüş gibi... Blogumu düzenli okuyanlar Hatun'umun da hayatıma bö...