24 Haziran 2014 Salı

Emre Başkan ile bir hayalin peşinde...!

Emre Başkan, insanın ufkunu açan, "başka türlüsü mümkün!" dedirten bir insan. Geçen yıl bir grup arkadaşıyla birlikte Atlantiği geçtiler. İnsan ille de  bir şeyin kölesi olacaksa şu hayatta, bence hayallerinin kölesi olmalı. Emre Başkan öyle bir insan. Kendinin efendisi, hayallerinin kölesi...Bayılıyorum böyle insanalara. Çünkü sadece kendine değil;  çevresine de (farkında olmadan) ışık tutuyor.  Belki farkındadır da bilemiyorum. Tabir yerindeyse sadece kendine müslüman değil yani. Enerjisini saçıyor resmen ortalığa.  Bir şeyin olabilirliğini anlatırken gözleri parlıyor. Yüzü sanki kocaman oluyor. O kadar sahici bir yaşam tutkusu var ki resmen tepesinden fışkırıyor. Onu dinlerken içimden şöyle hisler geçti mesela. "Aslansın Oya! kaplansın, yaparsın!" Birine bunu hissettirebilmek çok mühim bir şeydir. O kadar çok insan tanıyorum ki, her an her şeye isyan halinde. Ama hiçbiri poposunu yerinden milim oynatmıyor.  Misal şuraya gitmek istiyor ama imkan yok, şunu da yapmak istiyor ama vakit yok. Damdan da atlamak istiyor ama ya düşüp kafasını gözünü kırarsa... Korkuyor çünkü. Onlar da korkunun kölesi çünkü.

İşin özü onun da söylediği gibi Atlantiği geçmek filan da değil. Herkesin dudak büktüğü küçük bir eşik de olabilir bu. Tutmak istediğin bir ağacın dalı, çıkmak istediğin minnacık bir tepe de olabilir. Yeter ki iste! mazeret üretme. Kendi önünü herkesten önce kendin kesme! diyorum...ve tam da bu yüzden bu röportajı nacizane,  önce kendime, sonra da üç tane kıçı kırık marezetin arkasına sığınıp ömür boyu oturduğu yerden söylenmeyen, hayallerinin, yani aslında KENDİNİN  peşinden koşan insanlara hediye ediyorum.

İnsanın kendinden 3. tekil şahıs gibi söz etmesi zor ama, biraz ıkınarak bunu aşabiliriz diye düşündüm. :)  Biraz kendinizi anlatır mısınız? 
Zorlanacak bir şey yok. Zira, olabildiğince basit bir insanım. Esin Acıman’ın kitabına verdiği isimdeki gibi erkek doğmuş ama yaşam dahilinde adam olmaya çalışan biriyim. Saint-Joseph, Bilkent Üniversitesi ve Sabancı Üniversitesi’nden oluşan bir eğitim hayatım var. M.I.T’de Global Leadership and Innovation eğitimi alma şansım da oldu. Eskiden kurumsal hayatın bir parçasıydım. Anadolu Grubu’nda başlayan kariyerim Efes’le devam etti. Ancak, bunun sonrasında hayatıma farklı bir yön verme kararı aldım. Sonrasında Azor Brand & People Solutions firmasını kurdum. Müşterilerimize Marka İletişimi, İşveren Markası İletişimi ve Kurumsal Gelişim konusunda danışmanlık verip, projeler hazırlıyoruz.
Bir de deniz sevdalısıyım. Her fırsatta denize çıkmaya çalışıyorum. Ayrıca, lisanslı yelken sporcusuyum. Yat yarışlarına katılıyoruz. İzlediğimiz trofede, ekip olarak kendi sınıfımızda lideriz.
Son olarak paylaşıma inanan biriyim. Bu nedenle de denize olan tutkumu başka insanlarla Küçük Prens Denizlerde adlı blogumdan paylaşıyorum.
 Yaklaşık bir yıl önce Tekneyle Atlantiği geçtiniz. Neydi size o rüzgarı arkanıza aldıran neden? Çocukluk hayali mi, can sıkıntısı mı, yoksa başka  bir fantezinin hedef değiştirmiş hali olabilir mi? J
Hayalimdi aslında. Ben yelkenle 1999 yılında tanışmış olsam da kendimi  yelkene tam anlamıyla bir tekne edindikten sonra, yani 2010 yılı sonunda verebilmeye başlamıştım. Onunla ilk seyri Adriyatik Denizi’nde yaptım. İkinci rotam da İzmir-İstanbul olmuştu. O seyirde açık deniz ve uzun rotanın cazibesi içimi sardı diyebilirim. 2011 yılında ise bir karar almıştım: 2014 yılı Kasım ayında Atlantik Okyanusu’nu geçecektim bir ekiple beraber. Planlarımı buna göre yapmıştım. Hayat işte; nasip 2013 yılınaymış.
 İsteyen herkesin gerçekleştirebileceği bi şey mi sizce? Ne tür zorluklarla karşılaştınız? 
Bence insan bir şeyi gerçekten istediğinde onun karşısında durabilecek çok az engel var. Şu anda bazı insanlar 200 günlük yaşam testi için Mars’ta yaşamını sürüdürecek ekibe dahil olmak üzere gönüllü olarak belli testlerden geçiyor. 1900’lerin başında biri “aya ayak basabiliriz” dediyse, insanların o kişiye nasıl baktığını bir düşünsenize. Ya da Hezarfen Ahmet Çelebi kendime kanat yapacağım ve Galata Kulesi’nden atlayıp Anadolu yakasına uçacağım dediğinde?

Bu bağlamda, Atlantik Okyanusu da elbetteki yelkenli tekneyle geçilebilir. Hatta, sık sık bu işi yapanlar var dünyada. Kafalarda bu konuyu büyütmemek gerekiyor diye düşünüyorum. Bence konunun özü, herkes gibi hayatın koşturmacasında kaybolmuş bir kişinin hayallerinin peşinden koşması, onlara sadık kalması. Bu illaki yelkenle ya da Atlantik’le ilgili olmak zorunda değil. Resim yapmak, bir şeyler yazmak da olabilir. Aynen sizin iş yaşamınıza devam ederken giriştiğiniz Oyalamaca projesi gibi.
Zorluklara gelirsek, elbetteki var. Hem de sayısız. Ama biraz düşünür, problemleri irdelerseniz bir çoğunun psikolojik olarak kendi içinizden kaynaklandığını görebiliyorsunuz. İnsan alıştığı sistemden, konfor alanından dışarı adım atarken çok zorlanıyor. Bir kere bu engeli aştığında ise buna benzer bir çok adımı daha kolay atabiliyor.
 Peki “Oğlum Emre, aferin len sana!” dedirten tarafları neler oldu? 
Bu  seyahatte çok kısa zaman zarfında büyük bir değişim yaşadığımı söyleyebilirim. İnsanın özüne dair bir değişim. Çok şeyin kontrolüm altında olmadığını, dünyaları benim yaratmadığımı ve aslında bu sistemin içerisinde mikro boyutta bir canlı olduğumu hissettim. Egolarımdan tamamen kurtulduğumu iddia etmem çok zor. Ama onlardan olabildiğince sıyrılmaya çalıştım ve onları binlerce metre derinliğe attım. Asıl değerlerin konfor alanımız dışında olduğunu idrak ettim.
Bu beni o kadar etkiledi ki, kurmuş olduğum danışmanlık firmasında kurguladığımız İletişim ve Kurumsal Gelişim modellerinde de müşterilerimizi konfor alanlarının dışına davet ediyoruz. Zaten firmanın ismi Azor. Azorlar, Atlantik seyahati sürecinde mola verdiğimiz Doğu Atlantik’te Portekiz’e bağlı bir ada grubu. Şahsen, konfor alanımdan dışarı çıkmasaydım ömrüm boyunca ismini bile duymayabilirim. Ama şu an oralara aşığım.

Onur Baştürk’ün havaalanlarıyla ilgili şöyle bir cümlesini okumuştum. “Hava alanları dünyanın en güzel cazibe merkezlerinden biri. Çünkü –gitmek- üzerine kurulu” diyordu. Sizce gitmenin albenisi niye bu kadar yüksek? 
Gitme konusundan önce bilindik bir sözü hatırlatmak isterim: “100 dönüm arazi mi, bir kayık sahibi mi? Hangisi olsan daha zengin olurdun?” Sorunun cevabı basit; bir kayığın olsa dünyanın 2/3’ü senin. Yelkenlinin bir yaşam tarzı, kültürü olduğunu düşündüğümüzde de burada bulduğum en büyük değerin, bu yaşam tarzındaki zenginlik olduğunu söyleyebilirim.


Diğer yandan, doğrudur. “Gitmek”, “gidebilmek” kavramlarının albenisi bence herkes için yüksek. Zira, garip şekilde yoğun ve zor hayatlar yaşıyoruz. Ben gözlemlemeyi çok seven biriyim. Tanımadığım insanların olduğu yerlerde onları izler, hayatlarını düşünmeye çalışırım. Boğazda lüks bir yerde yemek yerken kahkahalar atan, her şey harikulade izlenimi veren insanlara bakın mesela… Sanıyor musunuz ki her şey şahane? Herkesin hayatı kendine ait problemlerle dolu ve her hayat kendi içinde zor. Eminim ki, bir çok insanın canına tak ettiği ve çekip gitmek istediği anlar olmuştur. Hem de her şeyi bırakarak… Ama bu öyle kolay değil. Bence asıl önemli olan da, çekip gitmek istediğinizde nelerden vazgeçmek istediğinizi ve istemediğinizi doğru analiz edebilmek. Ben herkesin içinde böyle bir gücü olduğuna dair kendini telkin ettiğine, böyle bir gücü olduğuna inandığını düşünüyorum. Bu düşünce ya da his çok güçlüdür. Ama, hayata geçirmek zordur. Yine de hayatta alternatiflerinizin olabileceğinizi düşünmek bile sizi bir köşeye sıkışmış hissinden uzaklaştırabilir, rahatlatır.
Yelken de “Gidebilmek” konusunda önemli bir güç veriyor insana. Dediğiniz gibi yelkende de böyle rahatlatıcı bir his var. Size şöyle bir örnek verebilirim. Diyelim ki, cebinizde 5 kuruş paranız yok. Canınıza tak etti. Rüzgarınız olduktan sonra dünyada istediğiniz yere gidebilirsiniz bir yelkenli tekneyle. Yemeğinizi denizden çıkarabilir, içme suyunuzu bile denizden üretebilirsiniz. Ben hiç çekip gitmedim tekneme bindiğimde. Ama, çekip gitmek istediğim zamanlar oldu. Oraya sığındım. Teknemin ismi Küçük Prens. Orasın benim için küçük bir sığınak diyebiliriz.
Bu zenginlik ve gidebilme hissi beni bu işe daha fazla bağlayan etkenlerden diyebiliriz.  
Her ne kadar temeli gitmek desek de neticede bu eylemi gerçekleştirirken bir araca ihtiyaç duyuyoruz. Sizinki neden deniz, rüzgar ve yelken? 
Doğa dinlendirici bir şey. Rüzgar ve su sesi terapi unsuru benim için. Oradayken ister istemez rahatlıyorsunuz. Doğada, özünüze dönüyorsunuz.
Diğer yandan deniz hiç monoton bir ortam değil. Örneğin, araba kullanmak için ehliyet alıyoruz. Arabamızı da daha önceden alt yapısı oluşturulmuş yollarda kullanıyoruz. Eğer off-road yapmak istiyorsak, ek bir eğitimle ileri seviye sürüş eğitimi alıyoruz. Denizde pistinize siz karar vermiyorsunuz. Sakin bir yol, bir anda off-road’a dönüşebiliyor ve siz o sırada yolunuzu değiştirip hemen temiz bir yola geçemeyebiliyorsunuz. Kendinizi buna göre eğitmeniz ve beklenmeyeni beklemeniz gerekiyor. Kısacası, hem dinlendirici hem de adrenalini olan bir alan.


Peki her defasında yeni bir yer keşfetme arzusuyla mı hareket ediyorsunuz, yoksa "Bin kere gittim, hala gidiyorum" rotalar var mı var mı?
İstanbul’da ya da Marmara Denizi’nde yaptığım rotalarda genelde aynı yerlere gidiyoruz. Ana karanın doldurma yöntemiyle genişletilmesinden sonra, ana karadaki koylar yok olmuş ve ekosistem bozulmuş. Şu an için adalar, Trilye ya da Marmara Adası gibi yerler doğasıyla sizi tatmin edebiliyor.
Hayatım boyunca gitmekten sıkılmayacağım rota Göcek diyebiliriz. Doğa harikası! Teknenizle demir atıp, denize doğru meyillenmiş bir çam ağacının gölgesinde kitabınızı okuyabiliyorsunuz.
Bir de ne zaman ne olacağı hiç belli olmayan, sınırlarınızı zorlayan okyanus rotaları... Her fırsatta giderim.
Ama işin özü, tekne ile seyahat edip yeni yerler keşfetmekte.
Diger yandan en gerçek yolculuğumuza “hayat” diyeceksek, hayatın içindeki en büyük keşfiniz ve en güzel rutininiz nedir diye sorsam...
Hayallerimize sadık kalmamız ve her fırsatta konfor alanımız dışına çıkarak yeni değerlerle buluşmamız gerektiği.
Çok sık kullandığınız bir cümle var. “Konfor alanının dışına çıkmak” Bu biraz “ferrarisini satan bilge” mantığı gibi de, ama, "Ulen vardı ki sattın" düşüncesini de getiriyor akla. İsteyen herkesin konfor alanının dışına çıkma lüksü var mıdır sizce, istemek esas mıdır?
-İstemek esastır. Bir insanın konfor alanının dışına çıkması için sadece bir tekne alıp, okyanusa çıkmaya gerek yok. Bir şeyi gerçekten istiyorsanız, bir yolunu bulursunuz. Tutku gibi bir şey bu. Hani, tuttuğunuzda bırakmayacağınız cinsten.




Teknenizi mavi ipek bir elbiseyi tam ortasından kesen bir makas gibi hayal etsek… Bu mizansenin içinde yırtılıp giden o mavilik mi olmak isterdiniz yoksa makas mı?
-Ben de bir insanım. Hayat boyu aynı renkte bir kıyafet giymekten sıkılırım. Bu nedenle, kumaş değil terzi olmak isterdim. Mavi renk tahmin edersiniz ki en favori rengim. Ama bin bir tonu var bu rengin. Arzu ettiğim zaman, mavinin ayrı tonlarına şekil verebilirdim bu şekilde.
Ama şunu unutmamak lazım elbette; kumaşsız terzi, terzisiz kumaş pek bir şey ifade etmiyor öyle değil mi? İkisi de birbirine muhtaç…
Kısa kısa... 

 Yola çıkmak için en güzel saat?

-   Rotaya bağlı. Uzun rotalarda sabah 4. Bu şekilde şehir keşmekeşinden uzaklaşmış, denizin ortasında doğanın uyanışını, gün doğumunu seyredebiliyorsunuz.

  Durup dinlenmek için en güzel neden?

-     Bunu haketmiş olmak ya da güzel bir doğa.

Dalıp gitme anlarınıza eşlik eden en güzel müzik?

-  Duruma ve moda göre değişir; ancak, Bob Marley bana seyirlerimde sık sık eşlik eder. Özgürlüğü çağrıştırıyor sanırım.

En dipteyken bile bir şekilde sıyrılıp çıkmanızı kolaylaştıran motivasyon kaynağı?

- Deniz sizi her zaman yukarı çeker! 
Şaka bi yana bazı şeyleri yaşadıkça buna cevaplar değişiyor. İki sene önceki Emre'ye sorsaydınız bambaşka bir cevap alırdınız benden. Şu andaki emre için nefes aldığını bilmek yeterli. Yaşıyorsa, umut var demektir. 
O zamandan bu yana değişmeyen tek cevap da sevdiklerimin varlığı oldu. 
Yarın sabah yola çıkacak olsanız, şu anki ruh halinizle rotanız neresi olurdu? 

-Ege Denizi. Oradan Akdeniz üzerinden Cebelitarık ve Azor’lar. Planladığım bu olurdu. Ama hava ve deniz her an beni başka bir yere atabilirdi elbette.

dipnot: Fotoğrafların hepsi Atlantik seyahatinden. Bu kadar güzel fotoğraflar olunca kendi çektiklerimi koymaktan vazgeçtim. Ama çok merak eden olursa,  kendi teknesinde onu çektiğim fotoğraflardan  bi tanesini  instagrama koydum. 

23 Haziran 2014 Pazartesi

Hande Kazanova ile yıldızların yörüngesinde...


İstanbul.
Öğleden sonra 2 suları. Kuleli Yakamoz Restorandan süzülüyorum içeri. Biraz tedirginim evet. Her defasında bu böyle. E çünkü neyle karşılaşacağını bilmiyorsun!
Aklında bin bir düşünce. 
"Nasıl geçecek? Nasıl cevaplar verecek? Bi kere bir imajla mı yoksa gerçek bir insanla mı karşılaşacaksın? Aslında bu en mühim soru işte.
Aklımın içinde bunlar gezine dursun..ayaklarım bir kaç basamak aşağı insin ve kamera tam o anda dursun. 
Öyle bir andı. Film karesi gibi. Hani esas oğlan esas kızı görür de küt diye kalır ya yerinde. 
"Noluyoruz yahu? içime bir oğlan mı kaçtı ne?" 
Vaaaoovv! Hakkaten  çok güzel(miş) be! diyorum..
Yayında Ahmet Selçuk İlkan var. Şiir okuyor. Arkada orkestra müziğiyle onlara eşlik ediyor. Anasını satayım o rüzgar nasıl güzel esiyor öyle...Hande'nin saçlarını yalıyor..
Öylece kalıyorum resmen.
Kar görmüş çocuk gibi düşün..
Göz bebeklerim filan büyüyor muhtemelen.
O an kendimi dışardan göremiyorum ama.
Tahmin etmek güç değil. 
Komik ama içten-im.
Rol yapacak halim yok. 
Resmen büyülendim.
Sonrasında o halimi anlatıyorum. "Gerçekten bu kadar güzel bi kadınla karşılaşacağımı düşünmemiştim. Fotoğraflarda bu kadar güzel görünmüyorsunuz. Resmen çocuk gibi saçlarınızın rüzgarda savruluşunu izledim"diyorum. 
Gülüyor..
ve ekliyor. 
"Bu çok mühim bak işte!  Bir erkek gözüyle de bakabilmişsin. İkinci bir gözümüzün olması hayatta baktığımız her şey için  çok önemlidir!" diyor. 
Aklımın bi yerine not ediyorum. 
İkinci göz! 
Ve sohbet başlıyor...
Sonrasında o kadar şahane o kadar farklı konularla ilgili enteresan şeyler anlatıyor ki (röportaja hepsini sığdıramasam da) görünen güzelliği bir adım geri çekiliyor. 
Budur! diyorum.
Başka da bi şey demiyorum! :)

 Yelpaze bu kadar geniş olunca nasıl başlayacağımı nerden soracağımı şaşırdım aslında. Ama şu an en çok  direksyonu astrolojiye kırdığınız o virajı merak ediyorum. Hep var mıydı içinizde bu merak, nerden esti nasıl gelişti? 

-Şöyle söyleyim astroloji her zaman vardı hayatımda. 15 yaşındayken de vardı. Ama tabi ki bu kadar kapsamlı değildi;  yalnız ben hep  meraklı bi çocuktum. Dünyada bi terazi burcu ölürken, başka bir terazi burcu doğuyor mu? Bir  tarafta başka bir denge var mı?  Herkes eşit mi ? Sonra araya başka mücedeleler giriyor tabi. Bildiğimiz hayat mücadelesi.  İstanbul'u kazandım, güzellik yarışması sunuculuk oyunculuk derken, bir gün bir  yorum sırasında 1999' da "Türkiye'ye önemli bi şey olacak çok ters açılar var ne olacak ne olacak?" derken deprem oldu o yıl mesala ve ben o olaydan sonra artık çok net olarak kararımı vermiş oldum aslında.
2000' li yıllarda başladım Astroloji eğitimi almaya yaklaşık  altı yıl.  2006' da da Yeni Aktüel dergisinde sayfa hazırlamaya başladım. Yeni Aktüel bu anlamda benim hayatımda çok önemlidir. Onlar şimdiye kadar Türkiye' de yapılmamış bi şey yapmak istediler. Çok özel sayfalar hazırladık o dönem; ama onlar o kadar açık fikirli olmasalar bunun yolu da bu kadar açılamayacaktı belki.


Bi yanıyla çok eğlenceli aslında

- Çoook eğlenceli..İnanılmaz keyif alıyorum ve düşününce tüm o yaptıklarım benim bugün ki Habertürk'te yazdığım günlük yazılarıma hazırlık olmuş diyorum. Bir de çok mütevazi olamayacağım bu konuda. Çünkü evet; astroloji için çok çalışmış çok emek vermiş insan var bu ülkede ama; bunun basında bu kadar yer bulmasında ve yayılmasında çok katkım olduğunu düşünüyorum. 

Astroloji bir bilim dalı değil bir inanç sistemidir deniyor. Sizin tanımlamanızı sorsam, astroloji aslında nedir? (böyleyse fala inanma falsız kalma cümlesini burç için de uyarlamak mümkün çünkü o zaman da çok manasız geliyor insana! Sanki batıl bir yanı da varmış gibi)

-İnanç sistemi diye bi tanımlama  kesinlikle yok!

wikipedia'da öyle yazıyor mesela. 

-E wikipedia  insanların oluşturduğu bir şey.
Ama şu doğru evet;  Astrolojinin tanımıyla ilgili dünyada da çok fazla karmaşa var. Astroloji eski dönemlerde bi bilim. Astronomiden ayrılmayan, birlikte okutulan bir bilim;  ama insanlık tarihine baktığınızda Hz İsa'nın doğuşuyla birlikte skolastik düşüncenin Avrupa'ya  egemen olmasıyla unutulmaya yüz tutmuş ilimlerden bi tanesi.  Daha sonra 13 yy'da dünyada bunu canlandıranlar kimler biliyor musunuz? İslami düşünürler. Maşallah'lar Ebu Ma'şer ler.. Çok değerli islami düşünürler var.

Aslında islami düşünürler hep katı bakar böyle şeylere diye bilinir. 

-Yok o şu dönemde biraz öyle. Yani katı bakmaları aslında şöyle "Gaybı sadece Allah bilir-den yola çıkarak bunun biraz  sınırı aşmak olduğu söyleniyor ama; ben diyorum ki  "Evet,  Kuranı Kerimde bu var. Gaybı sadece Allah bilir;  ama gaybı Allah dilediği kula bildirir diye  bir  ibare de var. Bu sadece bi kula gelmiş bir kulun bildiği bi şey değil zaten.  Bu nasıl bi şey biliyor musunuz? Güneş sistemi  güneş merkezlidir ya, astroloji yer merkezlidir ve insanı esas alır. Ben bunu aslında biraz hayat felsefesi olarak görüyorum. Hayatı kolaylaştıracak bir araç olarak görüyorum. Ama işin içinde matematik var, bilimsellik var.  Beş bin yıllık bir öğreti bu. Sen bunu ya kullanırsın ya kullanmazsın bu kadar basit aslında.  

Bazı burçların özellikleri, o burcun insanlarıyla bire bir örtüşüyor;  ama bazılarının alakası olmuyor. Biz  mi öyle değerlendiriyoruz yoksa o durumlarda yükselen burç vs. faktörleri mi belirleyici oluyor?

-Zaten benim bu işe başlamamın en önemli sebeplerinden biri bu. " Ee, 12 burç var 12 çeşit insan mı var? Nasıl olabilir böyle bi şey?" gibi.  Ben bilimselliği çok seviyorum. Bişeylerin sağlam bir zemine dayanması çok önemli benim hayatımda. Ben bu mantıkla baş koydum bu yola. Parmak izi gibi aslında ve hayır  benden bi tane daha yok, senden bir tane daha yok!Şu var; bizi biz yapan özellikler bizim doğduğumuz an, doğduğumuz saatte ve doğduğumuz şehirde yükselen burca göre şekilleniyor. O yüzden de mesela sen aslında bi başak burcu olabilirsin ama; senin yükselin  aslansa eğer, seni dış dünyadan kimse böyle göremez. Bi de bunların içine menüsünü merkürünü ay burcunu vs.kattığın zaman, binlerce kombinasyon var ve senin doğduğun anda gökyüzünde hangi alanların açık, hangi alanların kapalı tüm bunları bilebilmek için bütün bunların hepsine birden bakmak gerekiyor.   

Bi de aslında yükselen burç dediğimiz şey tam olarak nedir? Yalnızca doğum saatimizi bilmemiz yeterli mi? Bilmiyorsak öğrenme şansımız yok mu? 

-Yok.

Aa çok acı. Ben bilmiyorum. Yani annem  öğlen 12 dolayları diyor.

Bak o  güzel bi şey. Güzel bi noktaya parmak bastın.  Doğum saatimiz çok önemli. Sen işte çok araştırmacı çok eğlenceli bi insan olabilirsin ama hangi alanda? Yani güneşin 3. eve yerleştiyse sen iletişim alanında çok iyi oluyorsun, iyi bir ileşitişimci iyi bir yazar oluyorsun fakat; güneş 7. evdeyse senin eşin bu özelikleri gösteriyor, sen değil. Ya da 11. evdeyse daha fazla sosyal çevre ve arkadaşlık,   tepe noktadaysa kariyer konusunda bunları ortaya çıkarabiliyorsun.  Ama şöyle söyleyim, 2 aatte bir yükselen burç değişir gün içersinde ama o iki saat her yıl, her günde farklı özellikler gösterebiliyor.
 Rektifikasyon denilen bir olay var. Senin yaşadığın çok önemli, ama kırılma noktası denilecek kadar önemli olayları senin haritana yerleştirip senin tam doğum anını bulabiliyoruz. Çok zor çok uğraştıran bir işlem ama yaklaşık doğum saatin biliniyorsa evet;  imkansız değil.  
Gazetede  yapılan günlük burç yorumlarını okumak hayatı kolaylaştıracak bi şey midir gerçekten?  Bunu çok komik ve saçma bulan birine “bak ama” diye başlayan bi cümle kursanız, devamını nasıl getirirdiniz?

E bi kere ben inanmıyorum diyen insanların hiçbirine bulaşmıyorum kesinlikle. Çünkü herkes kapasitesince uçabilir bu hayatta. O bunu öğrenmeye açık değilse,  hiç girmiyorum o konulara. Ben birini zorla ikna edemem o insanın bunu bilmek istiyor olması lazım. Kendimden biliyorum bi kere, ben ikna olmam açıkçası o şekilde. Kendim araştırmak bulmak isterim. Günlük olarak bakmaya geliceksek de, e o gün eğer sert etkiler varsa bunu bilmek işimizi kolaylaştırır tabi. O zaman "bak ama" demeyim ama; şöyle bişey söyleyebilirim o insana. Bugünü geçirin, bugünü geçirdikten sonra burç yorumunuzu okuyun. Ben mesela yaklaşık bir saatimi ayırıyorum gün içinde buna. Bayramdaysak "bu bayram" diye girerim.  Pazar günüyse işten bahsetmem. Çok güncel takip etmeye çalışıyorum Bu  cumartesi pazarın yazısını ben bu gece yazacağım mesela; çünkü sen beş günlük bayram tatilindesin ama astrolog yazmış onu önceden iş hayatında şunlar olacak diye. E hiç bir geçerliliği yok ki onun.



Gelelim en mühim konulardan birine. Gönül meselelerinde, burçların birbiriyle uyumuna ne kadar dikkat etmeliyiz? Asla ve kat-a bir araya gelmemeli dediğiniz iki burç sorsam mesela? Var mıdır böyle bi şey ?

-Yok! olmayacak diye hiç bişey yok hayatta. Evet birbiriyle anlaşamayan burçlar ve  elementler var; ama mesela ben hiç bir şekilde  bir araya gelemez denilen burçlar arasında otuz kırk yıl bir aşk yaşandığını gördüm. Tabi orada da  haritalarının uyumlarına bakmak lazım. Dediğim gibi, belki güneş burçları yani öz burçları uymayabilir ama venüsleri marsına birbirine güzel açılar atıyorsa, merkürü venüsü ile güzel bi kavuşumdaysa o insanlar ömür boyu ayrılmayabilirler.

Peki “valla bence evlensinler, boy boy da çocuk yapsınlar, ömür boyu mutlu olacakları kuvvetle muhtemel “ diyebileceğiniz kadar birbiriyle uyumlu iki burç istesem ?

Öyle bişey yok ama şöyle cevap verebilirim bu soruya. Ateş grupları,  koçlar aslanlar ve yaylar hem kendi içinde hem hava gruplarıyla,  yani ikizler terazi ve kovayla iyi anlaşırlar. Niye? Çünkü hava ateşi  körükler,  ateş de havayı ısıtır. O yüzden bu ikili burçlar bir araya geldiği zaman ortada güzel bi enerji çıkar. Mesela bir ikizlerle bir koç'un birlikteliği her zaman uyumludur. Aynı şekilde bir arslanla terazi de öyle.  Toprak gurupları;  boğa başak ve oğlaklar için de,   su grupları çok tamamlayıcıdır. Yengeçler akrepler ve balıklar.  Çünkü toprağın suya ihtiyacı vardır. Toprak kurudur ama onu sularsanız güzel ve verimli etkileşimler ortaya çıkar.  Su genelde ateşle anlaşamaz;  çünkü su ateşi söndürür. Toprak da ateşi söndürür. Toprağın içinde hiç hava yoktur. O yüzden toprakla hava da anlaşamaz. Suyun içinde hava kabarcıklar halinde hapsolmuş haldedir. O yüzden suyla hava da anlaşamaz. Yani burdan yola çıkarak eğer burların elementini biliyorlarsa,  bütün burçların uyumunu bu şekilde çözebilirler. 

İnsanın böyle bi işle meşgul olması kendi psikolojisini ne kadar etkiliyor peki? Önemli bir karar alacağınız zaman, ya da özel hayatınızda yaşadığınız her hangi zor bi durum karşısında oturup yıldızların durumuna bakıyor musunuz mesela? Ya da ciddi ciddi böyle sebeplerle bi işinizi ertelediğiniz ya da tamamen vezgeçtiğiniz oldu mu hiç ?

Yani sonuçta hayattayız ve hayat da bi şekilde akmak zorunda elbette.  Tabi ki bakıyorum; değiştirebiliyorsam eğer değiştiriyorum; değiştiremiyorsam da demek ki bundan da öğreneceğim bi şey var diye düşünüyorum.  Biraz tevekkülle bakmak lazım gibi geliyor bana. Ben hep şunu söylerim mesela, bilmek sorumluluk getirir.  Bunu bu netlikte söyleyen astrolog da azdır  aslında. Yani biz hep bir işaret arıyoruz.  Gökyüzünden bir işaret arıyoruz, radyoda sevdiğimiz bi şarkı çıkıyor ordan bi işaret çıkarıyoruz "evet işte bugün şans benden yana" gibi. Oysa her şeyin anahtarı bizde, bizim içimizde biraz da.

Söylemesi kolay yapması zor aslında ama bu söylediğinizin. Yani ben çok agrasifim mesela; yani agresifim dediğim her şeye çok çabuk sinirleniyorum ama bi türlü  çözemiyorum bunu.

Ne münasebet tabi ki çözebilirsin! Bak bunu söylemen bile değişimin başladığı nokta aslında. Bi şey seni rahatsız etmeye başladıysa değişme zamanın gelmiş demektir zaten.

O dediğiniz anahtarı ben bulamıyorum işte bu konuda.

-Asla böyle bi şey yok. Bulamıyorum diye bi şey yok. Yeterince denememek diye bir şey var. Bin tane metot var. Denemek "bi kaç kez denedim olmuyor " gibi bi şey değil kesinlikle.

Nasıl bi şey?

Oldurana kadar uğraşmak gibi bi şey! Emin ol bu güç senin içinde var. Hepimizin içinde var.

Babam çok öyledir mesela. Küçükken hep çok eleştirdim babamın bu yönünü ama büyüdüm aynısı oldum.

-Bak işte burda senin farkındalığın başlıyor aslında. Çünkü gördüğün ve öğrendiğin yöntem o. Küçükken şiddet görmüş insanlara bak mesela. Bir çoğu yetişkinlik döneminde bu yönteme başvuruyor. Bunu hayatı boyunca farkedemeyen insanlar var. Sen bunun farkındasın en azından ve bi şeyin üstesinden gelebilmek için büyük bir başlangıç aslında. Biz her konuda çok kolaycıyız. "Uğraştım olmuyor, denedim olmuyor" Böyle bi şey yok. Unut bunu. Sil.

Kahkahalar :))
Kitapçıklarınıza bayıldım.Özellikle kitap demiyorum küçük küçük masal kitapları gibi. 

-Hain Astrolog vardı eskiden bilir misin? Dengesiz terazi filan diye konuşurdu. Biraz da o mantıkla dediğin gibi, hem masal gibi hem de eğlenceli bi şey yapmaya çalıştık.

 Tabi ki hepsini sorarak sizi o denli yormam mümkün değil;  ama mesela kura çekmişim de bu burçlar çıkmış diyelim. Onları da günün şanslıları olarak kabul edelim. Oğlak, başak, aslan bir de ikizler burcu olsun. Birer kelimeyle en belirgin özelliklerini istesem…

Oğlak: Sorumluluk sahibi ciddi planlı zamanı iyi kullanan.

Başak; Titiz, mükemmeliyetçi, herşeyi analiz eden, aynı zamanda sağlığa önem veren, bi anlamda mızmız biraz kılı kırk yaran bi burç ve mantık çok öndedir Başaklarda.

Aslan; Gösterişli bi burç alkışlanmayı takdir görmeyi kabul görmeyi çok nemseyen bi burç ama bi o kadar da sıcak cömert ve sosyal olurlar Burçlar kuşağının en iyi organizatörü aslandır. Hayat onlariçin bi sahne zaten. En güzel şekilde de oynuyolar orda. Yani onu kimse alkışlamıcaksabi aslan çok mutsuz olur.

İkizler: Meraklı,  çok kolay adapte olabilen, değişken bi burç. Çok zeki, uyanık ve sosyal. Çok kolay iletişim kurar. 

Biraz astrolojiden uzaklaşmak istesek..oyunculuğu tamamen bıraktınız mı? yoksa belalı eski sevgili gibi zırt bırt kapınızı çalıyor mu?

-Oyunculuk hiç bırakılır mı? Asla! Oyunculuk beni bırakana kadar ben onu bırakmayacağım. Ama Türkiyede biraz böyle algılanıyor malesef. Çoğu yapımcıdan duyorum bunu, Hande bıraktı oyunculuğu yalnızca astrolojiyle ilgileniyor gibi. Alakası yok. O aşk benim hep içimde ve düşün ki dünyanın bin bir türlü halini oyunculukla yaşayabiliyorsunuz.. Bu kadar zengin başka bi uğraş yoktur bile diyebilirim..

Bi taraftan da tv de programlarınız  devam ediyor şu dönem. Çok klasik bir soru ama gene de sormak istiyorum. Duygusal olarak sizi bu yaptığınız işlerin  hangisi daha çok doyuruyor?  Var mı bu  netlikte verebileceğiniz bi cevabınız? 

Oyunculuktaki tatmin hepsinden daha yüksek; ama çocuğunu ayırt etmiş anne gibi hissediyorum böyle söyleyince de. Sunuculukta o canlı yayın akışı beni çok keyiflendiriyor mesela. Bunu çok konuşur insanlar  "anda yaşa anda yaşa" gibi. O  anlamda demiyorum ama yaşadığımız psikolojik sıkıntıların bi çoğunun kaynağı o anda yaşama-mak! Astroloji desen zaten benim için bambaşka bi dünya. Başka bir yolculuk. Bunu kimi  dinle kimi felsefeyle kimi başka bir öğretiyle yapmaya çalışıyor ben de bunu astrolojiyle yapıyorum işte, bir de üstüne para kazanıyorum düşünsene. İnsanın hobisini iş olarak yapması ve bundan para kazanması kadar keyifli bi şey de yok hayatta.  

Bir eski Türkiye güzelini bulmuşken bunu sormamak olmazdı. Biraz da halk diliyle sormak istiyorum. Güzellik başa bela mıdır gerkçekten? Yoksa bir nimet mi?  Hande Kazanova’nın güzellik anlayışı nedir?

-Bizim zamanımızda bu kadar kanal yoktu. Adımızı duyurabileceğimiz tek mecra neredeyse güzellik yarışmaları gibi bir durum vardı ve o dönem çok ciddiye alınırdı herkes kitlenirdi resmen.  Gaye Sökmen ajanstayım o zaman. Ha ama  şimdiki aklım olsa katılır mıyım?? Katılırdım heralde gene ya. O da çok  keyifliydi çünkü. İnsanların görmediği çok şey var orda.  Bi kere askerlik gibi çok sıkı disiplinleri olan bir kamp hayatı var.  Belki ilk defa evinizden ayrı kalmışsınız. Bi yandan hiç tanımadğğınız bi ortam bir sürü kız var;  bi yandan arkadaş olmak istiyorsunuz ama aynı zamanda rakip gibi görüyosunuz.. O da apayrı bi deneyimdi. Güzellik anlayışımı ifade edeceksem de belki çok klasik olacak ama güzellik gördüğün şeydir aslında. Nasıl algılıyorsan nasıl görmek istiyorsan öyle görüyorsun tamamen.

 Peki çocukken kurduğunuz hayalleri kocaman bir bahçe gibi hayal etsek. O bahçenin içinde çocuk Hande’nin oynamaktan en zevk aldığı oyunla bugün yaptığı uğraşlar birbirine benziyor mu? Ve Evet! Ben aslında hala aynı oyunları oynuyorum diyebilir misiniz?    

-Ya! ne kadar güzel bi soru.. Çocukken ben uçak mühendisi olmak istiyordum. Uzaya gitmek istiyordum. Gökyüzüne çok bakardım... Yıldızları çok merak ederdim. Biraz insanlara uçuk gelebilir bu ama ben hayatı dünyadan ibaret sananlara inanamıyorum ve en önemlisi aslında meraksız bir hayat düşünemiyorum ben. Şu an yaptığım iş  de gezegenlerden haber almak gibi aslında düşününce. Şu an bana desen ki "Handecim kapsülümüz var hazır! hadi kalk gidiyoruz" çocuğum yok ama mesela evliyim eşim var annem, babam ailem..ama o merak her şeyi geride bırakıp harekete geçirtebilir beni inan. Sonra yaptığım diğer işleri düşünüyorum, şu an hiç değilim ama ben çok süslüydüm eskiden. Çocukken de hep öyleydim. Elimde bi fırça sürekli şarkı söylerdim. Radyo tiyatroları vardı o zaman. Çok yapardık onu da. Ve şimdi böyle düşününce evet yaa dedim! ben hala aynı oyunları oynuyorum..


" Şöyle bir  çocukluk anım var mesela, çok sevdiğim ve hala görüştüğüm bir çocukluk arkadaşımla.  Biz böyle Foça'da evin çatısına çıkar ayaklarımızı sarkıtırdık. Tuba hep derdi ki "ben evlenicem çocuklarım olucak" ben de hep " aa niye evleniyosun ben istanbul'a gidicem, ben televizyoncu olucam" derdim. Şimdi konuşuyoruz bazen öyle. Tuba diyor ki  "Hande ya! düşünsene şaka gibi. Ben hep evlenicem çocuk yapıcam derdim. Ben gerçekten hemen evlendim çocuk yaptım. Sen de İstanbul'a gittin ve televizyoncu oldun. Ne dilediysek o oldu  resmen."

Bana bir uzman söylemişti bunu bir de farklı bir  şekilde.  Handecim 80 yaşında nasıl hayal ediyosun  kendini diye sordu.  Foça' da bi taş evde,   yazıyorum, okuyorum,  araştırıyorum... Harika güzel müzikler dinliyorum. Üst katta çok güzel bir netvork ağım var. İnanılmaz güzel bir manzara var önümde. Kedim var köpeğim var, bütün hayvanlar evin içinde. Güldü birden "Kocan nerde? çocukların nerde?" dedi. Kaldım öyle..Bilmem..ben hiç onları hayal etmedim ki dedim. Ama tabi aslında şunun için anlattım bunu. Sonrasında şunu söyledi bana mesela. 80 yaşında o söylediğin hayatı yaşamak için bugün o hayata giden doğru adımları atıyor olman lazım. Varmak istediğimiz yerle yürüdüğümüz yol birbiriyle ne kadar uyumlu? Hayal kurarken, bir şeyi dilerken  buna çok dikkat etmek lazım gerçekten. 

Kuantum vb hemen hemen bütün düşünce sistemleri şöyle bi şey söylüyor hani. “Almak değil vermektir esas olan!” Vermek insanı daha mutlu eder denir. Tamamen kişisel olarak kendi özelinizde soruyorum. Hande Kazanova’nın bu hayattan aldığı ve hayata verdiğini düşündüğü en büyük hediye nedir?

-Aaa ne güzel bi konu. Valla bu hayatın bana verdiği en güzel hediye merak. Sorgulamadan kabul etmek diye bi şey yok benim hayatımda. O yüzden çok okuyorum çok araştırıyorum her şeyi. Ha kullanabiliyor muyum her zaman tabi ki değil.  Bazen isyan ediyorum ağlıyorum, içime kapanıyorum bunlar da çok doğal, olması gereken şeyler. Böyle bakınca da bana verilen en güzel hediye meraksa ve ben bu yolla ne öğreniyor neyi deneyimliyorsam onları paylaşmayı, bilgiyi paylaşmayı çok seviyorum..ve bunu her şeye uyarlayabiliriz tabi. Eşya için de geçerli bu. Vereceksin ki yenisi gelsin! Bu benim hayat mottolarımdan biri diyebilirim.

Hiç özel bir işiniz olmadığı bir sabah. Sadece kendinizle baş başa olmak istiyorsunuz…Elinize bi kitap alıp en sevdiğiniz köşeye kuruldunuz.
-Ne içiyorsunuz?

En sevdiğim şey yalnız kalmak. Çok kalabalığı da çok severim biraz tezat gelecek belki ama.
Filtre kahve. Sabah mutlka sütlü bi filtre kahve güzel böyle ağır aromatik bi koku düşün böyle...dağların o islerinin arasından gelmiş gibi düşün...

kahkahalar :))

Ne dinliyorsunuz?

Yabancı müzik çok severim. Rock çok severim. Funk rock caz.  Elin Parssons  diye bi prodüktör var. Senede bri kere kendi gurubunu toplar ve kendi ürettikleri şarkıları çalarlar.  en sevdiğim şarkıları I in  the sky.  Gary Moore çok severim. Böyle çok daha yumuşak beni hayata hazırlayacak one day the sun will shine on you mesela. Aslında çok  hüzünlü girer şarkı ama der ki sonunda "bi gün güneş senin için parlayacak!"
Türkiye'den söyleyeceksem de MFÖ benim çocukluğumdan beri çok hayranı olduğum bi gruptur. Hatta her yerde espirisini yaparım "beni nüfuslarına  alsalar ne olur sanki" diye.  Barış Manço'nun dönencesini çok severim.. Pilli Bebeği çok severim. Yenilerden Mabel Matiz'i severim. Türk sanat müziği desen ölürüm resmen.. Yurt dışında komo gölünün yakınında "benzemez kimse sana" 'yla evlendim çok çok keyifliydi.

-Hangi kitabı okuyorsunuz?
Ursula  Le Guin çok seviyorum Yerdeniz üçlemesi ve Mülksüzler.  Mülksüzler'i defalarca okuyabilirim. İskambil Kağıtlarının Esrarı, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Bitmeyecek Öykü, Sinekler Tanrısı, Hayvan Çiftliği, Koku ve Parfümün Dansı. Çok var tabi o yüzden tek bir  kitap adı söyleyemiyorum. Fantastik bilim-kurguyu çok seviyorum.

Tamamen fantastik bi dünya yaratanlar bana yarı şizofrenmiş gibi geliyor. :))

-Ben büyük bi gıptayla bakıyorum onlara ve hep şöyle düşünüyorum aslında. Bu bi insanın aklına geliyorsa, ya bi yerlerde oluyondur bunlar;  ya da olmaya hazırlanıyordur.

Aaa! ne kadar enteresan bi fikir. 

-Onlara yarı şizofren dedin ben de şimdi böyle düşünüyorum diye yarı deli gibi algılanmak istemem tabi ama; gerçekten çok inanıyorum buna!

SON SORU; En son ne zaman mutluluktan ağladığınızı hatırlıyor musunuz? Ve çok özel değilse neydi o neden?

Ya bi şey diyim mi? o kadar ota çöpe ağlarım ki...Yaklaşık üç hafta önce evde oturuyorum yazımı yetiştrmeye çaışıyorum o gün Habertürkten telefon geldi Haftasonu programı için ve ben hüngür hüngür ağladım. Çok özlemiştim çünkü sunuculuğu ya da  demin bi şey konuşuyorduk senin gözün doldu benim de gözüm doldu bıraksan ağlarım yani. Bir de ağlayabilen insanların hasta olmadığını çok iyi biliyorum... 


dipnot: Kolaj halinde gözlüklü fotoğrafları röportajdan sonra arabada "hadi selfie yapalım mı Hande!" şımarıklığı yaparak çektim. Elinde mor çiçekleri tuttuğu fotoğrafı çekerken de "bunu röportaja koymam bana hatıra kalsın" diyerek çektim. Ama o "imaj" mevzusundan o kadar sıyrılmış ki.   "Aaa hepsini koyabilirsin!" dedi.
Çok çok çok teşekkür ediyorum..En çok da içtenliği için..
.

1 Haziran 2014 Pazar

Hiç aklımda yokken sürekli sekreterimin kalçalarını düşünür oldum!

Bugün ki Hürriyet Kelebek'te bir röportaj var. Davranış bilimleri uzmanı ve yazar Aşkım Kapışmak kıskançlıkla ilgili bir soruya şöyle cevap vermiş. "Aslında kıskançlık olması gereken bi şey, ilişkiyi besler ancak;  bunun dozu kaçtığında ucu çok acayip yerlere gider. Mesela adam şöyle anlatıyor kendini -karım sekreterime kafayı o kadar taktı ki, hiç aklımda yokken kendimi sürekli sekreterimin kalçalarını düşünürken yakalar oldum- diyor."

Aslında kafadan "hadi len! hiç aklında olmayan bi şey böyle mi girdi yani aklına?" demek mümkün. Ben de öyle diyebilirdim. Ama üniversitedeyken bir erkek arkadaşımın benimle paylaştığı bi duygusuyla neredeyse bire bir aynı örnek. Ne yani tesatüf mü gerçekten?

Kız da oğlan da benim çok yakın arkadaşımdı. Bi şekilde denk geldi ikisini tanıştırdım. Gençler anlaştılar sevdiler birbirlerini. :) Flört etmeye başladılar. Sonra yürümedi ilişkileri. Bi yerde koptular. Aradan bir yıl filan geçmişti. Erkek olanla bi yerde oturduk bi şeyler içiyoruz, bi taraftan da dertleşiyoruz. Konu bi şekilde dönüp dolaşıp ilişkilere geliyor. Sonrasında da benim tanıştırdığım kişiyle  yaşadığı hadiseyi anlatmaya başlıyor.

Hiç unutmuyorum çünkü o zaman da çok ilgimi çekmişti bu psikoloji. Aynen şöyle demişti. "Oya! kıza kafayı öyle bir psikopatça taktı ki, kızı resmen zorla aklıma soktu. Hatta lan keşke Oya beni bunla değil de diğeriyle  tanıştırsaymış" demiştim.

Saçmalama oğlum. Ben arabulucu muyum? Ne biçim konuşuyosun sen? Denk geldi tanıştırdım işte, amaç o değildi ki  filan dedim ama; konu da bu değil zaten.

Konu, halk dilinde "eşşeğin aklına zorla karpuz kabuğunu düşürmek" dediğimiz şeyin ta kendisi. 
Böyle bi şey var mı gerçekten? Varsa çok enteresan değil mi?
Bi insanın aklına aslında hiç olmayan biri sırf karşı tarafın abartılı kıskançlığı yüzünden zorla düşebilir mi?
Öyleyse hakkaten çok trajik talihsiz bi durum değil mi? :)

Ki ben doğruluk payına inanıyorum bunun. Bi tarafım şöyle diyor aslında "bırak canım sen de! bilinçaltı diye bi şey var yahu! onun aklımda yok dediği şey aslında bilinçaltında vardır, karşı tarafın tutumu da bunun su yüzüne çıkması için tetikleyici olmuştur sadece."

Bi tarafım da şöyle diyor. "Bal gibi doğru söylüyor. Muhtemelen kadının saplantılı tutumundan sonra adam şöyle düşünüyor. Ulan bizim hatun bu kızda benim görmediğim ne görüyor? Bu kadar kıskanıldığına göre var bi hikmeti de ben mi göremiyorum acaba?" :)

Bu işin şakası. Karikatürüze ediyorum tabi. Doğru cevabı bilmek için hakikaten uzman olmak lazım diycem ama; uzmanı da bunun böyle olduğunu söylemiş işte.

Enteresan.

Sözün özü: Kızlar, hatta erkekler siz siz olun partnerinizi birinden kıskanırken dozunu iyi ayarlayın. Zira bi sabah karşınıza dikilip "Valla hiç aklımda yoktu Aşkım! sen soktun!" demesi içten bile değil.

Sabır neydi?

Yaklaşık iki buçuk ay önce bir sabah koşma sevdasıyla uyandım. Rüya görmüş gibi... Blogumu düzenli okuyanlar Hatun'umun da hayatıma bö...