13 Eylül 2015 Pazar

BUKET UZUNER : BEN NEDEN 'BEN'İM' DE BEN 'SEN' DEĞİLİM

 Lisedeyim. Bilenler bilir. Ankara’da, meşhur Hergele meydanından, Gençlik Parkı’na doğru süzülmekteyim. Omzuma bir el değiyor belli belirsiz… arkamı dönüyorum Ayhan! Ama yani şimdi, Ayhan’ı size nasıl anlatsım…
Ayhan’ın bir ela gözleri…bir ela gözleri… bir ela gözleri var… Ne siz sorun, ne ben söyleyeyim...
“Gözlerini bir kapatsana aşkım” diyor… Kapatıyorum…Ellerimi tutuyor… Sanırsınız avuçlarım ateş alıyor... Öyle bir hal! Ayhan bu işte! Yangına körükle gidiyor… işkenceyi uzatıyor… İtiraf edeyim, sonunda o büyük an geldi, dudaklarımı öpecek zannediyorum! Heyhat!
Gelmemiş!
O gün  daha ‘o gün’ değil(miş)…
Avuçlarıma dört köşeli “bir şey” bırakıyor…
Eşşek değilim ya! Anlıyorum… Bir kitap.
“Aç şimdi” diyor.
Açıyorum…
Kapağında şöyle yazıyor: İki Yeşil Susamuru Anneleri Babaları Sevgilileri ve Diğerleri…
Öyleyse kayıtlara geçsin.
Bukez Uzuner benim “ilk aşk”ım.
En güzel ilk gençlik anılarımda, hep başucumda duranım!
Şimdi, büyüdüm de, O’nunla röportaj yaptım.
Hayat kendi kendine ne güzel hikayeler kurguluyor Allahım!...

Kendinizle ilk tanışma anınızla başlayalım mı? Nerdesiniz? Kaç yaşındasınız? O aynada göz göze geldiğiniz Buket Uzuner’in içindeki kuyudan neler çıktı? Zaafları… korkuları… hayalleri nelerdi ?

- Bu tehlikeli bir soru benim için Oya’cım; çünkü her hatırladığımda beni hala ürperten bir yanıtı var bunun. Ama nasılsa  KafkaOkur Dergisi bunu açıklamaya uygun bir medya, o yüzden anlatabilirim. Annemin benimle başa çıkamadığı zamanlarda ki; her annenin böyle bir çocuğu vardır.  "Sen zaten daha kardeşin doğmadan beni korkutur, durup dururken 'ben neden benim de ben sen değilim?' diye sorardın..." derdi. Kardeşim benden üç yıl üç ay küçük, hesap edin artık. Küçük halam da geçen yıl bana "Sen küçükken bile çok mantıklıydın ve konuşunca bizi korkuturdun!" dedi. Çocukken astronot ve denizaltı kaptanı olmak isterdim.Asıl amacım maceralı bir hayatımın olmasıydı, çünkü canı çok çabuk sıkılan çocuklardan biriydim.İlkokulda öğretmen aynı konuyu iki kez anlatınca sıkılıp, teneffüste çıkıp, eve gelir, oturma odasında çok sevdiğim ansiklopedi okurmaya dalarmışım. Annem beni derste zannederken evde oturmuş kitap okurken bulunca yüreği ağzına gelir, beni de ürkütmemek için yumuşak bir sesle: "Buket ne yapıyorsun sen burada kızım?" diye, sorarmış. "Derste hep aynı şeyi tekrarlıyor öğretmen, sıkıldım!" dermişim. Bunlar aile içine o kadar çok anlatıldı ki, şimdi artık dün yaşanmış gibi taze anılar... Aslında kafama eseni yapmayı severdim ve belki de iyi öğretmenlere denk düştüğüm, biraz da yüksek not heveslisi, iddialı bir öğrenci olduğum için hiç disipline gönderilmeden okulları bitirebildim. Sanırım yazarların ve gezginlerin sıkılmaya fırsat bulmayacak kadar maceralı hayatları olduğunu taa o zamanlar sezmeye başlamışım...

Kalemle kurduğunuz ilk romantik ilişkiden ne doğmuştu peki? Şiir, kısa hikaye, roman?

- Kalemi burada analoji için kullanıyor, edebiyatı kastediyorsun anlıyorum; ama ben yazı yazma eylemini de çok seven bir yazar olduğum için bu soruyu direkt kalem üzerinden yanıtlayacağım. Roman ve öykülerimin ilk yazımını  dolma kalemle defterlere el yazması yaparım. Bu bazen 1800-2200 sayfa olur.Sonra onları ilk editöryal çalışmasıyla bilgisayara çekerim. Her ne kadar artık bilgisayar bile değil, tableti de yazmak için kullanmak, teknofil olmak bir yana kalem aslında tarihin en önemli icadı, çivi ile klavye tuşu arasında en uzun süre kullanılmış yazı aracıdır. Babamın dolma kalemini akşamları ılık su banyosunda bir bebek gibi temizleme törenlerinde beni asistanı yapmasından gurur duyan bir çocuktum. "Bir kadının eline en yakışan leke mürekkeptir!" diyen babamın da etkisiyle hala bir dolmakalem fanatiğiyim. Mürekkep, duygu ve düşünceleri beyinden kaleme akıtan kan gibi sıvıdır ve kağıtla buluştuğunda şehvetli bir öpüşmeye benzer, heyecanla yazıya dönüşür, benim gözümde...  Yani kalem sadece kalem değildir, hiç olmadı benim için. Sorunun gerçek yanıtıysa şöyle: yazmaya öyküyle başladım, ilk kitaplarımın hepsi öykülerdir. İlk romanım "İki Yeşil Susamuru, Anneleri Babaları, Sevgilileri ve Diğerleri"ni endişeli bir merakla yazmıştım.

“Şiirin kız kardeşi hikaye” yse romanın onlarla akrabalık derecesi ne peki? Mesela anneleri olabilir mi?

-“Şiirin Kızkardeşi Öykü" bir novella bence... Öykü kadar kısa değil, roman kadar da uzun sayılmaz... Buna rağmen romanı uzunluğu/ kelime  sayısıyla - neredeyse kiloyla- tanımlamaktan yana değilim. Roman, içinde pek çok öykü bulunduran bir edebiyat türüdür.Bence. İyi romancı, onlarca hikayeyi okurun diline/ tenine batmadan birbiriyle içiçe dizen, düzenleyen,kesip biçen ve dikebilen bir sihirbazdır.Öykü/ hikâye, sözcüklerle yapılan ince tasarım, mücevhercilik sanatıdır.Bu yüzden “Şiirin Kızkardeşidir Öykü” Oysa roman bir kurgu sanatıdır. İyi romancı iyi bir mimara benzer. Bir mimar nasıl çizdiği merdiven, pencere, kapıların estetik güzelliği kadaronları yerleştirdiği evin içindeki hayat ve insanla rahatça yaşabilmesine önem verirse, yazar da romanın içindeki hikayelerini öyle akıcı ve doğal biçimde yerleştirir.


Peki içgüdüsel midir sizce yazma dürtüsü? Yazarlık öğrenilebilen bir şey midir? Yoksa yetenek mi?

Yazarlığın okulu yoktur! Bunu "yazı atölyeleri"nde de sık sık söylerim. Edebiyatın, hatta sanatın özü hikaye edebilmektir ve insan ancak hikayeci olarak doğar. Hikayecilik sonradan öğrenilmez. Edebiyatçının yazardan farkı burada yatar.Her kitap yazana yazar denebilir ama her yazar hikayeci değildir, bu yüzden her kitap da edebiyat eseri sayılmaz.Burada edebiyatı ve edebiyatçıyı kutsamak gibi bir tavrım yok. Şunu söylemeye çalışıyorum: nasıl bazı insanlar müzik kulağıyla, perspektif gözüyle, lastik gibi bedenle doğuyorsa, bazılarımız da hikâyeci (story teller) olarak doğuyoruz. Eski meddahlar, Manas Destancıları, hatta şamanlar, kamlar… Okul kitaplarımızda yazıyor: “Dede Korkud bir KAMdı, ozandı” diyor. Dede Korkud Şamandı, şairdi, öyle doğdu diyor işte! Şimdi söyleyeceklerim genç yazarlar için çok önemli, çünkü doğuştan  hikayeci olmak, edebiyatçı olmaya tek başına yetmez, yetmiyor. Burada iyi okur olmak da devreye giriyor ve işte okullar, atölyeler/workshoplar burada işe yarıyor.Tıpkı  karnımızı"fast food" veya ev yemeği/ doğal yiyecekle doyurmak tercihlerimiz gibi, zihnimizi de iyi kitaplarla beslenme şansımızvardır. Bu bilinci okullar, atölyeler bize kazandırabilir.İşte “Şiirin KızKardeşi Öykü” ve “SU”  romanında yazdığım o şimdi ünlü cümledeki gibi “Hayatta en büyük mucize gençken iyi bir öğretmene rastlamaktır!

Yıl 1993 “Balık İzlerinin Sesi” romanınız Yunus Nadi Roman Ödülü’ne layık görülüyor… Öğrendiğiniz ilk anı hatırlıyor musunuz? Neler hissetmiştiniz?

- Çok iyi hatırlıyorum.Çünkü bir yıl önce, ilk romanım "İki Yeşil Susamuru" ile katıldığım Yunus Nasi Roman Ödülü'nde "yılın romanı" ödülünü aynı sayfada ' olay' ve 'hadise'  kelimesini kullandığım için bana vermediklerini söyleyen bir jüri üyesinin roman kriterine pek bozulmuş genç bir yazardım. 1993'de ödüller açıklanmadan önce beni arayıp, roman ödülünü iki roman arasında paylaştırdıklarını haber verdiler. "Balık İzlerinin Sesi"  ile "Kedi Mektupları" Balık ve kedi ironisüne dikkat  çekerim! Yazarın adı Oya  Baydar idi ve ben onun adını daha önce hiç duymamıştım. Oysa onsekiz yaşından beri Attila İlhan'ın çevresinde edebiyat dünyasıyla tanışmış, o zamanlar önce edebiyat dergilerinden geçerek kitapları yayımlanan genç ve usta tüm yazarlardan haberdar olan cin gibi bir kızdım. Oya Hanım'ın uzun yıllar Almanya'da yaşamış, siyasi söylemi güçlü bir akademisyen olduğunu söylediler.Ben gençliğin de vermiş olduğu cesaretle buna karşı çıktım. Hala edebiyat ödüllerinin paylaştırılmasına karşıyım. Bu yanlıştır, eğer çok iyi iki eser varsa edebiyat kriterlerine göre değerlendirme yeniden yapılabilir, ikinci kitaba da farklı bir mödül verilebilir. Neyse, o gün telefonda adamakıllı bağırdığımı hatırlıyorum. Bunun Oya Baydar'la bir ilgisi yoktu elbet, ben hayatımın en önemli ilk edebiyat ödülünü paylaşmak istemiyordum  ve protesto etmek için ödül törenine gitmedim. Tıpkı anne ve babalar gibi her  yazarın  çocukları arasında kendine en çok benzeyen bir tanesi vardır. "Balık İzlerinin Sesi" de benim en çok kendime benzeyen romanımdır. Aynı zamanda en az okunan romanımdır. Her yıl onun 20 yıl sonra anlaşılacağını düşünürüm, bu sayı henüz 19'a inmedi!

“Marifet iltifata tabidir” sözünün karşılığı yazar için nedir? Yazar kendi için mi yazar, okuyucu için mi? Buket Uzuner kim ya da ne için yazıyor?

Yazmak, yazdıklarımı yayınlamadığım zamanlardan beri benim kişisel ve toplumsal sorunlarıma şifa oluyor. Hani yaraya sürülen bildiğiniz merhem misali, yazdıkça meseleleri kafamda çözmeye, o konuda biraz huzur bulmaya ve azıcık nefes almaya başlıyorum. Örneğin, 1990’larda-tıpkı şimdiki gibi- hergün haberlerde ölen gençlerin sayılarıyla ve Bosna’daki katliamlarla içimiz ve dışımızın kan ağladığı dönemde bir iç savaş romanı olan “Kumral Ada-Mavi Tuna”yı yazmaya başladım. Beş yıla yakın çalıştığım roman- ben 3-5 yıldan kısa sürede roman yazamam- aşkı da bir içsavaş metaforu olarak kullanan, bugüne kadar on dile çevrilmiş ve yarım milyondan fazla okura ulaşmış, halen baskıları devam eden bir kitap oldu. Benim için bu da kuşkusuz önemli ama yazarken bana ettiği yardımın değeri başka birşeyle ölçülemez. Bence sanat, sanatçının öncelikle kendisi için yaptığı bir eylemdir.Bu, sanatın doğasındadır, sanat bireyseldir.

Kitaplarınız arasında gezi hikayelerinizin de hiç yadsınmayacak bir payı var. Marquez’in meşhur sözünü biraz tahrip ederek sormak istiyorum. Yazmak için mi geziyorsunuz, keşfetmek için mi?

- Seyahat benim için yazmak kadar yaşamsal bir eylem. Dünyayı ve başka kültürleri merak edip, tanımak fikri,  benim gibi maceraya düşkün bir genç kız için zaten baştan çıkartıcı müthiş bir motivasyondu. Ancak seyahat sırasında seyyahın/gezginin aslında en çok kendisini arayıp, keşfetmeye ve tanımaya başladığını zamanla farkına vardım.Hayat da kendimizi tanımak ve gerçekleştirmek için yapılan bir seyahatin adı değilse nedir zaten?

Balık İzlerinin Sesi, İki Yeşil Susamuru, Kumral Ada Mavi Tuna, Uzun Beyaz Bulut-Gelibolu, Su… Kitap adlarınızı yan yana koyunca yazdığınız bütün hikayelerinin kenarından hep bir su akıyor sanki… Üzerine hiç düşündüğünüz bir şey mi?  Bir tesadüften mi ibaret?

 (Gülüyor…) Dikkatli Oya! Evet, çok doğru bir saptama! Hayvan sembolleri ve Su benim yazı serüvenimin en önemli ögeleri. Su hayatın başlangıcı ve devamlılığı için ilk element.  Ama aslında bu soruyu bir psikiyatrist ve edebiyat tarihçisi benden daha iyi yanıtlar herhalde…


Peki, büyük marketlerde domates reyonunu hemen geçince karşımıza çıkan kitap reyonları ne hissettiriyor size? Sırf kolay ulaşılabilirlik adına doğru bir şey mi sizce?
-          Eskiden ben de kitabın marketlerde satılmasını bayağı bulur, yazıya saygısızlık olarak görürdüm. Ne zaman anne oldum ve özellikle doğumdan sonraki ilk yıl, bir bebeğe bakmanın dünyanın en ama en zor ve sorumluluk isteyen işi olduğunu, o sırada değil kitapçıya çıkmak, saç yıkamanın bile büyük zaman lüksü olduğunu her anne gibi öğrendim, aceleyle en yakın markette alışverişe çıktığımda, çabucak önünden geçilen o kitap reyonlarına duyduğum şükranı bugün gibi hatırlarım. Market raflarında satılan kitaplar hayatında kitapçıya gitmemiş ya da gidememiş insanlara hizmet sunuyor. Babannemin dediği gibi “Altın yere düşmekle değer kaybetmez!”

Hikaye bu ya… Anadolu’da, bir köy okulunda, ilkokula giden 10 yaşlarında bir kız çocuğu bu söyleşimize denk gelmiş olsun. Biz de ona “Buket Uzuner’in sana selamı var” diye başlamış olalım söze…

Onlara, kendi koşullarınızı unutmadan gelecek için kendinize ait hayat hayalleri kurun derim. Ailesinin okula gönderdiği kızlar için her zaman kendilerine ait bir hayat kurma ümidi var. Okula gidemeyen, gönderilmeyen kızların çocuk gelin olarak hayatlarının söndürülmesine yazarın tek başına bir çare bulması olanaksız.Buna hep beraber çözüm üreteceğiz. O kızların anne ve babalarına kızların okuması, meslek ve bağımsızlık kazanmasının gurur verici, onurlu bir süreç, ekonomik olarak da kazançlı olduğu anlatılacak. Kadınlar üzerinden namus-şeref anlayışının bir yalancılık oyunu olduğu anlatılacak! Anlatılacak! Çünkü kadın cinayetleri ve çocuk evlilikleri memleketimizin ve dünyamızın başındaki en büyük beladır.Hep beraber fasıllarda neşeyle söylediğimiz “Henüz girmiş on üç- ondört yaşına/ Gözleri sürmeli köylü güzeli” şarkı- türkülerinden çocuk pornosu kılıklı şiir/güftelerden başlamaya ne dersiniz?

Son olarak Bukez Uzuner okuyucuları için bir müjde istiyoruz! Yeni kitap ne zaman geliyor? Hikayesi belli mi?


- Önce İnsaf ama Oya! derim. “Toprak” yayımlanalı sadece üç ay oldu, biraz gazeteci Defne Kaman’I rahat bıraksak ve Toprak üzerine konuşsak, hazmetsek diyordum…Ama tabii sen de haklısın, yazar da yazmadan duramaz. Elimde öncelikle “Uyumsuz Defne Kaman’ın Maceraları”nın üçüncü romanı “ HAVA” var. Bu, iki veya üç yılda okura ulaşır ama arada sürpriz bir onüç-ondört yaş (!)  ilkgençlik kitabı var, adı “Ah Bir Kedi Olsam!”  Onu yılbaşına okurla buluşturabilirim diye umuyorum. Bir de “Cervantes’in İzinde İspanya Gezi Defteri” var sırada… Senin anlayacağın yolculuk devam ediyor… Her anlamda!

önemli not: Röportaj yazılı olarak KafkaOkur eylül-ekim sayısında yayınlanmıştır. Önce dergiden sonra buradan okuyun :)) 

10 Eylül 2015 Perşembe

ŞU KARAAĞAÇ'I GEÇENE KADAR UMUDUM VAR!

Riyavet odur ki Amasya'nın bir köyünde bir çoban yaşarmış. Köyün ağasının kızına deli gibi aşıkmış. Kız da ona aşık mıymış... onu tam hatırlamıyorum. Ya hikayeyi anlatan o kısmını atladı ya da ben unutttum. Malum sıradan bir cümlede bile genellikle vurgu sondadır. Benim de aklımda hikayenin sonu kalmış. Hikayenin sonunda kız başka köye gelin gidiyor. Düğün gününde bizim çoban kavalına sarılıp dertli dertli çalmaya başlıyor... O sırada yoldan geçen ve çobanın kıza olan aşkını da bilen "görev bilinci yerinde" bir köylü diyor ki "Be Allahın ahmak evladı, kız gelin oldu, gidiyor... görmez misin? Hala gidenin peşinden niye dertli dertli feryat edersin!?"
Çoban kavalı bırakıyor. Bir deve kervanıyla karşıki tepeden başka köye gelin giden kıza doğru bakıyor... Elini kaldırıp tepenin ucunda, köyün tam çıkışında duran Karaağaç'ı işaret ederek diyor ki "Şu Karaağaç'ı geçene kadar umudum var!..."

Bu fotoğraf bana lisede en yakın arkadaşım Özden'in babasının anlattığı bu hikayeyi hatırlattı. Ve hala içinde zerre kadar 'barış umudu' taşıyanları...

Bu kervan o Karaağaç'ı geçene kadar bizim hala umudumuz var!...

6 Eylül 2015 Pazar

BEN ÖZGÜRÜM...

Bir ara çok aşık olduğum bir adama 'yaklaşma kaçınma' çatışması yaşıyordum. Bir yanım deli gibi ona koşmak, teslim olmak "al beni, ne yaparsan yap" demek istiyordu... Bir yanım 'başın büyük belada kızım, arkana bakmadan topukla!' diyordu. Gitmedim. Ya da gidemedim... Günler, haftalar, aylar geçti... Bir gün dedi ki 'Biliyor musun? Bu zevki erteleme oyununu biraz çişini bilerek tutmaya benzetiyorum...' Dedim ki 'Korkuyorum!' Dedi ki 'neden?' Dedim ki 'Sanki seninle yaşanacak bir ilişkide ağzıma sıçılacakmış gibi hissediyorum.' 
'Ah bebeğim...' dedi. 'Ağzına sıçılmak edilgen bir eylemdir! En fazla sende böyle bir şeye izin verme potansiyeli vardır. Sen izin vermezsen, ben dahil, kimse senin ağzına sıçamaz!':)
Bugün bir Nil Karaibrahimgil röportajı okudum. Nil yine yalın, duru, sahiciydi... Yine lafları süslemiyor, eğip bükmüyor, ama her ne yapıyorsa yapıyor, aklını havalandırıyordu. 
Bugün onu neden bu kadar çok sevdiğimi bir kez daha anladım. Bazı (çok az) insanlar öyledir. Çok sorgulatmadan, kabul ettirir. Ben mesela Nil'i bu kadar özgün yapan şey ne diye hiç düşünmedim. Böyle bir soru hiç sormadım. Üstüne kafa yormadım. Çünkü netti. Nil çok özgündü. O öyleydi işte. Sebebi yoktu. Varsa da bunun cevabını aramaktan ziyade durumun keyifini çıkartmanı sağlıyordu. "İyi ki bir Nil'imiz var!"dedirtiyordu... Bugün ilk defa İzzet Çapa'ya verdiği röportajı okurken 'Neden?" derken buldum kendimi. Neden herkes biricik de bazıları daha biricik!? Cevabını gene Nil verdi. 
Daha onunla ilk tanışmamızda ver(miş)ti hem de!
Ondan bir 'özgürlük' şarkısı yapılması isteniyor... Peki o ne yapıyor?
Şöyle yaparsan özgür olursun demiyor. Özgürlüğü tarif etmiyor, kalıplara sokmuyor. Öğüt vermiyor! Onun yerine diyor ki "BEN ÖZGÜRÜM!"
Edilgen degil yani, etken! 
O köye ben gittim, o soruyu ben bildim, "dünya çizgi çizgi değilmiş, öyle değilmiş...BEN GÖRDÜM!" diyor...
Kendi olmak isteyen herkes önce bunu seçmeli galiba! Aldığımız kararların insiyatifi kendimizde olursa gerektiğinde bedelini ödemek de 'dayatmaların' bedelini ödemek kadar koymaz o zaman insana! 
Bu durumda ne yapıyor muşuz?
Akıl vermiyor, yapıyor(muş)uz!
Öyleyse hadi,
hep bir ağızdan
Ben özgürüm!...
Sadece özgürüm...

Sabır neydi?

Yaklaşık iki buçuk ay önce bir sabah koşma sevdasıyla uyandım. Rüya görmüş gibi... Blogumu düzenli okuyanlar Hatun'umun da hayatıma bö...