30 Aralık 2012 Pazar

Gelecek...!

"Farkında mısın? her an geçmiş kazanıyor, gelecek kaybediyor" demişti.
Çok sevdiğim bi arkadaşım.
"Yanılıyorsun" demiştim! "O senin algının sana oynadığı küçük bir oyun sadece."
Evet; çocukluğum çok güzeldi. Uçan bi balon gibiydi. Hayallerim hep gökyüzünde yüzerdi...
Lise yıllarım ona keza, ayaklarım hep yerden beş karış yukarda, yürümüyordum, kayıyordum toprağın üzerinde  adeta.
Evet; üniversite yıllarım olağanüstüydü...daha önce hiç koşmadığım sahalarda o yıllarda koştum...en geçil-mez- sandığım yolları o  yıllarda geçtim.
Ne varki;
Yaşadığım hiç bi ana, hiç bi zafer sarhoşluğuna, hiç bi heyecana...hiç bi aşka, yani senin anlayacağın, yürüdüğüm hiç bi yola geri dönmek, o yolu yeniden yürümek istemedim.
Şu yaşadığım hayatta her ne  beklediysem, hep "yarınlar"dan bekledim!

Bunun adı başarmak istenen  bir iş olsun, bunun adı çıkılmak istenen bi yol , mutlaka görmeliyim dediğin bir gün batımı, her koşulda  çıkmalıyım dediğin bir dağ başı, ıslanmak istediğin bi yağmur, yazmalıyım dediğin o hikaye, okumalıyım dediğin o şiir, hep çalsın istediğin  o müzik olsun!

Amsterdam'ın sokak araları, Londra'nın kaldırımları, Lübnan'ın Arapları...
Dilini bilmediğim milletlerin,  daha önce hiç yüzünü görmediğim insanların suratları....

Ve daha önce hiç elini tutmadığım bi erkeğin "ilk defa " elini tuttuğumda, içimdeki suların kaynama noktasının,  kaçı göstereceğinin merakı... (?)
O duyguyla "o"nun gözlerine bakmak,
Sahi! sence de bütün sular illaki yüz derecede mi kaynar? :) diye sormak...
Kimbilir?  Belki Eyfel'in tepesine çıkmak,
ordan aşağı bakmak.
Stefan Zweig'  in Satrancını , Saint Exupery'in Küçük  Prensini  yeniden okumak.
Kızıl denize (ilk defa)  dalmak...
....
Daha sayayım mı?
Ne dersiniz?
Sizce de hoş olmaz mıydı? :)
Yani,  uzun lafın kısası,  meramım şudur ki;
Ben hep "yarın" doğacak çocuklara gebe kalmak isterim.
"geçmiş-ten" tek bir kare alacaklı değilim!
Ama;
"yarınım"  hep olsun isterim!
yarınım hiç bitmesin,
yarınım hep gelsin!

Sözüm söz!  en güzel  kokularımı  sürüp bekleyeceğim seni.
Sevgili iki bin on üç!
duyuyorsun beni değil mi?
Hadi,  itiraf et biliyorum!  Sen de en az benim kadar heyecanlanıyorsun...
düşündükçe üstüne üstlük,   o gün bi de
"kırmızı" giyeceğimi. :)

25 Aralık 2012 Salı

Oje(ler)im benim! "siz" den ne aldım? size "ne" verdim!?!?

"Yeni yıl geliyor,  şu gereksiz yeni yıl alışverişi saçmalığını yazsana" dedi bi arkadaşım dün.
Hadi ordan dedim! O senin gerek-siz-liğin!
Baltayı nasıl bir taşa vurduğunun farkına varması on beş saniyesini almadı belki ama, söz ağızdan çıktı bi kere. Geçmiş olsun artık ona!
Tam yarım saat "alış- veriş benim için ne kadar kutsal bir eylem biliyor musun sen?" le başlayıp " Marx beni çarpmadan iyisi mi ben artık  susayım! la biten hayatımın en traji komik konuşmalarından birine daha imzamı attım.
O da dinlemek zorunda kaldı.
Arkadaşlık bazen "çene terörüne" mağruz kalmanın diğer adı mı?
Belki de!  :)  Bilemiyorum....zaten bunu geçip derhal sadede gelmek istiyorum.
Ben bugün; yemedim içmedim üşenmedim, evin bilumum yerlerine serpiştirilmiş ojelerimi saydım. Tam 47 tane! (ler...)
Oje(ler)im benim... "ler" ekiyle çoğaltıp çok sandığım!? İyelik ekinden medet umup, ben(im) olduklarına kandığım!
ki bakmayın siz, benim bu verdiğim rakam bi çoğuyla kıyaslandığında çok mütevazi bile kalıyor olabilir!
Çocukluğuma inmek gerek belki de, kimbilir?
Misal, her gün ayrı bi renge boyadığım tırnaklarımla hayatıma da yeni bi "renk" gelecek sanıyor olabilirim. Freud yaşasaydı buna nasıl bir açıklama getirirdi bilmiyorum ama bildiğim bi şey varsa o da şudur ki; ben o renklerin kölesiyim!...işte buna yemin edebilirim.
Parasını ödeyip satın aldığımız her şey, bi süre sonra bize sahip olmaya başlıyor aslında! Onlar bize değil, biz onlara hizmet vermeye başlıyoruz zamanla...
Yerleşkemizin yükü arttıkça, hareket serbestimiz kısıtlanıyor. Hatta bedenimiz ağırlaşıyor...yer çekimine daha kolay teslim oluyoruz.
Bu konuda söylenebilecek çok "yeni" bir cümle olabilir mi? onu da bilmiyorum aslında. Herkes biliyor...herkes yazdı...bi çokları okudu. Ya da zaten biliyor-du!.
Evimin bir odasına girilmiyor nerdeyse. Ağzına kadar "çaput"la dolu!
Babannem "çaput" derdi onlara, mobilyalara da "tahta!" :)
Marifet en az kelimeyle en çok şeyi anlatmaksa, düşündüm de şöyle bi...babannem büyük "yazar" (mış!)  galiba.
Neticeye gelecek olursak; zihin saatimin akrebi bugün bana "komünizmi" işaret ediyor. "Özel mülkiyetini" yediğimin dünyası...sıyrıl git diyor!
Yelkovan tam kırk yedi adet olan oje(ler)imin üzerine "vermeeemm!" diye kapanmış,  feryat figan ediyor... bok yeme otur diyor!
Sahibi(yim) sandığım, kırk yedi adet küçük renkli şişe!
Bi masanın üstünde, bana meydan okuyor!
Bak sen şu "dünyanın" işine...!



20 Aralık 2012 Perşembe

Körebe!

Gel seninle "körebe" oynayalım.
Senin adın "Mehmet" olsun, benim ki Zeynep!
Eski isimlerden en çok bu ikisini severim de ondan! (başka bi mana aramayasın içinde)
Haydi sor! :  "Zeynep bu güzellik, var mı soyunda!?" de.
İyi bir başlangıç olsun, her ikimiz için de.
Bak;  içten bir gülümsemeyi kaptın bile. Her ne kadar gözlerin kapalı, göremiyor olsan bile...
Gözlerimiz bi yazmayla bağlı olsun, uçlarında  "ipince el oyası" olsun.
Benimkinin rengi mor; senin ki lacivert olsun.
iyice kapalı mı gözlerim diye kontrol etme bahanesiyle dokun bana...
ilk hissettiğin duygu "sıcacık" olsun.
Sonra;
aynı bahanenin arkasına ben sığınayım.
Arkadan iyice düğümlemeye çalışıyor (muş) gibi yapıp,   "böyle iyi mi?" diye sorayım.
"evet" de...!
el yordamıyla...kısacık,  alabuluz kestirdiğin saçlarının altındaki, yara izini bulayım.
ve işte ilk "karşılaşma!"
Hadi! bana,  "yaranı" anlatsana.
Öyle aman aman bi hikaye olmasına da gerek yok. Sıradan olsun...sade olsun, ayrıntılara boğma. Çabuk sıkılırım ben. Sen sadece özet ver...çünkü ne kadar çok anlatırsan anlat, ben zaten anlamak istediğim kadarını, anlamak istediğim "şeyi"  anlayacağım!
Mesela dün söyledi daha arkadaşım Dilek. Fosforlu Cevriye oyununu "erotik" bi oyun diye özetlemiş tek kelimeyle bi arkadaşı ona.
Hadi şimdi sen sor bana.  "Çok ciddi bi toplumsal eleştirisi,  içime işleyen bir -ahlak- sorgulaması vardı! Mest oldum...kendimden geçtim. Oyundan çıkar çıkmaz en yakın halkadaki bütün arkadaşlarıma telefon açıp, "n"oluur gidin! görün..." demiştim.
Onlar aynı oyunu vermiş, biz "farklı" iki insan...birbirinden ne kadar kopuk iki anafikir üretmiştik.
Bak; dağıldım gene. Ne diyordum? Ha, kör- ebe!!!
Sen gene  gözlerini istediğin kadar bağla, saklamaya çalış içindekileri  benden AmA;
ben görüyorum seni!
Üstelik, gene sandığından daha "içli"yim bak.
Sadece "haylazlığının" ifadesi diyip geçebilrdim de üstünden.
Ne gerek var şimdi, bunca yıl sonra...kabuğunu kaldırmaya değil mi?
Ama ben severim "deşmeyi" !
Büyük bir özenle saklıyorum çünkü; kendi yaralarımın hatıralarını da . Bilirsin işte, klasiktir hani "sandık odası - naftalin" işbirlikçiliği.
Bundan mütevellit, ne zaman, kimin bi yarasını görsem;
önünde saygı duruşuna geçerim hemen!
Kim bilir "nasıl" bi acının İZ -idir...?
....derken;
vazgeçtim ben bu oyundan yaa!
Sana demiştim; çabuk sıkılırım diye.
AçAlım şu gözlerimizi,
Bakalım içine...
dalalım en dibine...
Hem dalgıçım ben oğlum!
Bana "çalıştığım yerden" sor.
Hadi şimdi  buyur!
Oyun başlasın.
Bu "iki kişilik" bir oyun olup; oyuncuların birbirinin "yara"sına dokunması, ayak parmak uçularını birbirine değdirip, "elektrik geliyor mu?" diye kontrol etmesi, burnuna dokunup vücut ısısını alması, arada bir küçük ses efektleri verilmesi, serbest  olup;
Kızın özenle taradığı saçlarının bozulması, çekilmesi, ayağına çelme takıp düşürülmeye çalışılması, gıdık aldığı bi yer keşfedilip mütemadiyen oraya çalışılması ya da ne bileyim; "yara zaafı"yla dalga geçilmesi,  "haaa dur ! sen yazı(yor) dun değil mi? NİYE-Kİ? "  gibi, her türlü belden aşağı vurma eylemi  yasaktır!
Centilmence bir maç olması dileğiyle;
"iyi olan" kazansın! :)

15 Aralık 2012 Cumartesi

İyi kaptan, kötü kaptanı yendi!

Hiç olmak istemediğim bi yerde, hiç oturmak istemediğim bi sandalyede oturmaktaydım.
Aslında hiç benim (miş) gibi hissedemediğim, hiç sahiplen-emediğim, hep bi ayağım gitmek üzere kapıya yanaşık ruh halim ve sonundaki sahiplik bildiren o iyelik ekinden deli gibi kurtulmak istediğim,  o masa(m) ın başındaydım.
Bazen yerinden kaldırıp, kötelemek istiyorum.
Mecburen yürüttüğün bir gönül ilişkisi gibi düşün.
Ruhun çoktan gitmiştir hani. Aklın çoktan terketmiştir  olay mahallini.
Ama ayakların orda duruyordur hala,  -mecburcu-  köle gibi.
Neyin,
kimin,
niye?
-yok- tan bekçiliğini yaptığını bilemediğin, aslında bal gibi bilip de bilmezden geldiğin, yüzleşmekten korktuğun, kaçtığın aynalar gibi.

Kimsenin engeli -kendinden başka- hiç kimse değil halbuki!
İşte böyle bir ruh halindeydim.
...
Oturdum, kağıttan gemiler yaptım.
 Üç tane oldu,  dört tane oldu,  derken altı yedi...dokuz.
"Yelda!"  diye seslendim.
Geldi...
"Aaa! gemiler mi yaptın sen"  dedi.
"Evet" dedim.
"Gemiler yaptım;   seç - beğen- al!"
En küçük iki tanesini seçip, içiçe  koydu.
"Neden" dedim. "Neden en küçükleri seçtin?   "Bilmeemmm....ben herşeyin küçüğünü severim!" dedi.
Güldüm...

Gitti.

Filiz  geldi. "Bunlar senin şu anki ruh halinin gemileri mi?" dedi. İçimdeki duyguların ağırlığına bakılırsa, ne kadar doğru bi tespitti. Önümde sıra sıra dizilmiş yük gemileri...

Kötü kaptan, götüremiyor gemileri(mi)!
...

Bu kez de Filiz, geriye kalanların en  küçüğüne uzattı  elini. Ne ilginç bir tesadüf ki  "gemilerin şansı küçük sevenlerden açıldı iyi mi? elini uzatan küçüğüne uzatıyor" dedim.
"Mesela,  şu senin hoşlanma ihtimalin olan erkek olsun"  dedi.
"E neye göre  en küçüğünü seçtin?" dedim.
"Hayatında küçük bi yer kaplasın,  fazla da önemli olmasına gerek yok"  dedi.

Bastık kahkahayı! :)

Sonra o da gitti.

Ayşe abla geldi.
Sırayla anlattm,  gemilerimin son on dakika içinde başından geçenleri...
"Bak işte, bu bile ne kadar çok ipucu veriyor insanların bakışları hakkında. Hiç aklına gelir miydi bunları yaparken, bunları duyacağın"  dedi.

Yelda benim en yakın arkadaşlarımdan biri. Onun bütün eşyaların en küçüğünü sevdiğini hiç bilmiyordum!
Ya da Filiz' in  "erkek dediğin hayatında küçük bi yer kaplamalı" diyebileceğini  bin yıl düşünsem aklıma getiremezdim. Her şeyin bi zamanı var dedikleri buymuş demek ki.

Derken...gün bitti.

Kendimi yer çekiminin emrine bıraktım,  gemilerimi suyun yüzüne.
yüzüyorlar şimdi...
Pardon!
Duyamadım.
Ankarada deniz yok mu demiştin!?
Hadi canım!
Güldürme beni:)
İyi kaptan, kötü kaptanı yendi!

12 Aralık 2012 Çarşamba

Sus da uyuyalım!

İzmirde, Hatay caddesinin hemen altında Küçük yalıya inmeden,   ikisinin tam ortasında, Murat Reis mahallesinin  Umut apartmanında oturuyorduk. Üç artı bir evimizde tam beş kız yaşıyorduk. Hepimizin bi odasının olması ortak mekanımızın mutfak olması şartını getirmişti. Aramıza en son katılan Eylemdi. O da Neşe'nin eski arkadaşı olduğu için Eylemle odasını paylaşmak Neşe'ye düşmüştü. Gece geç saatlerde kapı çalıyorsa gelen yüzde bin ihtimalle ya Hakan ya Orkun olurdu. Kanka kelimesi bugünki kadar dillere pelesenk değildi. Onlar arkadaşımızdı!
Orkun hep kafası bi dünya gelirdi. Öyle alkolden falan da değil- ki genelde alkollü olurdu ama- onun kafasının asıl  güzelliği doğuştan gelirdi. Tanıdığım en eğlenceli veletlerden biriydi. Evin tuvaletinde, klozetin tepesinde uyuyup kalmışlığı vardı. O kadar diyim size:) "altıma yapacağım Orkun yeter artık çık" diye kopardığım feryada bile tepkisiz kalınca "bayıldı mı bu acaba?" diye korkuyla kapıyı açtığımda, tam o  fotoğrafın içinde  bulmuştum onu. İşerken uyuyakalmış bir adam!  Yasemin'e devretmiştim tabi hemen görevi. Şu uyuyan leşi şurdan kaldır  çabuk diye.  :)

Tuhaf bi evdi evet. Her öğrenci evi kadar tuhaf...ve bir o kadar da yaşayan bir ev!

Yaşamak mühim bi şey!!!

Ne kadar dikkatSİZ yaşıyorduk düşünüyorum da...hiç koruma kalkanımız yoktu.
Herkes arkadaş...herkes dosttu. Misal  Emel, akşam tesadüfen tanışıp birlikte şarap içtiği 4 tane yabancıyı, "bu akşam kalacak yerimiz yok" dediler diye,  toplayıp eve getirme cesaretini kendinde bul(muş),  onlara kendi odasını vermiş,  gecenin bi yarısı gelip yanıma yatmış,  sabah uyandığımda:  " göt kadar yatağın içinde kendimi dönderemiyorum, sen ne zaman bittin dibimde" dediğimde, hiç açıklama yapma gereği duymadan "sus da uyuyalım" demişti.

Uyuduk...

Tekrar uyandık...saat öğlen 2'ye geliyordu. Kalktım yataktan, bu kez daha yüksek bi tondan "gerizekalı mısın kızım, niye koynuma girdin?" dediğimde "hiç bi şey hatırlamıyorum" diye cevap vermiş ve bu diyaloğun üzerine tam on dakka gülme krizine girmiştik. Lavaboya girdim, pembe saplı diş fırçamla dişlerimi fırçalayıp çıktığımda kapının önünde hiç tanımadığım bir oğlanla burun buruna geldim. Çığlık atacaktım ki "Oya olmalısınız" dedi. Şaşkınlığım iyice büyüyünce "Emel sabah bi tek Oya olur evde demişti, ordan tahmin ettim" diye ekledi.  İyice arapsaçına dolanacakken Emel odadan çıkıp duruma müdehale etti. "Arkadaşların dün için kalacak yerleri yokmuş da Oyacım, ben de bize davet ettim" dedi.

Ah Emel, ahhh! diyorum... ne zaman "artık ne yapsa şaşırmam" desem hep bi  yenisiyle gelir, bi kez daha,  bi kez daha beni benden ederdin!  Düşündüm de...günlük hayatın içinde, ne kadar az şeye şaşırıyorum  artık. Tatlı bir özlemle anlattığıma bakılırsa, o kadar şaşırabildiğim  anları özlüyorum galiba...
Asla yapmam dediğim şeylerin dörtte üçünü yaptım onlarla. Güzel yalı sahilinden otostop çekip, alsancağa indik defalarca mesela. Tek bir kez bile, en küçük olumsuz bi olayla da karşılaşmadık üstelik.  Ne şans değil mi?

Şanslıydık evet.  Olabilirdi de çünkü. Hala çok tehlikeli buluyorum ve bugün olsa, şimdiki aklımla asla yapmam diyorum gene.

Lakin vakit bu vakit değildi ve o vakit her şeye cesaretimiz vardı!

Korkusuzduk demiyorum ama, korka korka da olsa yapacağımız şeyi  yapıyorduk mutlaka.
Şimdi ne kadar korunaklıyım o günlerle kıyaslayınca. Ödüm kopuyor ıssız bi yoldan geçerken arkamda bi ayak sesi duyunca. Birden hızlanıyor adımlarım, bir an evel kendimi kalabalık bi yere atmanın derdine düşüyorum.

Orası İzmir diye mi öyle rahattık biz yoksa öğrenci olduğumuz için mi o kadar korkusuzduk...bilmiyorum. Aklıma "korktuğun başına gelir!" sözü takılıyor tam da burda.
Korkuyorsak da "korkMUYOR" numarası çekiyorduk  galiba.
Hiç de kötü bi şeyle karşılaşmıyorduk.
Ne tesadüf ama!


9 Aralık 2012 Pazar

Sabahını sevdiğimin dünyası!

Boynunu dolunaya uzatan bi kurt gibi ulur gece. Sabahın utangaçlığı yoktur yüzünde.
Hedefine kitlenir ve mutlak suretle istediğini alır. Daha pervasızdır, daha cüretkar.
Olsun der, oldurur! yoktan anlamaz gece.
Arzuludur, doyumsuzdur, hep "bi daha" der gece.

Bütün patalojik aşıklar "eski sevgilinin" derdine düşer gece.
Bi yaz akşamında, açık havada,  bi de bünyede alkol varsa, yan masada da baş başa oturan iki kadın.
Biri ilerleyen saatlerde mutlaka telefona sarılır. Konuşmayı bitirdiğinde miğdesindeki midyelerle birlikte içinde birikmiş  ne kadar öfke varsa, kusar masanın dibine.
Miğdeyi rahatlatır gece...ama sadece "bir süreliğine."

Zira, her gece bi aşka gelir,
her sabah bi attan düşmüşe döner bu adem'in oğulları kızları.
Karanlıktır, ilizyonu boldur.
Gel beni dinle, kanma geceye!
...
Ey sabahını sevdiğimin dünyası! :)
Merak etme,
yalnız değilsin, kimse yoksa ben varım!
Hem de iflah olmaz bir  sabahçıyım.
Düşün ki ben, sırf adı yüzünden "dünyanın bütün sabahları" filmini, 3 defa izlemiş sıkıcı bir tekrarcıyım;
Ve hala, Tommasa Campenalla'nın  "Güneş Ülkesi" ne inanacak kadar  da demodeyim üstelik belki
AMA;

Sabah umut veriyor bana, güç veriyor. Önüme boş bir kağıt verip, hadi bunu çiz diyor.
Sabah başlangıç demek.
Sabah tazelik demek.
Ne bi yolun ortası gibi yavaşlatıyor  beni. Ne de sonu gibi bezdirici.
Sabah gökyüzü mavi...
Sabah uyandırıyor beni.
...

derken,  duraklıyorum.
İlle de yazmalısın diyen o zat-ı hatırlıyorum!
"Neyi" ? diye soruyorum.
"İçine bak, derinleri yaz. Uyutulan bi nesli değil, uyanacak olanı yaz "  diyor.
Bıraktığı anıya teşekkür edip; kalkıyorum yataktan.
Bu kez de "Sabahın bir sahibi var" diyen Ruhi Su'yu hatırlıyorum.
ellerinden öpüyorum.


dipnot: Bu yazıyı, gece 02. 10 sularında yazmış olmamsa tamamiyle kaderin bir cilvesi bana :)






.









5 Aralık 2012 Çarşamba

duygusal mastürbasyon!

Vizontelede bi sahne var hani. Siti ana televizyonu saklıyor. Kocası delirmiş gibi bağırıyor. Siti söyle çabuk vizontele nerde?
"Vizontele nedir?"
Radyonun resimlisidir. Dünyayı evimize getirecek.
Siti ana tekrar soruyor: "Sebep?"
:)
Ben blog yazmaya karar verdiğimde bi arkadaşım bana aynen bu soruyu sormuştu.
Sebep?
Bakış açısına göre değişir tabi. Aslında çok yerinde bir soru olabilirdi. Yerinde sorulsaydı?
Misal şu amaçla. "Ne yazmayı düşünüyorsun, nasıl yazacaksın, ne yapmak istiyorsun?" gibi.
Netekim sesteki tonlama bunların hiçbirini çağrıştırmıyordu. Sesteki ton şuydu. "Ne gereksiz, yazacaksın da  ne olacak?"
Senin gibi okuyucu olmaz olsun, cehennem ol gözümün önünden dedim gülerek.  Gerçek bir gülümseme değildi tabi. Ağzımın kenarının iki yana manasızca bur-kulması diyelim. Kalbimiz burkulunca olurya hani. Gülüyor(muş) gibi görünürüz. Bazen bir alay taşır aslında, bazen bi küçümseme hatta! Bazen öyle, gelişi güzel anlamsızca...Bazen bir kırılmanın ifadesidir. Acı çektiğimiz belli olmasın diye evimizin camına çektiğimiz perdeler gibidir...saklar içinde bişeyleri. Dışardan bakınca perdenin çiçekleri görülür  sadece hani.
Bir gülümsemeye de bu kadar mana yüklenir mi yani değil mi?
Yüklenir!
Ben yüklerim en azından.
Farzet ki ben bunu yapıyorum işte. Ayıp mı yani?
Sen hayatın en olmadık yerlerinde akşama kadar bin kere yapıyosunya. Hiç hoşlanmadığın o kızı sırf egonu okşasın diye elinin altında tutuyosun, babannemin deyimiyle ne kızı veriyorsun ne dünürü küstürüyorsunya. Bi başkası (kahramanımız kız olsun bu kez) aynı mantıkla on dört oğlana birden mavi boncuk dağıtıyorya. Hepsine yaklaşıyor yaklaşıyor tam finale gelmişken  kendini kaçırıyorya. On dört eli olsa birini  vermeyecek  aslında  sana ama bilakis bi o kadar alacaklı senden! Çok daha ulvi bir amacı var kendince. Hiç bi kere boynundan öptürmeyecek  mesela ama ruhunu dibine kadar okşatmak istiyor sana. Yeni doğmuş bi çocuğun sütteki ağzı kadar aç gözlü ve iştahlı üstelik. Bildiğin "ihtiyacı" var işte! Dışardan bakınca sen ona muhtaçmışsın gibi görünüyor resim değil mi? Hakikatin kendisi hiç öyle değil. Ben sana söyleyim!
Başka biri, kişisel hayatında tek bir konuda bile söz sahibi olamamış, en mühim sahnelerde rolünü hep bi başkasına kaptırmış "ben buyum, ben böyleyim!" diyememiş; güç onda değil ve daha acısı bunu da bal gibi biliyor  aslında. Kendi hayatında  geçip giden bir görüntüden başka bi şey değil.
Ama; bi şekilde bi şey oluyor ve önüne hayatının o tek fırsatı çıkıyor. Haklı olarak dibine kadar kullanmak istiyor tabi. Tek bi kere başrol olmak istiyor. Erk olmak istiyor. Güç bende demek istiyor. Nefes alıp verdiği her yerde öte-lenmiş olmanın ezikliğini eline geçen ilk fırsatta bi başkasının üzerinde tahakküm kurarak   kapatmak istiyor.
Aslında bi yanıyla anlıyorum da onu. Başka "çaresi" yok çünkü!? Dedimya, bu onun tek şansı!?
...
Örnekler çoğaltılabilir tabi. İşte ben bunların hepsine "duygusal mastürbasyon" diyorum.
Kimsenin birbirine dokunmadan,  bir tavus kuşu gibi ruhunun bütün tüylerini parlat(tır)tığı alan.
Yap rahatla. Kimsenin bi şey dediği yok AMA;
İşte bu da benim yogam belki.
Biat ediyorum yazıya.
Karışmasana!
Oh!
Rahatladım işte!
Senin ezdire ezdire çürüttüğün ruhunu okşatırken aldığın zevke benzemez ama; ben gene de yattığım yeri severim şimdi.

1 Aralık 2012 Cumartesi

İlle de yazmak isteyince...banktaki bonus saçlı yabancı-yı!

Dersten çıktım. Kızılay Metro durağına kadar Ayfer'le yürüdük...o otogara abisini uğurmalaya gitti. Ben İmge Kitabevine...
Canım biraz sıkkındı.
İmge'ye girdim, nerdeyse hiç bi şeye bakmadan bi tane "Uykusuz" alıp çıktım.
Tekrar yürümeye başladım, meşhur adıyaman çiğköftecisinin önünden geçerken kısa bi tereddüt yaşadım. Canım çekti resmen, şöyle  nar ekşili-sinden.
Ama durmadım, devam ettim.
Dümdüz ilerlerken Zara' nın biraz yukarsındaki bankta oturan bi çocuk gördüm. En fazla 19 -20 yaşlarındaydı. Kıvırcık kocaman boonus saçları vardı...öyle şirin göründü ki gözüme.
Gittim,  oturdum yanına. Bi sigara yaktım. İçimden dedim ki " ben şimdi bu cocuğa desem ki, ben blog yazıyorum şu gövdenin üzerinde taşıdığın kafa varya...resmen beni cezbetti.
Bi fotoğrafını çekebilir miyim altında içindeki -seni- kendi duygularımla resmedebilir miyim?
Çok ilginç olmaz mı sence de? En azından bi  "anı"... düşünsene!
5 dakka geçti...on dakka geçti. ikinci sigaramı yaktım...
Bi türlü soramadım.
muhtemelen delirdiğimi filan düşünecekti?
Ya da kimbilir  "ne demek? elbette!"  diyecekti.
Ben fotoğrafını çekecektim, biraz sohbet edecektik , belki aradaş bile olucaktık?
Sonra kafamda onun için yarattığım dünyayı okuyacaktı...
Tamamen olasılıklar üzerine kuracağım; belki on  tahminiminden ikisi tutacaktı.
Belki de hiç biri.
Ya da  hepsi cuk diye oturacaktı, nerden  belli?
Her halukarda bugünki hikayemin kahramanı olacaktı!
Hoş...  gidişat o ki... "oldu bile!"
Yazmaya gönül verenlere hep tavsiye edilir hani.
"gözlemleyin" diye...
bakın...anlamlandırmaya çalışın...diye.
Oysa ben iyi bi dinleyiciyim ama iyi bi "bakıcı" değilim aslında.
Küçükken okula gitmek üzere tam kapıdan çıkmak üzereyken,  annem hep şu cümleyi söylerdi bana. "sağına soluna bakma!"
Yıllar sonra "halt etmişim, ne cahilmişim?" dedi ama;
geçmiş olsun :)
Hal böyleyken, bilinçaltıma işlemiş olabilir mi?
Bendeki bu bakıp da görme-me hali.
Yazın mesela,  gene bi yerlerde oturuken Serap gelip boynuma sarıldığında, boynuma sarılanın kim olduğunu o beni bıraktıktan sonra görebilmiştim.
İnsan burnunun dibina kadar girip ona sarılan birini,  o ana kadar  görmez mi?
Neyse...oluyor demek ki!
Geçelim bunu şimdi.
Diyorum ki: sorsam...kim bilir neler analatcaktı?
Belki kız arkadaşıyla yaptığı son kavgayı,
belki babasıyla başının bi türlü hoş olmadığını.
Okuldan nefret ettiğini? ama -mümkünse- okumayı çok sevdiğini!?
Rock dinlediğini.

Pazar-ları, o da sevmiyor olabilirdi mesela,
ama bugün Cumartesi...şahane değil mi diycekti!

Şair diyince aklına kimin geldiğini,
Erdoğan -ı sevip sevmediğini...seviyorsa neden? sevmiyorsa neden? sorularının cevabını verecekti.
Atatürkçü müydü acaba?
peki milliyet-çi olabilir miydi? ...
sanmam!

Onu anlatan bi şarkı...ya da film var mıydı?
Sabahları nasıl bi ruh haliyle uyanırdı?
Otobüse para vermeden inmiş miydi hiç?
Bi konsere biletsiz girmiş-miydi?
Kitap çalmış mıydı hiç bi fuar zamanı?
Bayram günlerini  sever miydi?
Sevgilisine çiçek alanlardan mıydı?
Yoksa "ben odunum sevgilim, beni böyle idare et" diyenlerden mi?
....
Bence; kesin 19 yaşındaydın, psikoloji, sosyoloji ya da felsefe okuyor olabilirsin.
Hatta bence sen şiir de seversin, en sevdiğin şair Neruda, en sevdiğin yazar Neitzsche olabilir pekela!
Bi sabah şiş gözlerle uyandığında, uykunu alamamış olmanın verdiği asabiyetle sevgiline anlık kabalık yapabilecek potansiyele sahipsin.
Okuduğun bölümü sevdiğini düşünüyorum...
Babanla sürekli hır gür halindesin.
15 yaşında bi çadır kampına gitmiştin ve bence bi kızla ilk defa orda öpüştün!
Heyecanlanmışsındır da sen şimdi? :)

Erdoğan'ı seviyor olamazsın!
Tahminim o ki, yüzde bi milyon Atatürkçü'sün!
Gece çok geç saatlere kadar uyuyamıyorsun.
Sabahları çok aksi uyanıyorsun ama;  iki kahveden sonra,  yavaş yavaş havayap girip, yanındaki kızdan makas alabiliyorsun.
Otobüse para vermeden inip inmediğini tahmin edemiyorum ama "yapabilirsin!"  bak bu kafamda kesin! :) Bugüne kadar yapmamış olman, bundan sonra yapmayacağın anlamına gelmez değil mi? :)
Biletsiz konsere de illaki girmişsindir. Zira, öğrenciliğin şanındandır, yapılır!
Hiç kitap çalmadıysan da, Tandoğandaki Migrostan fıstıklı bi milka yürütürken kameralara yakalanmış, "yerli malı da yemiyor hayvan!" diyen güvenlik görevlisinden bi araba dayak yemiş, sonra gelen satış müdürünün "nerelisin sen" sorusuna? "Sivaslıyım" diyince,  "ulan dua et sen soyuna sopuna, elimden bi kaza çıkmadan defol git!" buyruğuyla...azad olmuş olabilirsin.

En çok görmek istediğin yer Amsterdam, en son gitmek isteyeceğin yer karşı komşunuz olsun!
Canın bira çekince, ya Nefes ya Telvedesin.  (ki buna kalıbımı basarım! :)

Amy Wınehouse'u çok seviyorsun...
bi de kesin kısa winston-soft içiyorsun.
...
Dedimya;
Maksimum 19 -20 ydi yaşı.
Kimbilir ne zaman, nasıl biriktirdi?
gözündeki o :  "ne anlatıyosun? boşversene sen;
satmışım anasanı ben bu dünyanın zaten!"
bakışını!

Sabır neydi?

Yaklaşık iki buçuk ay önce bir sabah koşma sevdasıyla uyandım. Rüya görmüş gibi... Blogumu düzenli okuyanlar Hatun'umun da hayatıma bö...