26 Şubat 2013 Salı

Aklımdan bir Zafer Ekin Karabay şiiri geçiyor...!

Hemen de yazabilirsin aslında bi duyguyu...
biraz demlensin diye bekleyebilirsin de...
demlikteki çayın  çökmesini beklediğin gibi...

Uyanıp bi pazartesi sabahı, kalkıyosun yataktan...aynaya doğru ilerliyorsun!
Gözlerin her zamanki gibi balık gözü...üşenmezsen,  buzdolabındaki buzluktan bi tane çıkarıp, üstüne bastırıyorsun...şişini  alır belki...(?)
Tekrar dönüyorsun aynanın karşısına...bütün kadın dergilerinde bin kere okuyup iyice ikna olduğun üzere...toniğe,  o yoksa gül suyuna uzanıyorsun!
gözenekleri sıkıştırmayı unutma diyorlarya hani...
sıkı sıkı tembihliyorlar bin yıldan beri...
Sonunda ikna oluyorsun, hatta kanıksıyorsun!
Bu "gözenek sıkışması" denen meret çok mühim bişey olsa gerek diyorsun!!!
Bi süre böyle gidiyor...
Sonra "her işte olduğu gibi" unutuyorsun...
ya da zamanla...daha az umursuyorsun!

Ha! diyebilirsin ki...
Bir sabah ritueli bu be kızım!
Yuh artık!
İnsan bunun da altını böyle deşer mi...?
Bu kadarı neyin nesi?
Şu bardak işte mesela;
bildiğin...
düz...
cam...!
Yoook! öyle değil ama;
içindeki suyun tarihçesini...
hangi dağın deresinden akıp geldiğini....
kendini nerelerde soğutup...nerelerde ısıttığını...
nerelerde coşup gümbür gümbür akarken,
nerelerde "ince...narin...nazenin..." süzüldüğünü...

Yok anasının nikahı(nı) ...! :)

"Bu kadar inme" diyor bi arkadaşım...
"Bu kadar inme!
"Sonra çıkması zor oluyor işte...!
Biliyorsun...!"

Bendeki bu dipsiz kuyu merakı...!
Ne biliyim...
garip işte...

Yooo!
Hiç de öyle melankolik bi ruh halinde değilim halbuki...!
Sadece sen öyle "karşıdan" bakınca...
Sana bi an öyle geldi...!

Yoksa şu an aklımdan...çook güzel şeyler geçiyor...!
Bir Zafer Ekin Karabay şiiri kadar güzel-ler hem de...
"Gidip Paris'te,
gerçekleri veremden öldürme" fikrini,  nasıl akıl ettiğini düşünüyorum mesela...
Feyiz alıyorum...!
gaza geliyorum...!

Gidip Paris'e...
Tam da Eyfelin dibinde...
Veremden öldürmeyi hayal ediyorum...
tüm gerçekleri (mi) !
Hem zaten, bu "gerçek" dediğimiz şey  ne ki?
Tek kurşunluk canı var zaten.
yerinde olsam;
çok da direnmezdim hani ! :)

19 Şubat 2013 Salı

Anlardan bi "an" işte...

Sanma ki gece gece sıkıldım da;
canım kalkıp iki  "polyannacılık" oynamak istedi!
Değil canım, değil!
öyle değil...
Sadece son zamanlarda "güneşten" bi alacağım vardı!
çok da saçma gelirse, ona sayarsın bu gece karaladıklarımı...! :)

Bazen oluyor işte,
hepimizin bir "bahaneye" ihtiyacı...
Peki Hayyam yaşasaydı,
sorsaydık.
 Kimbilir... şarap içmeyenin sarhoşluğunu bize neyle açıklayacaktı?
Misal, tek kadeh atmamışsın ama başın dönüyor...
ellerin uyuşuyor...
Bildiğin (ya da hiç bilmediğin)
çakır keyif bi hal işte...
Mevsim gene kış böyle...
hatta gece...!
Nasıl oluyorsa oluyor,
bir umut doğuyor içine...!
 Kalkıyorsun oturduğun koltuktan,
Pencerenin önüne doğru yürüyorsun...
Önce nefesini üfürüp cama,  bi güneş çiziyorsun işaret parmağınla...
Derken...Tatlı bi flört başlıyor aranızda...
Hatta, Frank Sinatra çalıyor olsun fonda,
"all the way" desin...sana!

Hiç tanı(ş)madığın; ama çok iyi tanıdığına inandığın -biri- en  ihtiyacın olduğu anda, en çok duymak istediğin şeyi söylüyor!
Tutuluyorsun...!
En "açılmaz artık" dediğin o kapının en -ummadığın-anda açılması gibi...
En tutmak istediğin o ele "yok! olmadı...bundan sonra da olmaz artık!" dediğin anda dokunmak gibi...
En -buzdan kale- sandığının,  güneşe sırtını yasladığındaki hali gibi...
damla damla düşerya hani avuçlarına...
ıslanır parmak uçların...
işte...biraz da bunun gibi! :)
...
Belki tek bi andır sadece...
belki sürecek!
Belki tarihsiz, takvimsiz...
belki akıp gidecek...!
Belki gene yanılacaksın,
 gene düşecek!
Bilemezsin ki...!
Nerden bileceksin!? :)

Belki bi adım ileri, üç adım geri...
Belki zamanın olmayacak,
belki ıskalayacaksın!
Belki tam yaklaştım,  "ben bunu artık tutarım!"dediğin anda,
gene ka çı ra cak sın...!
Gene "Allah Kahretsin!" çekip,
şaraba uzanacaksın!
...
Ama; hayat tam da böyle bi şey işte,
böyle akıp gidecek...
"her bir şekilde...!"
Zaten sana bişey diyim mi?
Bu sarhoşluğun aslı sende...
Şarap hep bi bahane!

13 Şubat 2013 Çarşamba

Sevgiler(im)le...

Ben on dokuz yaşındaydım o yirmi bir.

Çocuktuk diyemem belki ama; pek yetişkin de sayılmazdık.

İzmir'in bütün sokak aralarını,  birlikte adımladık.
Bazen yokuş yukarı tırmandık, bazen yokuş aşağı yuvarlandık...
Çeşme'nin püfür püfür esen rüzgarına karşı sakızlı türk kahvesi hüpletir,
Alaçatı'da sosyete boyözü yerdik :)


Çok çabuk sinirlenirdim ben herşeye...(hoş o konuda pek terbiye edebilmiş değilim hala kandimi de...neyse...)
Gereksiz çıkışlar yapar, gereksiz kalbini kırar, sonra özür dilerdim.
"Afedersin! biliyosun işte, ben çabuk sinirleniyorum her şeye" derdim.
"Hıhı...ben de zaten -sinirlerimi aldırdım çünkü- " diye cevap verirdi.
O cümle -barışın-habercisi olurdu...
gülerdik...

Ne zaman neye isyan etsem, hep aynı şeyi söyler dururdu..."ben varım gülüm...!"
"gülüm diyip durma bana yaaa! çok kıro geliyor kulağıma, sevmiyorum işte biliyosun" derdim her defasında.
O, her defasında yine söylerdi...

...

Habersizce babasının  arabasını kaçırdığı bi gün, telefon açıp "yarım saate kadar hazır ol, Selçuğa gidiyoruz" demişti.

Allandım, pullandım...bin saatlik yerden "ben burdayım" diye bağıran çingene pembesi elbisem ve ben beklemeye koyulduk.

Geldi...bindim arabaya.
İnsan ilk cümle olarak "ne kadar güzel olmuş benim aşkım" minvalinde bir şey hayal ediyor tabi.

Demedi!

Onun yerine;
"Daha kısası yok muydu bunun!?" demeyi tercih etmişti.
Suratımı sallandırmış, bütün yol boyunca da zerre kadar yumuşamamıştım.

...

 O günün çok boktan geçeceği aslında daha başlarken belli olmuş aslında, ama yaşarken pek idrak edemiyor insan. Şimdi burdan bakınca, ne kadar netmiş oysa diyorum.
O cümleyle başlayan bi günün son cümlesini, varın siz hayal edin.

Misal bütün gün hiç bir şey yemedim.
Küsümya...
Aklım sıra kimi cezalandırıyorsam artık!? :)
Küsen benim, aç kalan gene ben.
Var işte kişisel tarihimde böyle komik "salaklıklarım!" :)
Yaptım yani...yalan mı söyleyim şimdi.
Yaptım ve hatta gene olsa gene yapacak potansiyele de sahibim.
Kendime -gülüp geçmek-ten başka çarem olabilir mi? :)
Gülüp...geçiyorum.

ve o güne...
O'nu hep -çok güzel- hatırlama sebeplerimden birine dönüyorum.

Birlikte "büyümeye çalıştığımız" o iki buçuk yılın sekiz ayında,  o arkerdeydi.
Döneceği gün belli ama; o gün benim sandığım gün değil...(miş!)

Henüz bikaç gün daha var. (yani ben öyle biliyorum...)
Bi Cumartesi sabahı...
Arkadaşım Deniz arıyor.
"HAdi gel! inciraltına kahvaltıya gidelim" diyor...
"Tamam" diyorum..."geliyorum!"

Ortalama yarım saat sonra da  orda oluyorum.
Bizim kız görünürde yok.

Gözüme bi masa kestirip oturuyorum.
Aylardan Nisan ama; Ankara'nın Temmuzu sanırsınız.
Öyle bi sıcak var...
Neyse ki  İnciraltı esiyor...

...

Derken...

Kafamı bi kaldırıyorum ve...

Karşıdan "O!" geliyor...

Şaşırıyorum...seviniyorum...belki çığlık bile attım bilemiyorum:)
Ama;
Bi şeyi çok net hatırlıyorum!...o da şu;
Elinde kocaman bir kutu,
elime uzatıyor...

"Bu ne?" diyorum.
-Aç bakalım...diyor.

Açıyorum...

Bir kutu top kek! :)

"Nası yani? bu ne şimdi?" diye soruyorum.

-Kendime her aldığımda, bi tane de sana alıyordum...!
diyor...

Gözlerim ıslanıyor...
Sarılıyorum...

...

Tam acıktığım anda yemek yiyecek durumda değilsek eğer, ben hep "hadi bana bi topkek alsana!" derdim;
O da alırdı...
Acıkınca bildiğiniz ellerim bacaklarım falan titriyor...du! (hala öyle...)
dayanamıyordum ve öyle durumlarda en iyi çare bir adet "top kek" oluyordu...! :)

Dedimya...
İnsan yaşarken,  pek anlamıyor.
Kim bilebilirdi ki?
O günün hatırasını, bi gün bu kadar güzel yadedeceğimi...




Dipnot : Yarın 14 Şubat Sevgililer günü.
Bugün bi arkadaşım bana  "Oya! yazını çok merak ediyorum. Sevgililer gününü küşümseyen  bi yazı mı, yoksa yücelten bi yazı mı olacak acaba?" dedi.
"Ben yazıyı yazdım ama;  sen bu sorunun cevabını orada bulacak mısın bilmiyorum Nihancım" dedim.
Zira kendim de çok  net bilmiyorum!
Sadece şöyle bir tahmin yürütüyorum;  o da,  bi günün adında "sevgi" geçiyorsa eğer, çok da fena bi şey olmasa gerek! :)
Sevgiler(im)le...

9 Şubat 2013 Cumartesi

İTİRAZ ET! hayat, itiraz edenlerin omuzlarında yükselecek...!

Çok güzel tasarlanmış bir  kitap kapağı kadar albenisi var.
Olağanüstü güzel yazılmış bir  şiirin son cümlesi kadar vurucu...!
Bir şairin en cüretkar olduğu an kadar çıplak!
...
Karşımda, biraz çocuk, biraz yetişkin, biraz -erkek- ama çok yüksek dozda bir "kadın" var...!
Öylece baka kalıyorum...

Ne kadar küçük, ne kadar BÜYÜK, ne kadar höt-höt, ne kadar naif...ne kadar güçlü bi kadın görüyorum...!

Nutkum tutuluyor...ağlamak istiyorum...!

Duygu patlaması mı?
muayyen günümde miyim?
neyin nesi bu?
bu nasıl bir duygu?

İçimden "aşk" geçiyor...
içimden "savaş" geçiyor...
İçimden "küslük" geçiyor...

İçimden barışıyorum....!

(barıştıklarım,  henüz bunu bilmiyor...)

İçimden "ayrılık" akıyor...
içimden "vuslat" geçiyor...
İçimden "hasret" geliyor...

İçimden sarılıyorum....!

(sarıldıklarımın, hiç haberi yok bundan....!)

"Biliyorsunuz" diyor..."ben gitmelere takığım, git, git(me), gitme dur yalan söyledim, ya da git sen git, hadi git! hadi kendini ellere ver.... yok vazgeçtim -geri dön- ne oluuur geri dööönnn, uzanıp tutuver elimi bir gün, utanır diyemem, ne olur geri döönnn...geri dön...geri dööönnn...!" :)

gözümden yaş geliyor...ama bu kez gülmekten:)

Öyle bi kadın geçti işte gözlerimin önünden....
gözlerini bi an bile kaçırmadan geçti...
gözlerimin taa içine, baka baka geçti...!

Bir üzüm bağı gibiydi...
yüreğinde süzdüğü şaraptan, elime bir kadeh verdi...
"hadi! şimdi iç..." dedi.
Buğuluydu...
ateş kırmızısydı...!
Biliyordum, emindim;
rengi hiç solmayacaktı...

Evet; belki bu topraklarda yazılmış en güzel "aşk" şarkılarının altına adını "oya gibi" işledi...AMA;
Bana sorarsanız aşkın zaten hep bi sahibi var...
bekçisi ayrı koruması ayrı, yücelteni, elinden tutanı çok da;
İsyanın, başkaldırmanın, itiraz etmenin şairi sanki çok az...
"itiraz!" daha öksüz...daha yalnız...
itiraz edenin koluna gireni çok az...(dır!)

İtiraz hep -tek tabanca- itiraz hep, yoldaş arayandır!

Bin yıllık hikayesi var hani, Nasrettin Hoca bile, Padişahın karşısına dikildiğinde arkasında kimse kalmamıştır...!

Neden?

Severken bile böyle  değil mi aslında;
"itiraz etmeden" sevenlerin alkışlayanı çoktur mesela; fındık fıstık atarız başlarından,
oynarız, halay çekeriz düğün dumbul ederiz DE;
"İtiraz ederek" sevenleri hep kınarız...!
Ben "sizin kurduğunuz düzene" uymadan seveceğim, gidip de belediye başkanına imza vermeyeceğim! diyenleri hep -öte-leriz (ya...)
...

Oysa, ağzından çıkan neredeyse her cümleye "kutsal" gözüyle baktığım o kadın varya o kadın!
"Şu yaşadığın hayatta her şeyi sorgula,
boyun eğme,
İTİRAZ ET!
hayat, itiraz edenlerin omuzlarında yükselecek...!!!" dedi bana...!




(dipnot: Bir Sezen Aksu konserinden, bana kalanlar...)





6 Şubat 2013 Çarşamba

Bi "şey" söyleyeceğim...!

Sonsuza kadar...
Paul Auster'i hiç sıkılmadan okuyabilir;
Amy Winehouse'ı  hiç bıkmadan dinleyebilir,
hiç kusmadan tiremusu yiyebilirim.

Tek başıma;
Üst üste beş tane tekila atabilir,
Bi şişe şarabı devirebilir,
Canım çok sıkkınsa, ardı ardına  üç sigara yakabilirim.

Aziz Nesin'in aynı hikayesini her okuduğumda,  ilk defa okuyormuşcasına kahkahalara boğulabilir,
Avrupa Yakası'nın (şimdi olsa bugün, hala...) Burhan Altıntop'unu izlerken koltuktan düşebilir,
Gülten Akın'ın bütün şiirlerini ömrümün sonuna kadar yüreğimde yorulmadan taşıyabilir,
Zaman zaman kendimizi çok bi matah sandığımız tüm yaşanmışlıklarımıza rağmen, sadece Tanrı'nın   birer "oyuncağından"  başka  - hiç bi şey- olmadığımız üzerine, sizinle  her türlü bahse girebelirim!

Birine aynı -kırgınlığımdan- durmadan bahsedebilir;
çok sıkıcı hale gelebilir,
çok gereksiz tekrarlara düşebilirim.

Bitter moon'u defalarca izleyebilir her defasında aynı keyifle sonunu getirebilir,
aynı yazıya on kez başlayıp yarım bırakabilir,
Turgut Uyar'ın "yazdım...yazmasam ağlayacaktım..." dizesine her defasında göz yaşı dökebilirim...!

Beni dünyanın bi öküzün boynuzunda sallanan küçük bi yuvarlaktan başka hiç bi şey olmadığına inandırabilirsin mesela;
Şu yaşadığım anın hiç gerçek olmadığına,
çok spontane yaşıyorum sanırken,
her şeyin yalnızca bir kurgudan ibaret olduğuna,
Herkesin en büyük "doğrum" dediğinin en büyük "yalanı" olabileceğine....ve daha bunun gibi bin tane şeye ikna edebilir ya da yaptırabilirsin de;

Bi tek   "yeniden başlamak" diye  bişeyin varlığına,
İnandıramazsın!
Her şey, birbirinin devamı yalnızca,
hep kaldığın yerden devam edeceksin...!
Bu yüzden -kaldığın- yeri hep "iyi" hatırla...!

 "Bi şey" söyleceğim;
iyi ki, bi tek "hayatın" provası yok...
iyi ki,  bi tek "hayatın" tekrarı yok...!
Okey taşı mı bu mübarek,
dolan dolan...
nereye kadar!?

bu elimizdeki  tek şansımız!
Unutma!
Bu "oyundan" sonra,
bize "ölüm" var!

İşte!
bu yüzden...
çok iyi   "oyna...!"

Ha bi de, hile yapmamayı becerebilirsen,
o "oyun" tadından yenmez.
demedi deme!



Sabır neydi?

Yaklaşık iki buçuk ay önce bir sabah koşma sevdasıyla uyandım. Rüya görmüş gibi... Blogumu düzenli okuyanlar Hatun'umun da hayatıma bö...