26 Eylül 2013 Perşembe

Yedek kulübesi

Önce cep telefonuna gelen mesajı gösterdi. Hoşuna gitmiş belli. Sonra tıpkı onun söylediği şekilde "evvveeettt" deyip, telefonu masasının en üst çekmecesine fırlatıverdi.
Böyledir haz anları...insanın hareketlerine bi kıvraklık gelir. Sesi daha yüksek çıkar, daha çoşkulu. Yüzüne sebepsiz kocaman bir gülümseme gelip oturur. Yetinmez, bacak bacak üstüne atar, onla da kalmayıp seksi terliğini ayağının ucunda serbest bırakıp, aşağı yukarı sallamaya başlar.
Gevşer..., somut olarak yoktur ama; varmışçasına bir rahatlıkla arkasındaki  yastığa yaslanıverir. Başlangıçta sırtı yere gelmez o anlarda insanın. Yeter ki özgüven duvarına bi kere dayanmasın. Yağmur yağsa nem kapmaz, çamur olsa kir tutmaz.  İçten gelen bir neşe, her yerini kaplar da en çok dudaklarına yerleşir mesela. Uçuk pembe bi ruj var(mış) havası verir. Yanaklar ona keza, usta bir ressamın fırçası değmiş adeta. O allık şakaklara doğru öyle güzel parlatır ki yüzünü...gene de hiç makyaj yok ama; ay gibi parlıyor, bak şuna dersin.
Öyledir...ruhu okşanan insan bi anda "doğal güzel" oluverir...
Yalan değil!
Yeni vernik yemiş parke gibi parlarayıverir. Mümkünse bal dök yala!

En azından bugüne kadar gördüğüm bütün örnekleri böyleydi...

Hayırdır? dedim. N' olldu şimdi?
İki güzel cümleyle gene aklını çeldi di mi?

"yooo" dedi."sana öyle geldi, yoksa beni yedek kulubesinde tuttuğunu bal gibi biliyorum"
Eee? dedim. O yüzden mi tadından ikiye ayrılan karpuz gibi yarıldın? Şu haline bak, orgazma ramak kalasın! Çünkü dedi, yedek kulubeleri de birer zevkhanedir. Herkesle deneyip deneyip oldur-a-mayan, gecenin sonunda mutlaka sana gelir. Bazen ayak üstü geçiyordum uğradım der. Bazen bütün gece kalır. Renklidir bizim çadırlar, kimse inanmasa da ışıkları hep sabaha kadar yanar..." dedi.

Yüzüne aşağılarcasına bakıp " hastasın sen" dedim. "Acil tedavi edilmen lazım."
Bizimkinin yanakları hala al al...senden daha çok eğleniyorum ama; naber?! dedi.
Çakal!



dipnot: bu diyalog sanılanın aksine bir hemcinsimle değil, karşı cinse mensup bir zatla zuhur etmiştir.


22 Eylül 2013 Pazar

ama beni anlamalısın...!


Bi kadınla tanıştım. Toy bi kadın, yaşlı bi kadın, bilge bi kadın, güçlü bi kadın, zayıf bi kadın,akıllı, cesur ve bi o kadar da saf korkak bi kadın. Sevdiğim tüm çizgi film kahramanlarını hatırlattı bana bu kadın. Hepsinden biraz biraz ama hepsinden öte bi kadın. Bir tren geçiyor mesela üstünden, o dimdik ayağa kalkıyor, ölmüyor bu kadın! Öyle bi duygu verdi bana, o kadar girdi içime. Gögsümü yardı, dokundu eliyle...hırçın, hoyrat ama bi o kadar da şevkatliydi....Bütün zıtların birlikteliğiydi bu kadın. Siyah ve beyaz ancak bu kadar güzel durur bi insanın üstünde...öyle bi kadın.
Gonca Vuslateri...isimlerin arkasına üç nokta konur mu? şaşırdın mı be kızım! Şaşırdım. Şaşırttın! Resmen afallattı beni bu kadın.


Bi pazar sabahı, ev sahibimi beklediğim bet bi pazar sabahı, şu nemrut adam gelmeden bi göz atayım diye elime aldığım gazetenin ekinde rastladım. Ne kadar geç! dedim kendi kendime önce, sonra geç "hiç"ten her zaman iyidir sözünü hatırladım. Elinde şarap şişesiyle sevdiklerinin mezarını ziyaret eden bi kadın. Tezer Özlü'ye dert yanmaya giden, geçen yıl yeni yıla gene elinde şarap şişesiyle Paris'te, Edith Piaf'ın mezarının başında giren bi kadın.


Seviştikten sonra şiirler yazan bi kadın. "Ben sevişmekten bi tek edebiyat çıkacağına inananlardanım! Somut olarak bi de çocuk çıkabilir belki ama; o da edebi bir eser sayılabilir" diyen bi kadın...

Perdesi açık evler gibi bu kadın, çırılçıplak, püri pak... Kırmızı ışıktan göz gözü görmeyen kumarhaneler gibi bu kadın, boynunda yavşak bir hayatın yara izleri de var...!

Var bu kadın, var! Böyle gerçek, böyle küçük, böyle "dağ" gibi kadın(lar) da var...!
"ama beni anlamalısın..."
Analar neler doğuruyor allahım...!


dipnot: Bir Ayşe Arman röportajıydı. Fotoğrafları da Ayşe Arman'ın twitterından çaldım, affola ; ) ve okumadıysanız, rastlamadıysanız burda.http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/24751904.asp

21 Eylül 2013 Cumartesi

Haydi gel uçalım...!


Neyseki çoğalmanın tek yolu üreme değil. Mayoz ve Mitoz bölünme vardı hani. Arasındaki farkları iyi ezber ettiğinde fen bilgisi dersi yüzde seksen cepteydi. Mitoz bölünme bütün canlılarda görülen ve yaşam boyu devam eden bi süreçti. Öyle kalmış aklımda. Tek hücrelilerde çoğalmayı, çok hücrelilerde büyümeyi sağlardı. Hatırladın mı?

Tanımam etmem kendisini. İnternette bambaşka bişeyi ararken gördüm resmini. Ne güzel, ne kadar mutlu bir yüz ifadesi, dur şuna bi merhaba deyim dedim.Sonrasını bilirsin işte. Diyelim ki Kumrular'a çıkarken, şimdi yerinde yerler esen Aylak Madam kapanmamıştı daha, biz orda oturmuş birer kahve içmiştik karşılıklı. Hakkında çok az şey biliyordum ama;  en sevdiği film Flight, en sevdiği yazar Kundera, dokunmaktan en haz aldığı insan modeli ruhunun tellerini titretenlerdi! Bu da benim için çoktan çok geçerli bi bilgiydi. Geçiniz gerisini...

Sonra hadi gel seni arkadaşlarımla tanıştırayım faslı başlar. Hep böye olmaz mı? Önce birini katarız hayatımıza. Sonra onu, hayatımızdaki diğerlerine ekleriz. Önce arkadaşımız olur, sonra arkadaşlarımızın da arkadaşı. İkinci üçüncü buluşmadan sonra, bazen o kadar bile uzamadan daha, "Gel bak! Ahmet şurda çalışıyor, bi merhaba diyelim ona da"  boyutuna geçeriz. Bu sayade çoğaltıp çok yaparız birbirimizi.

Biri bana  sorsa şimdi, son bikaç yılda hayat hakkında öğrendiğin en değerli bilgi ne? diye.
İnsan biriktirmek çok mühim  bi şey(miş) derim. Anca bunu bulur, anca bunu söylerim...

Adını bilmiyorum; milliyetini de. Zerre kadar da umrumda değil. Hiç hayal gücüne bile gerek kalmadan, mevcut veriler ve gülen yüzü, onu evimde misafir etmeye, sizlerle tanıştırma hissine ziyadesiyle yetti.
Hadi kabul et! Sen de tıpkı böyle,  defalarca mitoz bölünmedin mi?

Halbuki seni duyabiliyorum...Şu an bana içinden "gene ne saçmalıyorsun" diyorsun.

Bilmem...belki de boşlukta amaçsızca uçuyorum...kanatlarımı yırtarcasına...

Zira en son biri "ben senin kafeste kuş olmanı istemiyorum, senin uçman lazım" demişti de çok dokunmuştu bana.

Olucak, o da olucak. Az bi bekle. Yeni başladık daha. İllaki havalanırız... ama o havalimanından , ama bu havalimanından, bi sabahın kör vakti,  kanatlanırız...  O saat geldiğinde yalnız, Filiz Akın misali, dönüp arkama, bembeyaz bulutların arasında...  son bi bakış atacağım sana. Unutturma!


18 Eylül 2013 Çarşamba

Beyaz çarşaflar


Yüzün koyun yatarken bi yatakta, kulaklarımda Enrico Caruso çalmakta...aklımda bir Woody Allen filminden görüntüler akmakta...Bembeyaz çarşafların üstünde, bi otel odasında, başucumda gene Milan Kundera, sanki Otostop hikayelerini yeniden kaleme almakta...Bu kez kızı az ağlattı, oğlan daha az saçmaladı ama; gene de canım yanıyor şu an biraz. Ağlamış olmalıyım. Göz pınarlarımda bir ıslaklık sezinledim. Lakin o hikayenin etkisi midir çok da emin değilim.  Zira yatağa yatmadan az önce, serçe parmağımı banyonun kapısına sıkıştırdım diye de, ağlamış olabilirim...Hiç dudak bükme öyle, pekala mümkün!
Sahi niye filmi çekilmedi ki o hikayenin? ya da çekildi de ben mi bilmiyorum? Buyur! bir Oya ritüeli daha. Ruhumun engebeli sokaklarına hoş geldin! hanidir buralardan geçmemiştin!Yokuş aşağı inerken sorun olmuyor da, çıkarken biraz zorlanıyorsun sen de değil mi?  Haklısın! Koşarken kendini dinlemiyor pek insan. Durdun ya...gene kendinle yüzleştin. İstersen bi havlu vereyim, belki terini silmek istersin. Duş alman tercihimdir aslında ama; napalım... bu sefer de böyle olsun.
Bari ışığı kapatsaydık!

                                           

9 Eylül 2013 Pazartesi

Yalnızlığın ayakkabıları


Acıtır biraz ama; arkadan vurma ihtimali yok. Yaylan serin. Tetikte değilsin. Derin bir nefes alıp, arkana yaslanabilrsin. Kendine hoşgeldin...ne arzu ederdin? Belki bi kahve eşliğinde, yağmurlu pencerende uzun uzun kendini dinleyebilirsin. Dilediğin kadar seninsin. Hiç yabana atma derim.  Hoş, ben kimsenin kimseyi arkadan vurma ihtimaline de pek  inanmam ama; inananlar için söyledim. Yoksa herkesin ne halt edeceğini görür de, ne hikmetse görmezden gelmeyi tercih ederiz. En azından ben böyle olduğuna eminim. Neyse konumuz yalnızlığın ayakkabıları...iyi tarafından bakıcaz ya olaya. Sonra kapıdan içeri girer girmez, istediğin yere köteleyebilirsin. Hop! diyen çıkmaz nasılsa. Alıp başucunun altına yastık bile yapabilirsin icabında, biraz saçma olur ama; hani olur ya, öyle bi fantezin vardır  belki diye dedim. Bi de istediğin kapıya çıkarabilirsin mesela, kimse o saatte orda ne işin vardı diye sor(a)maz sana! İçine giydiğin çorap mevzusuna gelelim; orda da dilediğin kadar özgür olabilrsin. Teki yırtıkmış diyelim;  kimin umrunda? Kimsenin gözüne  kendi yırtığı batmaz nasılsa!  ama bak kokuyorsa o başka; ondan yalnızken de rahatsız olabilirsin bence ama; kimseye kendi pisliği kokmaz da demişti biri bana. istersen bunu da not al, aklının bi tarafına.  Ha bi tek ipliğini bağlayıp çözmesi biraz zor gelebilir;  o da en fazla  banyodaki  bozuk musluğun şıp şıp sesi kadar tesir edebilir asabiyet katsayına. E bi zahmet onun da ipsizini al. Hepsini ben mi söyleyim? Hem zaten bana sorarsan, ipsiz olur yalnızlığın ayakkabıları.  İpi sevmez...bağlayıp çöze çöze yalama olduğundan mütevellit, adı da biraz ordan gelir aslında.

5 Eylül 2013 Perşembe

Başka?


Başki bi renge bürünmek, başka bi ses çıkarmak, başka türlü yapıp; başka türlü bozmak istiyor insan bazen. İki abi ve bir sürü erkek kuzenle büyümeye çalışırken de; vücudumdaki atık suyu başka türlü boşaltmak istiyormuşum zaten ben. Annem hep anlatır... bi gün allah yarattı demeden parçalayacaktım seni diye.  Mevzu şu ki; onlar öyle yapıyor banane diyip ayakta işemeye çalışıyormuşum. Belli ki babamın güzel memleketinin,  deniz kumuna benzeyen ipince  toprağında, elimizde birer tane odun parçası, mümkünse yağmurdan sonra toprak nemliyken, yere bi şekil çizip, sonra o şeklin  kenarlarını  elimizdeki odun parçasıyla deşip, o parçayı hiç bozmadan yerinden ayırma çabaları sırasında gelişiyordu her şey. Muhtemelen o seanslar sırasında birinin çişi gelince tuvalet aramıyor, bulduğu ilk münasip köşeye havadan attırıyor ve benim beynim bunu bi şekilde hafızasına not alıyordu. Özenmişim işte! Şimdi bunca zaman sonra, durup dururken bu anıyı nerden hatırladım değil mi? Dün  arkadaşım Burak'a anlattım. Pariste, gecenin bi vakti, kaldığım otele dönmeye çalışırken yolumu kaybetmiş, yanlış sokaklara girmiştim. Bi anda gökten zembille iner gibi sağ tarafımda zenci bi abi belirdi. Serinkanlı davranmaya, korkmuyorum ki pozu vermeye çalışırken ben, onun canı belli ki biraz eğlenmek istemişti. Penisini çıkartıp üstüme doğru işemeye başlamış, bu ne şimdi şaşkınlığıyla dönüp suratına baktığımda yüzünde inanılmaz alaycı puşt bir gülümseme belirmişti. İşte bunlar hep hayat! :)
Uzun lafın kısası, elimdeki salçalı ekmeği bırakıp sokaktaki oyuna kaçmak istiyor canım. İştahıma bakılırsa da çok acayip sesler çıkartacağım.
Kesin!

                                                 

3 Eylül 2013 Salı

Köşe yastığı


Hepimizin içinde o aynı çıkmaz sokaklar, hepimizin üstüne dar gelen bir gömleği mutlaka var. Hepimizin anlamsız bi şekilde,  kuaför koltuğuna oturur oturmaz kaşınmaya başlayan bi burnu, ya da sağ kaşının köşesiyle bi anısı var.Hepimiz biraz Leon biraz Matilda gibiyiz...hep bi "karın ağrımız" var. Çok isteyip de hala çıkamadığımız bi yolculuk, hep isteyip de hala alamadığımız bi saat, çok özleyip de nicedir göremediğimiz iki çift gözümüz var.Bi de  benim "nefret ediyorum bu işten" dediğimde, kim istemez ki denize nazır bi pencereden esen püfür püfür rüzgarla beraber, bütün gün oturup yazmayı...e çok güzel ama; öylesini dedem de yazar diyen bi arkadaşım var. Haklı! Evet zor oluyor...kurduğumuz her hayal her daim gerçeğiyle yek vücut olamıyor. Bir hevesle  menemen yapıcam diye koşa koşa manava gidip de,  eve getirip  kabuklarını soymaya başladığında, hepsinin içininin çoktan geçtiğini farkettiğin o anda,  dört tane domatesle bile kocaman bi derdin olabiliyor. Bana sorarsan, hiç de hafife alınacak bir hayal kırıklığı değil de; hadi sen küçümsedin diyelim. Dudağını büktüğünü, alaycı alaycı güldüğünü, bu da mı dert şimdi? diye işaret parmağını gözümün  ta içine doğru salladığını  farzedelim. Senin hayal kırıklıklarınla, benim hayal kırıklıklarımın,  bi pazar öğleden sonra, kırık dökük bi kaldırımda küt diye çarpıştıklarını farzedelim. Benimkilerin sırmaları dökülmüş olsun yere. Senin acın tüm haşmetiyle dikiliyor olsun gözlerimin önünde. Şah dedin mat oldum! kabul ediyorum ama; sana bişey diyim mi? "acılara tutunmak" deyimi bana sorarsan, bi tek Hasan Hüseyin'in o güzel şiirine yakışıyor. Gerisinde ziyadesiyle eğreti duruyor. Yani demem o ki, oturup durmadan haline acıyacağına, acılara tutunacağına, kendine yeni bi yol açmaya, her zaman mümkün olmasa da, mevcut verilerle en iyi sonucu almak için çabalamaya değer! Yoksa ben de biliyorum herşeye küsüp, arkamı dönüp, köşe yastığıma sarılmayı  ki öylesi çok daha kolay ama; madem geldik...burdayız. Bi şekilde tadının çıkarmanın, önümüzdeki trafik akmıyorsa yan yollara çıkmanın bi  icabına mutlaka bakmalıyız. Ha sen diyorsan ki "yok ben böyle iyiyim, beni ellemeyin. Depresif görünmenin de hafife alınmayacak bir karizması var!" E o zaman eyvallah! tercih senin. Buyur ordan yak.

1 Eylül 2013 Pazar

Eylül'ün ilk günü...


                             yanına keyif katınız :) ilk defa bir klip paylaşıyorum. onu da yabana atmayınız!


Şu son üç günde...


İki film bi kitap, iki şişe de şarap bitirdim. Televizyonu hiç açmadım;  zira uzatıcısını bilgisayarı terasa çıkarmak için kullandığımdan, istesem de mümkün ol(a)madı. Bol bol Ane Brun dinledim. Belirli periyotlarla kendisine yüksek dozda hayranlığımı dile getirdim. İşte bunun için seviyorum seni...bağırıp çığırmadan da böyle güzel şarkı söylenebiliyor dedim. Kendimi şevklendirmek için terastaki köşesi kırık, tahtasının talaşları dökülür hale gelen masayı attım. Gidip, iki sokak üstümde, esmer kara karşlı, kara gözlü bi teyzeden küçük beyaz bi masa alıp; omzumda beşinci kata kadar getirdim. İlk şişeyi açıp,yazmaya başladım. Keşke en çok "seni " yazdım diyebilecek kadar kişiselleştirebilseydim hikayemi. Bi ara baktım, defterin üstü düğün evi gibiydi. Duyan gelmiş resmen.  Ana baba günü de diyebilirdik gerçi, ben düğün evini tercih ettim. Sen istediğini almakta serbestsin. A seksüel olma yoluna ilerliyorsun, yazmakla kafayı yedin, keşke kalem erkek olaymış, sizi baş göz ederdik diyen Zeynep'e telefonda,  kapa çeneni dedim. Yarın çıkarsan ara bari deyip kapattı telefonu, daha fazla tahammül edemedi ama; ben bilgisayar ekranından gördüğüm kendi aksime gülümsedim. İkinci günün akşam üzeri kapıcı geldi; ağustos aidatını vermiş miydin sen Oya? dedi. İçimden nezaketli hatun dedim. Vermediğimi biliyor da, verir misin yerine verdin mi? demeyi tercih ediyor. Kibarlığını ödüllendirdim; allahtan cüzdanda varmış, bi saniye bekle deyip üzerimden bir yükü daha atmanın hafifliğiyle yeniden yerime geldim. Hoş, akşam çöpe çıkarken sigaranı getiririm sözünü yedi ama; canı sağ olsun. İyi saatimdeydim, bu seferlik kendisini affettim. Kendi kendimleydim, dış dünyayı neredeyse hiç aklıma getirmedim. Bi tek o merdivenleri griye boyayan akla bol bol küfür ettim. Pek yemek yemedim, bolca sıvı tükettim. Bi de içimdeki tüm zehri akıtmama bu kadar yardım ettiği için, elimdeki kaleme bi kez daha minnet ettim. Şimdi mutfağa gidiyorum; kendime bi çay alıcam. Sormadım ama; içer miydin?


Sabır neydi?

Yaklaşık iki buçuk ay önce bir sabah koşma sevdasıyla uyandım. Rüya görmüş gibi... Blogumu düzenli okuyanlar Hatun'umun da hayatıma bö...