28 Kasım 2013 Perşembe

Bir kedim bile yok, anlıyor musun? ve Mehil Gökçek yeniden aday, ötüşün kuşlar ötüşün...

Sürü halinde gezen sokak köpeklerinden bile korkmayan ben, kediden korkuyorum. Çok tuhaf olduğunu biliyorum ama durum bu. Özellikle de göz göze geldiğimiz o anda, acayip bi his geliyor içime. Üzerime atlayacak, beni tırmalamaya başlayacak(mış) gibi hissediyorum. Sonra lisedeyken gördüğüm o garip rüyalar geliyor aklıma. Uzunca bi süre hep aynı rüyayı görmüştüm. Ayağıma ya da elime bi kedi yapışıyor, elimi ayağımı sallamaya başlıyorum ama o kedi bi türlü benden sıyrılıp gitmiyor. Kan ter içinde uyanıyorum sonra, mutfağa gidip bi bardak su alıyorum. Sonra gidip yeniden kafamı yastığa koyduğumda, uzun süre uykuya direniyorum. Çünkü uyursam, aynı rüyanın devam edeceğinden korkuyorum...garipti.  Neyse ki geçti gitti...
Ha ama bunu böyle anlatıyorum diye, bi yerde gelip ayağımın dibine bi kedi girdiğinde "ay-oyy" sesleri çıkarıp, kediyi ordan uzaklaştırmaya çalıştığımı sanmayın sakın. Hiç yapmadım! Aksine, hep o duyguyla savaştım. Korkmuyor(muş) gibi yapmaya, hatta onu geçtim, sevmeye çalıştım. Elimi korka korka uzattım hep sırtına...tedirgin tedirgin okşadım. Ne yiyorsam o an, ucundan koparıp önü
ne koydum; ama mümkünse göz göze gelmemeye dikkat ederek hep. Belki çocukluğuma inmek gerek, bilmiyorum. Kediyle aramızdaki ilişkinin en azından görünen yüzü tam da böyle. Görünmeyeni ben de çözemiyorum. Deşmek lazım;  ama ondan da korkuyorum. Gerek yok. İyi böyle. Onu uzaktan sevmek, aşkların en güzeli bence. Burda babannem girsin gene devreye: Allah herkesi yerinde mutlu etsin! desin. Amin :)

Gelelim bugüne, akşam üzeri saat beş'e. Forum Avm'de bir pet shop'a giriyorum, görev icabı Ahmet bilmem kimle görüşmem gerek. Kasada oturan adam "buyrun benim" diyor. Kendimi tanıtıyorum, sonra her zaman yaptığım gibi "nasılsınız" diye soruyorum ve hemen arkasından "falanca şirkete  olan şu kadar borcunuzu neden ödemediniz Ahmet bey?" diye ekliyorum. Bana noluyosa? Ben bu işi neden yapıyorum??? Anlayan beri gelsin. Ya da vazgeçtim, hiç o zahmete girmesin. Boşversin...! Ha ille de bişey söyleycekse "banane kızım? başlarken bana mı sordun?" desin. Haddimi bildirsin.
Neyse, geçelim bu bahsi. Asıl meselemize gelelim. Ne diyordum? hah, kedi. Onunla kaderimiz belli. İmkansız aşk bizimkisi. Çok kassam stockholm sendromu gibi, korktuğuna tapınma psikolojisi gibi bi şey olurdu en fazla, ki o da takdir edersiniz ki pek sağlıklı bi şey olmazdı. Hoş, aşkın hangi türlüsü sağlıklı ki? diyebiliriz tabi buna da ama; bu bile bile lades olurdu. Hiç gelemem.  :)

Ama bak, köpeğe gelirim işte.
Her türlü gelirim hem de.
Ne tekim Ahmet beyle anlaştık. Borcunun bi kısmını hemen o anda ödedi. Kalanını da en kısa zamanda ödeyeceğini taahhüt etti.
Yorgan gitti.
Kavga bitti.
Çıkmam lazım ordan.
Ama çıkamıyorum, sürekli bi laf kalabalığı yapıp, orda geçirdiğim süreyi uzatıyorum;  farkında olarak ya da olmadan. "Şu ne kuşu? iki kez aldım ama bakamadım " diyorum. "Hem Melih Gökçek yeniden aday oldu, ötüşün kuşlar ötüşün" diye ekliyorum.
Saçmalıyorum; ama herkes gülüyor...demek ki güzel saçmalıyorum :)

Sonra "şu köpeğin cinsi ne?"  diye soruyorum.
Pitbull'a benzetiyorum.
Boxer çıkıyor.
Bozuluyorum ama çaktırmamaya çalışıyorum :)

Daha pitbull'la boxeri ayıramayorsun, bi de köpek sahibi olmayı hayal ediyorsun be kızım? demezler mi insana.
Derler,
de...
kimin umrunda!

Aşısını sordum, ne aralıkta yapılıyor?
Çişini sordum, ne kadar sürede öğreniyor?
Mamasını sordum, ne yiyip ne içiyor?

Daha nelerini merak ediyorum, bi bilsen.
Daha tanışmadık, yüzünü bile görmedim.
Kim bilir neye benzeyecek gözlerin?

Öğrenene kadar kaç defa yatağıma işeyecek, beni delirteceksin?
Kaç kez sarılıp ağlıycam sana?
Kaç kez gelip yüzümü yalayarak uyandıracaksın beni sabahları?

Ben klavyenin başında böyle yazarken tıkır tıkır...bu ses yüzünde nasıl bi ifade yaratacak?
Engel olmaya çalışacak mısın mesela, kıskanacak mısın? Rol çalmaya çalışan sevgili gibi, gelip sırnaşacak mısın?

Beni benden alacak mısın?

...ve sen de beni merak ediyor olabilir misin?
Misal oturduğum apartmanın adını,
kapı numarasını,
çarşafımın desenlerini,
anahtarlığımın şeklini ve DAHA NELER'imi :)










24 Kasım 2013 Pazar

Aynı yatakta koyun koyuna...ama belki de başkasının koynunda!?

Gözün gördüğünü yazmak, anlatmak başka bi şeydir. Görünenin arka yüzünü merak etmek, orda aramak, ora'yı bulmak çok başka.

Ora'yı deşebilir , ordan çıkacak suyla kendi çimentonu karıştırıp bambaşka bi harç karabilir, yepyeni bi duvar örebilirsin aslında. Alman fotoğrafçı Paul Schneggenburger'in bu fotoğraf çalışmasını görünce aynen bu duygu geçti içimden. Görünenin arkasını aramak, söylenenden fazlasını öğrenmek, dinlediğinden çoğunu duymak... "Sanatçı" dediğimiz şahsiyetler galiba tam da bu yüzden var.

Paul Schenggenurger'in bunu neden yaptığını bilmiyorum tam; akıl yürütüyorum sadece şu an. Bu yüzden aklına gelmiştir diyorum. The Sleep of the Beloved diye bi proje kuruyor kafasında ve hayata geçiriyor. İsteyen çiftler fotoğrafçının evine gidip gece 12'den sabahın 6'sına kadar simsiyah çarşaflarla örtülü yatağa kuruluyor. Fotoğrafçı makinesini uzun pozlama yöntemine göre ayarlıyor ve çiftleri uykusunda fotoğraflıyor.

İster miydim? Evet. Yapar mıydım? Hiç bilmiyorum. Belki yapardım da sonrasında o fotoğrafları görmek istemeyebilirdim. Gerçek,  çok "gerçek" olduğunda çok can yakıcı bişeye de dönüşebiliyor zira. Muhtemelen korkardım; görebileceklerimin duygusundan.

Sizi bilemem ama; kendimi çok suçüstü yakaladım ben. Çok olmuştur bana, birini dinliyor gibi gözükürken aslında hiç dinlemediğimi farkettiğim bi an, birine "nasılsın?" diye sorduğumda aslında cevabını hiç merak etmediğimi, bi mekanda otururken, sadece orada "gözüktüğümü" işin aslı hiç de orda olmadığımı, aklımın ve ruhumun çok uzaklarda olduğunu hissettiğim anlar zinciri.
Ucuca bağlasam, burdan Fizan'a gider.

Yeme şimdi beni. Mutlaka sana da olmuştur, hatta yanındakine, hemen arkandakine de.
Belki bi sinema koltuğunda oturuyorsun şu an; arkandaki çocuk saçlarına dokunmak istiyor, haberin var mı?

Belki tam karşı masanda oturan siyah bereli kız, şu an içinden şiirler yazıyor sana?  Hissediyorsun işte, bi şekilde telapati yöntemiyle o duygu geçiyor sana. Orda olmak istiyorsun, onun karşısında ama yanında başkası var.

Çok isteyerek çıkmışsın bi yola, yol devam ediyor, senin adımların da.
Ama aslında çoktan vazgeçmişsin. Gidiyorsun sadece...varmayacaksın! O yol senin yolun değil; ama dışardan bakan için sen tam da " o yolun yolcusu" gibi görünüyorsun.
Ne saçma!

Keşke, kendi gözlerimizin de üç boyutu olsa...
ama ruhumuzun var biliyor musun?
Bilmiyorsan da ben söyledim işte şimdi sana :)
Aklımız gözümüzün gördüğünden fazlasını biliyor aslında.

Ruhumuz fazlasını hissediyor...

İnsanın kendini en açık ettiği yer belki de uyku.
Hiç bişeye uyurken olduğu kadar rahat dönemiyor insan arkasını.
Gerçeğin en çıplak olduğu yer çünkü yatak.

Hani "bu yatak neden böyle soğuk? içim neden bu kadar üşüyor ?" diye sorarsan bi gün kendine,
aklında bulunsun.
O belki başka bi kadınla sevişiyor şu an, sen belki alıp başını gittin çoktan...ama yan yana yatıyorsunuz...
Ne tuhaf.



dipnot: Fotoğrafçının sitesi için http://www.schneggenburger.at/concept.html

19 Kasım 2013 Salı

Sensin köpek


Tam iki saat çemkirdikten sonra telefonu kapatıyorsun. Nefesin tükenmiş, yorulmuşsun.
Anlamadığından değil diyorsun. Eşşek gibi anladı ama işine geliyor salağa yatmak.
Bi kahve yapıp, oturuyorsun pencerenin önüne.
İki dakka sonra mesaj düşüyor telefona: İtsin mitsin ama seni çok seviyorum...diyor.
Altta kalacak değilsin tabi.
Gene basıyorsun küfrü; ama bu kez gülümseyerek...
-Sensin köpek!



16 Kasım 2013 Cumartesi

Kapı ağzı

O da mümkündü aslında. O gün sen öyle, kapı aralığından baktığında, dönüp bi kez daha sarılabilirdim boynuna. Sonra, dudaklarımızın birleşmesine ramak kala, çekip kendimi,bi an öyle bok gibi bırakabilrdim seni ortada. Belki soğurdu biraz içim ama yapmadım.
Ne salakmışım :)

O da mümkündü aslında, birlikte geçirdiğimiz en mutlu anımızda, arabesk bir oğlan çocuğuna dönüp, küçük emrah misali burnunu çeke çeke ağlamştın, hatırlasana...!
Sonra bakıp gözlerime, bi gün seni gerçekten üzersem, öldür beni demiştin.
Gözümün yaşına bakma...!
Öldür.
Sonra "hakim sorduğunda,  o günün hatrına öldürdüm dersin" demiştin.
"Bu günün, bu anın hatrına öldür beni!"
Biliyor musun? ne düşünüyorum bugün, o gün hakkında?
Sen tam bi gerzektin,
hala öylesin.
gücenme bana :)

Elim gitmedi.

O da mümkündü aslında.
Herzamanki kavgalarımızdan birini etmiştik hani,
sen gene ağlamıştın burnunu çeke çeke,
huyun kurusun zaten,
pek severdin demegojiyi.
Gelen ilk taksiye el kaldırmıştım ben,
atlamıştım içine,
Aşkın Nur Yengi çalıyordu takside,
"Sevgiliye..."
Şarkının duygusuna kapılmayıp, açıp telefonu,
"Biliyor musun? attığın hiç bi nutuk, dokunmuyor artık içime" diyebilirdim.
Ne güzel sendelerdin olduğun yerde,
eminim.

Aldığın gülü yemiştim bi kez,
hatırlıyor musun?
hatırlama.
Sezen Aksu çalıyor şu an fonda.
"Güllerim soldu, kaldırımlarda,
gonca yüklü dallarıma ayaz vurdu" diyor.

Ne o?
Ürperdin sanki,
üşüdüğünü söylemiyceksin şimdi di mi?
Gerçi hoş,
sen seversin güldürmeyi,
eskiden beri.

15 Kasım 2013 Cuma

Bu tutku beni öldürecek (yaşatacak) dostum!

Hürriyet Gazetesinin bi haberiydi. Fotoğrafçı Dan Marbaix'in unutulmuş, terkedilmiş binaları fotoğrafalamak için dünyayı gezdiği ve sırf bu nedenle başkalarının meskenlerine izinsiz girmekten defalarca yargılandığı. beş yıl içinde yirmi defa tutuklandığı,  hatta başına silah dayandığı...! Sizi bilemem ama beni inanılmaz etkiledi.

İşte! insan bi şeyin peşinden gidecekse, böyle gitmeli!
Delir(miş) gibi...
Bir insanın,  bir fikrin, bi duygunun, bir uğraşın hatta belki sana bana çok "gereksiz" gözüken bir eşyanın.
Eşya diyip geçmemek lazım.
Eşyayı eşya yapan da duygusudur zira. Onunla yaşanmışlığındır.
Nedir ki yani en nihayetinde ? Beynine silah dayayacaklar ama sen ille de o "fotoğrafı çekmek" için o riske gireceksin.
Olmazsa olmazın olacak çünkü.
Olmazsa olmayacak sahiden de.

Kaç şey var hayatımızda gerçekten bu kadar tutkuyla bağlandığımız?
Ne için gözümüzü bu kadar karartırız?
Ha lafta çok da,  sahiden soruyorum ben.

Onsuz olmam diyip olduklarımız, yapamam deyip yaptıklarımız, azcık götümüz sıkışınca tırım tırım kaçacak delik aramalarımız, kolay vazgeçtiklerimiz...

O'nun daha köşeyi dönmesini bile beklemeden başımızı çoktan başka bi yere çevirdiklerimiz. O daha asansöre bile binmeden bizim evimizin kapısını çoktan kapattıklarımız. Filmin son sözünü duymayı beklemeden, koltuktan kalkışımız...daha da saymayım istersen.

Çabuk gidişimiz işte, koyal vezgeçişimiz.

Sonra şunu dedim kendime. Burdaki ölüm zıttının karşılığı sadece.
Çünkü seni  "ölme" pahasına peşinden sürükleyen bi şey varsa, o seni "yaşatan" şeydir aynı zamanda. Güç veren, ayakta tutan, devam ettiren şeydir.  Uğruna ölebileceğin bi şey varsa, sıkı sıkı sarıl ona, topla yakasını, çek kendine. Ya da ipin ucunu ona ver. Bırak o sürüklesin seni peşinden.
Git...!
der, susarım.
Yeter bugünlük bu kadar saçmaladığım. :)


 Lütfen biri müziği açsın!


10 Kasım 2013 Pazar

Her yer öğrenci evi, herkes sevişgen (mi) ?

Başbakanımız  her gece uykusunda Türkiye'nin koca bir kerhaneye dönüştüğünü görüp; kan ter içinde uyanıyor olabilir  mi? Bu kabus onu bu illete yakalatmış(mış) mesela; önüne gelene  "birbirinizden uzak durun lan! yoksa dağıtırım ortalığı" diye bağırıp çığırması da bundan mı?  Halbuki en önce şunda anlaşmamız lazım(dı). İnsanların sevişmek için ille de öğrenci evlerine ihtiyacı var mı? Birbirine dokunmak isteyen iki insan, bunu sahiden de istiyorsa, sen buna gerçekten mani olabileceğine inanıyor musun? Son sigaranı içtin mesela. Tiryakisin diyelim. Gece saat on iki. Benden duymuş ol hadi :) ona da itirazım yok. Gider hangi cehennemde satılıyorsa satılsın, bulur alırsın onu. Zamandan mekandan soyutlanırsın. Ha akşam üstü Beş. Ha gece on iki farketmez balım.
Bi de şu meşhur deyim vardır hani. Hırsıza kapı baca mı olurmuş? Olmaz. Bi kere kafaya koymasın yeter ki, ne yapar eder, gene de açar o kilidi.
Bin yıllık bi gerçek bu. Sen yasakladıkça arzu artacak. Sen höt söt ettikçe insanlar coşacak. Hatta daha zor ulaşınca fantazi dünyası daha bi renklenecek bence  insanların. Bu da farkında olmadan yaptığın bir hizmetin olacak belki "sevişgenlerin" camiasına.
Öğrenci evi filan hikaye.
Bence Başbakanımızın ciddi cinsel sıkıntıları var. "Ben yandım herkes yansın" diyor zaar. :)
Başka akla yatkın hiç bir açıklama gelmiyor benim aklıma. Ne var ki o işler öyle olmuyor hocam!
Nasıl ki okumak isteyene heryer kütüphane,
nasıl ki yazmak isteyene herşey daktiloysa,
nasıl ki gitmek isteyene her yol Roma'ya çıkıyorsa,
sevişmek isteyene de her yer öğrenci evi. Ki öğrenci evi bu işin en temiz yaşandığı yerlerden biridir. O da yaşananlarında  tabi. Yoksa Fettullah Gülen'in elini öpen, her yerde Ak partiye oy verdiğini göğsünü gere gere söyleyen Acun, hala evliyken üstelik,  sevgilisini öğrenci evinde mi hamile bıraktı?
?
Artık etme eyleme de demiyorum ben.
Et.
Vallahi de et, billahi de et.
Etmezsen hatrım kalır!
Et ki  şu dibini bi bulalım artık.
Hem belli mi olur?
Ondan sonra biz de sana "hayırlı olsun"a geliriz belki.


6 Kasım 2013 Çarşamba

Thor ve gerçek muktedir!?

Filmi dün izledim, bu fotoğraf bugün düştü gazetelere. "Neredeyse filmden daha çok konuşuldu, filmin önüne geçti"başlığıyla birlikte. Önce şunda bi anlaşalım. Thor olağanüstü güzel bi film. Benim gibi fantastik film sevmeyen biri bile ağzının suyu akarak izlediyse, kendinden geçtiyse, dünyanın geri kalanını unuttuysa, sevenlerini düşünemiyorum bile. Hakikaten görsel şölen diye buna derim ben. Zerre kadar da abarttığımı düşünmüyorum. Hatta filmden çıktıktan sonra aklıma Yılmaz Erdoğan'ın bir röportajda söylediği şu cümle geldi. Demişti ki " neler yapıyoruz, hangi konularda nerelere geldik de, gene gidip abilerin yaptığı filmleri izliyoruz!" İçimden cevap verdim: Abiler de yapıyor ama be!
Gene yap(mış)lar! Gidin izleyin demekten başka da ekleyecek tek cümle bulamıyorum.
Gelelim bugüne...Jaimie Alexander'in güzelliğine...Benim beynim bana bunu hep yapıyor. Gördüğü bir fotoğrafı ya da gerçek bir olayı, çağrışım yoluyla,  ille de başka bi şeyle bütünlüyor. İşte Jaimie Alexander'in bu fotoğrafı da bana Ayşe Arman'ın bir yazısında okuduğum şu cümleyi çağrıştırdı. Diyordu ki o yazısında  "Bazen bir çift güzel meme ve bir poponun tüm dünyaya hükmettiğini düşünüyorum!" Çok inandırıcı gelmiş olacak ki, özdeyiş gibi kazımışım hafızama :)
Son günlerde en çok duyduğumuz kelimelerden biri sanırım : muktedir!

Yüzde ellimiz zemberekten boşanmış gibi o gücün, ya da güç sandığı o şeyin rüzgarına kapılmış durumda. Geri kalan da elinde bir düdük "yeter artık" nağmeleri çalıyor. Yeter! Tek muktedir sen değilsin! diye feryat ediyor resmen.
Ben bugün bişey yaptım;  bence siz de yapmalısınız. Size yüzde yüz eğlence vadediyorum. :)
Bi an için  Erdoğan'la Alexander'in bu halini yan yana hayal etmelisiniz. Hırsından başı dönmüş bir adam ve tüm güzelliğiyle yanında arz-ı endam eden bir kadın.

Masal bu ya, Erdoğan'ın ordularıyla Jaimie Alexander'inkiler yarın sabaha karşı, Konya ovasında karşı karşıya gelmiş olsunlar...
Hangisi daha güçlü görünüyor sizce?
İkisini karşı karşıya hayal edince, gerçek "muktedir" kim gibi görünüyor gözünüze?

Sabır neydi?

Yaklaşık iki buçuk ay önce bir sabah koşma sevdasıyla uyandım. Rüya görmüş gibi... Blogumu düzenli okuyanlar Hatun'umun da hayatıma bö...