8 Şubat 2017 Çarşamba

LA LA LAND: NİKAHINA BENİ ÇAĞIR SEVGİLİM

İki gün önce ev arkadaşım, "Oya bugün La La Land'ı izleyeceğim. Nasıl?" dedi. "Sen bir izle, sonra konuşalım bebeğim" dedim. İzlemiş, geldi, "Oyaa! Bayıldıııımmm" dedi. "Sen de mi Brütüs?" dedim. Gelen cevap şu, "Ama ben zaten müzikali çok severim". Farkında mısınız bilmiyorum ama filmi izleyip de çok sevenlerin yüzde 80'inin açıklaması bu : Ben zaten müzikali çok severim.
İyi, hoş, güzel de canlarım benim, film izlemeyi sevmek herhangi bir filmi sevmek için nasıl tek başına geçerli bir sebep olamıyorsa müzikal sever olmak da herhangi bir müzikali sevmek için tek başına geçerli bir açıklama olamaz. Özellikle sosyal medyada sevenlerin film hakkında yazdığı iki şeyden biri de şu: Duygusu o kadar güzel ki... Allah aşkına hangi duygu o? Filmin duygusu ağır arabesk resmen. Hayallerinin ve ideallerinin peşinden gittiğinde aşkı ıskalarsın mesajının verdiği duygu mu güzel olan? Ryan Gosling'in, kendi mekanında keyifli keyifli piyano çalarken, hayatının aşkının yıllar sonra kapıdan kocasıyla kol kola girmesi mi? Ayol resmen çok acıklıydı bu! :) Aklıma direkt Ümit Besen geldi, dertli dertli, "Nikahına beni çağır sevgilim" dedi. Neyse ki avuçlarımın içiyle kulaklarıma hafif bir basınç uyguladıktan sonra nihayet beni kendime getiren o sahne geldi. O ne tutkulu öpüşmeydi öyle yahu! :) Filmde etkilendiğim tek sahneydi diyebilirim. Ya da artık 'bir şey olsun' umuduyla sıkıla sıkıla bekledikten sonra özellikle etkilenmek istemiş olabilirim. Yani ondan bile çok emin değilim. Ama şimdi tekrar gözümün önünde canlandırdım da bir... Yok yok, hiç fena değildi sanki! :) Tüm bunların dışında konu harikaydı ama, özünde diyeceğim şu ki hiçbir derinlik yoktu. Karakterlerin kendi hayallerinin peşinden giderken çektikleri ızdırabı bile verememişler. Yalandan gömleğin üstünden soğuk ütüyle geçer gibi geçmişler. Bir hayalin, bir tutkunun peşinden gitmenin, o tutkunun bazen insanın sonunu hazırlayan hastalıklı bir hırsa dönüşmesinin filmini izlemek isteyenler için bunun çok iyi örnekleri var zaten. Yani gider 'Black Swan' izlerim onun için. Natalie Portman'ın tatlı tatlı delirişiyle kendimden geçerim. Bununla değil!

Ama, hazır yeri gelmişken, 'sevme biçimleri' üzerine de iki kelam etmek istiyorum. Yani esas oğlanın kızı nasıl desteklediği ve Emma Stone'un onu nasıl kösteklediği üzerine... Birini deliler gibi sevmemiz onu "kendimize göre" sevmemiz anlamına gelmemeli. En klişe ama en anlaşılır şekilde örnekleyeceksem, motor tutkunu bir adama aşık olup da bir süre sonra, "Ama bu çok tehlikeliieeeee, inan seni düşünüyorum aşkııaammmm, sana bir şey olursa ben n'aparıııaammm" demek gibi bir şey. Birbirimizi böyle sevmeyelim ya! Bu saf bir sevgi çeşidi değil, bencilliğin dik alası. Sözü filmde kızın oğlana, "Bu turneler hep böyle devam edecek mi? Peki biz ne olacağız?" diye diye çocuğun kafasını düdüklemesine getireceğim. İçimden, "Cehennemin dibi olacaksınız" diyerek ekranın içine dalıp, kızın etini çimdiklemek geldi. Nitekim oldular!

Son olarak 14 dalda Oscar adayı olmasına geleceksek, ikinci 'Titanik' vakası diyorum. Susuyorum.

30 Ocak 2017 Pazartesi

SEVGİLİM ONLAR DOĞAYA DÜŞMAN

Konuya biraz felaket tellalı gibi gireceğim ama zaten Sağır Sultan'ın bile duyduğunu farz etmek istiyorum; Belgrad Ormanı, Maçka Parkı ve hatta çok da uzun olmayan bir vadede Üsküdar Sahili için tasarlanan hain planları... Hani önümüze geleninin 'vatan haini' diye gözünü oymak istiyoruz ya şu günlerde. Buyurun, "Vatan hainliği öyle olmaz, böyle olur, göz öyle oyulmaz böyle oyulur" diyor açıktan birileri. 'Tehlikenin farkında mısınız?' Ya da ne kadar farkındasınız? Biliyorum, yaşam kalitesinden tek anladıkları gideceği yere en kolay ve en hızlı şekilde ulaşmak olan birilerine yeşilden, doğadan, nefes almaktan söz etmek biraz komik kaçıyor ama ben yine de deneyeceğim şansımı. 

Bir yılı aşkın bir süredir Üsküdar'da yaşıyorum. Yerlisi olarak bir tavsiyem var: Hafta sonu geldi mi, sahil boyunca oluşan o izbe kalabalığı bir an için sil hafızandan. Fırsatın varsa hafta içi, erken saatlerde hiç olmadı 10 dakikalık bir yürüyüş için düş yola. Ya da bir yaz akşamı, gün batımını seyre dal...  Gözün gördüğü güzelliği, ruhun doyduğu huzuru ben sana resmedebilmeyi çok isterdim ama sen kendin deneyimle bir gün, ne olur! Al şöyle Kız Kulesi'ni karşına, rüzgar yalasın ağzını yüzünü, bir de kahve ısmarla kendine en köpüklüsünden... Türlü türlü hayaller kur sonra. Kulak arkası etme bak, çok dua edersin bana!

Gelelim Maçka Parkı'na, İstanbul'da, yurt dışında görüp de ağzının suyunu akıtan o parkların duygusuna en yakın alan belki de burası. Bir kere güvenli ki bu çok çok önemli. Güvenin altını niye çizdim hemen söyleyim onu da. Ankara'da Kurtuluş Parkı'nda mesela öyle keyfine göre yayılıp yatamazsın. Eline bir kitap, yanına bir kahve alıp da saatlerce huzur içinde takılamazsın. Hemen yanaşır biri yanına, en 'delikanlısından'. Tanışmak ister, konuşmak ister, fırsat versen ya da o bulsa daha neler ister de şimdi hiç girmeyim oralara. Sen anladın işte ne demek istediğimi. Maçka Parkı bu açıdan bakınca resmen kurtarılmış bölge gibi. Gece 11'de tek başıma boydan boya yürümüşlüğüm de var, gündüz saatlerce çimenlerine yayılmışlığım da. Ama işte galiba bize böylesi FAZLA! 

Biliyorum, bıktınız benim Babaannemin deyimlerinden ama üzgünüm, patlatmak zorundayım yine bir tane daha: Çingeni saraya koşmuşlar, ille kasnağım demiş! 

Nemize gerek bizim insan gibi vakit geçirmek değil mi? 

Ve Belgrad Ormanı: İstanbul gibi nüfusu 20 milyonu geçmiş bir şehir için resmen çölde vaha! 

Ha, bir de "Şurama kadar geldi" diye bir deyim var ama her ne hikmetse, elalemin orası her neresiyse sanırım bizim 'oramız" yok! Bizim hiçbir şey, 'bir yerimize' kadar gelmiyor! 

Bakın peşin peşin uyarıyorum sizi. Üsküdar Sahili için planlan kazıklı dolgu mu ne zıkımsa artık, düşündükleri şeyi hayata geçirmeye kalktıklarında ben de kendimi Aylin Nazlıaka misali gidip sahilde bir vapura zincirlemeyeceğimin garantisini veremiyorum kimseye. 
E, ne sanmıştınız!? 
Bir aktivist kolay yetişmiyor! 

(İçinden 'kazıklı dolgu' geçen bir deyim düşünüyorum şimdi bir taraftan bulamıyorum, neyse. Siz bulursanız bir zahmet benim yerime de şeyapın 

Bu arada, bir süredir düzenli olarak her gün bir saat yürüyorum ben. Zamanla koşuya çevireceğim hadiseyi aslında. Yani niyetim bu en azından. Şimdi kendimi önden hazırlamaya çalışıyorum biraz duruma. Veee, sabahları o sahil yolu boyunca yürürken aldığım hazzı anlatabilmem için kelimeler kifayetsiz. Ki ben böyle söylüyorum ama bakmayın bu da zaten kaç yıl öncesine kadar bozulmuş hatta kabaca içine edilmiş hali. Ama birilerinin içi hala dolu sanırım. Ikınmaları bitmiyor demek ki. Yani size bu kadarı da fazla diyorlar. İnsan gibi yaşamak sizin neyinize diyorlar!

Bu kadar tükürük içinde kalıp da bu kadar yarabbi şükür diyen dünyada kaç millet var diye merak ediyorum bazen! 

Belgrad Ormanı'ndan tren geçirmek ha? Aklınızı seveyim sizin!





9 Ocak 2017 Pazartesi

İKİMİZDEN BİRİ ÖLMEDİĞİ SÜRECE...

Babamın bir deyimi vardır, kafası çok dağınık olduğu zaman şöyle der, "Kafam at alıp eşek satıyor". :) Bu ara biraz öyleyim. Aklım da ruhum da bi dünya. Her yer her yerde. Neyi nereye koyduğumu bilmiyorum. Bulamadığımı nerede aramam gerektiğini de... Hayatım boyunca siyasetle çok haşır neşir olmadım ama hiçbir zaman apolitik de olamadım. Yine babamın sayesinde. Her gün mutlaka gazete okumayı ve o gazetenin ıncık cıncık her yerini okumayı babam öğretti bana. Kasten değil ama, görerek öğrenme diyelim. Her (şanslı) kız çocuğu gibi ben de babama hayrandım. O ne yapıyorsa aynısını taklit ediyordum. Karakterim bu kadar benzemeseydi belki daha mutlu bir insan olurdum o ayrı. Etkilenme eşiği yüksektir babamın. İyiliklerden de kötülüklerden de... E, bu da haliyle biraz yoruyor insanı. Her şeye bir anlam yükleme, her şeyin üstüne bir eğilme, bir bir şey işte... Halbuki ölüyü bile fazla kurcalayınca ne olduğunu biliyoruz hepimiz değil mi! :) İşte...
Ne anlatacaktım ve bu yazı nereye gidiyor hiç bilmiyorum şu an. :) Bu da yazının girişini doğrulama gibi oldu. İyisi mi bırakayım, dağınık kalsın böyle. Çok garip rüyalar görüyorum mesela şu ara. Hatun'u görüyorum sık sık. Sık sık, durumu ne kadar açıkladı bilmiyorum. Neredeyse her gün diyeceğim bir sıklıkta. Normal mi? Bilmiyorum... Dün Kadıköy'de Mephisto'ya girdim. Adalet Ağaoğlu'nun 'Bir Düğün Gecesi'ni alacaktım, Frank Herbert'in 'Dune'sini alıp çıktım. Durum o kadar karışık yani :) Oradan çıkarken şunu düşünüyordum, okunacak onca kitap, izlenecek onca film, yazılacak onca hikaye, görülecek onca yer, kurulan onca hayal... şu kısacık ömrün neresine sığacak? Cevabı bulamayınca biraz denize doğru yürüdüm ben de...
Hala yürüyorum... :)
Ama bulacağım, umut var yani!
İkimizden biri ölmediği sürece...





15 Aralık 2016 Perşembe

RÖTARLI: GRİNİN ELLİ TONU

-Akşam 'Grinin Elli Tonu'nu izlemeye gideceğim.
+Sakın gitme. Berbat bir film.
-Ama ben kitabını da okumadım.
+Okuma zaten, kitabı da berbat.
-Nasıl yani Zeynep Hanım! Bu kültürden tamamen mahrum mu kalayım?

Bu diyalog film ilk çıktığı zaman bir kafede otururken yan masamda gelişmiş, ben de istem dışı olarak kulak misafiri olmuştum. Yakın zamana kadar ne filmi merak edip izledim, ne de kitabını okudum. Taa ki 'Karanlığın Elli Tonu'geliyor haberleri çıkana kadar. Birden o diyalog geldi aklıma. Güldüm, sonra elim bilgisayara gitti. Kadın haklıydı. Ne yani, bu kültürden tamamen mahrum mu kalacaktım. :) Ayıptır söylemesi, yine eşşekler gibi çalıştığım bir gecenin sonunda bilgisayarı kucağıma aldım, filmi açıp yatağıma uzandım. Algıda seçicilik işte. Daha ilk sahnede esas kızın esas oğlana röportaj için gitmesi bir hoşuma gitti. :) Sonra olaylar gelişti... İzlemeyenler için çok tüyo vermeyim diyeceğim ama zannetmiyorum. Bence en son bir ben kalmıştım, ben de vazifemi tamamladığıma göre bodoslama dalabilirim. Bir kere filmde geçen sözüm ona fanteziler bence fantezi filan değil ama sevdiğim bir özelliğim var ki bir şeyden kendim hoşlanmadım diye bu durum onu ille de alaşağı etmeme sebep değil. Çok istisna durumlar dışında 'herkesin kendi tercihi tabii'der atlarım konunun üstünden. Bana tuhaf gelen benim yine (bence) olayı yanlış anlamam. :) Yani ben filmi pazarlamasında sunulan 'aşırı dozda cinsel içerikli' bir film gibi izleyemedim. O yüzden sahnelerin hiçbiri de aman aman abartılı, rahatsız edici filan da gelmedi. Zira etkilenmedim. Sarsılmadığıma göre bence sarsılacak bir durum yok. Bazı yerlerinde inceden dalgamı geçtim. 'Yav he he' dedim. Söz konusu cinsellik olduğunda çok hatır hutur şeyler bana zerre kadar etkileyici gelmiyor. Yani mesela şunu hatırlıyorum. Ankara'dayım o zaman. Dan Brown'un 'Melekler ve Şeytanları'nı okuyorum... Ama ne okumak, heyecandan göbeğim yırtılarak. Okumadım, içtim kitabı. Okuyanlar bilir zaten. Orada bir kadın ve bir erkeğin ortak bir amaç uğruna bir şeylerin peşinden giderken zaman zaman tatlı tatlı yakınlaşmaları, kadının bedenini adama doğru hafifçe yaklaştırması bana (o zaman için etraflarında bambaşka olaylar gelişirken, kafalarında bir milyon başka tilki dolaşırken) çok erotik gelmişti. Aralarında gerçek anlamda cinsel hiçbir şey geçmiyorken... Yani belki tuhaf bir benzetme olacak belki ama hani bazılarının savunduğu genel bir kanı vardır, "yırtmaç mini etekten daha seksidir" diye. Hah işte, biraz onun gibi bir his belki benimki de. Bir şeyin en sert hatlarıyla verilmesindense biraz üstü örtülerek, daha çok çevresinde dolanılması, kıyısından köşesinden geçilmesini hem daha naif daha etkileyici, üstelik çok daha erotik buluyorum. Yani şunu söylemek istiyorum. Duyguların sevişmesi, tenin sevişmesinden bence çok daha etkileyici. Pardon, düzeltiyorum. Mümkünse ikisinin bir arada olması kastım. Bu yüzden, filmin bütününden hiç değil ama esas kızın kendi sınırlarını o kadar zorlamasından acayip etkilendim. Ve sırf onun hikayesini kendi durduğu yerden nereye taşıyacağını merak ettiğimden 'Karanlığın Elli Tonu'geldiğinde sinemaya koşarak gideceğim. Ha, bu arada, kırbaç ne ayol :P Yani işin sado-mazo tarafı için de ille iki kelam edeceksem, şöyle düşünüyorum. Birin üzerinde tahakkum kurmak için öyle kılıç kalkan kuşanmaya hiç gerek yok. Hatta bence kılınızı kıpırdatmayın. :) Bence bu çok daha etkili bir yöntem.

22 Eylül 2016 Perşembe

HEPİMİZ BİRDEN ÇILDIRABİLİRİZ GÖĞE BAKALIM

Herkes mi çıldırdı? Aklım almıyor. İki gündür patlayan Brad Pitt ile Angelina Jolie'nin boşanma haberleri üzerine sevinç nidası göstermeyen bir ben kaldım herhalde. İnstagram hesabımın ana sayfası "oh oldu" paylaşımlarından geçilmiyor. Aslında ilk soru onların derdi bizi niye geriyor olabilir ama bu artık abeste iştigalden başka bir şey değil. İlgilendiriyor işte yahu. Seni ilgilendirmiyorsa yanındakini, onu ilgilendirmiyorsa ötekini ilgilendiriyor. (İlgilendirmiyor diyen de yüzde doksan ihtimalle yalan söylüyor zaten.) Hepimizi ilgilendiriyor. En entellektüel duranımızı, en bir yerinden tüy aldırmayanımızı bile ilgilendiriyor. Açıktan değilse gizliden okuyor. Ama bu işin içine girdiğimden beri şuna eminim ki herkes şu ya da bu ölçüde magazin okuyor. Bunda anlaştıysak tepkilerin içeriğine giresim var hemen. Bir boşanma haberine niye herkes bu kadar sevinç gösterir. Kimse bu söylediğime cinsiyetçi bir yaklaşım, aman da ro ro ro diye atlamasın hemen. Başka bir şeyin altını çizmek için bu örneği vereceğim. Mesela adam eşcinsel, daha önce defalarca "bizim tek eşli olmamız mümkün değil" şeklinde açıklamalar yapmış. Ama o da seviniyor! :) Niye? Karma'dan söz ediyor. İlahi adaletten söz ediyor. Neymiş, bu hayatta yaptığımız her şey geri dönüp bizi bulurmuş. Yahu seni niye bulmuyor o zaman!? Ya da senin inanışına göre 70'inde bile olsan bugün yediğin hurmalar eninde sonunda gelip seni tırmalayacak. Neye sevinç gösteriyorsun bu kadar? Öyle bir şey yok. Ben size söyleyeyim. Mahkeme kadıya insan insana mülk değil kardeşim. Sanmıyorum ama konuya hiç hakim olmayanlar için minik bir hatırlatma yapayım. Bu bizim Brad var ya :) Angelina'yla birlikte olmaya başladığında Jennifer Aniston kızımızla evliydi hani. Sonra ondan ayrıldı ve malumunuz bin yıldır Angelina'yla beraber. Bizdeki Demet Akalın hadisesinin batı versiyonu yani. Geçen yıla kadar resmi olarak evlenmemişlerdi bile ama üçü biyolojik üçü evlatlık olmak üzere altı çocukları var. Kaç yıldır hepimiz Angelina'nın Brad'a hayran hayran baktığı fotolara bakıp bakıp iç geçirdik. Bir adama öyle bakabilecek kadar aşık olmayı diledik. Bir kadının üç çocuktan sonra nasıl o kadar dünyalar güzel olmaya devam edebildiğini gıptayla izledik. Sular duru duru akarken herkesin sevgiyle, hayranlıkla izlediği o kadın bir anda yine 'yuva yıkanın yuvası olmaz' yaftasının içine yerleştiriliverdi. Ha bir de meselenin her durumda topun dönüp dolaşıp kadının kucağına bırakılması durumu var ki evlere şenlik. Bunu da yapan yine en önce kadınlar. Yani Angelina yuva yıkan kadın ama Brad ne b.kum oluyor afedersiniz. Şimdi böyle düşünüp de benim bu yazdıklarımı okuyan kadından ilk yükselen cümleden o kadar eminim ki, "o da aynı b.k" der hemen. Yalan. Demiyorsununuz, mecbur kalmadıkça, biri özellikle bu cümleyi kurmadıkça demiyorsunuz. Brad da (Ahmet, Mehmet ya da Osman efendi işte) adam olsaydı da yapmasaydı demiyorsunuz. Kadın her durumda 'baştan çıkaran' çünkü. Direk tu-kaka yani. Bütün oklar benzer durumlarda önce kadını hedef alıyor. Önce kadını taşlıyor. Sonra az buçuk hakkaniyet duygusu olanlarınız da, 'e tabii, erkeğin de dikkat etmesi lazım' filan minvalinde bir iki kuru laf ediyor. Ama kadına yüklenirken o köpüren ağızlar erkeğe karşı nedense hep daha usturuplu. Yazık. Vallahi de billahi de yazık. İnsanlar biriyle beraberken başkasına aşık olabilir. Umulan, temenni edilen elbette bunun kimsenin başına gelmemesi. Ama burası hayat arkadaşlar. Hayatın zemini de çok kaygan. Ve bence o zeminde en önce kayanlar, en küçük durumda sersem gibi yere çakılanlar çoğunlukla böyle konularda kocaman laflar edenler arasından çıkıyor. Ha diyebilirsiniz ki 'ben böyle düşünüyorum kardeşim'. Eyvallah düşün tabii de, sevinç de gösterme yahu. Başkasının üzüntüsünden kendine sevinç devşirme. Bir de şu var, hemen açıklık getirmek istediğim :) Angeline benim babamın kızı değil, Jennifer da sizin babanızın kızı değil. Ama şunu söylemeden geçemeyeceğim. Sevgilim beni Angelina gibi bir hatunla aldatsa direk havlu atarım. :) Yapacak bir şey yok yani. Aşık atılmaz. Hayatlarında başarılar dileyip usul usul topuklarım. :) Acıysa da efendi gibi yaşarım. Zira gerçekten karma diye bir şey varsa o beddua da gelip yine seni bulacak çünkü. Onu da geçtim, başkasına aşık bir adamı ısrarla istemeye devam etmek diye bir şeyin gerçekliğine zerre kadar inanmıyorum. Ego o arkadaşlar ego!  Aşk falan değil. En iyi ihtimalle henüz adı konmamış başka bir hastalık olabilir. Hayır, başkasını arzuladığını bildiğin bir adamın bedeniyle sen ne yapmanın peşindesin hala!? :) Anlayan beri gelsin. Valla ben o adama bir daha elimi değil, günahımı vermem. :P Bence siz de vermeyin. Naçizane tavsiyemdir.

17 Temmuz 2016 Pazar

'ÖNÜMÜZ TEMMUZ... ÖNÜMÜZ AĞUSTOS... NASIL OLSA'

Güzel yazılar okumak istiyorum... Denizden, kumdan, güneşli günlerden söz eden. Bir sahil kasabasını anlatan, en ince ayrıntısına kadar. Güneş en güzel nereden, kaçta doğup batıyor, sabah en taze, en güzel poğaçası hangi pastanede yenebiliyor, köşedeki bakkal Mahmut Efendi dükkanı kaçta açıp, kapıyor... Saat 22.00'den sonra gidene muzip muzip gülümseyerek iki tane bira veriyor mu? Sahilde insanlar yayılıp çekirdek çitlerken arkada iki köpeğin tatlı tatlı oynaştığı manzaralar gezinsin istiyorum sadece gözlerimin önünde. Bir yerlerden güzel müzik sesleri gelsin. Vivaldi çalsın evin birinde. Dört mevsimin resmini çizsin gözlerimizin önüne. Ya da Chopin. Saat sabah 07.00 suları olsun. Işık süzülürken bir yandan içeri, tatlı bir rüzgar odanın perdelerini havalandırsın... Öylece dalıp gideyim. Aklımdan hala okuyamadığım onlarca kitabın listesini yapayım. Gitmediğim, görmediğim ülkelerin hayalini kurayım. Aşık uyanayım her sabah. Bir insan yüzüne bakarak, her defasında o kaşın, o gözün nasıl o kadar güzel olabildiğine şaşarak... Sonra o şiirler okusun kulağıma... "Önümüz Temmuz... Önümüz Ağustos Nasıl Olsa" desin. "Sonrası iyilik... güzellik" desin. Sonrası iyilik... sonrası güzellik... sonrası aşk olsun! Bütün askerler aşık, bütün polislerin aklını alan dünyalar güzeli bir sevgilisi olsun. Bütün imamların evde onları bekleyen sıcak bir çorbaları, hoş sohbet bir kadınları, tatlı bir uykuları olsun. Çok mu zor? 

15 Mayıs 2016 Pazar

GÖZLERİNE BAKINCA BAHAR ERKEN GELDİ İSTANBUL'A...

 Çok değil bir buçuk yıl öncesine kadar Ankara'da, Tunalı'nın dibinde, topu topu 600 lira kirayla şahane bir terasta kalıyordum. İstanbul'a ilk geldiğimde ev kiralarını ilk duyduğumda kelimenin tam anlamıyla dumura uğramıştım. Hep balkonlu minik ama çok güzel, benim anladığım anlamda güzel... bir ev hayal ediyordum. Kutu gibi olsun, ama ferah olsun, aydınlık olsun, sabah gözümü açtığımda içeri gün ışığı süzülsün istiyordum ve fakat bunun hiç mümkün olmadığını sanıyordum. Hani nasıl söylesem, allahın unuttuğu yerlerde, tuvaletten hallice, bir odası zinhar apartman boşluğuna bakan, izbe, kapkakaranlık evlere istenilen kiraları duyduğumda, "yok" dedim, "unut Oyacığım, senin gördüğün o düş düş bile değil". Düş bile olamaz dediğim gerçek oldu. Minik balkonlu, sabah uyandığımda ışık koynuma dolan, apaydınlık, kutu gibi bir evim oldu. (Şu an bu yazıyı o balkonda yazıyorum. ) Ve bunun içimde yarattığı mutluluğu demeyeceğim, tam da eskilerin deyimiyle bahtiyarlığı anlatamam size. 

Bir buçuk yıldır İstanbul'dayım. Aşkım arttı azalmadı. Her gün geçtiğim sokaklarına hep büyüyen gözbebeklerimle baktım. Kirine pisine, lanet trafiğine tek gözümü kapatıp, denizine, boğazına, baharda açan erguvanlarına baktım. Kanlıca'da yoğurdun, Çınaraltı'nda kahvenin, Karaköy'de kahvaltının, Hisar'da bir kış günü, gece yarısı,  sevgilimin önce "iyi ki doğdun bebeğim" derken cebinden çıkardığı, kendi hazırladığı vodkanın tadına, sonra onun gözlerine baktım...  Ben onun gözlerine bakınca bahar erken geldi İstanbul'a!... Baharımı bahar yaptım. 

Çalıştım, yoruldum, bazen isyan ettim, ağladım... bazen mutluluktan dolan gözlerimle iki elimi kafamın arkasına götürüp, gökyüzüne bakarak, "Allaahhhhh be!" dedim. Sonra o anların hepini hatırlarken gülümsedim. Gülümsemeye devam ettikçe kendimi daha çok sevdim...

Sonra, günlerden bir gün kafama yeni bir şey taktım. Yogaya başladım. Kötü bir huyum ver benim. Nasıl desem, biraz maymun iştahlıyım. Bazen bir şeye deli bir heyecanla başlayıp üç gün sonra bırakırım. Bir de başlayınca, bir kez içime düşünce kene gibi yapıştıklarım, öldüm allah kopamadıklarım var. Yoga öyle oldu benim için. Karda, kışta hiçbir şeyi bahene etmeden devam ettim. Son iki aydır özel sebeplerle ara vermiştim sadece. Yakında yeniden başlayacağım. Onun bünyemde yarattığı heyecanı da bilahere anlatırım. Ama bazen bir şey oluyor ve aklın kalbin her neredeyse onunla ilgili bir şey-ler gelip seni buluyor. 




İşte Yoga Journal Türkiye'yle öyle buluştum. 
Bir gün kendilerinden şöyle bir mail aldım, "bizim için yoga söyleşiler yapar mısın?"
Dedim ki "bayılırım...." :) 
Yeni sayı için Demet Kutluay ile söyleştik.  Bence çok güzel oldu. :) Çok yakında çıkıyor. 
Onu da biahere davul zurna eşliğinde duyururum. 
Yaptığım her şey için "siz de yapın, mutlaka deneyin" demem ben kolay kolay.  
Şimdi söylüyorum. Bence yogayı mutlaka deneyin. Emin olun, bedeninize yapacakları ruhunuza katacaklarının yanında hiçbir şey.
Demişti dersiniz. 
Benden söylemesi. :) 

Ha bir de çocukların gözlerine bakmayı unutmayın. 
Ben bu ara sık yapıyorum. 
Acayip iyi geliyor. 

Bye! (şimdilik) 

:) 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...