28 Haziran 2015 Pazar

BEN SOYUNDUM SIRA SENDE

Espiri yapıyordum ben aslında. Ciddiye aldı. Tükürsene ağzıma dedim. Tükürdü... Rivayet odur ki bebeklerin ağzına kim tükürürse ona benzermiş!.. Ben artık biraz ona benziyorum... Ne zaman aynaya baksam, gözlerim kendiliğinden kısılıyor sanki... Benimkiler kocaman. Onunkiler ip gibi. Gülünce kayboluyorlar...
şimdi benimkilerin de birazı gitti.
Birazı gitti, birazı duruyor...
Artık daha yakınız!
Ama Tehlikeli Masallar'daki yılan hikayesini hatırla.
Eşit olmak zorundayız.
Ben biraz göz-ümden verdim.
Sen de biraz öz-ünden ver!

15 Haziran 2015 Pazartesi

COŞKUYLA ÖLMEK

Eskiden sıkılsam da, sevmesem de başladığım bir kitabı sonuna kadar okuma zorunluluğu hissediyordum. Değilse kendimi suçlu hissediyordum. Attım o yükü omzumdan. Zaman kaybı gibi geliyor, küt diye bırakıyorum. Bir de başlayıp elimden düşüremediklerim oluyor ki, üzülerek itiraf ediyorum ama bu söylediğim bin yılda bir oluyor. Bir kaç yıl önce Şule Gürbüz'ün Kambur'unu okuduğumda "hayatımın kadınlarından biri" ilan etmiştim kendisini. Bu yıl yolumuz tekrar keşisti. İlginç bir şekilde bir kaç gün arayla birbirinden bağımsız üç farklı insan bana aynı kitabı önerdi. Ahmet Bozkurt ki kendisini hayatımın entellektüeli diye tabir ederim, Nurdan Ulutaş'ım ve Gizem'im. Bir koşu gidip aldım kitabı ve Kambur'la başlayan aşkımız Coşkuyla Ölmek-le tutkuya dönüştü resmen. Arada bir güzel, iyi, fena değil, hatta "baya iyi" diye birbirimize önerdiğimiz şeyler gibi değil bu. Duygularıma, fikrime zerre kadar güveniyorsanız size şu kadarını söylüyorum. Bugün biri bana dese ki "Oya çok vaktim yok, okumayı da değil sevmek zerre haz etmiyorum. Bana de ki şu hayatta okunacak üç kitap var, o üçü hangisi? " Birinci ve üçüncüm değişir ama ikincim ömürlük aynı kalacak gibi bir his var içimde. Şule Gürbüz...bu adı unutmayın. Coşkuyla Ölmek... okumadan ölmeyin! Bu arada ilginç bir detay daha. Şule Gürbüz aynı zamanda Türkiye'nin ilk kadın saat tamircisi. Milli Saraylar'da araştırma görevlisi ve Londra'da felsefe okumuş. Geçtiğimiz Yıl NY Times'ta şöyle bir söyleşisi yayınlanmış. Bizde google amcayı alt üst ettim. Çok az haber bulabildim. Büyüğünü yapmak umarım bana kısmet olur! :)

"Başkalarının perişanlığını görmek beni hayata ısındırmadı, hepi topu buymuş demek soğan ekmeğe iştahlandırmadı. Ölüler ve ölenler hayata bağlamadı. Balığın suda kayışı da, tavada yanışı da gayretle acıklı idi de, ummanın buna ses çıkarmayışı niye idi?" 

Bu kadar der, öper giderim.
Sağlıcakla kalın.


12 Haziran 2015 Cuma

İKİ ÇANTANIN SAHİBİNİ BİRBİRİNDEN NASIL AYIRIRSIN?

İki çantayı birbirinden ayırmaya çalışıyoruz. Ben diyorum ki"şu olamaz bence çok küçük, o böyle küçük çanta kullanmaz. Yanımdaki diyor ki "hayır o prada kullanıyor!" Düşünün ki o çantanın sahibiyle bin kere aynı masaya oturmuş yemek yemişim, aynı tabaktan değilse bile yanındakinden. Aşık olmuşum melankolimi paylaşımışım, başka bir gün çok sevinmiş boynuna atlamışım... ve daha neler...
Kullandığı bir çantanın onun olup olmadığından emin olacak tek bir yöntem geliştirebilmişim. Her şeyi yanında ister + hiç bir şeyin eksikliğine tahammül edemez= küçük çanta kullanmaz! Ben de yani eksik miyim neyim? :) O çantanın markasına bir allahın günü dikkat etmemişim demek!... Umrumda olmamış. Ayırt-edici özelliklerimin arasında kendine yer bulamamış!... Sevdim kendimi. Yanımdakine hayret ederek... 

dipnot: o çantanın sahibi de adım gibi eminim ki "prada" diye değil çok sağlam ve içine her şeyimi doldurabiliyorum diye bakıyor ona, dostlar alış-verişte görsün diye değil!

11 Haziran 2015 Perşembe

BİR KEMENÇE USTASI: ŞEYDA HACIZADE

Tophane'den kaptırmışım kendimi, Galata'ya doğru yürüyorum... Derken minicik bir kapıdan, çok tesadüfen kafamı uzatıyorum. İçerde bir şeyler beni çekiyor ama daha girene kadar aslında ne olduklarını bilmiyorum. Zira dışardan baktığınızda aslında hiç bir şey anlaşılmıyor. Ben oranın bir oyuncak ve kukla atölyesi olduğunu bilmiyordum. Orda öyle bir mekanın olduğunu da! Kapıda bir tabela yok. Burası da "şöyle bir yer" dedirtecek en küçük bir işaret yok. Dükkanın camında size "hadi gelsene, beni sevsene" işareti çeken süslü bir şeyler de!  Dediğim gibi bunların hiç biri yoktu ama ben bir şekilde "çekildim" o kapıdan içeri. Görünmez bir el, ya bileğimden tutup çekti, ya da arkamdan itekledi. Orasını bilemiyorum. Bildiğim bir tek şey var, o atölyeye ve orda "can" bulmuş her şeye aşık oluyorum! O beyaz tül perdelere, küçük kukla adamlara, çalışma masasının önündeki duvarda asılı çerçevelere... ya da geçelim hepsini yahu! Ruhuna aşık oldum, ruhuna!...
Şeyda Hacızade, aslında bir kemençe ustası. Bu beni daha da büyülüyor. Bayılıyorum böyle düz çizginin dışındaki insanlara, işlere...
İçeriyi biraz gezdikten sonra "bir kaç fotoğraf çekebilir miyim?" diyorum, gördüğüm en güzel kemençe ustasına! :) "tabi" diyor, çekiyorum... Biliyorum güleceksiniz şimdi ama kapıdan dışarı çıktığımda kendimi Ferdinand Macellan gibi hissediyorum... Sanırsın Büyük Okyanus'u geçtim!
Küçücük bir mekanda kendi dünyasını kuran herkese de bu vesileyle teşekkür ediyorum! Emsal teşkil ediyorlar. "Bak ben yapabiliyorum, istersen sen de yapabilirsin!" diyorlar. En azından ben bu mesajı bir şekilde alıyorum. Bak onun çocukluk oyuncağı tahtaymış. Benimki kalemdi, seninki kim bilir ne? Hadi yüzünü ona dön-se-ne...

Serdar-ı Ekrem sok. 61/B Galata @storydıtoy


6 Haziran 2015 Cumartesi

ALDIM VERDİM YENEMEDİM!

Bir zamanlar flört ettiğim bir oğlan birazcık bozuk atınca "ne o sıkıldın mı!" demiştim bir gün. "Sanmam. Hiç sevişmediğimize göre sıkılmış olamam!" demişti. Ankara'dayken deli gibi seyahat peşinde koşturuyordum. Sürekli "şuraya gideyim, şurayı da göreyim" planları kuruyordum. İstanbul gözümü kör etti sanki! Hipnotize gibi bir şey oldum ben burda. Kendimi ondan alamıyorum. Sürekli bir keşfetme arzusu... İnsan bir şehirle böyle bir ilişki kurabiliyorsa bir insanla da kurabilir bence! Ben aşkın asla sonsuz olmadığına kesin kes karar vermiştim oysa ki. İnsanoğlunun kat-i suretle tek-eşli olamayacağına!!! İstanbul bunun aksine ikna etti edecek beni! Ramak kaldı. O kadar renkli o kadar baştan çıkarıcı ki! Kralı gelse gözüm görmez derken inanın çok samimi söylüyorum. Ben bunu atıyorum bir Paris için söyleyemem mesela. Bence kimse de söyleyemez. Evet çok romantik evet büyüleyici, aristokrat bir havası var ve çok cool! Ama işte orda bitiyor. Beyoğlu'nun ara sokaklarındaki oryantalizmi ara ki bul! Yok, bulamazsın. Neredeyse tüm dünyanın poposuna parmak atanların bir çoğu da böyle düşünüyor zaten. Boşuna değil. Var işte bir bildikleri. Bu şehirde her şey var! Yeğenimin "Sinan'ın gözlerinde her renk var hala!" benzetmesi gibi işte. Sonra tuhaf bir ele avuca sığmazlığı var. Sana dünya-ları vaadedebilir ama asla teslim etmez kendini bütünüyle! O yüzden de heyecanın asla tükenmez. En azından bende yarattığı hissiyat bu. Hiç bir zaman sahip olamayacağını bildiğin şeye de heyecanın da merakın da tükenmiyor haliyle. Sürekli bir fethetme arzusuyla yanıp tutuşuyorsun. Tam yaklaştı, öptü öpecek derken çenesini aşağı indiriyor birden... ve iddia ediyorum ki bunun hazzı dünyanın en iyi birleşmesinde bile yok! Ben size diyim! Bu yüzden belki de sahip olduklarımız kadar ol-a-madıklarımızın da kıymetini bilmek lazım. Aslında insanı ayakta tutan yegane şey belki de bu! Ezel Akay'a huzurlarınızda bir kez daha şapka çıkartıyorum. "Yani siz şimdi edepli edepli karınız mı metresiniz mi diye soruyorsunuz. Ben tokmakçımız diye düşünüyorum" demişti hani. "Bu şehrin her köşesi benden daha büyük, daha bilgili, daha derin... evet yani; eğer buna cinsel bir metafor gözüyle bakacaksak alttayız biz" diye de eklemişti hani! Kıssadan hisse, eskilerin dediğine geliyoruz yine. Sonsuz aşk var; var var olmasına da, hiç bir zaman gerçek manasıyla bütünleşe-me-men lazım! Hep bilmediğin bir sokağı, bin kere arasan da bulamadığın bir adresinin olması lazım.

Sabır neydi?

Yaklaşık iki buçuk ay önce bir sabah koşma sevdasıyla uyandım. Rüya görmüş gibi... Blogumu düzenli okuyanlar Hatun'umun da hayatıma bö...