31 Ocak 2013 Perşembe

İmam böyle olursa, niye gitmeyim ki!?

Bi masanın etrafında dört kişiyiz. Kelimenin tam anlamıyla "dost meclisinde" yiz...
Herkes olduğu gibi...süs yok, caka yok, tavır yok!
Karşımda oturan adam, Dil Tarih'te tiyatro okuyor.
Kıskanmıyor muyum içten içe?
Belki biraz:)
Çok iteledi beni, "gel etme eyleme" dedi!
Aslında bi kez denedim, vallahi denedim!
Başvurunun son günüydü, kalktım Gazi Lisesine gittim.

Dedim ki "acil diplomama ulaşmam lazım."
-O iş öyle kolay olmuyor, nerde senin  diploman?
"E  nerde olacak, okuduğum okulda, Dokuz Eylül Üniversitesinde, ama bana git ordan temin et demeyeceksiniz heralde!? " diye gürlüyordum ki...
Dedi!
Aynen böyle  söyledi.
"Arşivdedir, şu an ulaşmamız mümkün değil.  Bugün git, yarın gel!"
Mümkün değil,  dedim.
Bugün başvurunun son günü, dedim!
Lütfen yapmayın! dedim.
Dedim de dedim...
Ne dediysem, o asık suratlı bıyıklı amcayı, bi türlü ikna edemedim.

( Tabi şimdi, zaten bi kez üniversite okumuş birinden ikinci kez başvuru yaptığında taaa lise diploması neden istenir?!?! hangi akla hizmettir? sorusuna  hiç girmeyim...)

Kısmet değilmiş diyelim...benim o anki duygu dünyamı bi kenara iteleyip, gerçeklere... dört kişilik masamıza dönelim.

Söz sırası Özlem'de!
Anlatıyor...

"İstanbuldayım...bi cafede oturuyorum.
Bir Harley gelip cafenin önünde duruyor.
Motosikletin üzerinden, genç bir adam iniyor... Ayaklarında  postal, üstünde kargo pantolon, onun üstünde de deri mont olan  bir adam!

(Laf aramızda, belli ki bizim kızı biraz cezbediyor! Zira ayrıntıları çok net hatırlıyor.   :)

Bildiğiniz Rocker bir tip tarif ediyor.
Pür dikkat dinliyoruz. Hikaye devam ediyor...

Adam bi ara masaya geliyor, masadaki biriyle ayaküstü sohbet ediyor ve gidiyor...
Sonra arkadaşı Özlem'e dönüp "sence bu adam ne iş yapıyor" ? diye soruyor.
Özlem "ne biliym ben!" diye cevap veriyor.
Bi tahmin yürüt işte, "at" diyor!
Özlem "atıyor!"
"Müzisyen olabilir, oyuncu olabilir, öğrenci olabilir ne biliym ben, o tip bişey işte" diyor.
Sonra ekliyor. Bunlar gibi bi yüz tahmin daha yürütebilirdim ama;  yüzüncü de bile doğru şeyi tahmin etme olasılığım sıfır(mış).
Zira adam "imam" mış!
diyor...

!!!

Hönk!

Özür dilerim, biraz kaba bir tabir oldu ama;  o anki halimizi bundan daha iyi ifade edecek bi sözcük  bulamadım.
En azından kendim için şöyle değiştireyim.
Hönk diye kaldım! :)

Ama bu hikayenin beni asıl vuran yeri, bundan bir adım sonrası.
Lütfen buraya dikkat kesilelim. :)

Özlem büyük bi şaşkınlıkla dönüyor arkadaşına. "Nasıl yani yaaa? bu adam imam mı şimdi gerçekten?" diyor.
Arkadaşı "Evet, bildiğimiz imam,  hani şu namaz kıldıran-dan! bizim camide bize namazı, şte bu adam kıldırıyor" diyor.

Özlem yeni bir şaşkınlıkla tekrar soruyor: " Hadi canım! sen camiye gidiyor musun?"
Arkadaşı cevap veriyor;
"İmam böyle olursa, niye gitmeyim ki!?"

....

Çok güldüm...çok şaşırdım...duygulardan düşüncelere aktım.
Doldum, boşaldım...
sıra akmaya geldi.

Bu hikayede beni çok  çarpan iki temel olgu var.
Biri ÖN-yargılarımız ve biz!!!
Diğeri Özlem'in arkadaşının verdiği cevapta gizli.
Diyor ki: "İmam böyle olursa, niye gitmeyim ki !?"
Yalnız ben bu hikayenin,  şu an en tepesindeyim.
Tamam; derinlere dalmak, sizinle  "önyargı" dehlizlerinde yüzmek isterim.
Hem de çok isterim.
Zira kendim o kurşuna çok mağruz kalmış bir "kimse (?) " yim!
Biriyle biraz yakınlaştığımda "sen benim tahminimden ne kadar farklı bi insanmışsın" cümlesiyle hep yüz yüzeyim. Hatta şöyle düzelteyim. Yüz yüze ne kelime? bildiğiniz ense-tokatım yani. O kadar diyeyim.

Ne var ki yapıyoruz. Bazen o durumun,  en ağır eleştireni biz oluyoruz. Bazen en mağruz kalanı gene biz.

Yüz yüz bitmez o deniz...
Başlı başına bir kitap olur o.
Adı da "Ön-yargılarımız ve biz..."
Belki bi gün, başlı başına o konuya değiniriz.
Ama o gün,  bu gün değil!

Bu gün, şu gün;

İmam öyle olursa, o camiye ben de giderim!
Hem de öyle "eceli gelen it" gibi değil.
Çaresizlik anında secdeye varır gibi değil!
Bi yerim tutuşunca besmele çeker gibi değil!
Hani Mehmet Ali Erbil, Hemşo filminde diyorya: "Allahım! ilk cuma sendeyim!"

Bunların hiç birine benzemez benim o imamın arkasından gidişim.

Sorgusuz sualsiz giderim!
Korkusuz giderim!
Ön-yargısız giderim...!
Yaptığı işi üstüne yapıştırmayanın, onu  -sefer tası - gibi yanında taşımayanın, tek besin kaynağı o olmayanın,

İmam'a benzemeyen imamın, hacıya benzemeyen hocanın, "artislik taslamayan" oyuncunun, hükümranlık kurmayan amirin, "tanrı-cılık" oynamayan hakimin, harç kardığı belli olmayan amelenin...
ben, önünde her daim,
secde ederim...!

Keşke diyorum şimdi;
Keşke o deyimde mecaz olmasa.
Bir olumsuzluğu tarif etmek için kullanırız hani:
"Herkes kendine müslüman!" deriz.
Gerçek manasıyla düşünsek oysa...
Hoşgörü çok da doğurgandır halbuki, çok da çabuk meyve verir (di) ... AMA;

Bütün imamlar birbirinin aynı ol (ma) sa,
Herkes "kendi(ne)" müslüman olsa...!
Misal, her daim sağdan esen o yel, bu kez yelkenleri şaşırtsa,
soldan vursa!
olsak    a l a b o r a...!
belki çok başka bi yer olurdu,
dünya...!





dipnot: Mevlana bunu 600 yıl önce söylemiş: "Şimdi -yeni- şeyler söylemek lazım!"
Bir ikincisi, google' ı talan ettim. Tek bir tane orjinal imam fotoğrafı bulamadım. Harley'e gelince, özellikle boş seçtim; üstündeki imamı "siz" hayal edin...!   :)

27 Ocak 2013 Pazar

7 - 6 - 5 - 4 - 3 - 2 - 1 / sıfır...!

Ben demişti;
Sende en çok neyi sevdim biliyor musun?
Neyi? dedim.
Hiçbir tahminimin tutmayışını dedi.

Ezberimi bozan aklını, yoldan çıkaran yolunu, sondan anlatmaya başladığın filmleri yeniden izleme duygusu uyandıran zihnini.

Buluyordun!

Bir kitapta en kıyıda köşede kalmış cümleyi,
Bir filmin aslında en "oynan-mamış" sahnesini,
Bir şiirin ilk bakışta  -olmasa da olur- dedirten kafiyesini.

Sonra başlıyordum düşünmeye;
"Ben nasıl hiç görmeden atlıyorum,  o eşikleri  diye?"

Halbu ki sen söylemiştin bana:
"Vurgu her zaman sonda olur,
oraya odaklan"  diye.

Tam da söylediğin gibi yaptım her defasında, harfi harfine.
Ama sen!
"Son" da değil,  ya en başında ya da ortalarda bi yerde, artık kendimi rolantiye aldığım anlarda,   hep "hazırlıksız " yakaladın  beni!
Bütün tuzakların adımımı en gevşek  attığım yerlerde gizliymiş meğer;
her  defasında,
düştüm!

Bu deyim bunu anlatmıyor biliyorum ama;  nedense ben bize çok benzettim matematiğini.
Bal tutan, parmağını yalarmış hani!
O balı yedik!
Şimdi elimizde kalansa,
koca bir "hiçlik!"

En büyük duvarlarını "en önemsiz" bulduğum "şey"lerinin önüne ördün mesela.
Sırf  -kendince kurduğun gereksiz oyunlarla- dikkatimi oralara çevirmek için(miş) oysa...
Senin duvarlarının boyu yükseldikçe, ben daha bir azimle tırmanıyordum onlara.
Her seferinde bir "buluş"la karşılaşacağım sanısıyla...

Çıktım, baktım.
Bi bok olduğu yok-muş aslında!

Bütün gücümü öyle "hoyratça" harcattın ki bana!
O güce en çok ihtiyacın olduğu anda,
Ben çoktan "bitmiştim!"

Sense, hala içtiğim  o puroyu senin için üfürdüğümü sanıyordun o gün  yatakta,
parmaklarınla 7 yi gösterip "peki bu kaç" diye  gülümserken...

Ve hiç bilmiyordun!
Biz'im artık çoğalıp 10 olmamızın imkansız olduğunu.

O  bizim son sevişmemizdi ve,
ben o son puroyu
Belki de  ilk defa "senin atladığın" bir ayrıntının şerefine çekiyordum!

Ne çoğalıp  "10" olabilirdik artık!
Ne de var olan mevcudumuzu  koruyup, 7!

Biz olsa olsa bundan sonra eksilerek giderdik...

6

5

4

3

2

1

sıfır!


Sen ki, bunca "ayrıntı" severdin!
Bunu nasıl gör(e) medin?

der...ve susar adam!

Çünkü; der kadın.

Sen zaten 10'dan başlamıştın. En tepeden sonra gidilecek yer yoktur, mecbur inecektin yokuş aşağı.
Oysa ben, bir Gülten Akın şiiri gibiydim.

"Usul usul sevdim"

Daha gidecek çok yolum vardı benim...!

Bundan olsa gerek, sen yolu çoktan bitirmiş geri dönerken,
benim o son puroyu neyin şerefine üfürdüğünü atlamam!

Bu da benim için yeni bir deneyim olsun! :)

Fazla da uzatmaya gerek yok, Büyük babam öyle derdi:
"Az söyle kızım, az söyle.
Çok konuşanın anasını,
aslında az söyleyen beller hep! :)




25 Ocak 2013 Cuma

Çünkü her erkek, öyle sevilmeyi hayal eder...!

Öyle genel bir bilgi ki, öyle oturmuş içimize ve öyle kanıksamışız ki, doğruluğunu yanlışlığını bile sorgulamıyoruz artık.

"Erkek değil mi?"
"Erkek milleti işte!"
"Aldatmayan erkek yoktur!"
"Sen hiç -masum- bi erkek gördün mü?"

Yazmaya devam etsem burdan Fizana varır bu liste!

Erkekler şöyledir, erkekler böyledir...

Ben inanmıyorum!
ya da inanmak istemiyorum...

Çünkü masum erkek var mı ? sorusunu her duyduğumda, en önce "babamın" da bi erkek olduğu geliyor aklıma!
Orda duruyorum...!

Ve bunu hep söylüyorum, gene söylüyorum. O benim "en sadık sevgilim!"
Ve sadece "o" nun varlığı bile, tek başına benim kafamdaki bu genellemelerin hepsini silip süpürmeye yetiyor.

Dünyanın en masum adamı mı?
Belki öyle, belki hiç değil!

Ama mesela düşün ki, bana "en kırgın" olduğu gün...elinde koca bi demet çiçekle benim doğum günümü kutlamış bir  adam o!

"Bilsem ki hayatının geri kalanında,  verdiğin bu karar seni yüzde yüz mutlu edecek! o zaman susardım ama benim yüzde bire bile tahammülüm yok!" demişti...

Kahretsin! ne var ki o yedi yüz sayfalık "OLasılıksız"ı üç günde sular seller gibi okuyup bitirmiş bi kızdım ben ve çok iyi biliyordum ki, bu hayatın içinde  o "yüzde bir" ihtimal hep vardı!!!
Vardı da...
Ama ne şanslıydım ki, gene  aynı hayatın içinde,  benim yüzde bir ihtimalle bile mutsuz olma fikrime katlanamayan bir de "adam" vardı!

Kimse kusura bakmasın!
O sağ olduğu sürece...ben onunla aynı havayı soluduğum sürece... benim "bütün erkeklerin aynı!" olduğuna ikna olmam çok zor!
...

Bugün günlerden Perşembeydi.
En yakın halkadan üç dört arkadaşımla öğle kahvesi içiyorduk.
Bir sürü şey konuşuldu...
O konu başlıklarından biri de,  benim blog sayfamda yayınladığım bir yazımın,  hiç bilmediğim bir facebook sayfasında  tamamen bilgim dışında yayınlanmasıydı.

Çok şaşırmıştım, çok üzülmüştüm ama bir o kadar da mutlu olmuştum...

Üzüldüm, çünkü söylediğim gibi hiç bilgim yoktu.
Çok mutlu oldum, çünkü hiç tanımadığım insanların çok güzel yorumlarını okumuştum o hikayenin altında.

Dedim ki kızlara "o gün baktığımda hiç dikkat etmemişim ama biri aynen şöyle yazmış;

" Ne yaptınız yaaa! Peki benim şu an döktüğüm gözyaşının hesabını kim verecek!?"

İçimdeki bütün sular göğe doğru yükselmişti sanki o yorumu okuduğumda.

Benim hissettiğim bi duygu, hiç tanımadığım bi "erkeğin" gözlerini ıslatmıştı.

Az şey mi?

Benim için değil!

Ve "erkekler ağlamaz!" sloganının kol gezdiği bi memlekette bi erkek hem de bundan hiç yüksünmeden tüm samimiyetiyle öyle bi yorum yazmıştı.

Belki sizin için bunu anlamak çok zor,

ama insan duygulanıyor...

Senin hissettiğin bi duygunun hiç tanımadığın bir yabancının kalbini böyle burkabilmesi, insanı hallerden hallere sürükleyebiliyor.

Beni sürükledi...!

Ve dedim ki sonra "garip değil mi ama yaaa, insan böyle durumlarda nedense en duygulu yorumları hep -kadınlardan-bekliyor!"
Nasıl bir kafaysa bu artık!
Sanki "duygu" dediğimiz şey kadınların senetli sepetli malı!
Erkekler bedelini ödememişya çünkü...bu bilgi kafamıza böyle yerleşmişya...

Onlarda yok!
Bizde ziyadesiyle (?) sanıyoruz değil mi?

Oysa o yazının altındaki en samimi, en içten en güzel yorumları hep "erkekler" yapmıştı!
Hikaye bir aşk hikayesiydi ve ilginç bi şekilde en çok "erkekler-i" etkilemişti...
İlginç diyorum çünkü; kafamızdaki yerleşik -erkek- anlayışını tamamen ters köşeye yatırıyor!

Dedi ki Ayfer;
" Neden bu kadar şaşırdın ki? O hikayeden elbette en çok erkekler etkilenecekti.
Çünkü her erkek, öyle sevilmeyi hayal eder!"



Dipnot: O yazıyı yayınladığım ilk günlerde biri bana şu soruyu sormuştu "Gerçekten gözleri,  o kadar mı güzeldi!?"
Şimdi sıkı dur!
O soruyu soran da gene bir erkekti!

15 Ocak 2013 Salı

"Dans edemeyeceğim devrim benim devrimim değildir!" diyen bir kadına, Emma Goldman'a ithaf edilmiştir!!!

Ben de hayatımın bi döneminde müzik zevkinin insanı "kıro" yapabileceğine  inan(dırıl)dım.
Lisedeyken okumayı çok sevdiğim bazı kitapların adlarını, kendilerini "solcu entellektüel"  sanan bi grup arkadaşımdan hep  sakladım.

Gene o yıllarda sandalet giymenin,  hatta ipin ucunu kaçırıp "diş fırçalamanın" bile "düzene uymak" diye eleştirildiği sosyal gruplarla oturup kalktım.

Vitrinde gördüğüm bir eteğe hayran olduğumu söyledim diye adı "Özgür!" olan bi arkadaşım (en yakın arkadaşımın sevgilisiydi) beni yerden yere vurmuştu. "Tanıdığım en zeki kızlardan birisin ama bazen -sıradan kızlar- gibi "genel geçer" işlerle uğraşıp farkında olmadan kendini baltalıyorsun demişti!!!

Ne büyük bi cümle, ne iddialı, ne kocaman bi laf değil mi? "Genel-geçer" işlerle uğraşıp kendini baltalamak!!!
İkimiz de 16 yaşındaydık Özgür bana bu cümleyi söylediğinde.
Resmen kısa süreli bi  bunalıma girdiğimi hatırlıyorum. Sahip olduğum diğer bütün vasıfları sıfırlayıp  - bir eteğe hayran olabilecek bi kıza- indirgemişti beni.
Dümdüz etmişti...

Gerçi şimdi   biraz utanıyorum bunu itiraf etmeye ama;  sanırım bir iki damla gözyaşı da dökmüştüm o cümlenin ağırlığı altında ezilip; öfkemi iki damla suyla akıtmaya çalışmıştım.

Şimdi dışarda  bu Ankara ayazı...önümde bol köpüklü bi kahve ve ingilizce notları...aklımda "sen" varsın Özgür!
Senin,  Ankara Gazi Lisesinin önünde "hergele meydanı" diye anılan o "bit pazarı" kalabalığında, dilini ucu bilenmiş  hoyrat bir bıçak gibi  kullandığın o öğleden sonrası...

Nasıl bir düğüm attıysan boğazıma,
bak; hiç geçmemiş  demekki...!
hakkıyla yutkunamamışım...
Bunca zaman sonra...düğümlediğin yerden nasıl da sökülüp geldi.
...
Oysa  çok şey öğrettiler bana, haklarını yiyemem! Nazım'ın bütün şiirlerini o dönemde ezberledim. Maksim Gorki'nin Ana'sını onlar hediye etmişti bana ilk ve zaten  büyüyünce "devrimci" olmak isteyen küçük çocuklara ilk okutulan kitaplardan biridir.
Hemen ardından Jack London'un Demir Ökçe'si gelir.Onu Lenin'in Ne yapmalı?  ve Nikolay Çernikevski'nin Nasıl Yapmalı? kitapları takip eder ki ben o dönemde ikisinin sırasını karıştırmış, bunun için de "ince bir alaya" mağruz kalmıştım.

Büyüdüm...!

Malum; yazdıklarımdan da anlaşılacağı üzere "devrimci" olamadım!
Ola ola "sosyal demokrat bi babanın" sosyal demokrat bi kızı oldum.
Ha bak; inancım hep odur evet. Hep "sosyalizme" inandım! Ama şu yaşadığım "küçük burjuva" hayata bakınca da "sosyalistim ben" diyebilme cesaretini kendimde hiç bulamadım.

Yürüdüm...

Yürüdüğüm yolda; hiç bir kitabın "görev bilinciyle" okunmaması gerektiğini, dinlenilen müziğin insanların "ayrıştırıcı" özelliklerinden biri olamayacağını, "süslenmeyi sevmemin, saçımın renginin  beni o "esmer kara kaşlı asık suratlı kocaman fularlı devrimci kızı" modelinden "bir aşağı" yapmadığını, "sınıf farkını" anlatan filmler kadar "romantik komedi" izlerken de değerimden hiç eksilmeyeceğimi öğrendim!

Evet; "erkek egemen düzen" diye çok okkalı girişler  yaptığım da oluyor bir cümleye başlarken ama  biliyor musun? zaman zaman boşversene sen "feminizm kocayı komünizm parayı bulana kadar  espirisine gülerken de yakalayorum kendimi bazen.  O espirinin çok "salak" bi espiri olduğunu, espiri bile değil belki,  ne üdüğü belirsiz boş bir laf olduğunun idrakındayım ama; oluyor işte bazen bunlar.

Oluyor...böyle "insani" durumlar...

Uzun lafın kısası, demem odur ki;
Çok doğru gerçek ve güzel şeylerin yanında çok yanlış ve eksik şeyler de öğrenmeye çalışmışım o yıllarda.
Ve şimdi;   çok sevdiğim bütün  şarkıları , her yerde avazım çıkana kadar yüksek sesle söylemekten korkmuyorum artık!
Sevmediğim,  içine su gibi akmadığım hiç bi  kitabı "sırf bitirmiş olmak için" sonuna kadar okumuyorum.
Hala mini etek giymeyi çok seviyorum mesela ve üstüne üstlük orasını burasını aşağı doğru çekiştirmeye de çalışmıyorum.
Yazın ince bantlı ayakkabı giymeye de bayılıyorum...hatta onlarla 1 Mayıs yürüyüşlerine gidiyorum üstüne üstlük.

O bahar rüzgarı serçe parmağımın arasını öyle güzel gıdıklıyor ki...
Verdiği hazza inanamazsınız... :)

Daha güzeli;  o yürüyüşlere "pembe ponponlu" sırt çantalarıyla katılan kızlar oluyor artık!!! Arada bir rujlarını tazeleyip devam ediyorlar  "yol" larına...
Hiçbir fikir, hir bir zihniyet, hiç bir yol "tek tip" yürümüyor sokaklarda! Herkes "kendi özelliklerini" yanında getiriyor meydanlara...Korkutulmuş, sindirilmiş "neyi giyip neyi giymeyeceğine oturup kalktığı başka insanların karar vermediği" aksine, nereye yürümek nasıl yürümek istediğini bilen, kendi çantasının rengine kendi karar verebilen kız çocuklarıyla dolu artık 1 Mayıs-lar...
Tıpkı; bikaç yıl önce dans hocamın  yüksek sesle bağırarak söylediği gibi: "O bacak öyle durmaz Oya, dans bu! Cüretkar olacaksın, meydan okuyacaksın!" diye azarlamıştı beni.

Bilmiyordu ki...benim nasıl bi yerden geldiğimi...!

Oralardan gelince, sıçrama öyle kolay kolay olmuyor  Hocam!
Daha geniş açılar çizebilmem için,
biraz daha zaman vermeliydin bana!
biraz daha zaman.




dipnot: Bi adamın adı "Özgür!" olsun! karşısındakine "yasaklar" koysun...!
Olacak iş miydi Özgürüm...olacak iş miydi?!?!

10 Ocak 2013 Perşembe

çingeneler zamanı...

Kimliğimden, hatta cinsiyetimden arındım. Başından son anına kadar Parhan'dım!
Babam kaçığın tekiydi, bi gece  dünyamızı başımıza indirdi! Doğrusunu istersen, bu bile  fazla koymadı da...sen öyle "karşıdan" baktığında, ben hep nehrin "öteki" kıyısıydım ya! İşte o biraz koymuş olsa gerek...

Aslında itiraf etmeliyim ki; çok güzel düşlere yattım.
Ne var ki, hep "gerçeğe" uyandım!

Zaman kısa...yol uzun...ben yorgundum!

Başlarda iyi de koştum aslında; çok da haksızlık etmek istemem kendime ama; yolun bi yerinden sonra tavşanın da bi gün,  bi kaplumbağaya yenildiğini unuttum!!!

derken... vuruldum!
nehrin "öteki" kıyısından  "sana  meyilli" düştüm!


Düştüğüm yerden sesleniyorum şimdi sana; dinliyor musun?  
Çok "tarttım" ben içimde...belki nafile!
Doluya koydum almadı, boşa koydum dolmadı.

Dükkan adil olsa  zaten, bu "pazarlık" olmazdı!

Gene de,  ben dene(mişim) hiç  değilse diyorum.

"Sen" peki?

Bi kerecik olsun, o soruya kafanı yordun mu hiç?

- Çocuğunu kimler satar!?!?

-Satmak zorunda olanlar!!! demişti bana Ahmet!

Hani  "dünyayı güzellik kurtaracak-tı"  ?

Sahi! söylediğin şarkıya sen kendin  inandın mı?


4 Ocak 2013 Cuma

Sanmıştım...!

Farzet ki ben üç yaşında bir çocuktum. Farzet ki ben o akşam üstü,   vitrinde gördüğüm o "kocaman ayı"ya tav olmuştum!  ve diyelim ki,   sen de benim aslında her naneyi idrak edebilecek kadar "erişkin" bir büyüğümdün!

Önce elime o küçük "çıngırağı" verdin!
Bi hışımla fırlattım  yere.
"olmaz" dedim. "Bu olmaz, bununla olmaz!!!"

Cebindeki bilyeleri çıkardın sonra, renklerine kanarım sandın!
"oğlan çocuğu muyum ben? sen oyna bunlarla" deyip hepsini  dükkanın ortasına saçtım bu kez.

Aslında, düşündüm de...tam o andı galiba, yavaş yavaş öfkelenmeye başladığın an.
"yaşarken" kaçırdım o anı ama;  bak şimdi,   "burdan" bakınca çok net görüyorum fotoğrafı aslında!
Biliyorum...bir Ahmet Kaya şarkısı gibiyim biraz da: "hep sonradan gelir aklım başıma...hep sonradan...sonradan!"
En son asla "hayır demeyeceğimden emin bi şekilde" en sevdiğim bebeğe oynadın kozunu! "Bu keser" dedin muhtemelen içinden, "bu kesmeli!"
Ama yok.
O da kesmedi!
Baktın olmuyor...bıraktın ipin ucunu tabi;
"Bak tokadı yiyeceksin şimdi " dedin!
Duymamazlıktan geldim.
...
Bi türlü idrak edememiştin!
Cebinden Alaattin'in sihirli lambasını bile çıkartsan o an, gözümün görmeyeceğini.
Her "tutturuk" çocuk gibi,  o ayıdan "başka hiç bir şeyin" beni mutlu edemeyeceğini!
Ne o çıngırağın, ne rengarenk bilyelerin ne de - sırf onu da çok seviyorum diye kanarım sandığın o bebeğin- beni vitrindeki o ayıdan vazgeçiremeyeceği gerçeğine,  bi türlü uyanamamıştın..!
Oysa bak;
ne kadar sahiden istemişim...!
olmayışına, ne denli  içerlemişim...
...
Aslında ben de biliyorum bakma sen; olur olmaz her yere  " üç nokta" konmayacağını!
Ama işte... gönül diliyle yazıyorum bazen. Hızlı geçme istiyorum üstünden. Mesela tam da burda!
Dur biraz...
düşün...durakla!

Ey imla kılavuzu! Beni bağışla...

Zaten dibini buldum; bitiriyorum galiba...
son bi hatırlatmayla;
Beni vitrindeki o ayıdan ısrarla vazgeçirmeye çalıştığın o akşam varya;  en az  Şeker Portakalı'nı yasaklamak isteyen zihniyet kadar canımı sıktın!
Halbuki ben,  bütün denizler,  en az benim kol boyumla kulaç atacak kadar  "derin" sanmıştım...
Meğer ne kadar "sığ" mış bazı yerleri...
başımı yere çarptım!

Sabır neydi?

Yaklaşık iki buçuk ay önce bir sabah koşma sevdasıyla uyandım. Rüya görmüş gibi... Blogumu düzenli okuyanlar Hatun'umun da hayatıma bö...