28 Ekim 2014 Salı

Hakan Bilginer ile Zaytung ve daha fazlası...

Hayat bazen balon şişirmek gibi geliyor bana. Kafamızda bir "şey" kuruyor ve tüm gücümüzle nefesimizi içine boşaltıyoruz. Şişir babam şişir. Nereye kadar? E bir yerde patlıyor. Her balonun kaldırabileceği bir hava kütlesi var zira. Çok da zorlamamak lazım bağzı şeyleri. Değil mi!?Ya da bağzı dağlar fare doğurabiliyor mesela; bağzı balonların çabuk patladığı gibi... Nasıl ki bağzı gemiler çabuk su alır, öyle yelkenler fora diyip gidemez çok ileri...

Zaytung zaytung olmadan önce neredeyse bir hayal bile değil(miş)! "Öyle canım sıkılıyordu, uğraşacak bir şeyler aradım kendime" diyor kurucusu Hakan Bilginer. Ve beş yıldır hayatımızda Zaytung. 
Balon değil(miş); zira patlamadı. 
Görünmeyen kanatları olacak ki, kendi kendine uçuyor hala...
Halatları sağlam(mış)...rüzgarı almış arkasına, gidiyor öyle... tam beş yıldır suyun üstünde! Diğer üyeleriyle tanışma şerefine erişmesem de; bu dağın arkasında baya bildiğiniz "aslan parçaları" var! :)
Ben size diyim! Diyeceğim  şu ki, bir şekilde bu olağanüstü güzel oluşumun arkasındaki adamın peşine düştüm. Dedim ki "bana röportaj verir misiniz?" Dedi ki "ne demek! zevkle..." İstanbul çok sıcaktı, ben çok yol yürümüştüm...Badi badi indim merdivenlerden aşağı. Evet gördüm; sağda. Çalışıyor....ama; aman Allahım! o nasıl bir surat!? Bildiğiniz kapı-duvar! Yiyorsa gir hadi içeri. Size yemin ederim bi an için; YEMEYECEKTİ! :) O sayılı saniyeler içinde arkamı dönüp kaçmak istedim; ya da ne bileyim, en kötü ihtimalle o masanın altına falan gireyim. Kimse görmesin beni! :) Yorgunu yokuşa sürmek değilse ne bu şimdi!?? Aklıma Yılmaz Erdoğan'la tanışma anım geldi. Ben karşımda Deli Emin'i bekliyordum tabi; ama o o değildi!! İşte biraz bunun gibi...Acayip cool. İnsanı ezecek kadar cool bir adam Hakan Bilginer. Kendisine söylediğim için gönül rahatlığıyla size de ispiyonluyorum. Sonrasında o anı "bezginlik" diye açıkladı bana. Ne dersiniz? Yemiş numarası yapayım mı? :) diyip; gevezeliği bırakıyorum. Son dip not olarak da diyorum ki; Zaytung karton değil. Hakan Bilginer hiç değil. Sizi çok gerçek bir adamla ve onun bir o kadar sahicisi hikayesiyle baş başa bırakıyorum...Yanına keyif katınız... ;) 

Defalarca cevaplamışsınız ama ilk sorunun günahı olmaz diyerek ben de sormak  istiyorum. Zaytung’un doğum hikayesinden bahseder misiniz biraz…

-Oyyy!

Kahkahalar…

Ciddiyet lütfen!

-Peki derhal. Beş yıl önce aşağı yukarı bu zamanlarda başladım ben Zaytung’u yapmaya. O zaman adı bile yoktu daha. Bir şirkette sistem mühendisi olarak çalışıyordum. Yazdı. Çok da boş vaktim oluyordu açıkçası. Sıkıntıdan oyalanacak bir şeyler arıyordum kendime.  Önce kodlarını yazmaya başladım yavaş yavaş,  Ip adresini çalıştığım şirketten host edebiliyodum. Hiç bir iddiası olmaksızın öyle zaman geçirmek için yazmaya başladığım bir şeydi.  Sonra bir kaç arkadaşa gösterdim. Onların da baya hoşuna gitti. Biz öyle  kendi aramızda üç beş kişi,  sırf kendimizi eğlendirmek için  yazıp eğleniyorduk  bir şekilde.  Zaytung adını da yaklaşık iki ay sonra falan koyduk hatta. Ortalama beş ay filan sanırım, bu böyle devam etti. Sonra bir şekilde birisi bunu fark edip ekşi sözlüğe yazdı. Normalda her gün beş on kişi girerken,  o gün siteye on bin kişi girdi. Asıl doğuşu o ana denk gelir aslında.  Bir buçuk yıl kadar ben gene aynı işime devam ettim. Sonra birkaç reklam anlaşması yaptıktan sonra işten istifa ettim ve sadece bununla uğraşmaya başladım.

Tek işiniz mi?

-Şu an evet;  beş kişilik bir  editör kadromuz var ve tek işimiz bu.

Kendim beceremediğim için belki de- gerçekte var olmayan bi hikaye yaratabilen herkesin beyninde hafif şizofrenik bi durum olduğunu düşünüyorum. Direk b.k atarak başlamış gibi oldum ama; İnsan bu kadar olmadık şeyi neresinden nasıl uydurabilir ? Ve gerçekten kendinizi ne kadar sağlıklı buluyorsunuz? J 

-Çok da sağlıklı değil belki ama;  aşağı yukarı herkesin yaptığı bir şey bu aslında. Kişisel öyküler de var,  siyasi haberler olduğu kadar. Bizim yazdığımız şeyler hemen hemen her gün,  herkesin yaşadığı şeyler. Kimseden farklı bir hayat yaşamıyoruz ki bakarsan. Biz bunları ordan çekip yazıya aktarıyoruz sadece ve bunu yaparken de gerçeği biraz yamultuyoruz evet. Sen de yazdığın her şeyi olduğu haliyle mi yazıyorsun? Hayır. Romanda da bu böyledir, hikaye yazarken de böyledir. Mizah da bunun artık tırnak içinde iyice “coşmuş” hali oluyor tabi. 

O zaman herkes kadar sağlıklıyım diyorsunuz…

-Yani…ya da herkes kadar sağlıksızım diyebiliriz...

Zaman zaman paylaştığınız içerik kadar altına yapılan yorumları okurken de çok eğleniyorum ben. “Sizin  mizah anlayışınızı zikeyim gibi küfürlerden tutun da,  bu kez çok ileri gittin Zaytung!"  gibi,  neredeyse tehdit vari bir yığın saçma/komik şey.   “Ulen en basitinden ortalama zeka düzeyini yakalayalım diye yola çıktık,  şu ulaştığımız kitleye bak!” dediğiniz oluyor mu hiç? Yoksa işin o tarafı hiç ilgilenmediğiniz bir durum mu?

-Biz sadece kendimiz eğlenelim diye ortaya çıktık. Hala da onu yapmaya çalışıyoruz. Tırnak içinde “popüler” olmayı biz istemedik.  Ha bundan da şikayetçi değiliz, bu çok güzel bir şey ama;  hiçbir zaman onun kuyruğuna da takılmadık. Öyle söyleyim.  Okurun beklentilerini göz önüne alarak içerik üretmek bir tuzaktır! Aynı zamanda okuyucunun karşısında bizim değerimizi de düşürecek bir şey olduğunu düşünüyorum. O biraz da kadın erkek ilişkisi gibidir aslında. Nasıl ki bire bir diyalogda karşınızdaki insan bunun hemen farkına varıyorsa, sırf karşı tarafın beklentileri üzerinden, onun dümen suyuna gitmeye çalıştığınızda diğer tarafın ilgisi saygısı bir anda azalıyorsa, okur da bunun farkına çok çabuk varıyor. Bu anlamda bizim de okurla aramızda bir çeşit aşk-nefret ilişkisi var. Aslında sağlıklı olan da budur zaten.


Bana en tuhaf gelen yanı şu aslında. Değerli bulmadığın, üstüne üstlük bir de sinirlerini bu kadar bozan bir yerde ne işin var hakikaten? Onu da geçtim bazen haberlerin altında haberden uzun yorumlar görüyorum. Niye bu kadar mesai harcıyorsun ki buna o  zaman diye düşünüyor insan.

Gülüyor…
Aynen işte bu yani dediğim. İdealist bir şey  belki bu ama;  ben normalde siteyi okuyan insanlar da bizim gibi insanlar olsun isterim. Bir mekan açmışsınız da oraya da sevdiğiniz insanlar gelsin istersiniz ya onun gibi bir kafa yani. Bu bahsettiğiniz  durumu da biz çoğu zaman bir fırsat olarak görüyoruz. Bir çeşit temizlik oluyor bizim için resmen. “Bu haber sayesinde de şu üç yüz kişiden kurtulduk, senin zaten ne işin vardı ki burada “ gibi.
  
Bulunduğunuz yeri korumak, oraya gelmekten daha zordur ya hep.  Mesela şimdi şurda birden bağırsak  herkes bize bakar. Ama o noktadan sonra bakmaya devam etmelerini sağlamak için daha fazlasını yapmamız lazım!  Şu ana kadar Zaytung bunu nasıl sağladı ve daha çok uzun yıllar varlığını korusun istediğinizi tahmin ederek, bundan sonrası için bunu nasıl korumayı düşünüyorsunuz?   

-İyi içerik! Evet dediğiniz şey çok doğru; bir şekilde popüler olmak kolay ama devamlılık sağlamak oldukça meşakkatli ve aslında işin asıl maharet  gerektiren kısmı. Bunun da tek bi doğru yolu var;  yaptığınız işi doğru düzgün yapmak. Çalışmaya devam etmek. Biz o konuda çok ciddi bir  efor sergiliyoruz. Kendimizi tekrar etmemek adına.

Okurlar da yazıyor galiba di mi?

Evet;  yüz binin üzerinde kayıtlı okurumuz var. Devamlı yazan iyi içerik gönderen yazarlarımız var. Onların içinden de seçilenler yayınlanıyor. Hem biz kendi içeriğimizi yaratırken,  hem de kullanıcılardan gelenleri seçerken çok seçici ve özenli davranıyoruz.

Buna  o beş kişi mi karar veriyor?

Evet; uzun haberleri biz çıkarıyoruz. Zaytung son dakika haberleri genelde okuyuculardan geliyor. Bazen başlık çıkıyor ordan devam ediyoruz… Günde ortalama yedi sekiz saat çalışıyoruz.  

Çok ciddi bir zaman. Normal mesai gibi.

Aynen; hiçbir farkı yok. Sadece ofislere tıkılı çalışmıyoruz. Hani güzelliğinden bahsedeceksek budur. Bazen saatlerce uğraşıp yeterince iyi bir şey bulamadığımız da oluyor. Öyle zamanlarda yayına hiçbir şey almıyoruz mesela.  

Tam da bunu soracaktım. Bir de işin o tarafı var tabi; olmayınca olmaz çünkü.

Kesinlikle öyle! Beş kişi değil beş yüz kişi de olsak bazen çıkmayınca çıkmaz. Bizim için aslında en zor ve en temel mesele her zaman başlığı bulmaktır. Başlığı bulmuşsak gerisi her zaman daha kolay geliyor...

Kuruluş aşaması dahil, her şeyiyle çok spontane duruyor Zaytung. Belki bu sadece dağın görünen yüzü bize  ama; hani insanları işe alırken sorulan saçma sapan sorular vardır ya! Tam da o sorulardan birini sormak istiyorum şu an. Sizce Zaytung, on yıl sonra nerde ve ne yapıyor olacak?  Var mı bir fikriniz?

-Bir fikrim değil de ne diyelim ona; hayalim belki…Daha  büyük bir kadroyla, çok  daha profesyonel işler yapan,  daha büyük bir “ şey”  olsun istiyorum. Part -tıme çalışanları da katarsak  toplamda yedi sekiz kişinin değil de, belki iki yüz üç yüz kişinin çalıştığı, daha büyük daha güçlü bir şey olsun isterim.  

Ben niyeyse sıkılırım gibi bir şey duymayı bekliyordum açıkçası.

-Ben sıkılabilirim; belki başında olmam ama;  Zaytung hep olsun isterim yani!

Hırslı bir insan mısınız?

Değilim aslında. Ama artık büyük bir şeyler yapmak arzum var açıkçası. Evet yaa! Büyük bir şeyler yapalım.  O kafaya geçtim resmen.  On sene sonra da,  yüz sene sonra da insanlar böyle bir şeyin varlığını hatırlasın isterim. Niye olmasın!?

Benim sizi ilk keşfetmem o meşhur Yozgat haberlerinizden biriyle olmuştu.Gülmekten yıkılmıştım resmen. Sonra çok aradım onu bulamadım; baya zaman geçti tabi üstünden.  

Hangisi acaba bir sürü Yozgat haberimiz var. Yozgat bizim sevdiğimiz konulardan biri de…

Tam da onu soracağım şimdi zaten. Ne alıp veremediğiniz var Anadolu’muzun o güzelim insanlarıyla? J  Düşün yakamızdan artık demiyorlar mı hiç?

-Ya işin aslı bizde hiç bir şey planlı programlı gelişmiyor. Yozgat konusu  da öyle. Tamamen kendiliğinden o an çıkmış, sonra da öyle devam etmiş bir şey.  Ha ama müthiş reaksyon alan bir konu gerçekten. Mevzu kendini alıp yürüdü yani. Öyle olduğu zaman da  o yazarken bizi de çok motive ediyor tabi.  

Sloganınız da çok tartışıldı mesela. Tarafsız ahlaksız ve dürüst. Niye böyle sorusu değil de; bu tanımlamaları paydalara bölmenizi istesem…

-Yüzde elli dürüst,  yüzde otuz tarafsız,  yüzde yirmi ahlaksız. Bu da aslında  üstüne öyle aman aman düşünülmüş bir şey değil. ZAytungla ilgili hemen hemen her şey gibi, o an  öyle gelmiş bir şey.

Ve gene kişisel olarak beni çok enterese eden bir şeyi sormak istiyorum. İlk gördüğümde ona da bayılmıştım. Haberlerinizin altında yer alan “facebook’ta ve  twetter’da paylaş  butonlarının yanında yer alan “Allaha havale et!” -mek ekipte  kimin fikriydi? Bir de üstüne tıklayınca diyanete bağlıyor bizi :) 

-Benim fikrimdi.

Neden şaşırmadım acaba! J Peki biraz  da Zaytung Almanak’tan bahsetsek…o fikir nasıl gelişti?

 Normal haber sitelerinin değil de, TV kanalarının NTV’nin filan almanakları yardır ya hani. Bir çeşit öyle bir şey bu da aslında. Bütün bir yıl boyunca yaptığımız içerikleri yazılı olarak toplama arzusu sadece. Bu üçüncüsüydü. Şu bir gerçek ki, ne kadar artık her şeyi internet üzerinden yapıyor olursak olalım; yazılı metin çok değerli bir şey hala. Böyle bakınca internet suya yazılan mektup gibi gerçekten. Öbür türlü olunca ortaya bir ürün çıkıyor. Elinizde yazılı bir kaynağın olması çok farklı bir durum ve dediğim gibi bunu çok değerli buluyorum.   
 Tedxreset İstanbul için yaptığınız konuşmayı dinledim. Orda çok durup düşündüğüm bi şey söylemişsiniz. Diyorsunuz ki "hayatta kaçış alanınız olan hobi vs gibi bi şey varsa,  onu iş haline getirmeyin. İş haline gelen hiçbir şey bi daha aynı tadı vermez insana!"  Bu anlamda zaytungla ilişkinizi  heyecanı bitmiş zorunluluk ya da alışkanlıktan devam eden bi gönül ilişkisine benzetmek çok sığ bir bakış mı olur? Değilse bu söylediğinizden  tam olarak neyi anlamalıyız?

Bir yönüyle artık evet doğru bir benzetme. Ama içinde  olmaktan da hoşnut olduğunuz, geleceğe dair sizi heyecanlandıran hayaller ortaya koyan bi evlilik gibi düşünün. Zaman zaman sıkılır ve bunalırsınız ama;  devam edersiniz. Hayatınızı artık bunun üzerine kurmuşsunuz, e en basitinden artık hayatınızı bununla kazanıyorsunuz.  Öyle bi durum var ortada. Sıkılabilir bunalabilirsiniz ama;  zaten bunun için genişçe bi ekip var arkada.  Birileri sıkıldığında diğerleri götürebilsin diye. Devamlılık için de bu gerekiyor. Evlilik de böyledir zaten düşünürsen. O heyecan birkaç ay,  belki bir yıldır. Sonrasında tamamen  “bu benim hayatıma ne katıyor,  ne aldık ne verdik?”  hesabına döner olay.

Bir saatten sonra verilen emeğe kıyamamak gibi bir durum mu biraz da?

-Yok hiç değil. Emek konusuna hiç öyle bakmam ben. Eee! Ona vermesen başka bir şeye emek verecektin. Yaşadığımız sürece hepimiz bir şeylere bir şekilde emek veriyoruz zaten. Bu biraz matematik hesabı gibi de aslında. Artıları eksileri koyarsın, artılar çoksa devam edersin. Hayatta her konuda bu böyle değil midir!? 

Bir de o konuşmanın başlığına çok hasta oldum ben aslında. “Göz ucuyla bakılması gereken bir şey olarak hayat!” demişsiniz. Yalnız bunu da ayıla bayıla bi arkadaşıma anlattığımda şöyle bir cevap verdi. “Resmen tatava yapma vur-kaç diyor yani,  valla şahaneymiş!” J)

-Çünkü orda temel olarak anlatmak istediğim şey şu aslında. Hayatta  önem verdiğiniz her şey direk onlara baktığınızda değil de;   gözünüzün kenarında,  bir ucunda durduğunda onları doğru yerden yakalayabileceğiniz şeylerdir. Onu merkeze koymadan,  kaybetme korkusunu da çok hissettirmeden;  gözünüzü ondan çok kaçırmadan ama;  çok da odaklanmadan doğru mesafeye koyduğunuzda her şeyi daha net görebileceğimizi düşünüyorum ben. Bir şeyi kaybetme korkusu çoğunlukla onu kaybetmekle sonuçlanır!! Çünkü özünde hiç bir şey de o kadar önemli değildir ya aslında. Bir iş bir iştir, bir kadın bir kadındır, bir adam bir adamdır en nihayetinde.  O önemi biz atfederiz ona ve bu çoğu zaman bir ilizyondan ibarettir. Bu yüzden doğru olan göz ucuna koymaktır. Olduğundan daha büyük önem atfetmek çoğunlukla hata yapmaya götürür insanı.  

Bazı şeyler de abartmadan  yaşanır mı ya?

Yaşarsın ama o kısa bi dönemdir. Biz eğer  süreklilikten bahsediyorsak…

İlla göz ucuyla bakın diyorsunuz. E o zaman tam da vur kaç gibi işte bir nevi.

-Çok da vur kaç gibi değil ya;  kaçma! Elini tamamen çekme ama;  iki elinle birden de sarılma.

Etrafında dolan…gibi?

-Gibi…

Ya da aslında kuş tutar gibi, bu daha güzel bir benzetme oldu sanki. Çok sıkarsan boğulur, çok gevşek bırakırsan da uçup gider…bu kez doğru anlayabildim mi? :) 

-Kesinlikle öyle! Ya da çok sıkarsan bir süre sonra sen kendin bile  sıkmaktan sıkılabilirsin aslında! Yani o konuşmada da anlattığım bir şey vardı. Ben ne zaman bir şeyi hayatımın merkezine koymadım;  o zaman orda başarılı oldum. Okuldayken başka bir işte çalışıyordum, okul benim önceliğim değildi; ama okulda çok başarılıydım.  Sonra bir işe girdim,  okul bitti. İşteyken de uğraştığım başka şeylerde daha başarılı oldum;  çünkü onlardan sıkılmadım. Hayatta kurduğunuz her ilişkide bu böyle. Bir işte çalışıyorsunuz diyelim; eğer karşı taraf sizin o işi kaybetmekten korktuğunuzu hissederse…

Tepenize çıkar.

Tepenize çıkarlar!! Korku akıl katilidir derler ya…Dune diye bi bilim kurgu serisi var. Frenk Harbert yazarı. Yanlış  hatırlamıyorsam yirmilerde otuzlarda yazılmış bir seri. Çok efsane bir seridir o. Altı kitap halinde. Benim çok hayranlıkla okuduğum bir diziydi. Orda çok belirgin bir öğedir bu mesela.  

Gene daha önce verdiğiniz  röportajların bir çoğunda “yaptığımız yeni bi şey değil, örnekleri aslında bin yıldır var vs” gibi cümleler kurmuşsunuz hep. Şunu sormak istiyorum. Twitterda üç bin takipçisi olan herkesin yeri göğü ben yarattım edasıyla ortalıkta dolaştığı bir zamanda bu egoyu nerde nasıl bu kadar terbiye ettiniz? Zira adınızı google yazdığımda önüme çıkan ilk şeylerden biri  de,  Milliyet gazetesinin en yaratıcı 50 Türk listesi mesela;  bunlar insanın poposunu hiç mi kaldırmaz?

Ya değil aslında.  Şöyle bir farkındalık durumu var artık.  Belki üniversitede olduğum dönemde  filan yapsam olurdu bu söylediğiniz. Bizde  biraz Abdurrahman Çelebi durumu var maalesef. Türkiye’de orjinal,  iyi içerik üretimi zaten çok az. Siz bunu belirli bir standartın üzerinde ve belirli bir süreklilik içinde yapıyorsanız  otomatikman iyi kabul ediliyorsunuz. İşin gerçeği de bu. Çok da göt kalkacak bir durum yok sizin anlayacağınız.  

Niye öyle söylüyorsunuz ya!  O kadar da yabana atılacak bi durum değil yani.

-Hayır yabana atmıyorum. Biz yaklaşık dört buçuk yıldır Zaytung’u yapıyoruz ve bunun için işin açığı hayvan gibi bir çaba sarfediyoruz.  O çabayı sarfeden ekip içinde olduğunuzda onu çok da fark etmeyebiliyosunuz. Çünkü onu yaparken yanlış ya da eksik yaptığınız bir sürü şeyi de görüyorsunuz. Kendi eksiklerinizle yüzleşiyorsunuz. O da zaten o egoyu törpülüyor. Bir de o dediğiniz şey aynı zamanda o başarının ne kadar hak edildiğiyle de ilgili bir durum. Hak edilmeden gelen bir başarı insanın poposunu kaldırabilir. Ama o kadar çabanın üzerine bu gelince o zaman “e ne olacaktı ki başka “ kafasıyla bekliyorsunuz bunu. O zaman da o var olan durumun doğal bir parçası haline geliyor.

Normalde peki,  egonuzla aranız nasıldır?

Çok da egosu şişkin bir adam değilim ya! Suratsız görünüyorum o doğru da,  aslında o  çoğunlukla bezginlikle ilgili.

Yapmayın Allah aşkına ya! Yani ben şu kapıdan girip size ilk merhaba dediğimde korkup hiçbir şey demeden arkamı dönüp gitmeyi düşündüm bir an neredeyse.  
                   
Ama işte bak tam da söylediğim o durum bu. Geldiğinde kafam çok doluydu.  

Herkese bir şekilde bir yerde denk gelmiş ama. 

Çünkü genellikle öyleyim işte.

Ayşe Arman yazmıştı sizin için çok cool diye. Kendi kendime demiştim zaten “Vaay Ayşe’nin karşısında bile  cool olan, benim karşımda nasıl olacak Allah bilir!” diye.  J   

Kahkahalar….

Bu soruya da gene  güleceğinizi tahmin ediyorum ama;  hiç öyle "oyyyy!" çekmeden büyük bir ciddiyetle cevap vermenizi bekliyorum! Tüm zamanınızı  alan, kafanızı bu kadar meşgul eden bir  iş olduğunu düşünürsek;  fantezi bu ya diyorum ve sevgiliniz Zaytung yüzünden kıskançlık krizine girmiş mesela;

a)      Onun için en yakın psikoloğun adresine bakarım.
b)     Kendi ruh salığımdan işkillenebilirim…
c)     Güler geçerim…
d)     Kaçınılmaz olduğunu söyler ve “sen de zevk almaya bak bebeğim” derim.   
e?

-Kesinlikle kaçınılmaz olduğunu söylerim. Evet hayatımın merkezinde bu var ve en azından şu an için bunu çok seviyorum. Hayatının merkezine bir insanı almaktansa,  yaptığın işi almayı da daha doğru buluyorum. Esas olarak bıraktığımız iz yaptığımız işlerle ilgilidir zaten. Kimse yaşadığı aşkla anılmaz. Anılıyorsa da çok gerizekalıca anılır, salak filan diye anılır yani.  

Bu da çok sert oldu gene ya…

-Sert değil; ben sert ifade ettim belki ama içeriğini düşün sen. Hayatta belirli şeyleri  doğru yere koymak yaptığınız diğer her şeyi de doğru yönetmenizi sağlar.  O zaman herkes buna saygı duyar ve kendilerini de ona göre forumlandırırlar. İşinizi doğru yapmıyorsanız aileniz de size saygı duymaz, sevgiliniz de saygı duymaz, bilmem kim de saygı duymaz!  

Yoruldum pesss!...bari boşluk doldurma oyunu oynayalım biraz.

-Tamam hadi oynayalım.

-Uyandığımda ellerim ilk SİGARA  arar.
-Bir yerlerde  boş boş etrafa bakınıyorken gözlerim en çok OKUYACAK İYİ BİR ŞEYLER  arar.
-O  son dubleyi indirdiğimde aklıma hep UYKU  düşer.
-Bir adama hayranlık duyabilmem için ZEKİ  olması  yetebilir.  .
-Bir kadının beni en çok KOMİK OLMASI  cezbeder.

Çook teşekkür ederim; size "rağmen" çok keyifli bir röportajdı benim için...

-Sen şimdi bunu böyle yazarsın da! 

İlla ki!

ve kahkahalar...

24 Ekim 2014 Cuma

Var mısın? Çin Seddini yıkalım!...

Ben senin,  en sevdiğin montunun iç cebindeki yırtığı, sırtındaki tırnak izlerinin kimden kaldığını, serçe ayak parmağının üstünde niye tırnak çıkmadığını, ahh! o geri zekalı veletin yanında sevişirken nasıl gaz kaçırdığını, utancından nasıl günlerce depresyonlardan depresyon beğendiğini, Mehmet öldüğünde en çok neyini götürdüğünü, aslında hiç aşık olmadığın o gerizekalının bir başkasıyla birlikte olduğunu öğrendiğinde, egon azcık tahriş edilince neler yapabileceğini ve dahi neler-i-ni gördüm...biliyorum...

Hiç burdan bakmak gelmemişti aklıma!

Bütün bunlardan çok daha fazlasını anlattığında bana, hala farkında değildim demek ki. O yüzden galiba, hani o gün  dedim ya sana " Biliyor musun? ben bütün bu anlattıklarında en çok neye takıldım? Ben olsam galiba sana bu kadarını anlatamazdım!  Karşımda nasıl bu kadar rahat soyundun???"

Demiştin ki "eğer sana bunu anlatmasaydım,  bu ikimizin arasında hep bir duvar olarak duracaktı. Çin Seddi gibi! ben seninle aramda öyle bir duvar kalsın istemiyorum!..."

Aynı kız,  çok değil on gün önce şöyle dedi bana. "Biliyor musun Oya? üç yıl önce demiştim ya sana hani, şimdi bugün gene sorsalar bana, şu hayatta karşısında çırılçıplak olduğun kim var diye? Sevgilim bile değil o, ben gene seni söylerim!!"

Ben bundan daha büyük bir iltifat bilmiyorum!...Bundan daha gerçek bir "güven" duygusu yok benim için.

Hakedip haketmediğim gerçeği şöyle bir dursun...

Siz zaten beni de onu da boşverin.

Var mı hayatınızda böyle biri?

Ondan haber verin...

Varsa, müjdemi isterim.

Yoksa, allah rahmet eylesin...



21 Ekim 2014 Salı

Uzayan heyecanlardan bir bok olmaz!?

Korkuyu Beklerken'de altını kanırta kanırta çizdiğim bir bölüm vardı. Diyor ki Oğuz Atay orda  "İyi şeyler birden bire olur. Bu kadar bekletmez insanı. Sürüncemede kalan heyecanlardan ya kötü şeyler çıkar. Ya da hiç bir şey çıkmaz. " Ben bunu kafama kısaca şöyle yerleştirmiştim. Uzayan heyecanlardan bir bok olmaz, güzel şeyler hep çabucak olur! Sonra da kendimi buna kayıtsız şartsız inandırdım. O kadar içselleştirdim ki hayat mottolarımdan biri haline getirdim. Bir ara düşündüm üstüne aslında. Ben dünyanın en iyimser insanlarından biriyim. Buna böyle körü körüne inanmaya niye o kadar ihtiyaç duydum ki!? Sonra buldum cevabını. Yüzde yüz değilse de gerçeğe en yaklaşık cevabı diyeyim ya da. Kolayıma geldi çünkü. Buna inanan herkesin kolayına gelir çünkü! Resmen karar verme mekanizmasını kolaylaştıran bir fikir. Uğraşma, gerek yok! Uzadı bu, bir bok olmaz!
Aradan baya bir zaman geçti aslında, şöyle bir düşündüm de. Ben Korkuyu Beklerken'i  okuyalı dört beş yıl olmuş neredeyse. Yani yaklaşık olarak beş yıl benim "gerçeklerimden" biri olmuş bu anlayış. Hayat felsefesi haline getirmişim. Uzayınca ya üstünden atlayıp geçmişim, ya da üşenmeyip onca yolu geri yürümüşüm gibi...ya da buna benzer bir şey düşün işte. Bazen bir şeye çok kolay inanıyoruz. Aslında fikirler de insanlar gibi düşünürsen. Biri poposunu yırtsa da seni teslim alamıyor. Diğerine kayıtsız şartsız bırakıyorsun kendini...sizce de tuhaf değil mi?
 O zaman şapkanı al önüne ve düşünmeye başla. Bir zaman önce de şöyle bir cümle su gibi akıp girdi içime...Kahretsin ki o an o cümleden ne kadar etkilendiysem artık,  kime ait olduğunu ya da nerede okuduğumu da hatırlamıyorum. O yüzden sahibinden özür diliyorum. Belki bir kitaptan alıntıydı. Ya da başka bir şey. Muhtemelen ya twitter da ya instagramda birinin bir paylaşımının altında okudum. Diyordu ki orda da tırnak içinde 
" Gerçeğin hızı yavaştır...bir tohumun filizlenip boy verme süresini düşün..." Düşündün mü? Ha amacım bu iki fikri karşı karşıya getirip yarış atı gibi koşturmak,  finalde de burun farkıyla şu an "işime gelen" atı öne geçirmek filan değil. Zaten bu iki anlayış birbirinin tam karşısına konulacak şeyler de  değil. Sadece kendime yaptığım telkini size de yapmak istemiş olabilirim. Hiç bir fikre kendinizi kayıtsız şartsız teslim etmeyin! Bunu söyleyen Oğuz Atay'ın bir kahramanı olsa bile! Kahraman bu, olur ya beşer şaşar! :) Ha ama; hiçbirinizin umrunda değilse de canım şu an öyle istedi ve  kendi kendime  havanda su dövüyorum diyelim. Bazen o da lazım! Bu durumda bugüne kadar hiç yapmadığım bir şeyi yapmak istiyorum. Blogta ilk kez bir şiir paylaşıyorum.  Sanki çok yakışacak buraya, öyle hissettim. :) 

SENİ SEVDİM

Seni sevdim, seni birdenbire değil usul usul sevdim
"Uyandım bir sabah" gibi değil, öyle değil!!
Nasıl yürür özsu dal uçlarına, 
Ve günışığı sislerden düşsel ovalara

Susuzdu, suya değdi dudaklarım seni sevdim
Mevsim kirazlardan eriklerden geçti yaza döndü
Yitik ceren arayı arayı anasını buldu
Adın ölmezlendi bir ağız da benden geçerek
Soludum, üfledim,yaprak pırpırlandı Ağustos dindi
Seni sevdim, sevgilerim senden geçerek bütünlendi

Seni sevdim, küçük yuvarlak adamlar
Ve onların yoğun boyunlu kadınları
Düz gitmeden önce ülkeyi bir baştan bir başa
Yalana yaslanmış bir çeşit erk kurulmadan önce
Köprüler ve yollar tahviller senetler hükmünde
Dışa açılmadan önce içe açılmadan önce kapanmadan önce
Nehirlerimiz ve dağlarımız ve başka başka nelerimiz
Senet senet satılmadan önce
Şirketler vakıflar ocaklar kutsal kılınıp
Tanrı parsellenip kapatılmadan önce
Seni sevdim. Artık tek mümkünüm sensin (GÜLTEN AKIN) 

20 Ekim 2014 Pazartesi

Güzelliğin başımıza bela açacak aşkım!

İki sevgili, Konyaaltı sapağının oralarda bir yerlerdeler. Kuş uçmuyor, kervan geçmiyor. Akıllarınca bir doğa yürüyüşü yapalım demişler. Akıl akıl gel takıl tabi. Yapacak bir şey yok. Olmuş bir kere. On dakika, yirmi dakika bir saat derken niyeti bozuyorlar. Hadi otostop çekelim diyorlar. Burdan bir toplu taşıma aracının geçeceği yok. "Eyvallah! diyor kız. Bana uyar!" Yolun biraz ortasına doğru ilerliyor kendini gösterecek şekilde. Gene on dakika yirmi dakika bir bir saat daha...Durmuyor Allahın cezaları!
Diyor ki oğlan "aşkım kusura bakma ama; bana inanmıyordun bak, çirkinsin işte ondan durmuyorlar!" Aklınca espiri yapıyor güya. Kız "peki" diyor. "O zaman şimdi de sen önden buyur! Görelim marifetini. Hadi utandır beni!" Allahın hikmeti işte! duruyor ilk gelen araba tak diye. Biniyor bu ikisi. İnecekleri yeri tarif ediyor hemen oğlan. "Tamam, merak etmeyin" diyorlar bu kez öndeki ikisi. Evet doğru anladın. Şoför mahallinin yanında bir adam daha var. Okeye dördüncüyü tamamladılar, uzun ince bir yolda tıngır mıngır ilerliyorlar....
Derken vakit geçiyor, yol dediğin nedir ki? Gittikçe kısalıyor işte! İnmek istedikleri yere geliyorlar. Oğlan diyor ki bu kez "kaptan biz buralarda inebiliriz artık" Adam dikiz aynasından bakıyor bu ikisine, gülümsüyor...ama cevap vermiyor. Ne var ki araba da durmuyor!...
Oğlan ikinci hamleyi yapıyor. "Abi!" diyor, duymadın galiba, biz inelim artık burada!"
Kaptandan gene ses yok. Yol akıyor, bizimkiler korkudan altlarına ha sıçtı ha sıçacak-lar...Birbirlerinin gözlerine bakıyorlar...Kız oğlanı alttan dürtüklüyor sürekli. Ama belli ki oğlan da korktu. E haklı!  İki tane çam yarması oturuyor önde, ikisi de At hırsızından hallice! Ama serde erkeklik var, pıs pıs oturmak da olmuyor öyle işte! Bu kez sesini yükseltiyor. "Kardeşim, kime diyorum, ineceğiz dedik, duymuyor musun?"
"Duyduk duyduk!" diyor şoför mahallinin yanında konuşlayan. "Az kaldı, niye bağırıyorsun kardeşim! sizin iyiliğiniz için durmadık, senin dediğin yerde dursak gene bulamayacaktınız araç!"
Ve korku tünelinin sonuna geliyorlar...
İnerken hangisinden geldiğini anlamadıkları bir ses duyuyorlar. "Korktular...korktular..."
Allah belanı versin diyesi geliyor kızın! İt herife bak! Bi de korktular diye dalga geçiyor sırıtarak!
Oğlan derin bir nefes alıp, dönüyor kıza. "O değil de, görüyor musun? Güzelliğin başımıza bela açacaktı aşkım!"

Kız gülümsüyor..."hadi ya! ne güzel U çekiyorsun öyle!"

Oğlan diyor ki "işine gelirse!"

Belli ki geliyor... :) zira hala beraberler!
Kıza x oğlana y diyelim.
İkisi de arkadaşım.
İkisini de çok seviyorum...
Dünyanın en komik çiftine aday göster deseler o ikisini gösteririm. Size zaman zaman onların hikayelerini anlatmaya devam edeceğim. :)





16 Ekim 2014 Perşembe

Burun mevzusu, derin mevzu!

Ben hiç aşık olduğum bir adamı burnuyla oynarken görmedim. Ya da denk gelmedi diyelim. Ama mesela çok hayran olduğum bir adamı Okan Bayülgen'i,  Şebnem Dönmez bu pozisyonda görmüş. Bunu da ekranda canlı yayında anlatan Okan Bayülgen'in kendisiydi. Kader ağlarını örüyor ve bi şekilde kırmızı ışıkta Okan Bayülgen ve Şebnem Dönmez yan yana geliyor. Şebnem Dönmez kafayı sağa bi çeviriyor ki ne çevirsin, Okan Bayülgen yandaki araçta direksyonun başında burnuyla oynuyor. Hadi kasmayalım doğrusunu yazalım oynamak da demeyiz ona işin aslı baya bildiğiniz "karıştırıyor". Sonra bununla kalmıyor yemeyip içmeyip tanıdığı herkesi arıyor ve kahkahalar eşliğinde "hey millet az önce ne gördüm biliyor musunuz?" sosuyla durumu halka arz ediyor. İşin en komik yanı Okan Baygülgen'in bunu ekranda  anlatma şekliydi ki dün gibi hatırlıyorum, gülmekten oturduğum koltuktan düşecektim. Diyor ki Okan "Allah seni kahretmesin geri zekalı, hiç mi işin gücün yok, yememiş içmemiş önüne geleni arayıp anlatmış. Trafikte telefonlara cevap yetiştireceğim diye on dakikalık yolu iki saate ancak geldim. " Ama nasıl sempatik, nasıl eğlenceli konuşuyor görmeniz lazım. (ki izleyenler hatırlıyordur zaten) O gün Okan Bayülgen'e olan hayranlığıma-ve evet çok da seksi buluyorum kendisini kendimi bildim bileli- zerre kadar halel gelmediği gibi gözümde daha çok büyüyor. Bir adam nasıl bu kadar sıfır kompleks olabilir. Kendini bundan daha iyi bir koruma yöntemi düşünemiyorum ben. Zayıf, güçsüz, komik, gülünç, aptal ya da artık her neyse işte, bunlardan biri gibi gözükmemek için bin takla atan insanları düşünüyorum. Bir de O'na bakıyorum.
Kral resmen çıplak ve  tam da bu yüzden her şeyi yapmaya hakkı var! Hepimizden güçlü! Ama mesela hayatın boyunca "iyi aile çocuğu" imajının arkasından beslenmişsen yolda ayağın kaysa tüm hayatın tepe taklak olabilir! Bunu biliyorsun değil mi? Bildiğine eminim.

Neyse biz devam edelim, bir ara dünya güzelimiz Azra Akın'ın (aslında ne yaptığı bile belli olmayan) bir fotoğrafı döndü durdu gazetelerde. Azra Akın burnuyla oynarken görüntülendi diye. O zaman da gülüp geçmiştim sadece.

Ve gene mazide bir gün Tv karşısındayım. Yılmaz Erdoğan ve Cem Özer aynı programda. Konu oraya nasıl geliyor bakın onu hatırlamıyorum ama Yılmaz Erdoğan diyor ki "yahu şunu kabul edelim herkes belli periyotlarla burnuyla oynar ama benim anlamadığım onu bir de iki parmağının arasına alıp uzun uzun tarihi eser muamelesi yapması" sonra Cem Özer şöyle cevap veriyor. "E adam haklı eserine bakıp bakıp bana da bu yakışırdı " duygusunun hazzını sürmek istiyor. Tamam bunların hepsi işin "osuruğa gülenin osuruk kadar aklı olurmuş" kısmı  zaten de,  şimdi bütün bunlar benim kafama nerden üşüştü  değil mi?

Bugün gazetede gene benzer bir haber vardı. Efendim neymiş? Bu kez de Lady  Gaga burnuyla oynarken yakalanmış! Eee yettiniz be!" dedim kendi kendime. Bunun haber değeri nerde? Bırakın millet neresini kurcalamak istiyorsa kurcalasın yahu, size ne!?

 Derken kafa bu işte, benzeri bir sürü hadise geldi aklıma. Mesela mazide eski manita bir gün şöyle bir şey söylemişti. "Aşkım enteresan bir şey keşfettim. Kırmızı ışıkta kadınların hepsi aynaya,  erkeklerin hepsi de burnuna hücum ediyor"

Neyse ki genellemeye vurunca kadınlar bir nebze yırtıyor gene!

Ha gene işin özüne döneceksek de; Lady Gaga'nın da her şeyi yapmaya hakkı var!

O da çıplak çünkü!

Azcık bir yerimden falso vereceğim diye ömrünü çürüten sersem sürüsü,

siz düşünün bence! (Burnuyla en çok oynayanların da sizlerin arasında olduğuna eminim ben üstelik!)



12 Ekim 2014 Pazar

Devrimciler ölmez, göç eder sadece! Güle güle Loukanikos...

Ben ki  "bilmiyorum, tanımıyorum" kelimelerini kullanırken hayatta utanmam. Bilmiyorsak öğreniriz, tanımıyorsak tanışırız, nedir ki yani!? Utandırdı beni Loukanikos. Başımı öne eğdirdi. Ben ki el bebek gül bebek yaptığım kendi küçük dünyamda sarıp sarmaladığım (olduğundan çok büyük) olmaz iki çeşit r anlam yüklediğim bu bloğa yazı yazarken hep çok heyecanlandım, çok yürekten yazdım hatta bir gün bir arkadaşım dedi ki "Oya bloğun erkek olsa her gece ona verecekmişsin yemin ederim"

Hayır bozulmadım. Duygulandım...ne güzel dedim kendi kendime. İçimdeki duyguyu geçirebiliyorum demek ki herkese. Ne var ki size bir şey itiraf edeyim mi,  ben bu klavyenin başına hiç bu kadar heyecanla oturmadım. Ellerim titreyerek, kalbim çarparak yazıyorum...duyuyor musun?

Getirsene elini!...Ta şuramdan yazıyorum...


Onu ilk iki gün önce instagramda Hürriyet yazarı Kanat Atkaya'nın paylaştığı bir fotoğrafta gördüm. Şöyle yazıyordu altında "güle güle yiğit Loukanikos!"
Öyle böyle bir şahsiyetten bahsetmiyorum. Meğer bütün dünya tanıyormuş. Tıme dergisinin "En Meşhur Yüz Şahsiyet" listesinde adı geçiyormuş.
Atinalı bir sokak köpeği tam on yıldır her direnişte, her protestoda, bütün öğrenci eylemlerinde, hak arayan bütün kalabalıkların en önünde duruyor(muş)!
Polisin karşısına dikilip kendi dilinde kendi sloganını atan bir köpek düşün...düşündün mü gerçekten?
"Yiğit" kelimesini hiç kimseye böyle yakıştırmamıştım ben. Anlamıyla buluşmak diye bir şey varsa budur!

Hiç ısırmayan ama her seferinde polisin karşısına dikilip havlayan bir köpek!...Hayatın kendi hassas terazisi var. Biz hissedemiyoruz her zaman ama; o hissetmiş işte!
Daha acı olan bir şey var. Loukanikos yaşlı bir köpek değil, daha on yaşında. Veteriner ölüm nedenini onca zaman mağruz kaldığı kimyasal maddelerin verdiği zararla açıklamış. Ne denir ki...
Benim burda paylaştıklarımla yetinmeyin. Adını google'a yazıp bakın mutlaka ve hemen aklınıza şunu getirmeye çalışın. Ben bu kadar asalatli kimi tanıyorum hayatımda? Bir çırpıda aklınıza beş isim getirebiliyorsanız, ne mutlu size!...

Güle güle Loukanikos!...
Böyle tanışmayı hiç istemezdim; ama ne şekilde olursa olsun başka kimle tanıştığıma bu kadar müşerref olduğumu hatırlamıyorum, biliyor musun!?



Bir işçi partiliyle imtihanım: Herşeyinizi gördüm...yüzünüz buruştu sizin!

Beyoğlu'nun ara sokaklarından birinde, akşam saat dokuz civarı cereyan ediyor hadise. Aslında niyetim eve dönmek, o yüzden minübüs durağına doğru ilerliyorum ama;  daha önce defalarca önünden geçip gittiğim o köşede bi an gözüme takılan o mekanı ilk defa görüyorum sanki. Hatta bence biri onu oraya o an koydu eliyle. Şaka değil, iddilalıyım! :)
Neyse,  belli ki bela çağırıyor beni. Gitmesem olmaz şimdi. Giriyorum içeri, topu topu bir bira içeceğim,  onu yaparken de etrafı seyrederek sigaramı da püfürdeteceğim mümkünse. Garsona diyorum ki "sigara içilen tek alan bu ön taraf mı?
"Evet ama yer var zaten" diyor. "Yok" diyorum. "Ben göremedim" İşaret parmağıyla şapkalı bir adamın oturduğu masayı gösteriyor. "E dolu işte " diyorum. Gülüyor..."İstanbullu değilsiniz galiba" diyor. Hay ağzına tüküreyim, al bir tane daha! Çok mu taşralı duruyorum lan ben! nedir yani? Ankaralıyım işte, bayağı da büyük şehir,  hemi de başkentiniz!" demiyorum tabi. Bunları içinden geçiriyorum. "Yoo " diyorum. "İstanbulluyum, niye ki?" Hayır yanlış anlamayın lütfen! genelde İstanbul'un yerlisi böyle şeyleri sorun etmez, biz her şeyi paylaşıyoruz" diyor zat-ı şahaneleri. "Ay hadi yaa! valla mı diyorsun? Yalanınız batsın e mi! Çağırayım mı Selda ablamı şuraya, çıkartısın sazını "Yaprak döker bir yanımız, bir yanımız bahar bahçe" yi tıngırdatsın size ithafen şuracıkta.  Neyse bunlar derin mevzular. Gerek yok bu kadar polemiğe tabi. Kendi iç meselelerimle adamcağızın kafasını da  ekşitmeyim şimdi" diye diye  bıdırdanaraktan içimden, geçiyorum efendi efendi gösterdiği  masaya.
Bir bira söylüyorum. Bir de tuzlu fıstık. (Fıstıksız bira içemiyorum ben biliyor musun? Ama haklısın bunun da konumuzla hiç ilgisi yok.) Derken...aklıma aldığım tiyatro bileti geliyor. Hep gelir...beni mutlu eden şeylere tekrar tekrar bakmak isterim...gözlerimi üzerinde gezdirmek...parmaklarımın arasında hissetmek isterim. Aynen bu duyguyla elimi atıyorum çantaya, yok! Önce paniklemiyorum aslında ama cıfıt pazarından hallice olan çantamı komple boşalttıktan sonra masaya, bana olanlar oluyor. Delireceğim! Yok işte yok! Cüzdanı karıştıyorum, poşetteki kitapları çıkarıp tek tek sayfalarının arasına bakıyorum...yok. Tam o sırada oluyor işte olan. "Hanımefendi cürretimi mağzur görün, her şeyinizi gördüm" diyor masamda oturan şahsiyet. "Herşeyinizi gördüm " demek ne demek be adam!? Allah iyiliğini versin senin. "Yaa öyle oldu! bütün kirli çamarışlarımı döktüm ortaya" diyorum. Gülüyor..."herkesin kirli çamaşırları böyle olsa keşke, ortalığa kitap saçtınız, ne güzel..."  Allah razı olsun, pek iyi pek hoş dedin de benim biletim nerde!" diye  söylenmeye devam ediyor iç sesim.  "Çok afedersiniz, ne işle meşgulsünüz?" diyor bu sefer. Hayır görüyorsun sinir tepemde! niye bu kadar zorluyorsun ki şansını di mi?" Zorluyor işte. Yapacak bir şey yok. Halbuki  bir geri zekalı bile anlar o öfkeyle masaya saçtığım bütün faturaları yemeye muktedir olduğumu; ama bizimki anlamıyor işte. Tam içimden geldiği gibi cevap veriyorum bu sefer  ben de! Kendi kaşındı. "Sanane!" diyorum ağız dolusu. 
Diyorum demesine de, iki dakika sonra vicdan azabı duyuyorum kendimce! Yani böyle öküzcene de cevap verilmez ki... "Kusura bakmayın ya!" diyorum. Yani ben gerildim biraz da...sizle hiç ilgisi yok. "Yok biliyorum, farkındayım" diyor. "Önemli bir şeyinizi kaybettiniz heralde" Biraz öyle oldu evet; yerine gelmeyecek bir şey değil ama işte, gene de asabiyat katsayım baya yüksek şu an, salaklığıma doymayım" Bizimki kahkaha atıyor bu sefer. Hayır bu kadar komik olan ne onu hiç anlamış değilim  de, sonrasında işin rengi daha bir değişik hal alıyor  zaten. Bu kez benim ağzımdan dökülüyor aynı soru. Madem o sormaya ordan başladı. "Siz neyle meşgulsünüz?" Fotoğrafçıyım ben aslında diyor. Aydınlık gazetesinde yazıyorum bir de yıllardır. "Aaa öyle mi?" diyorum. "İşçi partisinin di mi Aydınlık?" Evet işçi partisinin ama sizin yüzünüz buruştu hemen. "Yoo size öyle geldi sanırım" Yok bana öyle gelmedi, bayağı bildiğimiz yüzünüz buruştu İşçi partisinin mi? derken. "Yahu yok estağfurullah, niye buruşsun yüzüm?" E buruştu ben gördüm. 
Böyle durumlar için abimin kullandığı şahane bir deyim vardır, tam yeri geldi. "Sen soktun sen çıkar yarabbi!" Yok diyorum gözünü sevdiğimin adamı yok! Yüzüm müzüm buruşmadı benim. Çok ısrarlı. "Alaycı bir uslüp vardı yüzünüzde, küçümser gibi söylediniz" Sen bu kadar kompleks sahibiysen bunun diyetini niye bana kesiyorsun  yani şimdi? Zaten paranın para zamanında yüz lira vermişim iki bilete onu da kaybetmişim, allahtan reva mısın  şimdi üstüne!
Reva demek ki!
Bakın diyorum. Size öyle gelmiş olabilir, ama ağzımı yüzümü eğmiş değilim. Ha bayıldığımı da söyleyemeyeceğim; ne var ki sizi de siyasetinizi de küçümseyecek ölçüde tanımıyorum. "Bence tanıyorsunuz!" diyor bu sefer. "Herkes bilmez Aydınlığın işçi partisinin olduğunu, bu önemli bir ayrıntı" Bence abartıyorsunuz, belli ki hassas olduğunuz bir konu, bence az çok etrafında ne olup ne bittiğiyle ilgilenen herkes de  biliyordur zaten" diyorum filan ama;  o dakika artık anlıyorum ki ne desem boş, ikna olmayacak! Beyhude çaba...
Garsona işaret edip, hesabı istiyorum. Sanırım daha fazla tahammül edemeyeceğim. 
 "Kalkıyor musunuz?" diyor. 
"Allah kabul ederse, evet" diyorum. 
"Bakın gene aynı şeyi yaptınız işte, dalga geçiyorsunuz" diyor. 
"Kusura bakmayın ama; artık haketmediniz mi?" diyorum. 
Hesabı ödeyip arkamı dönerken mırıltı halinde "bari biranı bitirseydin" diyor. 

Hakkımda hiç bir şey bilmediğinin farkında değil tabi. 

Yarım bırakmaya bayılırım... 


dipnot: yüzümü gerçekten buruşturmamıştım.
Valla!



8 Ekim 2014 Çarşamba

Yağmadım, geldim!

Bazen sen de kafanın örümceklendiğini hissediyor musun? Ben hissediyorum...Bağzı odalar var orda, çok girip çıkmadığım.  Havasız, rutubetli bodrum katları gibi. Hadi itiraf edeyim, fareler de cirit atıyor üstelik. Hatta içlerinde bağzı namussuzlar var; na bu kadar çam yarması gibi. Hayır neyle besliyorsun orda kendini? Bir gram peynir atıyorsam önlerine allah belamı versin. Sonra kırk yılın başında kafamı uzatıp şöyle bir bakacak oluyorum, istemeye isteme. Merak işte. Halbuki yedi yaşından beri biliyorum.  Birinci sınıfta arkamda oturan Oğuz öküzünden duymuştum ilk. "Çok merak iyi değildir, insanın başına ne gelirse ya meraktan ya yaraktan gelirmiş kızıımmm" demişti. Neyse uzattım. Girdim işte dün bir tanesine. Önce biraz sağa sola bakındım, sonra yerdeki halıyı kaldırdım. Allahım ben nasıl bir pasaklıyım! Ne bulursam ittirmişim altına. Hayır üstünü örtünce onlar ordan kaybolacak mı sanıyorsun geri zekalı? Kaybolmuyor...Her şey sakladığın,  üstünü örttüğün o örtünün altında öylece bekliyor seni. Geleceğinden emin. Özgüven aşısı yaptırmış belli! "Geleceksin, yüzleceşeksin benimle!" diyor. "Çürüsem de koksam da burdayım işte, yok öyle yağma" diyor. Yağma? Bilmiyorum...neyse işte yağmadım diyelim. Biraz geç oldu ama; yağmadım, geldim.

Bana ne yapmayı düşünüyorsun?



5 Ekim 2014 Pazar

Ezel Akay ve Ersin Kalkan'la birlikte... Burası Agora Meyhanesi, burda yaşan(mış) aşkların en şahanesi...

Sanırım şimdi çok büyük çok iddialı bir cümle kuracağım.
Ezel Akay galiba bugüne kadar tanıştığım,  hayatıma girip kalmış, ya da şöyle bir geçerken ayak üstü  uğramış, bi şekilde yüzü yüzüme sözü sözüme karışmış insanların arasında en etkilendiğim insan oldu.
Bu kez yaptığım bir röportaj değildi sanki, başka türlü bir şeydi. Elimde şahane bir anlatımı olan bir felsefe kitabı vardı sanki, sayfalarının arasında kaybolup gitmek istedim...
Yalnız tuhaf olan şu ki, neredeyse hiç düşünmeden konuşuyor izlenimi veriyor.
Tak tak tak.
Hiç duraksamadan, takılmadan. Öyle garip bir ritmi var konuşmasının. Altınız ıslak zemin sanki. Kayıyorsunuz...ama en espirili cümlesini bile müthiş bir bilinçle kuruyor. Ne dediğinin ne söylediğinin hep farkında. Ağzından neredeyse "öylesine" bir tek kelime dahi dökülmüyor.
En küçük bir zorlanma hissi vermiyor. İnanılmaz cool ama zerre kadar üstten bir tavrı yok. İnsanın gözlerinin içine baka baka konuşuyor bir de. O iri gözleri bazen bakmakla kalmıyor. Direk ateş ediyor. Öyle bir yerinden, öyle bir  vuruyor ki hedefi,  sarsılıyorsun!...
Babamın bi konuda bizi ailece  ikna etmek için yaptığı bir espiri vardır. Der ki "beni seven arkamdan gelsin!..." Bunu değiştiriyorum ve diyorum ki Ezel Akay bi gün "herhangi"bir konuda dese ki "Bana inanan arkamdan gelsin!..."
Düşünmeden giderim...

Sevdiğim herkese de haber veririm.
"Hadi!" derim. "Gelmiyor musunuz? Ezel Akay çağırıyor!.."

Ersin Kalkan bir o kadar şahane bir insan. Cebi hikayelerle dolu... inanılmaz bir entellektüel birikimi var. Size de olur mu bilmem. Hani bazen biri konuşurken durmadan not almak istersiniz ya...röportaj yapmıyorsunuzdur o sırada aslında. Bir "muhabbettir" o. Muhabbet kelimesinin hakkını dibine kadar veren bir muhabbet ama. Boş atıp dolu tutmaya çalışılan uzun gereksiz lakırdılardan bahsetmiyorum. Hoş yerine göre onu da severim ben. Geyik dediğimiz o sohbetin yeri de ayrıdır. Kafa boşaltmaya bire birdir mesela. Ama onun için mümkünse  başka partnerler bulacaksınız kendinize. Ersin Kalkan onlardan biri değil. Ya da o gün hiç değildi. O kadar şahane hikayeler anlattı ki ben o gün o sohbetten kalktığımda kendimi daha "dolu"  bir insan gibi hissediyordum.  Biz buna hayatın içinde "doyum sağlamak" deriz hani.

Bir film izleriz, bir yemek yeriz, bir seyahate çıkarız, ya da ne bileyim bir işin ucundan tutarız işte. Bazen yaptığımız o "iş" bizi doyurur. Bazen o masadan "aç" kalkarız.

O akşam Agora meyhanesinde aklımı, kalbimi, ruhumu bu kadar güzel doyurdukları, beni bu kadar güzel ağırladıkları için ikisine de çook teşekkür ediyor ve sizi o sohbetle baş başa bırakıyorum.

Hikaye bu ya; bir gün bir sinemacı ve bir gazeteci meyhanede buluşmuş...

Karşımda bir  sinemacı duruyor ama bambaşka bir kimlikle. Birini olmadık bi yerde görünce hangi rüzgar attı deriz ya hani? Tam da böyle sormak istiyorum. Sizi buraya hangi rüzgar attı?

-Ben aslında baya yıllar önce bi  takım rüzgarı almışım, hala aynı rüzgarlara gidiyorum.  Çocukluğumdan beri yemek yapardım. Amerika' da yaşadığım bir buçuk iki sene boyunca,  hem okudum hem de çalışarak, aşçılık yaparak hayatımı kazandım. Buraya döndükten sonra da bir yıl boyunca bir arkadaşımın restoranında Cuma akşamları özel bi menü hazırlayıp sundum. Benim için yemek yapmakla hikaye anlatıcılığı neredeyse  eş değer bir şey. Kısaca hep yaptığım ve çok haz aldığım fakat bir türlü fırsat bulamadığım bir şeydi. Bir de senaryo yazdığım bir zamana denk geldi. Yaklaşık yedi sekiz aylık bir boş vaktim vardı. Bi şekilde dört arkadaş bir araya geldik. Hepimiz  bir kaynak yaratmaya çalıtştık. Şimdilik becerdik gibi de duruyor...

 Peki ilk fikir bir mekanımız olsun, dostarımızı misafirlerimizi ağırlayalım gibi bi şey miydi yoksa bu fikri doğuran Agora Meyhanesi’nin kendisi miydi? Neden Agora meyhanesi?  

- Ben aslında yeni bir yemek kültürünü, biraz "çatal sofrası" dediğimiz şeyi denemeyi çok istiyordum. Bir meyhane de bunun için çok uygundu. Meyhanenin çok özel bir yeri var bu kültürde. Bin yıllık bir kültür bu.Uzun bir masada oturup,  varoluş problemlerinden tutun da şehrin sorunlarına kadar her şeyin konuşulduğu, sohbetin çok önem kazandığı ve özel bir adapla yapıldığı, içki içmenin de bu adabı bozmadığı çok özel bir yemek yeme şekli bu. Her hangi bir yemek yeme şekli değil! Çünkü rakı 45 derece. Onu öyle içerseniz konuşamazsınız. Bu yüzden su katılır rakının içine. MÖ 1500 yılında sempozyum adı verilen şölenlerde de uygulanan bir yöntemmiş bu. Orda da ortaya bir  içki kabı konuyor;  ama o içki şarap tabi ve o da sulandırlmış, orda da bütün ahali  yavaş yavaş o içkiyi içer ve şehrin sorunlarını konuşurmuş.

Eğer biri dertliyse onun derdini çözmeye çalışmayacaksınız;  konuyu değiştirceksiniz. İçki senin şahsi derdini çözmez;  ama seni o dertten uzaklaştırması mümkün.  Bunun gibi yüzlerce adap ve geleneği olan bir kültür bu. Yer yüzünde bunun gibi çok az içki içme şekli var.  Japonlarda var mesela onların çay kültüründe.  Kızılderililerde var...

Bağzı mekanları, dinlediğimiz bağzı müzikleri ya da izlediğimiz filmleri bile, kimisini bangır bangır bağırmak paylaşmak isteriz. Kimisini sadece kendimize saklamak isteriz ya; burası sizin için aslında hangisi? Hani şu kapıdan giren genelde yakınlarınız bildik simalar mı olsun istiyorsunuz. Yoksa aşk acısı çeken, kederlenip unutmak ya da tam tersi eğlenip dağıtmak isteyen herkese açık mı kapınız? 

Kesinlikle ben yalnızca dostlarım gelsin istemem.Hatta mümkünse uluslararası casusların gelmesini isterim. Casusların, diplomatların,  sosyal aktivistlerin de uğradığı bi yer olsun; böylece birinci elden dünyada ne olup bittiğini de öğreneyim isterim.  Normal insanların da bu şekilde bu "anormal" insanlarla bir araya geldiği bir yer olsun..Tam tersine bu sayede dostlarımın sayısı artar. Meyhaneler sosyalleşme mekanlarıdır. Bazen yeni tanıştığınız bazen hiç tanışık olmadığınız insanlarla da gidebildiğiniz ve artık ordan çok iyi tanış olarak ayrıldığınız yerlerdir. Ben buna teşne olmak isterim. Nitekim burda, daha bu kadarcık kısa bir zamanda üç evlenme teklifi bir de burada tanışıp evlenme vakası yaşadık. Ümit Çırak sevgilisiyle burda tanışıp evlendi. Daha çok insan daha çok arkadaşlık kursun bu da buranın sayesinde olsun...ben bunu çok isterim...Biz hikayeciyiz,  işimiz bu. Hikaye biriktirmek ve yaymak için varız. Meyhaneler de bunun için çok doğru adreslerdir. Yani bu açık davet gibi de; bunu da buradan duyuralım böylelikle, bunun altını da özellikle çizelim lütfen. Ben uluslararası casusların buluşma yeri olsun isterim...

Film çekmekle yemek yapmak arasındaki  duygusal  ve düşünsel   bağdan söz etsek biraz...var mı böyle bir şey gerçekten?

Kesinlikle evet. Bire bir aynı şey. Bir  arkadaşım var. Aliye Turagay. Çok iyi bir yapımcıydı; aslında hala öyle bence. Şu anda o da bir restoran işletmeciliği yapıyor. Bir mekanı var.  Felix adı. Onla  konuştuk geçen gün bu konuyu hatta. Birbirine olağanüstü benzeyen şeyler. Bir kere ikisinde de bir şey üretiyorsunuz, alıcınız var ve hemen tüketiliyor. Aşçıyı da yönetmen gibi düşün. Aşçının yaptığı yemeği de garson sunuyor...garson da oyuncu. Biz o garsonun yüzü suyu hürmetine keyifle yiyoruz o yemeği zaten. . Tabi bunlar pratik benzerlikler. Felsefi olarak da benziyor. Aşçı da yönetmen gibi bir hikaye hazırlıyor ve çok çeşitli unsurları bir araya getirerek bir kimya kuruyor. O kimyayı kurduğunuz anda o hikaye doğmuş oluyor zaten. Herkes peynirle zeytini bir araya getirebilir ama bunu özel bir şekilde biraraya getirdiğin zaman o bir taratora dönüşüyor. İkisinde de öncelikli amaç haz vermek. Haz veremeyen yönetmen de haz veremeyen aşçı da aynı türden bir depresyona girer mesela. İkisi de aynı cümleyi kurar. Filmi beğenilmeyen yönetmen de yemeği beğenilmeyen aşçı da "ağızlarının tadını bilmiyor bunlar" der. "Anlamıyorlar beni... " der.

-Sinema sanat gazetecilik de buna dahil, genellikle egosu  yüksek insanların yaptığı bir iştir. Hal böyleyken ortaklık ruhunuzu nasıl etkiliyor bu durum? Çok ciddi fikir ayrılıklarına düştüğünüzde nasıl tölere ediyorsunuz ?  Aslında soru tam olarak şu siz iyi bi ortak mısınız?

-Biz daha çok yeniyiz işin aslı. Ortaklığımızın problemlerini yaşayacak bir vaktimiz olmadı. Daha çok buranın ortak dertleriyle uğraşıyoruz. İşte ruhsatı çok geç alabildik, öyle olunca müşteri gelemedi buraya, dolayısıyla tanıtımı yapılamadı...gibi. Vedat Bey var buranın yöneticisi. Aramızdaki tek  restoran işletme tecrübesi olan da odur mesela. O da biz de hizmet üretiyoruz burda. Ben daha çok buranın atmosferiyle, tasarımıyla uğraştım. Kendiliğinden oluşan bir görev dağılımı oldu aramızda. İşin aslı para kazanırsak ve müşterilerimizi de memnun edebilirsek bir sorun çıkacağını sanmıyorum aramızda. Sorunlar genellikle başarısızlıktan doğar. Başarılı olursak gerisi ufak tefek pürüzler olarak kalır ve bi şekilde tölere edilir hepsi. 

Bunu da taze bir İstanbullu ve her gönül ilişkisinde olduğu gibi aşkı en tepede biri olarak soruyorum.  Şehirle İstanbul’la ve hatta Balat’la kurduğunuz ilişkinizden bahseder misiniz biraz?

-Biz aslında buraya geldikten bir süre sonra anladık ki; eğer İstanbullular buraya, Balat'a  gelmezlerse, bizim burda olmamızın hiç bir manası yok. Kimse sadece biz buradayız bu restoran burda  diye gelmez buraya. Balat gelinebilir bir yer,  gelinmesi gereken bir yer olduğu zaman bizim de bir manamız var aslında. Biz de burdaki esnafla varız. Hepsiyle bir ilişkimiz var. Balat geçtiğimiz beş altı yıl içinde büyük bir değişim yaşadı aslında. Bir buçuk yıl önce de ben tamamen buraya yerleştim. Bana soracak olursanız gerçek  İstanbul burasıymış meğer. Ben daha önce hiç sur içinde yaşamamıştım. İnanılmaz kozmopolit bir semt. Tabi ki altı yedi eylülde büyük bir oranda boşaltılmış burası. Ama hala ermeni kilisesi, sinagog, bulgar kilisesi, patrikhane ve bir yığın islami eser var burada. Tüm bunların yanında bir o kadar da fukara bir semt. . Elektirikçisinden tutun da çocuk bakımına kadar, ne ihtiyacınız varsa her şeyin bir dükkanı var. Kimse detarjanı kutuyla almaz burda, kiloyla alır. Doğru olan da budur aslında. Bir semt böyle olmalıdır zaten.

Peki İstanbul karınız mı metresiniz mi? 

Yani şimdi siz edepli edepli karınız mı metresiniz mi diye soruyosunuz ben tokmakçımız diye düşünüyorum. 

(Kahkahalar...)

-Vaayyy!

Evet yani bu kadar net; eğer cinsel bir ilişki metaforuyla bakacaksak buna,   alttayız biz! Büyük kültüreri,  büyük imparatorlukları yenmek mümkün değildir;  fethedersiniz ve onlar gibi olursunuz bi süre sonra. Diliniz bile onların diline benzer. 

Asimile olursunuz diyorsunuz direk!

Asimilasyon mudur değil midir  bilmiyorum. Asimile olmak istersiniz! Ben bunu asimile olmak olarak görmüyorum.  Bir araba sahibi olacaksanız o zaman trafik ışıklarına dikkat edeceksiniz. Bütün kurallarınız değişecek.  Bu şehrin her şeyi benden daha büyük, benden daha bilgili, benden daha derin, daha güçlü! Ben ona hakim olmaya; kendi arzularımı isteklerimi onda uyandırmaya çalışıyorum ama; ne yaparsam yapayım hep "o şehir" diye bir  şey var benim için. Ondan bağımsız değilim. Hiç birimiz değiliz. Bu yüzden hep alttayız!

Ben mekanların ve şehirlerin;  insanlarla en büyük ortak özelliklerinden birinin şu olduğunu düşünüyorum. Bazıları “ihtiyaç haline gelir” olmazsa olmaz. Bazılarına yolumuz düşerse ya da o an yapacak hiç daha iyi bi seçeneğimiz  yoksa  gideriz. Sizdeki “olmazsa olmazım” duygusunun tam karşılığı olan bir şehir bir insan ve bir mekan istesem?

Şehir İstanbul olsun, Ben de birçok insan gibi hem nefret ediyorum hem de aşığım bu şehre. Bu şehir benim dilimle her şeyimle ilgili çok büyük bir geçmişe sahip. Kendimi en rahat hisettiğim, üç aşağı beş yukarı başıma ne gelebileceğini kestirebildiğm bir şehir. Mutlaka zaman zaman istemişimdir başka şehirlerde yaşamak ama;  dönemsel bir hevestir ve geçmiştir hep. O yüzden içten cevap İstanbul olur.  Mekan mesela orman benim için. Bir ev ya da başka bi yer değil kesinlikle. Çok giderim kuzey ormanlarına, Belgrad ormanlarına.  Ben sahilde yaşayamam. Zaman zaman isterim de...ömrümü geçiremem orda. Dağ adamıyım diyim aslında kısaca.  İnsan da en nihayetinde candan bi arkadaş benim için. İster sevgili olsun bu,  ister arkadaşım; candan bir arkadaş benim hep aradığım bir şeydir. 

Bir de şuna çok inanıyorum ben. Bir şey üreten herkesin,  bir hedef kitlesi, gönlünü çelmek ya da belki komik bi tabir olacak ama;  aklını almak istediği biri ya da birileri vardır mutlaka.   Siz peki gönülden bir çaba ve emekle ortaya bir şey koyduğunuzda en çok kimin aklını almak istiyorsunuz?

-Buna herkes  benim gibi cevap verebilir mi bilmiyorum. Benim mesleğim bu,  kitlesel olmak. Ben toplumları değiştirmek istiyorum ve herkes bunu istemeli zaten.  Ya kitleleri değiştirmek ya da sadece para kazanmak istersiniz; ben bunların ikisini de  istiyorum. Her zaman olmaz tabi bu, ama bazen olur. Bazen öyle bir hikaye kurar anlatırsınız ve o, o toplumda öyle bir şeylerle denk gelir ve örtüşür ki, işte orası değişimin başladığı yerdir. O ince noktayı yakaladığınız anda toplum o hikayeye sarılır. Devrimler toplumların değiştiği anlar değildir. Devrim bir sonuçtur. Bizde bir de bu yok mesela; neyin nerde değişmeye başladığını kestiremiyoruz, yorumlayamıyoruz.

Ne kadar güzel anlattınız. O sonuç bardağı taşıran son damla aslında ama; bardağın ne zaman neyle dolduğuyla kimse çok ilgilenmiyor...

Oysa santim santim milim milim gömek lazım o süreci. Hangi bardakta hangi damla fazlayı yorumlayabilmek lazım.  Hikaye anlatıcısı prensip olarak polikita yapar. Yapmak zorundadır. O zaman da hangi bardakta ne zaman fırtına kopacak bunu öngörebilmek gerek. Ha bazen de kopmaz, koparamazsınız bu başka bi şey; ama peşini bırakmayacaksınız. Ben işte bunun peşindeyim. Kitlelerin aklını almak isterim. En azından akıl vermekten iyidir!...

Bu soruyu  tamamen fiziksel olarak soruyorum. İstanbul’un çehresini hayatınızdaki bir insanın yüzüne benzetmenizi istesem... kaşı,  göz süzüşü, dudak büküşü en çok kimi andırıyor?

-İstanbul denilince benim gözümde bir insan canlanmıyor gerçekten.

Hep bir kadın figürü olarak bahsedilir ya...

-Onu diyenler seksist.

Ben de hep erkek gibi düşünüyorum mesela...

Daha akıllıca. Tam da bunu söyleyecektim. Bi kadına sormak lazım bunu, kadınlar acaba bu şehre bakıp da "Aaa ne kadar kadınsı bi şehir" diyorlar mıdır ? diye. Bütünüyle erkek bi şehir. Hatta daha doğrusu İstanbul kimin elinde olduğuna göre şekil değiştiren, cinsiyeti karışmış bilimkurgusal bir varlık gibi hakikaten. Bir bakıyorsunuz çok erkeksi, bir bakıyorsunuz kadınsılaşıyor...Tam bir ermafrodit bu! Bence ikisini de denemiş yani.

Aynı benzetmeyi Agora meyhanesi için sorsam?

Burası bir aşık. Böyle  birbirine sarılmış iki insan buranın simgesi.

Peki biraz şansımı zorlasam ve desem ki o ikisinin arısında en baskın olan duygu aşağıdakilerden hangisi? 
a) Aşk? 
b) tutku?
b) Erotizm?
c) Pornografi?

Hem hepsi, hem hiç biri. Aşk... o bile değil! Aşk bile bir sonuç.  Esas olarak heyecan ve arzu içinde sohbet eden insan suratları tahayyül edin. Bu da  bizim en   insan eylemlerimizden biri ve çok önemli. Ateşli bir şekilde birbine bir şeyler anlatan, birbirini dinleyen iki insan düşünün. Bakışmıyorlar ama; sürekli konuşuyorlar...Cinselliğe ait olan olmayan, insana ait her duygu da buradan çıkar aslında. Özü budur.

Bir kadını etkilemek için en son ne zaman yemek yaptınız?

-Sürekli...her zaman yaparım. 

-Peki bi yemeğin sunuşu sizce en çok hangisine benzemeli? Roman mı kısa hikaye mi yoksa şiir mi olsun? 

Her şey birbirini açıklamak için kullanılamıyor malesef. Benim için mesela düzenlenmemiş olması derim. Ağaçtaki bir demet maydanoz gibi...Hiç bir düzen yok orda;  ama acayip bir karar var. Ezersen başka kokar, doğrarsan başka kokar. Yemeğin görüntüsünün insanı korkutmaması lazım. Ye demeli o sana; bak dememeli. Ben hoşlanmıyorum o özenilmiş tasarlanmış şeylerden. Tadıma bak demeli, beni çatal ucuyla al, bana batır, bana kaşıkla dal demesi lazım. Dolayısıyla klasik bir güzelliği olamaz onun. Hayvani bir güzelliği var. Biz ona türümüzün devamı için bakıyoruz. Arkaik olmalı o. Bizim diğer eylemlerimize benzeyemez. En derin en hayvani arzularımıza benzemesi lazım. Bu da tasarlanamaz. 
Freud'un bir resmi vardır üstünde şöyle yazar. What's on a man's mind. İnsanın aklından neleeer geçeer!!! 


-Ben burda dağılımdım aslında. Röportaj mı yapıyorum bir felsefe kitabı mı okuyorum belli değil! O yüzden hemen direksyonu  kırıyorum ve beyaz perdede yeni bir Ezel Akay filmini görebileceğimiz en yakın tarihi sormak istiyorum. Ya da şöyle sorayım. Kafanızda şu ara başka hangi tilkiler dönüyor? 

Önümüzdeki bir yıl içinde bir film çekmiş olacağım. Ya da en kötü ihtimalle çekimine başlamış olacağım. Biraz da bu çatal sofrasının verdiği ilhamla bir şey farkettim ki;  her türden film yapılmış Türk sinemasında ama;  bir tane yemek üzerine film yok. Sinemacılar orda izleyicisine anlatacak bir hikaye bulamamışlar. Dünyada çok önemsenen bir şeydir bu. Felsefi olarak da öyle. Düşünün ki yemek filmleri festivali bile var ama; yüz yıllık Türk Sinama tarihinde bir tane yemek filmi yok.  Bu ve bir kaç başka proje daha var aslında. 1915 üzerine bir kervan yolculuğunu anlatan başka bir hikaye var. Onlar üzerine çalışıyorum şu ara. 

Ben dün bütün gece felaket bir diş ağrısıyla kıvrandım. Gecenin ikisinde açık hastane aramaya çıktım. O derece!Bu sabah da arkadaşım bana dedi ki "ertele bu röportajı doktora gidelim" Benim cevabım da şu oldu. Delirdin heralde? Ölmediğim sürece ben bugün bu röportajı yapacağım. Şimdi soru şu, sizi bu kadar tutkuyla  sürükleyen, ölmediğim sürece hem peşindeyim dedirten o şey nedir?

-Sinama! Hiç düşünmeksizin sinema. Daha doğrusu hikaye anlatıcılığı. Bunu bazen sinemayla yapıyorum bazen başka bi yolla. Gerisi dediğiniz gibi, belki elden ayaktan düşersem dururum ancak.  Ben yerimi buldum diye düşünüyorum. Buldum dediğim yer de Lamekan aslında. Hikaye anlatıcısı öyledir. Ordan oraya sürer kendini.   

Son soru, mutlu musunuz?

 -Ben biraz olgunlaştıktan sonra,  yani şu geçtiğimiz altı yedi yıldan beri mutlulukla değil de mutsuzlukla ilgilenmeye karar verdim. Mutluluğu kontrol edemezsiniz, nerden geleceğini ne  zaman uçup gideceğini bilemezsiniz.  Peşinden koşarak yakalayamazsınız onu. Ama mutsuzluğunuzun kaynağı çoğunlukla bellidir ve ona konsantre olursanız o durumu çözmeniz çok daha kolaylaşır. 


ERSİN KALKAN


Karşımda bir gazeteci  duruyor ama bambaşka bir kimlikle. Birini olmadık bi yerde görünce hangi rüzgar attı deriz ya hani? Tam da öyle sormak istiyorum. Sizi buraya hangi rüzgar attı?

-Beni buraya çok eski bir rüzgar attı.  Bizim komşumuz Hristo bey buranın sahibiydi. Onun eşi madam Evgenia da annemin en yakın arkadaşıydı. Çoçukları yoktu, bu yüzden anneme hep takılırlardı "bu çocuğu bize ver, bize sat" diye.  Sonra bağzı nedenlerle annem Almanya'ya gitmek zorunda kaldı. Bir de üvey babamız vardı. Kemalettin Tuğcu romanlarındaki gibi bir adamdı. Sahip olduğumuz her şeyi kumarda kaybetti. Bize madam Evgenia baktı. Hayat baya zordu senin anlayacağın. Sonra o yaşlarda bir terzinin yanında çalışmaya başladım çırak olarak. Bir gün Hristo bey dedi ki bana "kaç para haftalık alıyorsun ordan" dedim ki beş lira. "Gel sana haftalık yirmi lira vereyim benim çırağım ol."  Yıllar geçti üzerinden tabi. Ben üniversiteyi okumaya gittim vs derken tam  18 sene sonra buraya geri döndüm. Bu kez Hristo bey şöyle bir şey söyledi bana. "Ben burayı satacağım, satacağım adamı da buldum. Sana satmak istiyorum. Ben parasız kabul etmeyeceğimi söyleyince de sembolik bir fiyat söyledi. Sonra ben vazgeçtim tabi. Ben vazgeçince bu sefer " Anlaşıldı senin paran yok, ben burayı sana bırakıyorum, adımızı senden başka yaşatacak kimse yok" dedi. 

Mülkün sahibi de sizsiniz yani?

Benim ama bunun hiç önemi yok; ben aslında buranın ömürlük gönüllü işçisiyim. Senin anlayacağın beni buraya bir "geçmiş" attı. 

(Bu sorunun cevabını sizden dolaylı yolla almış oldum aslında ama)  ilk fikir bir mekanımız olsun, doslarımızı misafirlerimizi ağırlayalım gibi bi şey miydi yoksa bu fikri doğuran Agora Meyhanesi’nin kendisi miydi? Neden Agora meyhanesi?

Burası benim en eski yeme içme mekanım.  İstanbul'un 19. yüz yıldan kalma yirmi büyük markasından bir tanesi. Aynı zamanda kültür mirasımızın çok önemli bir parçası. Buranın yaşaması gerekiyor.  Ben buranın sadece mirasçısıyım ama; buranın yüz yıl üç yüz yıl...hep  yaşaması gerekiyor...

O da duygusal miras aslında değil mi?

Evet. Dediğim gibi bu marka  iki yüz yıllık bir marka. Biz aslında 2006'da burayı açacaktık fakat devlet yenileme alanı ilan etti, işlerimiz durdu. Mücadelemiz 2013'e kadar devam etti. Ezel muazzam bir aşçı. O da bir mekan açmayı düşünüyordu. Dedim ki "arama gel beraber yapalım" O  bir kültür adamı. O'nu burda görmek hepimize çok büyük katkı sağladı. Ha ama özünde Agora'nın ne ona ne bize ihtiyacı var...Bu da başka bi tarafı işin. 

Bağzı mekanları, dinlediğimiz bağzı müzikleri ya da izlediğimiz filmleri bile, kimisini bangır bangır bağırmak paylaşmak isteriz. Kimisini sadece kendimize saklamak isteriz ya hani; burası sizin için aslında hangisi? Hani şu kapıdan giren genelde yakınlarınız bildik simalar mı olsun istiyorsunuz. Yoksa aşk acısı çeken, kederlenip unutmak ya da tam tersi eğlenip dağıtmak isteyen herkese açık mı kapınız?

-Hepsi birden. Dünyanın çeşitli ülkelerinden insanlar geliyor görüyüsonuz. Eskiden de burası böyle bir yerdi. 1928'den beri. Özellikle Fransızlar çok gelirdi. Murat Belge'nin İstanbul gece rehberinde geçer. Ansiklopedilerde, hayat mecmualarında geçer. Müthiş bir anı ve yaşanmışlığı var.... 

Mutfağa giriyor musunuz? ve bir de şunu merak ediyorum aslında; sizin için yazı yapmakla yemek yapmak arasında duygusal ya da düşünsel bir bağ var mı? 

-Ben girmiyorum. Ezel giriyor. Yeni şeyler denemeyi de çok seviyor o.  Ben İstanbul mutfağının buna hiç ihtiyacı yok diye düşünüyorum ama o seviyor...2700 yıllık bir mutfak bu.  Romaya başkent olmuş bir yer  burası. Sonra Bizans gelmiş, sonra Osmanlı gelmiş,  o imparatorluk mutfağında ne kazanlar kaynamış bir düşünün... Mezapotomya' nın Çin'in yolu buradan geçiyor....Bizim İstanbul mutfağı dediğimiz şey, yer yüzünün rafine olmuş mutfağı. Bazen Ezel'le aramızda bu konuda tatlı atışmalar oluyor. Yeri gelmişken altını tekrar çizmek isterim. Ezel'in varlığı çok kıymetli bizim için, burası için. Ha ama bir tadıcı olarak neredeyse dünyanın tüm büyük mutfaklarını bilirim...

Gurme diyebilir miyiz yani size?

Ben gazetelerde çok uzun zaman mekan yazıları yazdım. İşim gereği de çok yaptım.Gurme diyemeyiz belki ama yediğinin ne olduğunu bilen bir adam diyebiliriz.

Sinema sanat gazetecilik de buna dahil, genellikle egosu  yüksek insanların yaptığı bir iştir. Hal böyleyken ortaklık ruhunuzu nasıl etkiliyor bu durum? Çok ciddi fikir ayrılıklarına düştüğünüzde nasıl tölere ediyorsunuz ?  Aslında soru tam olarak şu siz iyi bi ortak mısınız?

Biz iyi ortağız. Evet;  çünkü birbirimizin eksiklerini tamamlıyoruz. Bu çok önemlidir. Demokratik bir düşünceye sahip olduğumuz için iletişimimiz rahat oluyor. Egomuzu bi yere bırakıyoruz.  Sosyalist bir gelenekten geldiğimiz için,  sosyalist kapitalist mi desek ya da?  (kahkahalar ) 
Sol burjuvalar, sol küçük burjuvalar  diyelim hatta...

Liboş diye gidecek şimdi bu korktum! o yüzden hemen diğer soruya geçiyorum. 

Bunu da taze bir İstanbullu ve belki de bu yüzden aşkı en tepede biri olarak soruyorum.  Şehirle İstanbul’la ve hatta Balat’la kurduğunuz ilişkinizden bahseder misiniz biraz?

İstanbul'da doğmuş büyümüş bir insan olarak buradan başka bir şehirde yaşamayı hiç düşünmedi. Zaman zaman zorunlu olarak bu şehri terk etmek zorunda kaldım ama; üniversiteyi okumak için önce Ankara sonra izmire gittim vs. Sonra dünyanın neredeyse bütün şehirlerine gittim. Bunu şunun için söylüyorum. Çok şehir gördüm ama; ben burada yaşayabilirim dediğim bir şehir olmadı hiç. Benim bir şehirde yaşayabilmem için o şehirde...

İstanbul mu olması gerekiyor?

Evet o şehirde İstanbul olması gerekiyor.  Napalyon diyor ya  "dünya tek bir ülke olsaydı, başkenti muhakkak ki İstanbul olurdu" diye. Ben bunun çok abartılı bir şey olduğunu düşünüyordum. Ta ki dünyanın neredeyse bütün şehirlerini dolaşana kadar. Petersburg benim için mesela olağanüstü büyülü bir şehirdir.  Dostoyevski'nin Puşkin' in yaşadığı tüm sokakları evleri dolaştım O hayranlığımı ifade eden öyle yazılar yazdım öyle çok anlattım ki gazetedeki köşemde. Petersburg'un  300. kuruluş yıldönümü için beni de davet ettiler düşünün. Ha şimdi sor bana o şehirde yaşar mısın diye. Yaşayamam.  Güneş yok, ışık yok. İstanbul çok kıymetli benim için. Ben bu şehrin hem altının hem üstünün yaklaşık yarım asırlık takipçisiyim. Balat da bana göre bu kentin en önemli merkezi. Tarihi yarım adanın hikayesi burada yatıyor...Buradan başka bir yerde yaşamayı kesinlikle tasavvur edemiyorum.

Peki İstanbul karınız mı metresiniz mi? 

-Sevgilim. Eşlerim benim sevgilim olmayı aştıkları zaman,  başka bir şey oldukları zaman onlardan hep ayrıldım. İstanbul da bi gün sevgilim olmayı bırakıp karım olmaya kalkarsa ondan da ancak böyle bi nedenle ayrılırım.

Ben mekanların ve şehirlerin;  insanlarla en büyük ortak özelliklerinden birinin şu olduğunu düşünüyorum. Bazıları “ihtiyaç haline gelir” olmazsa olmaz. Bazılarına yolumuz düşerse ya da o an yapacak hiç daha iyi bi seçeneğimiz  yoksa  gideriz. Sizdeki “olmazsa olmazım” duygusunun tam karşılığı olan bir şehir bir insan ve bir mekan istesem?

-Buna hiç düşünmeksizin cevap verebilirim. Şehir İstanbul. Mekan Agora meyhanesi. İnsan da çocuklarım. 

Ben bi şey üretirken aslında herkesin bir hedef kitlesi, gönlünü çelmek ya da belki komik bi tabir olacak ama aklını almak istediği biri ya da birileri vardır mutlaka diye düşünüyorum. Bunun cevabı direk kendi iç doyumunuzu sağlamak bile olabilir ya da yaptığımız ürettiğimiz şeye göre de değişebilir elbette ama;  ama ben sizin cevabınızı duymak duymak istiyorum.  Gönülden bir çaba ve emekle ortaya bi şey koyduğunuzda en çok kimin aklını almak istiyorsunuz?

Öyle biri yok galiba ya... Ya da şu anda yok. Çünkü İstanbul karışık,  hayat karışık ve aşk şu an benim için bilinmezler diyarı.
Aslında ben bunu aşk anlamında sormadım.

Yok aşk olsun aşk olsun...Birinin aklını alacaksam onun adı aşk olsun. Öyle biri de yok şu an benim için.

Bu soruyu  tamamen fiziksel olarak soruyorum. İstanbul’un çehresini hayatınızdaki bir insanın yüzüne benzetmek isteseniz…(zor olabilir ama lütfen)  kaşı,  göz süzüşü, dudak büküşü en çok kimi andırıyor?

Biraz Türkan Şoray biraz da Marliyn Monroe.

Muhafazar ve cüretkar ikisi bir arada diyorsunuz...

Kesinlikle!

Agora meyhanesi?

Aysel Gürel, Aydın Boysan ve Zeki Müren karması.

Peki bi yemeğin sunuşu sizce en çok hangisine benzemeli? Roman mı kısa hikaye mi yoksa şiir mi olsun? 

Roman kadar uzun olmamalı,  şiir kadar derin de olmamalı. Kısa bir hikaye olmalı. Muazzam kısa hikayeler vardır bilirsiniz....

Bilmez miyim!:) Peki aklınızda şu ara dönen başka tilkiler var mı desem? 

Tabiat bana yalan söylememe lüksü bahşetti. Yaklaşık dokuz yaşından beri "alan değil veren el felsefesini"  farkında olmadan içselleştirmiş bir insanım. Demin size Hürriyet gazetesinden ayrılış hikayemi anlattım ya mesela. Yalan söylemek bana zul gelir,  ağır gelir. Ben insanlara bakarım, geçmişinden bu gününe taşıdığı kimler var diye. Yani şöyle soruyorsanız eğer "yeni projoler var mı"  ben bir an önce buranın tam anlamıyla hak ettiği yere oturmasını ve kendim de bir kenara çekilip kitaplarımı yazmayı,  şeytanca düşünüyorum. ( Gene kahkahalar...) 

Biz hiç bir iz bırakmadan kaybolup gideceğiz hissini çocukluğumdan beri yaşıyorum ben. Yaşlandım da mı böyle düşünüyorum. Hayır! Ne münasebet! iz bırakmalıyız iz. Aklımızdaki bütün tilkiler buna hizmet etmeli. 

O zaman hadi bana o meşhur Kabe'ye giden karınca hikayesindeki gibi "gidemesem de yolunda ölürüm" diyecek kadar tutkuyla bağlı olduğunuz o şeyi söyleyin. 

-Gazetecilik. Gazetecilik çünkü ; ölüm pahasına peşinden gittiğim tek şey haber. Düşünsem belki bir şey daha koyarım bunun yanına ama; en baskın en doğru cevap gazetecilik olur.  

Son soru mutlu musunuz?

Çok demek, diyebilmek isterdim. Tabi ki hayır. Ha gündelik şeyler üzerinden bakacaksak buranın hayata geçmesi, Agora'nın yeniden can bulması beni inanılmaz mutlu etti, ediyor mesela. Ama dünyada  bütün bunlar olup biterken,  bunca yoksulluk ve güç savaşı varken,  bu çok siyasi bir cevap oldu belki ama;  hissettiğim bu.





dipnot: Röportajı aynı akşam ama ayrı ayrı yaptığımız için bölerek yayınladım. Hani merak eden olursa diye, gidereyim dedim. :) 

Sabır neydi?

Yaklaşık iki buçuk ay önce bir sabah koşma sevdasıyla uyandım. Rüya görmüş gibi... Blogumu düzenli okuyanlar Hatun'umun da hayatıma bö...