19 Temmuz 2013 Cuma

Neresi sıla neresi gurbet?

Deli misin? o kadar yol tepilir mi? demiştim.
"Yol dediğin nedir ki? yürüdükçe kısalır!" demişti.
Beni kendine bi kez daha hayraaan etmişti...

Güzel soru:
Yol dediğin nedir ki?

Bi yorgunluk kahvesi içmek için oturduğum kafede Yeni Türkü çalıyordu dün.
"Neresi sıla, neresi gurbet?
Yollar bize memleket...!" diyordu da...ordan aklıma geldi.

Düşündüm öyle kendi içimde.
Neresi benim evim?
Montumu astığım şu sandalyenin tepesi bile,
yeri gelince evim işte.
Bi fincan kahve içtim üstelik tepesinde.
Kırk yıl hatırlamazsa beni,
hatrım kalır!

Hiç tanımadığım, onu da geçtim konuştuğu dili bile  yarım yamalak bildiğim   bi kadının evinde on beş gün misafir olacağım.
Kendi anahtarım olacak cebimde, kapısını kendim açacağım.
Bardağından su içip, masasında yemek yiyeceğim.

"Masasına oturup yemek yediğim, masama oturup yemek yiyen insan benim için artık çok başka bi yerdedir!" der hep babam.
O da benim için öyle olacak muhtemelen.

Bi de nazar boncuğu aldım kendisine...ordan ayrıldığımda hoş bi sedası kalsın diye elinde...hatta içinde.
umarım hoşuna gider...

Önce adımı soracak muhtemelen, belki yaşımı, ne iş yaptığımı.
Belki de hiç biriyle ilgilenmeyecek, kısa bi merhabalaşma faslından sonra direk kendi dünyasına çekilecek.
Evi gezdirir heralde diye düşüyorum; en azından yatağımı gösterir.
Mutfağı kendim bulurum sorun değil. :)
Karanlıktan korkma huyum da yok hem; tüm ışıkları söndürebilir.
Peki sabah kalktığımda "ilk gün beni kursa sen götürür müsün?" desem...
Bence güzel teklif, değerlendirebilir... :)

Günlerdir hazırlayamadığım valizimin içini en çok bunlarla doldurdum işte.
İçimde kocaman bir "merak" duygusu...
Gözlerimi kocaman açtım...içine koca bi dünya aldım....
gidiyorum!
Kısacık bir zaman diliminde de olsa,
ara vermek için değil,
ara-yı doldurmak için.
Ne boşluk var(mış) içimizde de anasını satayım.
Koyuyorsun, koyuyorsun da...
bi türlü dolmuyor mübareğin içi.
Niye?

?

?

?



15 Temmuz 2013 Pazartesi

Tek hedef-tek kurşun!



"Her güzel kadının ondan -daha az- güzel bir arkadaşı vardır mutlaka" dedi. Ee? dedim. En umarsız halimle önümde türk kahvesi, sol elimle sağ elime kırmızı oje sürmeye çalışırken...
O kadar zordur ki o meret; öyle bir itina özen bekler ki senden. İstesen de başka bi yöne çeviremezsin dikkatini.
İşte! dedi.
"Esas kadına oynamak isteyen her erkek önce o -az güzel- bulduğuna yönelir.
Kancayı ona sarar" dedi.
Benim caanım oje sürme seansımı işte böyle piç etti.
Nasıl yani? dedim fırçayı özensizce şişesinin içine bırakırken.
Siz hasta  mısınız?
Bu ne saçma ne aptalca bi oyun?
Hatta vicdansızlık!
Ya o , senin asıl niyetin ortaya çıkana kadar "esas kadın"ın kendisi olduğuna inanırsa.
Yok dedi. Merak etme! o kadar uzun boylu değil.
Ne kadar uzun boylu peki? dedim.
Ona arkadaş gibi yaklaştığımızı belli ederiz biz. Daha dostane daha arkadaş-canlısı oluruz.
Bi de kadınlara şeytan dersiniz dedim.
Alçaksınız siz! :)
Şeytanın önde gidenisiniz.
Ömrü hayatımda çok yakışıklı bulduğu bi adama yaklaşmak için, onun en yakınındaki -daha az yakışıklı- elemanla kanka olma fantazisini  bir tek hemcinsimden duymadım.
E çünkü sizin buna ihtiyacınız yok zaten, tek hedef-tek kurşun! siz işinizi bilirsiniz! dedi.
Sustum.

13 Temmuz 2013 Cumartesi

Biat kültürü ve Stalin'in tavuğu!

Rivayet odur ki...
Günlerden bir gün, Stalin çalışma odasında dostlarını ağırlıyor. Konu elbetteki siyaset.
Tartışmalar sürerken gruptaki arkadaşlarına dönüyor ve şu soruyu soruyor:

-Saçını ihtilalde, halk içinde, devlet yönetiminde, bürokraside ağartmis dostlarim! Bir halkın   yönetime baş eğmesi, kayitsiz şartsiz itaat etmesi için yöneticiler ne yapmali, nasil davranmalidir?
Her kafadan bir ses çıkıyor. Herkes dili döndüğünce konu üzerine kendi yorumlarını dile getiriyor.
Derken...cevapları beğenmeyen Stalin insanlara dönerek şu ifadeyi kullanıyor:
-Yönetimi eline geçiren hükümdarin tanridan çok bi  farki yoktur! Halkın karşımızda baş-eğmesi için yapmamız gerekeni ben şimdi size anlatayım.

Yardımcılarına  dönüyor ve "çabuk bana bir tavuk getirin" diyor.

Tavuk getiriliyor ve Stalin başlıyor canlı canlı tavuğun tüylerini yolmaya...!!!
Sonra da tavuğu o haliyle odanın ortasına bırakıyor ve diyor ki " Seyredin bakalım, tavuk nereye sığınacak?"
Tavuk acı içine oradan oraya koşturmaya başlıyor. Kapı aralığından dışarı çıkmaya çalışıyor fakat dışardaki dondurucu soğuk yüzüne çarpar çarpmaz gerisin geri odaya dönüyor, masalarin altina giriyor, köşeli masa ayaklari canini yakiyor. O teleksiz haliyle şömeniye doğru yaklasiyor bu kez de tüysüz derisinde ateşin acısını duyuyor...derken, çaresiz bi şekilde dönüp dolaşıp Stalin'in paçaları arasına sığınıyor.

Bu kez Stalin başlıyor cebindeki yemleri çıkarıp azar azar tavuğun önüne dökmeye...
O andan itibaren odanın içinde Stalin nereye, tavuk oraya!!!
Tüylerini yolan celladının peşinden ayrılmıyor tavuk.

Ve...Stalin dönüp şöyle söylüyor etrafındakilere "İşte halk dediğimiz güruh aynen bu tavuk gibidir, tüylerini yolup serbest bırakın, sonra da önüne bir avuç yem atın! Sonra seyreyleyin bakalım...ne oluyor!?"

!!!

Bu hikayeyi bana arkadaşım Özgür anlattı. O da üniversitede  hocasından dinlemiş. Çok ilgimi çektiği için oturup bilgisayarda araştırdım. Daha uzun ve ayrıntılıydı. Ben bir ilkokul çocuğu marifetiyle aklımda kalanlardan özet aktarmaya çalıştım.

Ha diyelim ki tamamen kurgulama ve hiç bir yaşanmışlığı yok olsun. Delinin biri bir hayal kurmuş ve bu hayali "insanlığa" armağan etmiş olsun.
Ya da adı sanı bilinmeyen bir düşünür, bir filozof kafasındaki "biat kültürünü" bu şekilde resmetmiş ve insanlarla  paylaşmış   olsun.

İnsanı vuran, alt-üst eden bir hikaye.
Önce tüylerimizi yoluyorlar...sonra önümüze bir avuç yem atıyorlar!
Önce çaresiz bırakıp, sonra çaremiz olmayı vaadediyorlar.
Konuşma, yürüme, sorma, sorgu -la- ma diyorlar.
Sadece biat et!
Sonra ne oluyor?
Bu yüzyılda hala...birileri çıkıp " Öl de ölelim, vur de vuralım, yık de yakalım!" diyorlar.
Niye?
E yemimizi onlar veriyor ya işte..!

2 Temmuz 2013 Salı

Paris'ten insan manzaraları...

Sana mutluluk hissi veren ilk on şeyi say deseler, biri kesinlikle bu fotoğraf karesi olurdu. Mümkünse başı boş ve amaçsızca...
Artık yapmam diyordum. Yedi tane oldu, yuh artık bokunu çıkardım diyordum. Sekizinci yolda. Ne yazdıracağım belli de yerine bi türlü karar veremiyordum. Verdim! Burası... güzel yer :)









Bi kilisenin bahçesinde gördüm seni. Acıkmıştın, bişeyler atıştırıyordun. Kulağın telefonda, belki sevgilinle belki annenle kim bilir belki de aslında bir "hiç" le konuşuyordun. Sesin boşlukta kayboluyordu belki, belki de kocaman bir boşluğu dolduruyordu! İhtimal bu ya! Belki burdan kalkıp, doğru O'na gidecektin. Belki burdan kalkmayıp saatlerce kendini dinleyecektin. Dün geceden uykusuzdun, yorgundun bir ihtimal, bir ihtimal taşı sıksan suyunu çıkaracak güçteydin! Hemen şimdi ordan kalkıp kendine yeni bir hayat inşa edecektin belki de. Kadınlarda bu güç var biliyor musun? Sana yemin ederim...! Ha "dünyayı yıkıp devirecek gücü sahipsiniz de bi bilgisayardan anlamıyorsunuz!" demişti bi arkadaşım , gece yarısı tatlı uykusundan uyandırıp da "Bilgisayarıma virüs girdi galiba Selim! ne yapmalıyım?" dediğimde.
Ama sen boş ver onu. Saçmalama hakkını kullanıyordu o an sadece. Hepimizin buna zaman zaman hakkı var değil mi? 

Beyaz şapkalı kadın...çok sevdiğimden olsa gerek, nerde görsem, kuzenimmiş gibi bir yakınlık duyarım. Aynı dili konuşmak mı? dedin. Boşversene! Aynı şapkayı seviyoruz işte :)
Madonna! diyorum...başka da bişey demiyorum. :)
Buralarda bi yere ruhunu göm deselerdi, buraya gömerdim.Yaklaşık bir saat o telefonla konuşan hatunun kalkmasını bekledim. Topu topu bu iki masası vardı dışarda. Orda öyle amaçsızca ne kadar oturdum hiç bilmiyorum ama, kalkarken o masa tüm hayat hikayemi biliyordu artık. Nerden geldiğimi, o an nerede olduğumu ve artık nereye doğru yol aldığımı. 
Yaptığı işe ruhunu katan insanları seviyorum... :) Harikaydın bebeğim! 
Kapı ağzı sohbetleri...kim bilir konu neydi? Siyaset? Sanat? Kadınlar? Hayat? hepsi? hiçbiri? neyse ne? muhabbetiniz bol olsun ...
Dünyayı kurtaracak gibiydiler...en azından o pozu objektifime layığıyla vermişler!
Aşk biraz da böyle bişeydi değil mi? Hava yağmurluydu...tepenizde bi şemsiye yoktu. Resmen üşüten bi havada, ıslanışınıza hiç aldırmayışınızda ve elinizdeki dondurmalarla böyle bi mutluluk pozu verişinizdeydi güzelliğiniz...Adlarınızı merak ettim şimdi. Halbuki ne gereksiz bir bilgi! Bi de çekerken elim titremeseymiş! ama zaten güzelliğinize zerre gölge düşmemiş...
Yaşanmışlık diyoruz buna da galiba...

Şimdi de gittiğin bi yerde en çok ne yapmak  seni cezbediyor diye sor. Haydi sor sor! :) Bir turistin değil de oranın yerli halkının rutinini görmek diyeceğim sana.
ve bi yeri üçüncü kez geçerken daha "Ben artık buraların hakimiyim!" duygusuna kapılmak :) Yanındakine dönüp "saçmalama ordan değil, şurdan gideceğiz orası bilmem nereye çıkıyor" bilmişliği taslamak. "Hakim olmak" duygusunu da hiç sevmem güya! (?) Yalanım batsın! yalancıyım :) hepimiz kadar...
Burda içtiğim kahvenin falı çıkacak! Kesin bilgi. :)
Kadının yüzü inanılmaz karakteristik gelmişti...çekmişim işte. 
Bu kıza bayıldım. Süper ince çorap, mini etek ve ince topuklu ayakkabıyla Onun kadar iyi pedal çevirmek...hakikaten takdire şayan buldum.
Oğlan uzaklara bakar...kız kendi halinde bişeylerle meşguldür. Yan masada bi adam karnını doyuruyordur ama taa karşı masadaki kızın kendilerini fotoladığının bilince(dir!) Az sonra gözlüğünü çıkartır gözünden. Kim bilir belki de amacı kızın gözlerine dik dik bakıp "ne yaptığını görüyorum hanım efendi ve bu yaptığın hiç hoş değil!" mesajı vermek istemektedir.Kız yanılmıştır oysa, göz göze geldiklerinde belli belirsiz bir gülümseme belirir yüzünde sadece. "Keyfine bak güzelim, bize her yer Paris!" demiş(miş) meyerse... :)

Sabır neydi?

Yaklaşık iki buçuk ay önce bir sabah koşma sevdasıyla uyandım. Rüya görmüş gibi... Blogumu düzenli okuyanlar Hatun'umun da hayatıma bö...