29 Ekim 2015 Perşembe

SEVİYORSAN GİT #OYVER BENCE!

Önce derin derin bir nefes al. Sonra arkana yaslan ve bir düşün. 
'Vatan' senin için ne ifade ediyor?  İçinde insanların yüzü gülmüyorsa artık, oraya "vatan" denilebilir mi? Önce bunu bir düşün. Vatan çorak bir topraktan başka bir şey değilse, bütün annelerin gözü yaşlı, kalbi kırık, onuru çiğnenmişse... Babaların gözü önünde kızları polis kurşunuyla "arkasından" vuruluyorsa...
Yedi yaşında bir çocuk vatan hainliğiyle, terorist damgasıyla fişlenebiliyorsa...
Hayatında hiç duymadığın kadar "biz, siz" kelimelerini işitir hale geldiysen...
Hayatında hiç duymadığın kadar "alevi, sünni", "türk, kürt" kelimelerine mağruz kalıyorsan...
İnandığın Allah da, kitap da birilerinin tekeline alındıysa...
Aynı evin içinde iki kardeş bile kavga edemeden haberleri sonuna kadar dinleyemez hale geldiyse...
En son hatırladığın medya baskını haberi daha bu sabaha aitse...
Ölüm bazı işlerin fıtratından geliyorsa...!!!(???)
Onca insan kimi dağda, kimi güpegündüz başkentin ortasında katlediliyorsa... 
Geride kalanları hiçbir acı birleştirmeye yetmiyorsa...
Senin ölün benim ölüm kavgası başlamışsa...
Daha düne kadar barış süreci diye kafamızı sikenler kendi eliyle barış masasını tekmeleyip atmışsa... 
"Elpençe divan göreve hazırım komutanım" diyen "akil insanlar" bir anda sus pus olmuşsa... 
Tam sıra  bize gelmişse... ve artık kaçınılmaz diyip popomuzu dönmeyeceksek... 
tek bir seçeneğimiz kalıyor geriye,
Oy vermek!...
"Vatan millet sakarya" diye kuru nutuk atmaya da tekbir getirerek yakıp yıkmaya da benzemiyor vatan-severlik... 
Aşk öyle bir yer şey değil.  
Sen onu yanlış anlamışsın tatlım!
Gerçekten seviyorsan,
git "oy ver" bence! 


25 Ekim 2015 Pazar

YETERİNCE DİKKATLİ BAKARSAN HERŞEY İLGİNÇLEŞMEYE BAŞLAR

(Başlıktaki sözü bir yerde okumuştum. )

Geçtiğimiz kış, Kadıköy Mephisto'da bir defter gördüm. O an çok acelem vardı, sonra gelir alırım diye bıraktım, çıktım. Daha sonra gittiğimde defterin yerinde yeller esiyordu. Yolumun düştüğü bütün şubelerine baktım. Uzun süre bulamadım. Sonra yaz başında Beyoğlu'ndaki şubesinde tekrar çıktı karşıma. Bir an 'hayatın anlamını bulmuş gibi' üzerine atladım. Bağrıma bastım... getirdim eve. Diğer defterlerimin arasında yerini buldu. Pek de güzel durdu... AMA;

Sadece dur(muş).

Anladınız. Kendime bir sitem geliyor ama ilk akla gelen sebeple değil. 
Yani her defteri yazmak gerekmiyor. Her kitap da okunmak için alınmaz hatta. Bazıları başvuru kitabıdır, vesaire. 

Kırtasiyeyi çok seviyorum ben. Bir de paşabahçe gezmeyi. :)) Ne alaka bilmiyorum ama, ikisine da bayılıyorum. Paşabahçe biraz komik geliyor kulağa biliyorum, ama hakikat bu. Yapacak birşey yok. Her zaafımızı açıklayabilseydik keşke! Neyse... 

Defteri yazmamak başka bir şey. Ben defteri bugün açınca çizgilerine hiç bakmadığımı farkettim. İçine ya hiç bakmadım, ya da alırken hızla bakıp kapattım ve hiç hatırlamıyorum. 

Ben kareli defter seviyorum... bu çizgiliymiş. 
Ha çok önemi yok. Defterime hala aşk duyuyorum. Ama aşık olduğun şeye biraz dikkatli bakman gerekmez mi!!!???

Gereklilik kipinden de nefret ederim ama, bazı şeyler ilgiyi hakeder. 
Seni çok cezbeden bir şeye de biraz 'alıcı gözle' baksan hiç fena olmayabilir.

Başlığa yazdığım cümleyi o yüzden çok sevmiştim halbuki. Bir şeye hakettiği değeri vermek oradan geçiyor çünkü. Önce bakacaksın... sadece gözünle değil ama, biraz dikkattini vereceksin. Zahmet olmayacaksa!! Ki olmasın. 

Gene bir yerde okumuştum. Öğretmen öğrenciye soruyor. "Kızım bizim kata bakan hademenin adını biliyor musun?" Öğrenci "yok" diyor kayıtsız kayıtsız... Öğretmen devam ediyor. "Bilmen lazım. Her gün gelip sıranı silen bir insan, en azından adını bilecek kadar ilgiyi hak eder!" 

Ki genelde, dikkat edin, bütün acayip hayat hikayeleri de o ilk bakışta gözümüze en 'sıradan' gözüken insanların arasından çıkar. 

Kıssadan hisse. 
Etrafınıza iyi bakın. 
"Yeterince dikkatli baktığınız her şey, zamanla çok ilginçleşmeye başla(ya)bilir."

22 Ekim 2015 Perşembe

BIRAKSAN UÇACAK SANKİ!

Dün gece bir rüya gördüm. Yogaya başlamıştım. Gülme! Gebertirim. :) Bir pazar sabahıydı, evden bisiklete atlayıp, Caddebostan'ın yolunu tutmuştum. Cihangir Yoga'ya varınca bisikletimi önüne parkedip, içeri dalmıştım. Birkaç saat sonra çıktığımda kuşlar gibi hafiftim. Tavsiye ederim... :) İyi geliyor... rüyası bile! 

Tamam, sadede geliyorum. Yaz başından beri çok istiyordum. Ama hep bitmeyen işler, nasılsa düzenli olarak devam edemeyeceğimler, vakitsizlikler, onlar, şunlar, hatta sizler! Evet sevgili insanoğlu, bazen hepiniz fena halde sinirime dokunuyorsunuz. Öyle zamanlarda ertelemek için her şey bahane oluyor. Zaten insanlar da çok 'kötü!' ben de yoga neyim yapmayacağım anasını satayım filan diyordum. :)

Tamam tamam. Şaka ediyorum yahu! :)
O kadar uzun boylu delirmedim. 
Hepi topu şurda yüksek sesle konuşuyorum. Rahatsız olan ya şimdi ekranı kapatsın, ya da sonuna kadar sessizce okusun lütfen. 

Kendimi çok kötü bir halde suç üstü yakaladım. 
Evet, resmen hayal kurmayı unuttuğumu farkettim.
Fena ki ne fena. 
Halbuki iki yıl önce buraya "hayal ediyorum" başlıklı öyle güzel bir yazı yazmışım ki... Yani duygusundan bahsediyorum tabii. Okuyunca o duyguyu ne kadar özlediğimi farkettim. Plan yapmayı, bir şeyi başka bir şeyin üstüne koymayı. Köşedekini oradan almayı... sonra Nepal'e gitmeyi!

Ha şöyle! Elini korkak alıştırma bebeğim. Dök eteğindeki taşları...
Yaz kurtul!
Gerçekten oluyor biliyor musunuz?
Yazdığın şey gerçek olmaya daha yakın duruyor. 
Çok yüklenirsen buzdolabını yerinden kaldırıp başka bir yere koyamasan da az biraz kımıldatabiliyorsun ya hani! Hah aynı onun gibi. Bak gitti bir santimi. Dinlenince bir santim daha oynatırsın, derken... bir de bakmışsın ki Nepal'e gitmek üzere yola koyuluyorsun da evden çıkarken ütünün fişini çekmiş miydim diye dertleniyorsun. Boşver! Tek derdin o olsun. Yani çekmiş olsan fena olmaz ama, otomatik kilidi varsa da bir şeycik olmaz. Şimdiden iyi yolculuklar sana... 

Dönünce bana gezdiğin dağlardan bahset biraz. 
Yüzüne sürdüğün boyaları, boynuna taktığın boncukları, serçe parmağının nasıl su topladığını... Ah bir de o kadar yürüyünce ayak bileklerin şişer şimdi senin. Yarım saat duvara dayayınca iniyor ama. N'haber!... :)

Sonra yaz sonu geliyor... aylardan Eylül oluyor mesela. 
Beyrut yanıyordur ama. 
Yanında esmer bir oğlan. 
Bir otel odasındasın.
Açık pencereden esen ılık rüzgar perdeyi havalandırıyor...
Senin içinde bir balık,
gidip geliyor...

Ağzında papatya tadı var!

Hayal bu ya! :)


DİPNOT: Yazınca, duyurunca, insanın üstüne bir sorumluluk duygusu geliyor sanki. Kasım itibariyle yoga sözümü tutacağım mutlaka! Artık Nepal'e, Beyrut'a da bakacağız... Kaldı ki hiçbiri olmasa da dert değil. Hayal pratiği yaptım yeniden derim. Bir gün olmazsa, bir gün mutlaka! ;) 

7 Ekim 2015 Çarşamba

HER TÜRLÜSÜNE VARIM! UZATIN ŞU SAKALLARI...

Bir "kesin şu sakalları" muhabbetidir gidiyor. Önce Özlem Tekin çıkıştı. "Hacı mısın hoca mı, kes şu sakalı" blah blah şeklinde. Hayır taparım sesine, soluğuna. O ayrı. Ama bu ağzından çıkan her sözün altına imzamı atacağım anlamına gelmiyor tabii. Sonra, Ayşe Arman hafif kıyısından geçti mevzunun. İnstagrama koyduğu, sevgilisi Ömer Dormen'in Hindistan arka fonlu, sakallı fotoğrafının altına "Kurban olayım sakalsız Ömer'ime. Ben sakal sevmiyorum hiç" diyerek. Bu miss gibi bir açıklama işte. Hocam diye demiyorum. :) Çünkü genelleme yapmıyor. Genellemelerden nefret ediyorum. Bütün erkekler kessin demiyor. "Ben sevmiyorum" diyor. Buna kimse itiraz edemez. Belli ki Ömer'iyle arasından sakal bile sızsın istemiyor. :) Dün de Ayşe Özyılmazel yazmış. Ben bugün okuyabildim. Ama ne yazış! "Kesin şu sakalları" diye olaya kökten bir çözüm(süzlük) önerisi getirerek. Dünyanın en saçma klişesi genellemeler değilse ne!? Misal ben bayılıyorum. Bir erkekle arama onun sakalının girmesinden daha güzel bir misafirlik de düşünemiyorum. Her türlüsüne varım üstelik. Kirlisine, topuna, keçisine ve dahi baya bildiğiniz, aşağı doğru uzun uzun salınanına. Hatta o kadar ki bir kadının erkekte sakal sevmemesi aklımı çok zorlayarak dahi anlamlandıramadığım bir şey. Valla bısbıdık bir erkek suratı bana hiç erkeksi gelmiyor. Ne yalan söyleyeyim. Hissiyatım bu. Ama bu demek değil ki herkese de yakışıyor. Yakışmayan uzatmasın tabii. Bu biraz kadınlardaki küt saç mevzusu gibi. Başkası yapar, olur sana Mathilda. Sen yaparsın, olmuşsun bir patates kafa. Bir de bunun neye göre kime göre durumu var. Senin "ayol bu bildiğin patates işte" dedeğin o şeyi, bir de bakmışın, başkası tavşan gibi dişliyor. Ve tabii ki, bir de yemeyip içmeyip, her hadiseye  araştırma mevzusu muamelesesi çekenler var. Misal "hayırdır gençler, bir sakal uzatma furyasıdır gidiyor. Bir sorun soruşturun bakalım.  Altından bir Freud kafası çıkıyor mu!? Ucu görünse yeter. Ha baktınız kendiliğinden çıkmıyor meret. Kanırtın anasını satayım. Hayır çatısını kurun da siz, duvarı örmeseniz de olur"  gibisine... 
 Sonra mevzu iyiden iyiye allanır pullanır, yepis yeni bir psikolojiik, sosyolojik, birşey-jik işte canım, neyse ne. Heh, işte onun niyetine sunulur.  Netekim sunmuşlar. Efendim, mevzu şundan ibaretmiş. Hani şu bir dönem ortalığı alıp vuran "metroseksüel erkek" modası var ya, bu ona yıllar sonra gelen bir  protesto hareketiymiş aslında. Sizce de baya bir kanırtmamışlar mı!? :) Neyse, çok da günahlarını almayalım şimdi. Vardır onların da bir bildikleri. Kimbilir, o meşhur dadaş fıkrasındaki gibidir durum gerçekten belki. 
Hani,  Erzurumlu'nun birine sormuşlar. "Dadaş mısın?" Erzurumlu cevap vermiş. "Ya ne bokum" :)
Sizin anlayacağınız, araştırma sonucuna ikna olacaksak şayet, erkekler bize şunu diyor. "Eeeeeh, Yettiniz be! Düşün sakalımızdan, tırnağımızdan!"
Gayet şık hareket. 
Ben varım.
İtirazı olan!? :) 





4 Ekim 2015 Pazar

BAHARI GÖRMEDEN YAZ GELDİ GEÇTİ...

Bu yaz bana bir tuhaf geçti. Yaz desem değil, güz desem değil bir değişik geçti. Hızlı geçti. Ayağım suya hep teğet geçti. Yakınımdan geçti, arkamdan geçti, burnumun tam dibinden geçti... ama içine buyur edemedi. Çünkü hep hazırlıksızdım. Hep koşturuyordum. Hep yapacak bir şeylerim, yetişecek işlerim, bir şeylerim, bir şeylerim... vardı. Aklım doluydu. Sırtım doluydu. Ağırdı. Sertti. Ne yaptıysam da kulak memesi kıvamına getiremedim kendimi. Tenim güneşin altında uzun uzun gevreyemedi... 23 Nisan'lar, 19 Mayıs'lar bile hep çalışarak geçti. Ne gördüysem üçer günden iki bayram gördüm. O da yetmedi. Ama şu var tabii. Durup dinlenmeyince yorgunluğunu da hissedemiyorsun çok. Aslında o açıdan biraz iyiydi. Bir dursam, kalkmak çok zor olacaktı belki. Sizin anlayacağınız bu yaz yatay pozisyonda kedi gibi mırlaya mırlaya esneyemedim hiç. Dikey pozisyonda ve hep tetikte geçti. Derken, eylül de geçti. Dünya zamanıyla hiç işim olmadı ama, iş edinsem kendime yazları esnetirdim. İlkokuldan aklımda kalan o elektrik telleri gibi... Ey zaman! Ne bu hizli tren havası. Bir dur, bir soluklan. Buz gibi bir ayran yapayım sana da, dizimin dibinde iki oya-lan... diyesim var. 
Keşke mümkün olsan!

Sabır neydi?

Yaklaşık iki buçuk ay önce bir sabah koşma sevdasıyla uyandım. Rüya görmüş gibi... Blogumu düzenli okuyanlar Hatun'umun da hayatıma bö...