30 Mart 2015 Pazartesi

SEVİŞMEDİLER ÇÜNKÜ EN AZ ONUN KADAR MUAZZAM BAŞKA BİR ŞEY YAPIYORLARDI!?

Ece Temelkuran'ın yeni kitabı Devir çıktı. Henüz alıp okuyamadım ama en kısa zamanda bu ayıbımı telafi edeceğim. (Ayıp demem çok sevdiğimden. Dili kullanırken ki küstahlığına bayılıyorum Ece Temelkuran'ın.) Bu yakınlarda verdiği röportajlardan birinde okudum başlıktaki cümleyi. Diyor ki o cümlede "insanların cinselliklerini yaşayamadıkları propagandası darbe sonrası cilalanan bir propaganda yöntemi. (...) Evet sevişmiyorlardı; çünkü en az onun kadar heyecanlı, muazzam başka bir şey yapıyorlardı. İnandıkları ortak bir mücadelenin peşinden gidiyorlardı! Bunu şimdi gezi'ye katılanlar anlar yani!"

Tespit acayip  doğru geldi önce bana. Kulağıma da... Etkili cümle diye buna derim yani.Ama biraz düşününce fikirden acayip uzaklaştım. Zerre kadar yatmadı aklıma. Birincisi o kuşağın devrimcilerinin kendi kişisel tercihi miydi seviş-me-mek? O kadar uzağa gitmeye bile gerek yok. Bakınız: Devrim Nikahları!!!

Değil 69 kuşağı ben daha lisedeyken (yazmıştım gene sanırım) solcu siyasi gruplarla çok oturup kalktım. Eğer örgütlüysen örgütten habersiz flört bile edemezdin çünkü yasaktı! Mesela George Orwel'in 1984 romanı. Tamam distopik bir dünyada geçiyor ama gerçeği de taş gibi ortaya koyuyor. Mesela orda bir kahraman sevişmenin yasak-lığıyla ilgili şöyle basit yalın ama harika bir tespit yapıyor. Diyor ki "Çünkü sevişen adam rahatlar; rahat adam dünyayı değiştirmenin peşine düşmez!" Kelimesi kelimesine böyle olmayabilir. Aklımda kaldığı kadarıyla kurdum cümleyi ama özünde bunu söylüyordu. Gezi'cilerden söz edeceksek de onları dünyayı değiştirme yöntemi sizce anne-babalarınınkine benziyor muydu gerçekten? Uslüpları o kadar farklıydı ki... Bir kere çok büyük bir çoğunluğunun gerçekten siyasetle alakası yoktu ve ben bütün kalbimle inanıyorum (ve ikna oldum ki) tek gerçek dertleri yasak olana itiraz etmekti. O yüzden hepsi hep bir ağızdan "Mustafa Keser'in askerleriyiz!" diye bağırdı. Mustafa Kemal'in bile demediler yahu!!! Gezi-ci-lerin gözlerine biraz dikkatle bakan onlara bir allahın diktası (evet dikta diyorum;  yapan kendine devrimci ya da  sosyalist de dese o yapılan dikta'nın dik alası bence!) kabaca "bizden izinsiz sevişip koklaşamazsınız arkadaş!" dese onların da donunu başlarına geçirmeye cesaret ederlerdi!

Ha şuna sonsuz katılırım. Tek başına başlığa taşıdığım cümle çok doğru bir tespit. Hayatta sevişmekten çok daha ya da en az onun kadar iyi tatmin sağlayan, insanı heyecanlandıran, doyuran şeyler illa ki var. Mesela bu fotoğraftaki kız. Fotoğrafı özellikle seçtim çünkü müzik yapmıyor da biri kızı vecd anında çekmiş gibi. O kadar kendinden geçmiş, o kadar keyifli görünüyor ki... Tanıma sorma şansımız olsa (sadece bir tahmin belki ama) o an aldığı zevki "en az sevişmek kadar iyi " diye tabir edebileceğine neredeyse eminim. Aşkla yapılan her iş insana sevişmenin hazzını verir; verir vermesine de 69 kuşağının tercih ederek sevişmekten uzak durmadığını tahmin etmiyor, biliyorum!!! Değil ki 69 kuşağı, 2000'li yıllarda kaçak göçek sevişen  x örgütü mensubu üniversite arkadaşlarımdan biliyorum!
Yazının tam burasında bir an çok mu ahkam kestim diye düşündüm. Hızımı alamayıp babamı aradım. Babam ki günü geldiğinde emekli dilekçesini (annemin tüm itirazlarına rağmen) hemen veren adam! Sebep? Bankaya gelen bir müfettiş babama güya şakayla şöyle takılıyor "Siz de zamanında baya hızlı siyaset yapıyormuşsunuz!" Kıssadan hisse. O dönemi bizzat yaşamış bir adamdan söz ediyorum. Cevabı şu oldu. "O zaman için bunu çok sorgulamaya imkanımız yoktu kızım. Ha ama bugün ki aklımla soruyorsan tercihimiz değildir her halde derim. Biz o dönem unuttuk onu ama; biz mi unuttuk, unutturulduk mu? Onun çok net bir cevabı yok bende de!"

28 Mart 2015 Cumartesi

ESKİ YENİ BİR ARADA SEN ARADA SIRADA UĞRA BURALARA!

Moda! Şu ara benim kalbimin attığı yer! Hem bin yıllık sevgilim gibi. Hem yeni tavlamaya çalıştığım oğlan gibi. Ve ikisi aynı kişi! Nasıl oluyor demeyin. Bazen öyle olur işte. Hem her yerini karış karış biliyormuşsun gibi bir yakınlık hissi...hem her an alabora olabilirsin, altın kaygan zemin...küt diye tepe taklak edebilirmiş gibi seni! Sürekli tetikte bir ruh hali. Elini uzatsan tutacaksın belki...belki uzatıyor gibi yapıp kaçırıyor kendini... Sence hangisi? Senin de kafan karıştı şimdi di mi? :) Tamam uzun ettim. Sadede geliyorum. Bir zaman oldu aslında ben Fahri'yi keşfedeli. Çok değil bir iki ay önce. İşsizdim. Fakir edebiyatına da hiç gerek yok şimdi ama; o kahveyi içsem çıkınca kendime bira ısmarlayamayacağım yani. Zor tercih-ti. Boşver birayı kızım dedim. Allah sevmiş işte seni. Senin kafa doğuştan güzel. Sen şurda bir kahveyle de kafa yaparsın şimdi. Ve yaptım... Allah seni inandırsın Fahriye Cafe'den çıktığımda kafam bir milyondu. Ama şimdi onu sana nasıl anlatayım. Zor!...
O yüzden sen şimdi boş ver beni. Yolun oralara düştüğünde ne yap et Fahriye Cafe'nin bir kahvesini iç. Çıktığında kafan güzel değilse de hatayı kendinde ara! Bende ya da Fahriye'de değil.
Moda cad. Leylek sok. 3/A

DATLI MAYA!

İsmiyle müsemma. Hem erikler çiçek açtı açacak. Bahar kapıda. Hoş o da insanoğlu gibi işte. Bir veriyor bir çekiyor kendin ama; suyu ısındı. Sen güven bana! ;) Otur Datlı Maya'nın sokağa bakan masasına. Kendine bir kahvaltı ısmarla. Geleni geçeni seyret. Bırak zaman aksın...onla yarışma. Nasılsa kazanamayacaksın. İki de bir saate bakıp durma. İnstagrama da diyeceğim ama! :) Bak o mümkün değil. Virüs gibi. Hayır kendimden biliyorum! Meret pek eğlenceli.
Türkgücü cad. 59/A Cihangir

PETRA ROASTİNG COFFEE
Biliyorum.Bilenler çoktan posasını çıkardı. Suyunu içiyor artık. Hem şahane bir kafe hem ofis gibi. At bilgisayarı sırtına Petra'da indir. Otur saatlerce çalış, yaz çiz kafana göre. Hem sanat galarisi hem şahane kahveler yapıyor. Hem de tek başınaymışsın gibi bir his. Üstüne üstlük çalan müziklere hasta olacaksın. Benden söylemesi.
Hoş sohbet sok. Selenium Panaroma Residence no:1

NAFTALİN K

Duyduk duymayın demeyin. Burası benim İstanbul'daki ikinci evim. Daha önce de yazmıştım. Bakınız... "DAVETE İCABET GEREK"Naftalin K hakkında diyeceklerim bundan ibaret. Daha da söyleyecek sözüm yok.
Balat mah. Yıldırım cad. 22/A

RAG'N ROLL
En yeni keşfim. Yalan söyleyemeyeceğim şimdi. İçine girip gezemedim. Vaktim yoktu çünkü. Ama bende yarattığı his "ilk görüşte aşk" gibiydi! Önündeki beyaz bisiklete de, insanın içini açan, sanki İstanbul'da değil de bir sahil beldesindeymişsin duygusu uyandıran şu genel görüntüsüne de bayıldım. En kısa zamanda gerçek bir keşif ziyareti yapacığım kendisine. Benden hızlı davranacaklar için Naftalinvintage'nin hizasında, iki dükkan ötede bilgisini de düşeyim. Hadi öperim...

27 Mart 2015 Cuma

YEMEĞİ YEMEYİP TADANLAR HAYATTA HER ŞEYİN AZICIK UCUNDAN ALANLAR!

Herkes benim gibi olmak zorunda değil. Ben nasıl desem...her şeyi biraz taşkın yaşarım. Büyüte büyüte...Mesela aşık olduğum adamın yanağına kibir kibar çıtı pıtı bir öpücük konduramam pek. Çok yorgun değilsem şayet! :) Ya kocaman coork diye öperim. İki mahalle öteden duyulur sesim. Ya da mümkünse direk ısırırım filan.Yemeği de öyle çok kibar kibar yiyemem. Hele ki kan şekerim filan düşmüşse, elim ayağım titremeye başlamışsa...çekilin önümden. Allah yarattı demem. Bir tek hayatta beni çok heyecanlandıran şeyler karşısında iştahım kesilir. Mesela yolculuğa çıkacaksam valiz hazırlarken, mesela uçaktan atlayacaksam (bu yıl kesin atlayacağım,şayet ölmezsem:)) mesela çok özlediğim bir insanı göreceksem bla bla bla. Var bir kaç şey daha ama hepsini sıralamaya gerek yok şimdi. Siz anladınız beni. Bugün bir arkadaşım bir olay anlattı. Eski çalıştığı yerde yazdığı bir yazıda  "acıktık, yedik" kelimelerini kullandı diye uyarılıyor. Neden? "Çünkü yemek yenilmez, tadılır" deniyor.  "Şakaaaa! di mi?" diyorum. "Yok valla!" diyor. Yıkıldığımın resmi.
Okuyanlar mutlaka hatırlar diye tahmin ediyorum. Bir zaman önce bir Ezel Akay röportajı yapmıştım hani. "Bir yemeğin sunuşu sizce nasıl olmalı?" demiştim. Şöyle cevap vermişti  " Ağaçtaki bir demet maydanoz gibi...Hiç bir düzen yok orda;  ama acayip bir karar var. Ezersen başka kokar, doğrarsan başka kokar. Yemeğin görüntüsünün insanı korkutmaması lazım. Ye demeli o sana; bak dememeli. Ben hoşlanmıyorum o özenilmiş tasarlanmış şeylerden. Beni çatal ucuyla al, bana batır, bana kaşıkla dal demesi lazım. Dolayısıyla klasik bir güzelliği olamaz onun. Hayvani bir güzelliği var. Biz ona türümüzün devamı için bakıyoruz. Arkaik olmalı o. Bizim diğer eylemlerimize benzeyemez. En derin en hayvani arzularımıza benzemesi lazım. Bu da tasarlanamaz. "
Ansiklopedik bilgi diye basıp dağıtasım var bu cümleleri. Gene abartıyorum. Gene coşku yapıyorum belki ama; çok derin bir hayat felsefesi yatmıyor mu bu cümlelerde!? Bu söylediklerinin gerçekliğine kim itiraz edebilir? Sadece yemek değil mesele. Hayatta yaşadığımız her şey için geçerli bu söyledikleri. Kim ne derse desin tasarlanmış hiç bir şeyde doğallığın gücü yoktur. Hiç bir olağanüstü tabak iyi bir esnaf lokantasında yediğiniz kuru fasulye ve pilavın yerini tutamaz! Bunu bir önerme olarak söylüyorum tabi. Tabağı tabak gibi, fasulyeyi de fasulye gibi yormayın. En mutlu anlarımız bir gün öncesinden deli gibi hazırlık yaptığımız anlar değil. Öyle olmuyor...En güzel seyahat aylar öncesinden planlanmış her ayrıntısı düşünülmüş seyahat de olmuyor. iki yaz önce Fethiye'de üç kız gittiğimiz Macera Kampı'nda aldığım zevki yaptığım hiç bir tatilde almadım ben. Denize girmek için imanımız gevriyordu çünkü üç dört kilo metrelik bir dağdan, çalıların çırpıların arasından ayağımıza taşlar kayalar bata bata iniyorduk. Çadırda değil yatmak, sadece üstümüzü değiştirmek için girip çıktığımızda başımızdan aşağı kaynar sular dökülmüş gibi oluyorduk. Derme çatma ağaçtan bir terasın tepesinde belki bin yıldır yıkanmayan yastıkların üstünde leş gibi çarşaflara sarılarak yattık. Etkinlik peşinde koşacağız diye birimiz kaç kilo metrelik mesafeyi kırk beş derece güneşin altında bisikletle geçti. Kimimiz ille denize dalacağız diye sabaha karşı dörtte yatıp sabah altıda kalktık. Hayatımda ilk defa gece kanosu yaptım. Gündüz bile çok açıklara gitmekten korkan ben gece denizde yüzmenin hazzını yaşadım. Tamam korktum. Suyun içinde bir süre gözümü açamadım; hatta ilk üç dakka ne olur getirin şunu çıkacağım diye yalvardım. Kimse zikine takmadı tabi. Eşşek gibi yüzmek zorunda kaldım. Ama kıyıya geldiğimde benden mutlusu yoktu. Her kim gittiği bol yıldızlı bir otelde bundan daha büyük bir haz yaşadığını söylüyorsa bilin ki yalan söylüyor. İnanmıyorum. İnsanı en mutlu olduğu yer doğaya en yakın olduğu yer. Kimse yemesin birbirini. Bu yüzden işte evde sırtını kaşıyarak yattığın koltuğun keyfi de başka hiç bir yerde yok. Diyeceğim şu ki yemeği yemeyip tadına bakanlar bence hayatı da dibine kadar yaşamayıp azıcık ucundan tadanlar...Yazık onlara!...Siz beni dinleyin. Hep daha derine atın kulaçlarınızı... Kıyıdan kıyıdan yüzenin bir bok bildiği yok hayatta. Ben size diyim. 

9 Mart 2015 Pazartesi

MEHMET GÜLERYÜZ :BİR ADIM SONRA YENİ BİR SÖZ SÖYLEYECEĞİMİZE İNANIYORSAK YAŞAM O ZAMAN YAŞAMAYA DEĞER!


Hayat en temel ihtiyaçlarımızı bile lüks gibi sunuyor artık. Hepimize  çektiği en kötü numara belki de budur. Küstah ve hoyrat üstelik! Nasıl? Duyamadık. Birileri oradan “Evet ya, işte bu! Hadi şuna haddini bildirelim!” mi dedi?   O zaman şimdi size,   bir süreliğine de olsa dünyanın geri kalanını  unutturacak  şahane bir haberim var.  İstikametimiz İstanbul Modern, “Mehmet Güleryüz Retrospektifi”  sergisi. Resme birazcık ilgi duyan herkes bilir ki Mehmet Güleryüz denince akan sular durmaz, iyice coşar. Daha kapıdan girer girmez öyle bir ‘yükselme’ yaşıyorsunuz. Elinizden tutup içine çekiyor sizi. Zaman mekan algınızı yitiriyorsunuz. Sergi sadece resim değil, sanatçının 1960’lardan 2010 yılına kadar tüm sanat kariyerinin dökümanı niteliğinde. Heykelden gravüre, tiyatrodan performansa kadar,  sanat yolculuğunun en güzel dönemeçlerine tanıklık ediyorsunuz.  Ben  sergide  bir saat kırk dakika kaldım.  Siz de tam manasıyla  hakkını vererek gezmek istiyorsanız en az bir buçuk saat ayırın kendinize.  Ve unutmadan; serginin  9 Ocak’ta açıldığı ve 28 Haziran’a kadar devam edeceği hatırlatmasını da yaptıktan sonra sizi Mehmet Güleryüz’le yaptığım sohbetle baş başa bırakıyorum.
Yanına keyif katınız! J    
Resmin şiirle, yazıyla ve felsefeyle ilişkisi üzerinden yola çıkarsak, ressam kimliğinizden hemen sonra ya da onunla paralel düzeyde hangisi sizi daha iyi tanımlar? Yoksa bir ressam aynı zamanda bunların hepsi midir?
-Düşünce bazında bakacak olursak, bunların hepsiyle arasında çok ciddi bir bağ var. Ben her ressamın kendi içinde filozofik bir tartışma yapması gerektiğine inanıyorum. Nasıl ki bir şiiri anlamak için o şiirsel duyguya sahip olmak gerekiyorsa,  resimde de o şiirselliği yakalayabilmek o kurguyu, o atmosferi oluşturabilmek gerekiyor. Yazarlık meselesine gelince, o herkesin kendi kapasitesine göre oluşabilecek bir şey. Ben resmi ifade edebilmek için yazıya dökmeyi denedim ama; bunlar en nihayetinde benim düşünce notlarımdır ve bana asla bir yazar kimliği vermez. O yanı sadece benim düşünsel dünyamın resmin etrafında kurguladığım,  felsefi yanıyla ilişkilendirdiğim ve günlük hayatta edindiğim deneyimlerle harmanladığım ilişkiler içinde bir bütündür. Ama dediğim gibi,  buradan yola çıkarak,  kendimi asla  yazar kimliğiyle  tanımlamam.
 Sergide yer alan  ‘Teşekkür’ yazınızda çok dikkat çeken bir nokta var.  Diyorsunuz ki  “Bana resmi saydıran hocam Hulusi Sarptürk’e: Bir tokat  eşliğinde resimden bütünlemeye bırakmıştı beni. Resimden bütünlemeye kalan tek öğrenciydim.”  Bu sizi kamçılamış bir şey midir? Yoksa sadece hayatın garip bir ironisi mi?
-Orada özellikle vurgulamak istediğim şey, aslında benim yeteneğime ve yapabileceklerime rağmen takındığım,  belki de o laubali tavra karşılık, geleceği gören bir adamın emniyeti ile müdahil olmuş bir hocaya duyduğum  şükran duygusudur.  O bana çok ciddi bir şey öğretti. Çok net olarak söylediği şuydu aslında, “ Salt yeteneğinizle herhangi bir sanatın içine öyle saygısızca giremezsiniz. Ona küstahlık edemezsiniz.”  Aslında bana ve yapabileceklerime inandığı ve bunu gördüğü için “sanatı saydırmak” adına çok mühim bir nokta koymuştur hayatıma ve kendisi daima şükran duyduğum bir zattır. 

Hazır yetenek demişken, neredeyse sanatın her dalıyla ilgili büyük bir tartışma konusudur,  “yetenek dediğimiz şey aslında nedir ya da tek başına yeterli midir?” sorusu. Bu konuda nasıl düşünüyorsunuz? 
-Yetenek elbette hiç bir şey için tek başına yeterli değildir fakat;  yeteneğin bir “üst bilgi” olduğunu da asla  unutmamak ve yadsımamak gerekir. Yetenek geliştirilmesi gereken bir hammadedir.  Kendi içinde başlı başına bir hazır bilgidir.  Asla sıradan bir beceri değildir. Üst seviyede bir sezgidir. Düşünce yüksekliğidir. Niye beş on yaşında bir çocuğun kompozisyonuna şaşırıyoruz mesela değil mi? Başka bir insanın koca ömrü boyunca toplayamadığını,  beş altı yaşında bir çocuğun toplayabilmiş olduğunu görürüz bazen. Bunun daha bir üst boyutu da dehaya giriyor zaten. 
Ferit Edgü sizin için diyor ki “ Güleryüz’e göre resim irkiltmek, düşündürtmek, tedirgin etmek, hatta korkutmak içindir!” Peki siz çizerken gerçekten bu kaygıları taşıyor musunuz?  
-Asla bu amaçları güderek çizmiyorum; ancak ürettiklerimin birilerini irkiltebileceğini, rahatsız edebileceğini bildiğim halde kesinlikle bunu yapmaktan çekinmedim bir gerçek. Bu anlamda kendi düşüncemin önüne hiçbir zaman geçmedim. Bunun sonucu ne olursa olsun, bunun “istenmeyen” bir şey olacağını bilsem de bunu yapmaktan asla geri kalmadım.  Evet, şu bir gerçek ki benim resmimin çabuk uzlaşan ehli ve yandaş bir yanı yok. Olamaz da. Ama dediğim gibi üretirken de “bunu bir amaç” edinerek üretmiyorum. Ben üretiyorum sadece, ortaya çıkan sonuç bu. 
Serginizi gezerken duygu olarak insana geçen en temel hislerden biri bu yalnız. Sanki hep bir isyan ve başkaldırı var.
-Dediğim gibi, hayatınız boyunca  tüm o biriken yaşantılarınızdan size geçen his,  eğer bir başkaldırı bir red ise o zaman onları resme aktarırken sakınmıyorsunuz. Resmin etkisini asla kısmış değilim. Böyle söyleyeyim. 

 Şair Nazım Hikmet’in “En güzel deniz henüz gidilmemiş olandır, en güzel çocuk henüz büyümedi, en güzel günlerimiz henüz yaşamadıklarımız” dizelerinden yola çıkarak sorsak, Mehmet Güleryüz en güzel eserini verdi mi sizce?
-Şimdi şüphesiz,  insan gelecek günleri doğru adımlarken,  daima daha ilerisini,  ilerdeki zamanı cevaplayacak şeyler yapmak ister. Çünkü söylemiş oldukları zaten söylemiş olduklarıdır artık ve geride kalmıştır. Her insan kendinde eğer,  yeni bir söz söyleme ihtiyacı, yeniden tanımlama ihtiyacını duyuyorsa,  şüphesiz ki  o insan yaptıklarıyla memnun olmaz. Kendini asla yeterli bulmaz. Evet, sanatçı geçmişten beslenir fakat aynı zamanda da hep geleceğe bakar.  Biz şayet,  bu hayat dediğimiz yolda yürürken bir adım sonra “yeni bir söz” söyleyeceğimize inanıyorsak yaşam o zaman hakikaten yaşamaya değer!

MUTLAKA GÖRÜNTürk Solu adını verdiği 2006 tarihli tuval üzerine yağlı boya çalışması,
Ayağımı yerden kestin adlı 2009 tarihli tuval üzerine yağlı boya çalışması,
Polyester karışık teknik kullandığı 2007 tarihli  Yarış Arabası,
Sırasıyla:  İsimsiz, Gören, Maymun, Şampiyon ve Tehlikeli Aşk isimlerini verdiği ve dolap  kapakları üzerine çalıştığı 1983 tarihli özel koleksiyon,
Ahmet Taner Kışlalı Anısına  1999 tarihli tuval üzerine  yağlı boya çalışması,
Ve 1970 yılı Mart ayında Milli Eğitim Bakanlığı’nın üniversitelere öğretim görevlisi yetiştirme amaçlı Avrupa konkurunu kazandığı Troleybüs Biletçisi.


HABERİNİZ OLSUN
 Ayrıca sergi etkinlikleri kapsamında, İstanbul Modern, Mehmet Güleryüz’ü gençlerle buluşturuyor. Eğitim programında ise Güleryüz’ün çocuklara özel hazırladığı bir video röportaja yer veriliyor. Pazartesi hariç hafta içi her gün okul grupları için ücretsiz olarak, bir müze uzmanı ile gerçekleştirilen ‘Güleryüz’ün Dünyasında’ adlı özel sergi turları düzenleniyor. (Sergi turları 4-6, 7-10 ve 11-12 olmak üzere üç farklı yaş grubuna yönelik hazırlanan içerikler ile sunuluyor.) İstanbul Modern, güzel sanatlar lisesinde okuyan ya da okullarının sanat klüplerinde görev alan lise düzeyindeki öğrencilerle Mehmet Güleryüz’ü sergi süresince bir araya getiriyor. 

AKLINIZDA BULUNSUN
      Salı’dan Pazar’a kadar her gün 10:00 ile 18:00 arası, 
      Perşembe günleri 10:00 ile 20:00 saatleri arasında  açık, Pazartesi günleri kapalı. 
     Tam bilet 19, indirimli 15 TL, Perşembe günleri  (Uzun Perşembe saat: 22.00'ye kadar)ücretsiz.


7 Mart 2015 Cumartesi

KADINLAR GÜNÜMÜZ KUTLU OLSUN!

Bir iki ay önce Yıldız Parkı'nda geziniyorum. Her yer yem yeşil. Ömrüm uzuyor...İçim huzur dolu. Önümdeki yokuşu tırmanınca gördüğüm ilk bankta oturup dinlenmek istiyorum. Bir sigara yakıyorum manzaraya karşı. Keyfim o kadar yerinde ki...anlatmama imkan yok. Hemen az ötemde bir bankta da iki sevgili oturuyor. Gülüyorlar...şakalaşıyorlar. Arada bir öpüşüyorlar...Keyfi yerinde olan iki sevgili birlikteyken ne yaparsa onları yapıyorlar işte. Derken olanlar oluyor. İki adet "ahlak zabıtası" beliriyor birden. Neredeyse tekme tokat gönderiyorlar ikisini oradan. Hızını alamıyor teki. Arkadan bağırıyor. "Uza koçum uza!" Telefona sarılıyorum hemen. Beşiktaş Belediyesi'ni arıyorum. Diyeceğim ki "Hayırdır! siz de mi Brütüs?" Diyorum da zaten. Ama şunu öğreniyorum. Yıldız Parkı'nın güvenliğinden Büyük Şehir Belediyesi sorumlu. Neden şaşırmıyorum acaba!??? Hiç hız kesmeden onları arıyorum. Ama telefonlarıma hiç cevap alamıyorum bu kez. Öfkem dinmiyor. Twetter'a giriyorum hemen. Büyük Şehir Belediyesi'ne tane tane olayı anlatan twet'ler atıyorum arka arkaya. "Ordaki görevlilerin kendi keyfi tutumu mu, yoksa sizden aldıkları tamilat mı bu yönde?" diye soruyorum. Hiç birine tek kelime yanıt yok tabi. Üstünden iki ay geçti...

Bunu buraya niye yazdım ama şimdi di mi?

Sorsan onlar da "o kızın namusunu düşünüyorlardı" çünkü.

Karısını öldüren eski koca da o kadının namusunu düşünüyor mesela. Ağabeyi, kuzeni ya da babası tarafından öldürülen kadınlar da!

"Kim kızının onun bunun kucağına oturmasını ister ki?" diyen de kadının namusunu düşünüyor, bıçağı çekip dokuz yerinden bıçaklayanı da!

Saçını yana taradı diye "Orospu mu olacan gız başımıza yoksam?" diye diye bir araba dayak atılan kız çocuklarının dünyası burası!!!

Biz kendimize "geri" diyoruz. İki gün önce izlediğim bir Amerikan filminde kız yeni tanıştığı oğlana "Ben büyürken annemin en büyük kabusu, okuldan eve gelirken sapık amcaların pipisini bana gösterme ihtimaliydi. Beni en çok buna karşı uyarırdı!  diyor.

Bu memlekette tanıdığım en "radikal" kadınlardan biri bir ortamda kendisine yöneltilen "Sen de yani kaç kere evlendin zaten?" sorusuna savunma ihtiyacı hissederek "iki" yanıtını veriyor. Demiyor ki "Sen kimsin kardeşim? Nasıl böyle bir sorunun peşine düşersin, ne hakla!? Dilersem otuz kere evlenirim, keyfimin kahyası mısın!?"

Denmeyince denmiyor demek ki!

En radikalimizin en başı yukarda olanımızın durumu bu.

Hakikaten eyvahlar olsun bize.

"Kadınlar silahlandırılsın" diye yazmıştı geçen yıl Mutlu Tönbekici. Abartılı ve yanlış bulmuştum. Böyle çözüm mü olur? demiştim kendi kendime.

Bir yıl sonra geldiğim nokta.

Galiba haklı! diyorum içten içe...

Daha mutlu, daha umutlu, daha şevkli "Kadınlar Günü" yazıları yazabileceğim günler hayal ediyorum...

Birileri elini bacaklarımızın arasından çektiği gün böyle bir kutlamaya gerek kalmayacak ama; o gün gelene kadar durumumuz bu.

Kadınlar Günümüz Kutlu olsun!

Her şeye rağmen!...

Şerefe!


2 Mart 2015 Pazartesi

MAL DA YALAN MÜLK DE YALAN GEL BİRAZ SEN DE OYA'LAN!

İki yaz önce arkadaşım Özlem'le  Yunan adaları turuna çıktık.  Bütçe kısıtlı  tabi.  Aldığımız kabin en kötünün bir üstüydü. Ev değil ki bu, apartman boşluğunu mu göreceğiz acaba camdan desek... Tahmin bile yürütememiştik. :) "Muhtemelen penceresi filan yok; suyun içinde öyle kaya kaya gideceğiz bir şekilde, yapacak bir şey yok" demiştik. Sonra o odaya girdiğimiz an. Aman Allahım! Bana biri bir gün,  hadi mutluluğun resmini çiz dese, o anı çizmeye çalışırım. Özlem için de buna yakın bir duygu olduğuna eminim. Zira elleri titremişti heyecandan. "Oya şu ellerime baaak!" demişti yavrucum. Sanırsın kan şekerimiz düştü. Öyle bir heves, öyle bir nefesin ağızdan girip çıkacak yer bulamayışı...İçimizi patlatacaktı anasını satayım! Hayalimizin çok çok ötesinde bir oda. Camda perde var ama; korkuyoruz açmaya. "Açınca deniz mi görünecek sence Oya?" Bilmem...geminin motoruna bakmıyorsa kesin denize bakıyor bu pencere Özlem! Hadi aç da ne olacaksa olsun. Bitsin bu işkence!
Ve açtı...
Çarşaf gibi o masmavi deniz  içim(iz)e aktı...
Hayatımın en mutlu günlerinden biriydi.
Mutluluktan ölünseydi, o an ölebilirdim...Hiç sakıncası yoktu.
O gün bir kez daha anladım ki gerçek mutluluğun bedeli de yoktu.
Yanlış hatırlamıyorsam 120 euro gibi komik bir paraya (yapacaklarımızın bedeli olarak düşününce) almıştık o turu. O günki değeri bugünden daha ucuzdu. Yani biz 120 euroya sanırsın dünyaları almıştık. Bizdeki hissiyat buydu.
 Bugüne kadar gördüğüm şehirlere bir kimlik verecek olsam, onları hayatımda çok sevdiğim (seveceğim) insanlarla özdeşleştirerek yeniden formlandırsam, hangisini kimin yerine koyardım diye düşündüm bugün. Paris eşsizdi mesela. "Tam hayal ettiğim gibi!" cümlesini onun için kurmuştum. Prag başka türlü bir şeydi. Masal şehri diyorlar ya, az bile söylüyorlar. Yirmi kere daha gitsem, yirmi birinciyi gene isterim! Viyana aşk gibi değil aşkın ta kendisiydi. Bütün sokaklarında klasik müzik çınlıyor ve her köşe başında bir çift yiyişiyor anasını satayım. Evet öpüşüyorlar diyemedim zira öpüşmek çok masum kalıyor durumu izah etmek için. İnsanlar baya bildiğiniz şehvetle öpüşüyor sokak ortasında. Ne zaman aklıma Viyana düşse öpüşen bir çift geliyor hemen gözümün önüne...Budapeşte hayallerimin ötesindeydi. Tepeden gördüğüm o ilk anın duygusunu  hayatımın sonuna kadar unutmayacağım. Londra başka bir alemdi. Bir ecnebi memlekette yolumu kaybetip kendi kendime bulmayı orda öğrendim. Garip bir özgüvenle otobüste uyuya kalmışlığım da var; bir akşam üstü elimde birayla bir barda salınırken, saçları diken diken bir adama takriben kırk kırk beş dakika süresince aşık olmuşluğum da! Yüz tane fotoğrafını çektim. Gıkı çıkmadı. "Sen ne yapıyosun orda öyle acabaaa!" demedi. :) Hatta bence egosu okşandı. Hoşuna gitti...O da kendince o anın keyfini sürdü. Bla bla bla. Diyeceğim şu ki; hepsini al birbirine vur, bir İstanbul edemez gönlümde. Daha iki gün önce Beyoğlu'nun altından yürürken karşıdan gelen bir amcanın gezdirdiği o koyun!!! İşte bu yaaa! diye çığlık atasım geldi. Ne zaman karşına neyin çıkacağı belli değil. Evet çok acayip şeyler dünyanın her yerinde karşına çıkabilir. Ama hangisinin merkezinde bir allahın kulu koyun gezdirir!? :) Evet traji komik. Evet absürd. Evet çok tuhaf; hatta saçmalık ötesi. Ama bu! Bu İstanbul işte. Başka bir İstanbul yok! Bu yüzden içimden bir his diyor ki; bu kez aldatamayacaksın! Kaçsan da saklanamayacaksın. Başın büyük belada kızım! Benden söylemesi.


Not: Bu çok başka bir yazı olacaktı. İçimden bunlar çıktı. Bazen böyle oluyor...Ben de ellemedim. Bırak dağınık kalsın dedim. Şehirleri hayatımdaki insanlarla eşleştirme oyununu bilahere oynayacağım. Ama zaten yazmak istediğim yazının ana fikrini de söylemiş oldum. Kralı gelse İstanbul'u aldatmam. Kralı gelse İstanbul'la aldatırım!!



Sabır neydi?

Yaklaşık iki buçuk ay önce bir sabah koşma sevdasıyla uyandım. Rüya görmüş gibi... Blogumu düzenli okuyanlar Hatun'umun da hayatıma bö...