29 Aralık 2014 Pazartesi

Güle güle 2014

Ben galiba her şeyi "güle güle" uğurlamayı  seviyorum...Hele ki zaten dibini bulduğumuz şeyleri. Bundan mütevellit olsa gerek, özel günler arasında en sevdiğim, hatta galiba tek sevdiğim gün  yılbaşı günü ve tabi gecesi. Bir de geçip giden her şeyin güzel taraflarını hatırlamak adetim. Kötü anmak,  kötüyü hatırlamak mizacımla pek örtüşmeyen bir şey. Halbuki öylesi daha havalı biliyorum. Bir şeyden nefret etmek, sağa sola nefret püskürtmek nedense çok sevmekten daha entellektüel bir hava veriyor insana. Uykusuzluk gibi. Daha  "derin" olduğun düşünülüyor o zaman. Garip! Mesela "I love İstanbul" dediğinizde çok havalı durmuyor da "I hate İstanbul" dediğinizde herkesin daha çok dikkatini çekiyor bu. Neden/nasıl sorgulamasına girmeyeceğim. Herkes canı ne istiyor, nasıl istiyorsa öyle yapsın. O duyguyu besleyip büyütsün içinde. Ne var ki hayatta en çok neye vakit harcıyorsan, kafanı en çok neyle meşgul ediyorsan, en çok neye emek veriyorsan "o" geri dönüyor sana. Bu da aklının bir kenarında bulunsun. Gerçi hepsi biraz da "niyet" le ilgili. Nasıl ki birinden bir kez "gıcık kapmaya" odaklandığında, sonrasında artık ağzıyla kuş da tutsa batıyor sana. Canım dese "canın çıksın" demiş gibi geliyor ya. Her şey de biraz böyle işte. İnsan bir şeyi "sevmek isteyecek" önce. Ben mesela İstanbul'u çok sevmeye geldim! Niyetim buydu yani. Nitekim her gün bir öncekinden daha çok sevdim...Trafik diyorlar, çok da batmıyor anasını satayım. Kalabalık diyorlar, e ben zaten kaosu seviyorum. Gürültüyü patırtıyı seviyorum...Aşık olduğunuz insanı düşünün işte. Batıyor mu kusurları gözünüze? Batmadığı gibi onlara güzel anlamlar vermeye çalışıyorsunuz bir de. Mesela zor bir insansa "zor ama; ben zoru severim zaten" diye başlıyorsunuz söze. Neredeyse her şeyle kurduğumuz ilişki de biraz böyle işte. Neyse işte, hebele gübele derken koca bir yıl geçti gitti yine. Allah kabul etsin.

En çok istediğim şeyi yaptım ve hiç ara vermeksizin bloguma yazmaya devam ettim. Bu sayede şahane insanlarla tanıştım. Sürekli röportaj peşinde koştum. Dilan Bozyel, Hande Kazanova, Karolin Fişekçi, Emre Başkan, Seda Oturan, Ersin Kalkan , Ezel Akay, Hakan Bilginer, Aylin Nazlıaka, Haldun Dormen , Ergün Gündüz ve Ayşe Arman'la röportaj yaptım. Ayşe Arman hariç hepsini yayınladım. Ayşe Arman'ı neden yayınlamadığımı yayınladığım zaman anlayacaksınız. Güzel olacak!

 İlber Ortaylı'yla tanıştım ki herhalde 2014'te başıma gelen en güzel hadiselerden biriydi. Onu da okuyacaksınız önümüzdeki günlerde...
Nisan'da Nevşehir'de Betül'üm ve Halil'imle balona bindik.


Yetmedi çanak çömlek olayına girdik. Dilimizde "develerle yaşıyoruz" eşliğinde Deve'ye bindik! :) Hikayemiz için seni şöyle alayım.

Yazın hayatımın belki de en keyifli en huzurlu tatilini geçirdim. Bir kere ilk defa kendime başıma bir yaz tatili yaptım. Sırtıma çantayı attığım gibi Haziran başında kendimi Kalkan'a attım. Malum yaz daha kendini pek göstermediği gibi hava poposunu bir o tarafa bir bu tarafa vuruyordu. Bana da yapacağını yaptı Kalkan'da. Fırtına koptu. Çatılar uçtu. O nasıl bir rüzgardır ki önümdeki kahvaltı masasını kaldırdı yere vurdu. Tam sıra ballı muzlarımı yemeye gelmişti halbuki. :) Heyhat. Yedim gerçi yemesine de, bir on dakika rötarla içeri taşınan masamda devam ettim hadiseye. İnat ettim bozmadım moralimi. Tadını çıkarmaya geldim ulen! dedim ve öyle de yaptım. Yağmurda denize girdim. Onun da hikayesi şu şekil
Tek başıma bütün sokaklarını karış karış gezdim. Gördüğüm her güzelliğin fotoğrafını çektim. kimisini sevdiğim arkadaşlarıma gönderdim hemen, kimisini instagramda şurda burda paylaştım. Hepsini geçtim Tutunamayanlar'ı okudum ben bu yaz ya. Daha ne yapayım. Kendimi bildim bileli hep kaçtığım o kitabı. Elime elli kere alıp yüz kere geri bıraktığım o kitabı. Her defasında yüzüncü sayfalara sürüne sürüne gelip sonrasında vazgeçtiğim o kitabı. Kendimle iftahar ediyorum! :) Devamında orgazmik bir zevk aldığım doğrudur. Okumayan varsa onlara da şiddetle tavsiye ediyorum. Sonra Orhan Pamuk. Benim için ayrı bir baraj gibiydi. Okumakta çok zorlandığım isimlerden biriydi gene. "Benim Adım Kırmızı" az mı süründü elimde. Sonra dedim ki kendime "belki her şey zaman mekan meselesidir, bir daha dene!" iyi ki denemişim.
Masumiyet Müzesi, beni benden aldı. Evrildim okudum, devrildim okudum...Kimseye laf olsun diye Nobel filan vermiyorlar ben size diyim. Bırakın o ağızları. Yok siyasi yok bilmem ne. Adam kalemle rezim çiziyor(muş) resmen. Sadece okuma, izle...o kadar diyorum sana. Sonra bugüne kadar tanıdığım en entellektüel adam, Ahmet Bozkurt'tan bahsedeyim azcık sana. Adam adam değil ayaklı kütüphane mübarek.  Google'la ilişkimi neredeyse sıfıra indirdi.  Herkesin bir uzmanlık alanı olur halbuki. O öyle değil. Edebiyat'tan gir mimariden çık. Resimden gir, heykel sanatından çık. Mitolojiden gir, günümüz tarihine kadar gel. Çok tanrılı dinlerden başla, İslam'a kadar yürü. İddia ediyorum ki sadece Türkiye'de değil dünyada sayılıdır bu denli birikimli bu kadar entellektüel  bir adam. Çok şey kattı bana, katıyor...2014 yılı için en esaslı teşekkürlerimden biri de ona!
 Nerde kalmıştık, ha tamam, Kalkan'daydık en son. Ordan geçtim Kaş'a. Canım Kaş'a. Güzeller güzeli Kaş'a. Hayatımın bir döneminde mutlaka yaşamak istediğim Kaş'a. O kadar iyi geldi ki içimdeki debdebeye, koşuşturmaya. "Eller yukarı" dedi resmen. "Dur orda!" Durdurdu beni Kaş. Nefes aldırdı. Soluğumu topladı. Yeniden devam etme gücü verdi. Gözlerime bayram ettirdi. Rüzgarı içimi serinletti. Denizi dondursa da...o da iyi geldi. Dipdiri oluyordum her girip çıktığımda. :) O zaman bir selam da Kleopatra'ya! :) Klasik güzelliği değil de sahici güzelliği çağrıştırdığı için insana. Derken, ordan kalkıp İstanbul'a geldim. Beş gün kalacaktım on beş gün kaldım. Tavuk gibi deşindim resmen. Karaköy'ün ara sokaklarını yüz bin kere dolandım. Beyoğlu'na doğru tırmanırken yorulunca oturup Mandabatmaz'da orta şekerli türk kahvemi içirken soluklandım. Çukurcuma' da Masumiyet Müzesi'ni ararken dünya güzeli Alman bir kızla tanıştım. Biraz tarzanca da olsa iki lafın belini kırmayı başardık. O da Masumiyet Müzesini arıyordu. Birlikte bulduk. O benim fotoğraflarımı çekti, ben onun. Üstüne bir tük kahvesi patlattık.  Bir gün bir yerlerde yolumuz tekrar kesişir temennisiyle vedalaştık.
Başka bir gün bir arkadaşımın teknesiyle denize açıldık. Bir taraftan vodkamı yudumlarken bir taraftan ayaklarımı denize sallayıp çocuk gibi oynadım...Hep yaptığım gibi o an aldığım zevki bir şeye benzetmeye çalıştım. Aklıma hiç daha iyisi gelmedi. Hiç bir şeyle mukayese götürmedi. Benzetmekten vazgeçtim.  O an öyle bir andı işte. Onu kendi gerçekliğiyle bıraktım. Küçük Çekmece'de Karolin Fişekçi'yi beklerken güneşin batışını seyrettim...Çook güzeldi...
Sonra Büyükada'ya gettim. Elimde bir külah dondurmayla sokaklarda uçar gibi şımararak poz verdim. Sokağın birinden  geçerken "ne güzel bir mekan bu, kafe mi, pansiyon mu, ne ki bu!" diye bıdırdanırken ben, içerden dünya şahanesi bir adam kafasını uzatıverdi. " İçeri buyurmaz mısınız !"  dedi. Hemen  daldım. Meğer bir resim galerisiymiş. Çok güzel bir bitki çayı yaptı  bize. O yarım saat içinde memleket meselelerinden girdik, nerden çıktığımızı hadi sen tahmin et artık.  İnanılmaz keyifliydi...
Sonra Ankara'ya döndüm, tayin dilekçemin sonucunu bekliyordum ki geldi. Tam o ara biraz üçbuçuk atmış olabilirim evet. Bir an tırstım yalan değil. Onu mu yapacağım, bunu yapacağım, öyle mi olacak böyle mi olacak derken bir ara delirdim ve tam ora gidip saçlarımı kısacık kestirdim.


İstanbul artık ara ara buluşup flört ettiğim biri değil, uzun süreli bir ilişkinin eşiğinde olduğumuzu hissettiğim bir "varlık" oldu. O arada Bozcaada'ya gittim. Denize sırtımı verip güneşi içime çektim. Rum mahallesinde gezdim uzun uzun...çiçeklerle böceklerle konuştum. Çiçek Pastanesi'nde dünyanın en komik oğlanıyla tanıştım. "Menü?" dedim. "Menü benim, buyrun?" dedi. "Çay istiyorum" dedim. "Bırak şimdi çayı, sırası mı, hemen buz gibi bir limonota kapıp geliyorum sana, sakın bir yere ayrılma" dedi. "Sen ne komik bir şeysin, dua et çok sempatiksin, yoksa iki dakkada paralamıştım seni şuracıkta" dedim. "Elinden olsun, o da güzel olurdu tahminim" dedi. Daha on altı bilemedin on yedi yaşında olsun. Büyüyünce şahane bir  adam olacak,istediği her kadını, hiç özel bir çaba sarfetmeden tavlayacak, eminim.


Neyse işte. Biz konumuza gelelim. Günler günleri kovaladı. Ben Hatun'um u da kapıp İstanbul'a yerleştim. Geldiğim günden beri neredeyse her gün daha çok daha çok sevdim...


Derken bir sabah uyandım ve işe gitmedim ki belki de asıl ve tek marifetim budur. Zira az biraz popo istiyor, haklımı teslim et lütfen! :) Hayatımın hiç bir döneminde beni bu kadar mutsuz eden başka bir şey daha olmadı. Aşk acısı ya da başka bir şey, hepsi zamanla geçip gidiyor. Ama yaptığın iş ömürlük. Ömür boyu yakanı bırakmıyor. O yüzden adım kadar emin olarak söylüyorum ki, bir insanın hayatında olup olabilecek en güzel hadise sevdiği işle uğraşması. Gerisi hikaye. Atsan atılmıyor satsan satılmıyor çünkü. Bir garip yolculuk. Çürüdüğümü hissediyordum orda. Anlayabilir misin bunu bilmiyorum. Bence anlarsın. Anlamıyorsan da boşver, bırak o da öyle kalsın. Diyeceğim şu ki o sabah kalktım işe gitmedim ve o anı o günü güzelleştirmek için de gittim kendime kır çiçekleri aldım. Onlarla oynadım. Evde bulduğum bütün kavanozlara vazo muamelesi çektim. Çiçekleri içlerine yerleştirdim. O anı hafızama kaydettim ve kendime bir söz verdim. Tutabilirsem ilerde paylaşırım onu da seninle. Tutamazsam üzgünüm "fakat Müzeyyen, zaten bu kendimle  benim aramdaki bir meseleydi, sana ne ki!" deyip çamura yatarım. "Fazla merak iyi değildir!"i de masaya usulcacık bırakır, kaçarım.

Güle güle 2014!
Sevgiyle kal.

Ve 2015! Sana gelelim.
Bekle beni, tozunu attıracağım senin!

Dipnot: tam burada içinden "ve attır-a-ma-dı" espirisini yapanın, yedi sülalesine birden hürmetlerimi sunarım. :)

26 Aralık 2014 Cuma

Elini çekme!...

Babam hep bir kız çocuğu istiyormuş. Annem de ona hep"iki tane oğlan yaptık işte, allah kabul etsin" diyormuş. Babam daha azimliymiş ki, o maçı almış annemden! :) Almış ki,bir kış günü öğle saatlerinde, tam tavuklar gıdak gıdak derken, annem de  beni yumurtlayıvermiş.  Oğlak burcuyum. Tam bir keçiyim. Ben inadımı buna bağlıyorum ama; annem hep "eşşek sütü içirdim bir kere sana, ondan böyle oldun sen!" der. Annem işte!...o hep bir şeyler der. Mesela çok uyuyorum diye "Oya kızım! ben seni uyku da mı kazandım acaba?" der. İşine gelmeyen şeyler yaptığımda "tam babasının kızı!" der. Ama onu çok mutlu eden şeyler yaptığımda da"Eee! kimin kızı!" diyip, kolumdan tutup kendine doğru çeker. Sabah aradılar. Doğum günümü kutlamak için. Annemle beş dakika babamla on beş dakika konuştuk. Annem alttan sürekli söylendi durdu. "Ne anlatıp duruyor öyle, bana niye anlatmadı, ne konuşuyorsunuz deminden beri?" Babamın en sevdiğim özelliklerinden biri bu galiba. Babam konuşturur insanı. Annem daha ziyade susturur! :) Neyse uzatmayalım, sadede gelelim. Bugün benim doğum günüm. Malum üç beş gün sonra da hepimiz yeni bir yıla giriyoruz. Hali hazırda yeni yıl dilekleri tutmamıştım.  Doğum günü dileği de. İlla ki geçecek bir şeyler aklımdan. "Ah şu olsa, şöyle olsa!" diyeceğim. Ama en güzelini benim için bu sabah babam diledi. Dedi ki "Hayattan elini çekmediğin bir yaşın olsun kızım!"
İlle de bir şeyler dilemek zorunda değiliz elbette. Ama bir şey dileyeceksek, dilenecekse, bundan güzel dilek olur mu?
Babam işte, yakışıklı olduğu kadar da, ağzı güzel laf yapan bir kereta. :) Çocukluğumda çok kıskanırdım onu. Bir alaaaamet yakışıklıydı. Öyle böyle değil. Mesela mahallede bir Havva abla vardı. Annemin arkadaşının kızı. Annemin arkadaşı olsa anlayacağım. Kızı. Benden büyüktü ama, o da çocuktu daha.  Aşıktı resmen babama. Annesi gelip anneme anlatırdı. "Akşam senin adamın geçme saatinde bizim kızı camdan alamıyorum, oturup onun geçmesini bekliyor" derdi. Annem gülerdi. Ben diş bilerdim içten içe. "Ne demesi varmış ki? görüp de napacaksa babamı?" diye söylenerekten kendi içimde bir takım duygusal hadiseler yaşardım. Çocuk aklı işte. Hayat da böyle işte, bir yola gideceğim sanıyorsun da , yol seni varmak istediğinden çok başka yerlere çıkarıyor ya bazen. Bu yazı da biraz öyle oldu sanırım. Yeni yıl yazısı olsun bu da madem dedim. Babama ilan-ı aşk mektubuma döndü. Olsun...bence güzel döndü. Hem dilenecek en güzel dileği de babam diledi zaten. Ben de aynısını size diliyorum o vakit.
Nasıl ki fesleğenler dokunmayınca vermiyor  kokusunu sana.
Bu da onun aynısı.

Ellemen lazım! :)

22 Aralık 2014 Pazartesi

Ergün Gündüz: Kuyuya inmeyi severim ama; çıkmayı da bildiğim için severim!

Ergün Gündüz. Nasıl desem "değişik" bir adam. Bende yarattığı ilk intiba buydu. Sonra ne kadar mütevazi dedim. Sonra ne kadar entellektüel.  Sonra ne kadar zarif bir adam. Sonra ne güzel saçları var...Var da var anasını satayım. Çok etkilendim sahiciliğinden, doluluğundan ve daha bir sürü şeyinden. Çok klasik bir cümle aslında. Kullanmaktan hep imtina ederim. Ama tam karşılığı olacak daha doğru bir cümle bulamıyorum şu an. O yüzden de diyorum ki. Hikayesi olan bir adam. Üstünden sıyırıp geçmemiş, dibine kadar yaşamış bir adam. Bunu düşündürdü bende en çok. Çok güzel hatıraları olan, onları anlatırken tekrar yaşayan ve en önemlisi de onlara sahip çıkan bir adam. Laf olsun diye yaşamamış yani hiç bir şeyi. Bunu hissediyorsun. Sana hissettiriyor. Bebek'te iki katlı bir evde oturuyor. Home- office olarak kullanıyor aynı zamanda. Bütün sanatçı evleri biraz öyledir aslında. Büyülü efsunlu bir yer gibi gelir insana. Ama bazılarının başka türlü bir duygusu vardır. Müthiş bir "yaşanmışlık" duygusu vardır. Öyle bir yerde yaşıyor. Sonra çok misafirperver. "Utanmak sıkılmak yok bak; bunlar sen ye diye burdalar" diyor. Masadaki meyveleri gösterirken. Bir an kendimi çocuk gibi hissediyorum. Ama çok mutlu oluyorum. Üzerimdeki o heyecan iniyor yavaş yavaş omuzlarından. Çok samimi geliyor çünkü o an.  Okuduğumuz hikayelerde altını çizdiğimiz bazı cümleler vardır hani. Çok şeyin altını çizdim Ergün Gündüz'le ilgili. Anlatmakla bitmez yani. O yüzden lafı fazla uzatmadan sadede geliyorum. Türkiye'nin gelmiş geçmiş en iyi karikatürstlerinden biri o. Daha öğrenciyken 16 yaşında başlıyor çizmeye. Oğuz Aral'ın öğrencisi. Gırgır'da başlıyor önce. Sonra Joker ve Akrebin gölgesi geliyor. Sonrasında daha çok çizgi-romancı olarak devam ediyor yola. Fransa'da eserleri sergileniyor. Gene Fransa ve Amerika'da yayınlanan kitaplarda çizimleri  basılıyor, Zombie Bomb adlı çizgi roman antolojisine giriyor. Bilgi Üniversitesi'nde iletişim dersleri veriyor,  dedikten sonra kendi sözümü balla kesip sizi O'nun anlattıklarıyla baş başa bırakıyorum. Şöyle buyrunuz...

Hayatınızın filmini çekecek olsanız, kamera hangi anda kayıt derdi? Hikayeniz nerede başlıyor? 

- Ben ortadan başlayan filmleri severim. Bu benim hayatımın genelinde de böyle aslında.  Sürekli kendi içinde ileri- geri devam eden bir yolculuğum var. O yüzden tam ortasından başlatırdım sanırım. Sonra geriye gideriz nasılsa. Yaşarken de böyle aslında.  Doğdum, büyüdüm gibi bir silsile halinde devam eden hikayeleri çok sevmiyorum. Dinlemesi de izlemesi de sıkıcı olurdu sanki.   Çünkü her dönemin kendine ait güzellikleri var. Bir de erkekler ilerleyen yaşlarda kendini daha iyi tanımaya başlar. Kendi hikayenin tam nerede başladığını yorumlayabilmek için biraz mesafe katetmiş olmak da şart diye düşünüyorum.  

Ciddi ciddi canlandırsak o sahneyi biraz... 

-Hint okyanusu olabilir. Maldiv'ler olabilir. Bir ada düşünün. Böyle sabaha karşı,  gün ışığı odaya giriyor...  Dışarısı çok sıcak ama içerde klima çalışıyor. Hafif serin.  Kırk -kırk beş yaşlarında adam.Gözünü açıyor....yatakta.  Belki güzel hoş bir hatunla geçirdiği gecenin sabahı olabilir bu. Hatun yok ya da banyoda olabilir. Su sesi geliyor oradan.... Uyandığında bir an o geçirdiği gecenin güzelliğini düşünüyor. Mutlu olmanın ve mutlu etmenin verdiği hazzı sürüyor. Yalnız ama; değil! Dışarı çıkıyor ve tam o manzaraya bakarken kamera gözlerine zum yapıyor. Bu kez  Cağaloğlu' ndalar. Bir sürü genç çocuk,  çizimler yapıyorlar. Ellerde kalemler. Çizimlerini matbaaya yetiştirmeye çalışıyorlar.  Dediğim gibi, kendi içinde gidip gelen bir hikaye olurdu sanırım. 

Şu anki dünyanızın karikatürü aslında ta o günlerde çizilmiş miydi peki sizce? Su aktı yatağını buldu demek mi daha doğru olur. Yoksa siz hep o nereye gideceğini bilen "ukala" çocuk muydunuz?   

Saptaman hem doğru hem değil. Yolunu bilen ukala çocuk gibi de; ama bir yanıyla da değil.  Ben şuna inanıyorum. Bu yol çizilmiş. Benim içimde kodlanmış. Ben ne yaparsam yapayım oraya gidiyorum. Bilmekten çok; o yol zaten var ve o yöne doğru gidiyor hissi. Biraz oryantal bir bakışla kader diyorlar buna. Ben kader demiyorum da. çizilmiş diyorum. İki yol var önünde diyelim mesela. Birini seçip yürüyorsun ya. Sonra "vah tüh niye öbüründen gitmedim" yok öyle bir şey. Sen zaten seçtiğin yoldan gidecektin. Zaten orayı seçtiğin için oradan gidiyorsun. Çünkü zaten sen ordan daha önce gitmişsin. Ben böyle inanıyorum.

Peki çocukken korkunca koşup  bacaklarının arkasına saklandığınız o insan kimdi?

-Masa.

Enteresan.  

-Evet ama doğrusu bu. Masanın altına girmeyi severdim. Nedense bir de ilginç gelirdi orası aynı zamanda bana.  Masanın ayakları diyelim. 

Çizimlerinize bakınca en büyük ilham perilerinizin kadınlar olduğu hissi geçiyor insana.  Kadınlardan sonra en büyük ilham kaynağınız nedir ? 

-Kadınlar tabi çok önemli bir yerde. Varoluş nedenimiz de bu zaten. Bir erkek olarak da şunu söyleyebilirim her şeyden önce, kadınlar insanı canlı tutar. Sevişmek iki cinsi için sadece romantik bir anlam taşımıyor. Cinsimizin devamı için de bu bir gereklilik aynı zamanda. Ama diğer taraftan da şunu söyleyebilirim. Ben her konunun içine çok çabuk girebilen bir yapıya sahibim. Mesela posiliye mi yazacağız. Çok çabuk adapte olurum. Biraz da çözümlemeli, analitik  şeyleri sevdiğim için belki de. Problem çözmeyi çok severim. Ama diğer taraftan da ilham kaynağı dediğin zaman bu  her şey olabilir. Direk şudur diyemem sanırım buna. 


"Aslına bakarsan nasıl ki kafamızın içinde bir sağ bir sol lob var. Sağ loblular daha yaratıcı ve duygusaldır mesela. Sol loblular daha "bencillik" üzerinden ilerler. Ticaret yapanların büyük bir kısmı sol lobludur . Orayı kullanır daha çok. Ama genel olarak baktığında bütün sanatçılar mucitler de sağ lobludur. Sağ lob üretir, sol lob onu satar. En doğrusu bunun tam ortasında durabilmek belki de. "


Peki çizdiğiniz tüm o kadın karakterleri gerçekte ne kadar tanıyorsunuz? Mesela Efsun yatağın hangi tarafından kalkar? Maniküre gider mi yoksa tırnaklarını kendi mi yapar? Sırtında bir et beni var mı?  

Ben mesela Efsun'u üç kadının toplamından yaptım. Çok beğendiğim bir modeli, gene fransız bir model, Latisha Casta var. Biraz da kendi hayal ettiğim bir kadını birleştirerek çizdim.  Alnında bir yarası vardı mesela ama ben çizmeye başladığımda o yara yok. Sonradan oldu. "Hikayenin 7. bölümünde o anlatılacak" gibi. İtiraf etmeliyim ki ben biraz popo formunu seviyorum açıkçası. Çizdiğim kadınları da güzel popolu çiziyorum haliyle. Ama karakter diyorsan eğer o daha çok çizdikçe oturur. Bazen hikaye zaten bellidir. Babası Türk, anne fransız. Güney Amerika'da dünyaya gelmiş bir kız. Baba 12 Eylül zamanında ülkeden kaçmış. Sol görüşlü bir babanın kızı. Babanın o geçmişle hesaplaşması var hikayenin içinde. Tüm bu yaşadıklarından dolayı biraz sert bir mizacı var. Ha ama bu hikayeyi başka çizerler devam ettirecekse onları da yazarım mutlaka. Refarans olsun diye. Bak şöyle ayakkabıları var, böyle giyinir gibi. 

Bazı yazarlar der ki "hikaye   yazmaya başlamamadan kurulmalıdır, ne yazacağını bilmen lazım. " Bazıları da tam aksini söyler. En iyi hikaye yolda gelişir der. Bir karikatürist için nasıldır bu durum? 

-İkisi de oluyor. Bak eğer hayatının bohem zamanlarını yaşıyorsan plan yapmazsın. Aklına gelince yaparsın. Ama biz dergiciliği yaparken o hafta dergiye yetişecek gerçeği vardı ortada. Haliyle bunun matematiğini düşünmek zorundasın o zaman. Espiriler o matematikle bulunur ve ilerler. Önce konuyu bulmak zorundasın o durumda. Bir doktoru mu anlatacaksın. Kafanda bir doktorla ilgili ne kadar hikaye, bilgi varsa hepsini hemen hesaplayıp ona göre ilerlemen lazım. Ama dediğim gibi öbür türlüyse bir sohbet anında bile birinin söylediği bir şeyi hemen not edersin , o çok sonra karikatür olacaktır. 

"Tuvalete çizim yapsam bile iyi yapmak isterim. Çünkü esas olarak yapmak istediğim her şey iz bırakmak üzerine kurulu. Özellikle sanattan bahsedeceksek, önemli olan doğru ve güzel iz bırakabilmektir.  Bir yere izimizi bırakacaksak onun hakkını verebilmeliyiz!"

Hayatın genelinde peki, bir sonraki kareyi az çok bilerek mi ilerlemeye çalışırsınız?  Mesela "atıyorum ama bu gol olmalı" mantığıyla mı ilerliyorsunuz yoksa öyle gelişine mi vuruyorsunuz topa genellikle ? 

-Bu röportaj mesela 20'  li yaşlarımda olsaydı başka bir şey söylerdim buna. 30' ların sonlarında başka bir şey söylerdim. Bugün başka bir şey söyleyeceğim. Ha ama içimdeki iskelet aynıdır tabi. o değişmez fakat davranış eğilimleri değişir insanın. Rüzgarı düşün. Gerçekliğini de çok severim rüzgarın. Hafif fırtına severliğim var yani. Bir yaprak gibi uçup konarsın bir yere ya. Ben o konduğum yerin tadını çıkarmayı severim. Sonra gelir başka bir rüzgar seni ordan alıp götürür. Keşke bırakmasaydım ya da geri mi dönseydim oraya gibi şeyler olmaz bende. Nereye konduysan orayı oranın hikayesini yaratmak ve güzelleştirmek senin elinde çünkü. Bir yanıyla bu sorunun asıl cevabı da şu aslında. Maceracı bir tarafım var evet; kuyuya inmeyi severim ama; çıkmayı da bildiğim için severim. Çıkmayı bilmediğim kuyuya ya da inmem kolay kolay.

Hazır gol demişken, hayatınızın bir döneminde bile olsa, skor peşinde koştunuz mu hiç? 

-Büyürken, gençlik yıllarında hayat bazen seni böyle düşüncelere itiyor.  Kısa da olsa o anları yaşamışımdır tabi. Hiç yaşamadım demek gerçekçi olmaz. Ama asla amaç değil. Bugüne kadar kaç kitap yaptın? sorusu mesela. Bu bir skorsa, şu an yirmi kitap yapacak malzemem var. Şimdi Leman yapacak bunları mesela. Ama basıldığı zaman benden çok başkalarına para kazandıracak. Bak bunun peşinden koşmamışım hiç mesela. Genel cevap veriyorum tabi. Bu her şey için böyle aslında. 

Aşka dönsek yüzümüzü biraz. Mesela Leon filminde Mathilda aşık olduğunu karnının ağrımasından anlıyor ya.  Siz aşık olduğunuzda,   fiziksel olarak bedeninizde ilk neresi alarm veriyor ?

(Gülüyor...)

Yaşadığımız her şeyi aşk diye tanımlamak gibi bir hastalığımız var malesef. Öyle değil. Her duygu aşk değildir. Ama bu söylediğin fizyolojik belirtiler mesela aşık olmadığın bir kadına da hissedilebilecek türden şeylerdir. Aşık olduğunu anlamak için bunların ölçü olacağını kabul etmiyorum. Aşk insanı kontrolden çıkaran bir şeydir.  

Çıktınız mı hiç kontrolden?

Çıktım tabi. " Acaba şimdi ne yapıyor, nerde?" duygusu vardır ya. O çok beter bir şeydir işte. O hale geldiysen eyvah! Zamanla bunları aşıyorsun tabi. Biraz büyümekle, biraz artık olayları sağlıklı bir şekilde yorumlamayı her şeyi doğru yere oturtabilmeyi öğrenmekle ilgili hepsi. 

Şafak Pavey eski sevgilinizmiş!...

(Gülüyor...) 

Sansasyon peşindeyiz.

Yok aşkolsun! Çok hayran olduğum ve hemcinslerim adına  varlığıyla gurur duyduğum bir kadın. 

-Çok güzel yaşanmış bir hikaye. O kadar diyeyim. Ha asıl sorunun özüne döneceksek de şöyle  örneklendireyim. Kız arkadaşına bir hediye almışsın mesela da sonra onu,  O'nun yakın bir arkadaşının üzerinde görmüşsün. Hiç rahatsız olacağın bir şey yok aslında bunda. Ama senin dediğin o kafadayken bunlar rahatsızlık verici oluyor. Batıyor resmen. İşte öyle zamanlarda, o kimyadayken bu oluyor. Ben artık oraları geçtiğimi düşünüyorum açıkçası. 

Bundan sonra kontrolden çıkmam mümkün değil mi demek oluyor bu aynı zamanda?

-İmkansız diyemem; demem daha doğrusu; ama çok zor. 

"Evim benim kalem gibi. Burda bir başkasını asla istemiyorum. düşünemiyorum. O zaman ben ben olamam burda. Gel tatile gidelim,  bir hafta boyunca, 7/24 her dakika birlikte olalım.  Ama bir hafta sonra ben kaleme dönmeliyim. Kendi dünyamı yaşayabilmeliyim. O da kendi uğraşlarıyla ilgilensin. Eğer bir insanın kendine ait bir uğraşı, bu her hangi bir hobi bile olabilir, yoksa bu kez sana ait olanı senden çalmaya çalışıyor. Bir de insanlar ilişkilerde dert yaratmayı seviyor diye düşünüyorum. Yoksa da yaratıyor. Hele ki kadınlar. Hepsinin bir derdi var. Dertli doğuyorlar demek ki!" 

Kahkahalar...

Geçmişte aşık olduğunuz bir kadın için " onu ilk gördüğümde “Aha! babayı yedim” dedim demişsiniz. 

O şöyle bir hikayeydi. Zor bir kadındı. Zor bir kadın olduğunu da biliyordum ben açıkçası. Ama ilk karşılaşmamızda güzelliğinden o kadar etkilendim ki "Tamam dedim. Şimdi bunun peşinden gideceğiz ama; baya da terleyeceğiz, hadi hayırlısı!"  Ama gene üstüne basa basa söylüyorum ki bir kadınla  sağlıklı bir şekilde yol almayı öğrendiğimi düşünüyorum.  Ama bunu da bana öğreten kadınlar yine. Ha bazı kadınlar da bilerek öğretmez mesela. Öğretmek istemez.  


"Çizdiğim bütün kadınları kendim için çiziyorum"  diyorsunuz. buradan onları kıskanabileceğiniz sonucunu da çıkarabilir miyiz peki? Mesela bir resimli romanda aşık olduğunuz kadını başka bir adamla seviştirebilir misiniz?

-Tabi canım rahatlıkla. 

Kahkalar...

O konuda açığım diyorsunuz. 

O başka bir şey çünkü. "Kendim için çiziyorum"dan kasıt görmek istediğim kadını çiziyorum aslında. Hayallerimi çiziyorum... Görmek istediğin kadın gibi yaptığın zaman başka bir  hazla çiziyosun çünkü. Eskiden bi karikatür yapmıştım. Çiziyorum kadını kağıda, sonrasında da çizdiğim kadınla yemeğe gideceğiz. Bunu kıskançlık haline getiren bir arkadaşım mürekkep dökmüştü üstüne mesela. Böyle komik enstanteneler oluyordu tabi. 

Yalnızlığını seven neden yalnız kalmaz?

-Güzel soru. Bunu hep söylüyorum. Şöyle anlatayım. En iyi örneği kendimden vereceğim. Ben bu evde aylarca tek başıma yaşayabilirim. Çok seviyorum yalnızlığımı. Benim seçtiğim yalnızlığı. Müziğim var, kalemim var. Aylarca bana kimse değip dolaşmasa hiç sıkılmadan çok rahat vakit geçirebilirim. Korkmuyorum çünkü yalnız kalmaktan. Bence tam da  bu yüzden benim hep kapım çalar. Yalnız kalmaya fırsat bulamam hiç. Ya biri "geçiyordum, baktım ışığın yanıyordu" der gelir. Ya biri "geldik Bebekteyiz buralardaysan gel bir şeyler içelim" diye arar. Buna tersinden baksak oysa ben yalnızlıktan korkan bir adam olsam mutlaka yalnız kalırdım diye düşünüyorum. 

"Bizim çocukluğumuzda, eski İstanbul evlerinde çok böcek olurdu. Ev ne kadar iyi olursa olsun onun önüne geçmek çok zordu. Gece ışığı yakarsın, birden her yerden kara fatmalar çıkar filan. Vapura binerdin, bi bakmışsın ordan oraya yürüyen kalorifer böcekleri. Bu bende fobi olmuştu. Bir gece çok güzel bir yerde çalışıyoruz. Burdan böcek çıkması imkansız dersin. Bir  çekmeceyi açtım, içinden bir şeyler alacağım.  Bir baktım içinde böcekler. Bir an elimi hiç düşünmeden uzatıp aldım içinden alacağım şeyi. Her ne hikmetse o günden sonra bir daha karşıma hiç çıkmadı bu böcekler. Ben bunu buna bağlıyorum işte. Korkunu yendiğin zaman bir daha o şeyle karşılaşmıyorsun." 

Deniyor ki " Kadınlar ölümden bile korkmaz,  yaşlanmaktan korktuğu kadar!” Nedense bu konuda hep kadınlara yükleniliyor.  Erkekler katettiği mesafenin duygusunu nasıl yaşıyor? Ergün Gündüz’ün yaşlanmak hissiyle arası nasıl?

-İki cins arasındaki en büyük problem bu zaten. 

Değil mi! Sizin sefasını sürdüğünüz bir sürü şeyin biz cefasını çekiyoruz gibi bir durum var.  

-Aynen bu. Şimdi ben kendime bakıyorum 20' li yaşlarda amma toymuşum yahu! Kim bakarmış bana o halimle, kim ilgileniyormuş"diyorum. 

Ama siz genetik olarak da biraz şanslısınız bence. Ben sizinle röportaj yapacağımı söylemek için bir kaç  kız arkadaşıma fotoğraflarınızı gönderdim. Ağız birliği yapmış gibi hepsi aynı cevabı verdi. "Ben de geliyorum, beni de götür bu röportaja!" 

Gülüyor... :)

-Teşekkür ediyorum burdan hepsine. Ben kendimi şöyle anlatayım. 16 yaşında başladım çizmeye.40 yaşıma kadar da şahane şeyler ürettim diye düşünüyorum naçizane. Ama şimdi burdan baktığımda görüyorum ki 40'tan sonra yaptıklarım çok başka. Daha ne yaptığını, niye yaptığını bilen bir hale geliyorsun çünkü. Bir kere daha iyi yaşamaya başladım diye düşünüyorum. Yediğin yemeğin hazzını sürmeyi bile ben sonradan öğrendim. Bunların hepsi o yolculuğun içinde yaşanarak öğreniliyor diye düşünüyorum. Yalnız bunda şunun da etkisi var tabi. Erkekler çok geç büyüyor. Kadınlar daha 12-13 yaşlarında ergenliğe giriyor ve çok çabuk kadınsılaşıyor. Bir de gerçekten şu estetik merakından uzak durmalılar diye düşünüyorum. Normal haliyle yaşlansa öyle olmayacak halbuki. Son olarak da çok klasik bir bakış gibi gelebilir ama bu benim sahiden çok inandığım bir şey. Bir kadının ya da adamın beyni ne kadar güzel çalışıyorsa bu görüntüsüne o kadar iyi yansıyor diye düşünüyorum.



Bir yaz akşamı.  Bi balıkçı kasabısnda,  denize karşı rakı içiyorsunuz. Şahane ılık bir yaz rüzgarı var.Fonda Zeki Müren çalıyor. “Baharı bekleyen kumrular gibi, sen de beni bekle sakın unutma!” diyor. Böyle bir anın size hayalini kurduracağı o kadını çizer misiniz bize desem?  

-Of ki ne of! Zor soru...

Baya da bir ayrıntı istiyorum. Saçları nasıl mesela,  nasıl giyinmiş? 

Çok da rahatlıkla çizerim ama; benim için güzelliğin belli bir tarifi yok. Hiç yok hem de. Benim için çinli bir kadın da çok güzel olabilir. Norveçli de olabilir, bilmem nereli de olabilir. Dudakları ince de olabilir kalın da. Çenesi sivri de olabilir yuvarlak da. Bazıları takıntılıdır. İlle esmer olsun ya da şurası şöyle olsun. O yüzden zor dedim. Ha ama sadece senin kurduğun ambiyans üzerinden gideceksem o duygunun çağrışıtırdığı kadını tarif edebilirim. Hani deriz dedin. Rakı dedin. Biraz böyle Ege havası var. Yarı kumral yarı koyu saçlı bir kız olabilir mesela. Egeli, böyle grek yüzlü bir kız. Burnu hafif kemerli. E rüzgar var dedin. Saçları da uzun olsun madem. Ha ama o dönem için çok güzel şeyler hissettiğim bir kadın varsa hayatımda, o zaman,  o ortam O'nu hayal  ettirir muhtemelen bana. 

"Marliyn Monroe çok güzel bir kadınmış;  ama Rita Hayworth da çok güzel bir kadın. O da esmer. Böyle tek tornadan çıkmış gibi kadın tarifi verdikleri zaman deliriyorum ben. Böyle yaptıkları için bu kadınlar doğallığının keyfini sürmeyor. Bir ortama giriyorsunuz. Bir masada on tane kadın mı var? Onu da sarışın. Rusya'da bu kadar sarışın yok yahu! Ne oluyoruz? "

Acayip güzel saçlarınız var. İnsanda ellerini arasında gezdirme hissi uyandırıyor… Kimden almışsınız onları?

-Teşekkür ederim...Baba galiba. Biz Balkanlar'dan gelen bir aileyiz. Baba Bulgar, anne Selanik göçmeni. Biraz oraların etkisi sanırım.   

Facebook'ta bir fotoğranızın altında biri size şöyle soruyor?
"Siz mi çektiniz?"  Siz de cevap veriyorsunuz. "Ben neler çektim...!"
Madem öyle,

Hiç parasızlık çektiniz mi? 

Tabi ki. Eğer aileden gelen çok hazır bir sistemin yoksa kazandığın ve kaybettiğin günler var. Büyük şirket sahipleri bile böyledir. Bir batar bir çıkar. Çektim tabi. Eğer maaşlı çalışmıyorsanız balıkçı gibisiniz zaten. Bir gün küçük balık gelir. Bir gün balina gelir. Bu biraz böyle bir hikaye. 

Hiç etiniz kemikleriniz ağrıyacak kadar aşk acısı  çektiniz mi?

O kadar ağır olduğunu söyleyemem ama kızgınlıklar oluyor tabi. Özellikle beklemediğin, hazırlıklı olmadığın anlarda hiç beklemediğin bir şeyle karşılaştığında oluyor mesela. Ama geçer...geçiyor. Ben hep bunu söylüyorum. Hayat kısa!  

En son ne zaman masturbasyon çektiniz?

-Bence sevişmenin bir malzemesi Bir yemeğin çeşnisi baharatı neyse,  bu da bunun içinde olan bir şey ve olmalı da. iki kişinin arasında,  yan yanayken de olmalı bence. En son gibi bir cevap vermekten ziyade; gereklidir ve yaparım diyeyim. Herkese de tavsiye ediyorum buradan. :) 

Defalarca izlemekten bıkmadığım o film Blade Runner. Harrison Ford oynuyor.  Geçen gün bunu düşündüm. Biz mi çok film izlemişiz? Bizim jenerasyon mu? Neredeyse izlemdiğim film yok gibi. Blade Runner muazzam bir bilim kurgudur.  Müzikleri filan müthiştir. O yıllarda teknoloji bu kadar gelişmemişkin üstelik,  bunu yapabilmiş olmaları da  ayrıca olağanüstü diye düşünüyorum. Otuz kere falan izlemişimdir. 

En büyük keyif anlarıma eşlik eden o kadehte  Puro  bunun cevabı aslında.  Bir içkiden ziyade Puro diyebilirim.  Hayatımda sigara kullanmadım ama çok keyifli anlarımda yaktığım o puronun zevki benim için paha biçilemez. Bir içki de eşlik edecekse ona şarap olsun o da tabi. Her şey olabilir ama; puroyla şarap daha iyi gider her zaman.  

Film bitiyor.  Son sahnesi çekiliyor…Esas adam ekrana döndü ve  dedi ki?

To be contiuned der ingilizler hani.  Devamı var. Bitmedi. 

Peki sizce kaç kez izlenmeye değer? Bir kere daha gelelim mi?

-En az bir kere daha! 

19 Aralık 2014 Cuma

Genelevleri kapatalım da insanlar bizi mi sevsin?

Ben bu cümleyi ilk kez bir arkadaşımın babasından duymuştum. Bir sohbet ortamında demişti ki "Demirel'in şöyle bir lafı vardı kızım. Genel evleri kapatalım da insanlar bizi mi sevsin?"
Şehir efsanesi midir, gerçekten söylemiş midir bilmiyorum? O söylemediyse bili biri bunu düşünmüş ve onun üzerinden dillendirmiş işte. Neticeye bakalım biz. Bu düşünülmüş!!
Evet biraz kabaca düşünülmüş ama; neticede şunu söylüyor aslında. Sen bu toplumda evlenmeden sevişmeyi  kendinden menkul bir anlayışla "hor" görüyorsun. Tu kaka ilan ediyorsun. Ama bir de gerçekler var. Hormonlar var. İnsan doğası diye bir şey var. Nasıl burnu akıyorsa, karnı acıkıyorsa, sonra o yediklerini bir şekilde atık olarak dışarı bırakması gerekiyorsa, sevişmenin de bundan hiç bir farkı yok işte. O burun akacak ve insanlar bir şekilde silmenin bir yolunu bulacak.

Ne o? Kaba mı anlatıyorum? Rahatsız mı oldun?  Hiç olma. Senin baktığın şekli bu zaten ve sadece senin baktığın gözle anlatınca bile çok masum bir şey bu aslında.  Ama sende bunu yorumlayacak kafa nerde? Bulduğun her fırsatta bunu yapıyorsun.  Diyorsun ki "evlilik dışı çocuk yapmak orospuluktur!" Hadi olayın her bir tarafını geçelim. Sadece bunun üzerinden gidince bile saçmalıyorsun. Ben en çok buna takıldım aslında. Zira sen bir yerlerini yırtsan da birileri evlenmeden  çocuk sahibi olmak istiyorsa olacak. Oldu zaten. Oluyor da. Ben şahsen "orospu" olsam, hayatımı bu şekilde kazansam, birileri kalkıp böyle akıllara ziyan bir açıklama yaptığında kazan kaldırırdım. Yeri göğü yıkardım. "Hadi ordan! derdim. Sen de kimsin! Zira ben de işte senin yarattığın sistemin bir çalışanıyım. Vergimi çatır çatıyor alıyorsun benden. Yaptığın o duble yolların çimentosunda da, aldığın maaş da da  benim  ekmeğim var. Sadece sizin baktığınız o sığ anlayışla bakınca bile her şey müfredata uygun yani. Bu durumda bizi bu yolla aşşağılamak hakkını nereden buluyorsun!??"

Buluyor işte.
Akıl yok.
İzan yok.

Hayır ille de bir kadını aşşağılamak istiyorsan ve ille de bunu hakaret ederek yapacaksan bile "gerizekalı" dersin. "Aptal" dersin. "Kafaları çalışmıyor bunların " dersin. Sizin kafa oralara kadar varamıyor belli ki ama; aptallık kadar insanı küçük düşürecek bir şey yoktur. Hani illa küçük düşürmek istiyorsak yani. Bil diye dedim.
Orospu nedir abi ya?
Meslek.
Kadının işi bu.

Hayır yani oturuyorsunuz poponuzun üstünde. Osurup osurup ipe düzüyorsunuz sonra.
Abi bi pencereyi açın ya.
İçeri bir hava girsin.
Metan gazından boğulacaksınız.
Haberiniz yok.

15 Aralık 2014 Pazartesi

Seninle yatmadım sanki dağları gezdim

Herkesin aklında kalan bir orman manzarası vardır. Benimki Fethiye'de Ölüdeniz'e inerken ki o görüntü. Sarhoş olmuştum...Derinlik sarhoşluğu mu dersin ona artık, başka bir şey mi? Hayatta çok az şey insana bu duyguyu verir. Gördüğün bir manzara aklını yerinden oynatabilir. Gördüğün bir çift gözün içinde yıldızlar kayabilir!...Bir adama ya da kadına yaklaşırken, bacakların titreyebilir! Eteklerin tutuşabilir! Olur bu! Hiç başına gelmediyse çok üzgünüm. Her zaman olmaz tabi ama bir gün, bir an gelir ve olur. Biri ayağının altındaki halıyı çekiyor gibi bir his. Sahip olduğunu düşündüğün her şeye sana tersten baktırabilir. Olduysa şükret. Zira seni temin ediyorum ki; çok acayip bir hadisedir. Olmadıysa malum; geçmiş olsun diyoruz biz böyle durumlarda.

Bir de böyle anlar ne hikmetse hep  "kendiliğinden" olur. Kendi doğasında varsa olur. Kimse başka bir yerden taşıdığı suyla sana değirmenin verdiği duyguyu vermez. Zorlamayla olmaz yani. İstediğin kadar itele. Gitmeyince gitmez.

Bir cümleyi mesela; istediğin kadar alla pulla. Edebiyat mı yapmak istiyorsun? Parçala kendini. En afili cümleyi kuracağım diye tırmala; çok afedersin ama; poponu da yırtsan, olmaz. Neyse, çok uzattım biliyorum. Topu topu lafı Can Yücel'in başlıkta gördüğün dizesine getireceğim. Diyeceğim ki  "Kekik kokuyor ellerim hala. Seninle yatmadım sanki; dağları gezdim!"
Hangi edebiyat, hangi süslü cümle şu sözün derinliğini verebilir insana? Var mı bir fikrin? Benim yok.  Çünkü hiç kasmamış kendini. Hiç yormamış. Gelişine vurmuş topu öyle. Vurmuş ağları delmiş anasını satayım. Benimkini deliyor yani. Bence seninkini de deliyor. Daha önce hiç duymadıysan bile bu dizeleri, şimdi deldiğine eminim. "E ama yani!" diyeceksin şimdi tabi."Bunu yapmak için de Can Yücel olmak lazım" Herkes olamaz. Haklısın. O derinliğe inebilmek için, misal  en basitinden köpek balığından kormayacaksın. Elini gözünü korkak alıştırmayacaksın. Sonra düşünmeyeceksin bence çok. Böyle cümleler çok düşündüğünde değil, düşünmediğinde gelir.  Beklediğin şeyin hep en beklemediğin anda gelişi gibi.

"Kekik kokuyor ellerim hala. Seninle yatmadım sanki, dağları gezdim!" diyor ya!...
İbadet gibi.


13 Aralık 2014 Cumartesi

Sahipsiz mektup

"Belki artık çok geçti. Belki artık olmaz dedin. Belki de hep emindin. Gelecekti! ve işte, geldi...!" Böyle yazmıştım. İki yaz önce Orhan'a Londra'dan yazdığım kartın arkasına. Toplamda yedi kart postal gönderdim o gün Londra'dan Türkiye'ye. Bir tanesi kendim içindi. Kendiminki dahil, hepsi yerine ulaştı, Orhan'ınki hariç. Her ne hikmetse artık, onunki boşlukta kayboldu. Belki hiç terkedemedi bile oranın sınırlarını. Belki geldi, burda hain bir postacının gazabına uğradı. Belki yanlış bir insanın eline geçti. Zarfı pulu enteresan geldi. Açtı, okudu sahiplendi belki. Her şey olabilir...Ne olduğunu bilmiyorum ama ne olmadığı ortada. Kart Orhan'ın olamadı. En çok onunki ulaşsın istemiştim aslında. Çünkü ona herkesten önce sözüm vardı. Prag'tan beri bekliyordu o kartı benden. Olmadı. Sonra Viyena da olmadı. Budapeşte de  olmadı. Atina, Paris ve Londra da olmadı. Olmayınca olmuyor işte anasını satayım. O kadar emin o kadar iddialı yazmıştım ki o notu. "Gelecekti ve işte geldi!" diyordum. Yazarkenki duygumu da o kadar net hatırlıyorum ki. Sanki Orhan karşımdaydı o an ve gözlerinin içine bakarak söylüyordum bunu. Bendeki özgüvene bak sen.
Gitmeyecek(miş) meğer...
Yine!

Üniversitedeyken,  kitap fuarında Sunay Akın'la karşılaşmıştım. Ankaralı olduğumu söyleyince benden şöyle enteresan bir şey rica etmişti. Dedi ki "Uğur Mumcu sokağını bilirsin. O sokakta bir Martı apartmanı var. Git bul orayı. Nasıl yaparsın bilmiyorum ama; becerebilirsen posta kutusundan bir mektup çalmayı dene. Tabi hala yazılıyorsa...Sonra da o mektubu bana gönder. Hikayesini yazalım onun."

Enteresan değil mi? Yani bana öyle gelmişti. Şimdi olsa mutlaka denerdim şansımı. Ama ne hikmetse o zaman denemeyi aklımdan bile geçirmedim. Kaldı ki öyle bir mektuba ulaşsam bile resmen birinin istikbaline mani olabilirdim! :) Bir ilan-ı aşk'n önüne geçebilirdim. Eski Türk filmlerindeki gibi gecikmiş bir itirafın tamamen hakkın rahmetine kavuşmasına sebep olabilirdim. Tabi o zaman bilinç düzeyinde bunları düşünmedim bile. Bunları düşünerek yapmamış değilim yani. Bildiğiniz sarsaklık. Üstüne çok düşünmedim bile. Unuttum gitti.

İlginç bi şekilde İstanbul'da kasvetli bir Cumartesi gününde, internette gezinirken yukardaki fotoğrafı görünce, bu anlattıklarımın hepsi birden üşüştü üstüme.

Kıssadan hisse.

Bazı mektuplar, asla gitmez yerine.

Sen istediğin kadar zamanı, mekanı, bütün koşulları tam olması gerektiği gibi ayarladığını düşünsen de, bir şeyin olmayacağı varsa hakikaten olmuyor o!

Ya da bütün mektupların kendine ait bir  zaman mefhumu var.

Senden bağımsız(lar)...Sen istediğin kadar yaz, gönder. O oraya gitmek istemiyorsa, vakit o vakit değilse, günün sonunda olacak olan gene şu.

Postacı kapıyı bugün de çalmadı.

Nerdesin ey Zarf!?

10 Aralık 2014 Çarşamba

O "delikanlı" kadını arıyorum! Yok mu gören?

Hiç bir samimiyetsiz erkek yoktur ki,  samimiyetsiz bir kadın kadar samimiyetsiz olabilsin. Yok. Olamaz. Korkarım hiç de olmayacak.
Samimiyetsiz kelimesinin içinden de samimiyet geçiyor gerçi düşünürsen. Direk "yapma-cık" mı deseydim ki? Bilemedim. Ben bu,  sürekli topluma, kocasına, sevgilisine, köşedeki kasap Mıstık Efendi'ye ya da  artık önüne kim gelirse, sürekli birilerine "yaranma" ihtiyacı hisseden, o iç güdüyle hareket eden tüm kadınlardan rahatsızlık duyuyorum arkadaş. Bıktım usandım hepsinden. Varlıklarını varlığım(ız) için tehlikeli buluyorum.
Ve ciddi ciddi soruyorum. Hakikaten ya! Ne olacak sizin haliniz?
Neyin peşindesiniz? Ha ama burda da hemen şuna açıklık getirmek istiyorum. Ben bu kültürle büyüyen,  alt benliğine işlemiş o bilgiyi hiç bir şekilde söküp atamayan ve o anlayışla hayatını devam ettiren kadınlardan bahsetmiyorum. Beni rahatsız eden bunu "iki-yüzlü" yaşayan kadınlar. Yoksa ufku evin salonuyla mutfağı arasındaki mesafeden öte gidemeyen kadınlarla bir derdim yok yani. Bu bahsettiğim kadın(lar) baya bildiğiniz dünyanın götüne parmağını dibine kadar takmış kadınlar. 

İnanılmaz "özgür" bir hayat sürüyor. İstediğini giyiyor, istediği adamla istediği şekilde birlikte oluyor. Aklınıza gelen her konuda hep kendi bildiğini okuyor. Bakarsan kimseye eyvallahı yok!(?) Zaten kendi parasını da ziyasedesiyle kazanıyor. Bir de üstüne şan şöhret sahibi. Konuştuğu zaman sesi boşlukta kaybolmuyor. Bir şekilde yankı yapıyor. Bir yerlerden duyuluyor. Geri dönüşü var yani. Bunu da en iyi kendisi biliyor. Zaten o yüzden böyle saçmalıyor. İki bacağını yüz seksen derece açıp pilates yaparak instagramda pozunu da veriyor. Sonra mikrofonu kapıyor ve şöyle bir demeç veriyor. "Ben gelenekçiyim. Benim de sevgilim dekolte giyinmemi istemediğini söylerse giyinmem!"

Yok ya!

Sevsinler seni. 

Ben almayım da. Alan buyursun yani. 

Böyle yahninin alıcısı da çok olur zira. Bunu çok iyi biliyor(uz) zaten değil mi?
O yüzden o trübüne oynuyoruz zaten. 

Bazı konular var ki; en ince sinir uçlarımı bulup dokunuyor. 
Üstünden atlayıp geçemiyorum. 
Kalıyorum orda öyle. 
Hazımsızlık çekiyorum. 
Sindiremiyorum resmen. 
Sinmiyor! 

Tam da sokak ağzıyla sormak istiyorum bu yüzden. 

Abla sen neyin kafasını yaşıyorsun böyle gerçekten!?

Milletin ağzında tükürük kalmadı. "Bir toplumu ileri götürecek olan kadınlardır!" demekten. 

Çok slogan bir laf ama bir o kadar da gerçek. ister kabul edin ister etmeyin. 
Yüz yıl sonra da olsa bin yıl sonra da olsa bu kötü talihi biri yenecekse,  toplumun kendine biçtiği bu donu "giymiyorum ben arkadaş!" deyip alıp onların kafasına geçirecekse, bunu yapacak olan gene kadınlar. 

Bunu biz yapmazsak, kimse bizim için yapmayacak! Burda netiz di mi? Hepimiz bal gibi farkındayız bunun. 
E o zaman niye be kuzum? Niye ya? Niye hala sırf birileri sana "iyi aile kızı" desin diye milleti yüz yıl bin yıl geriye götürmeye çalışıyorsun. Kendi içinde ne yaşıyorsun ki böyle bu kadar?

Hala neyin "kabul görme" çabası bu böyle!

Kim öteledi seni bu kadar? 

Bir tane "delikanlı" kadın da çıkıp demeyecek mi bunu ya? Diyemeyecek mi? 

" O benim sevgilim, kocam, ağabeyim, babam, oğlum ya da artık ne zıkkımımsa,  rolu bu. Bu kadar!  Severim, sevilirim. Gerisi benim bileceğim iş. Benim hayatıma hiç biriniz hükmedemezsiniz!" 

Yok. 

Demiyor anasını satayım. 

Diyemiyor. 

Nil'in şarkısına uyarlama yaptım. 

Yerinde olsam son ses dinlerim. 

"Bütün -geri- kadınlar toplandık, toplandık toplandık.
Sorduk neden yıprandık yıprandık yıprandık!?"

En küçük fikri olan varsa, bir adım öne çıksın. 

Bu gece onun gözünü seveceğim!...


4 Aralık 2014 Perşembe

Haldun Dormen: Çok para kaybettim; ama bugün bakıyorum, aslında hiç kaybetmemiş, hep kazanmışım!

Ellerim titreyerek bastım o tuşlara. O kadar istiyordum ki!...Kelimeler kifayetsiz. "Ya küt diye kestirip atarsa,  kibarca "çok isterdim ama çok yoğunum" diyip başından savarsa, ya öyle olursa, ya böyle olursa? Bitmedi sorularım. Sonunda dedim ki kendime "öğrenmenin tek bir yolu var arkadaşım!" Arayacaksın! Üç buçuk ata ata da olsa arayacaksın! Aramadan bilemezsin. Aradım.
Yağmur pıt pıt ediyordu tepemde. Şemsiye yoktu elimde. Zeytinburnu'nun oralarda bir yerde, görev mahallindeydim. Dedim ki "Çok önemli bir telefon görüşmesi yapacağım, beni biraz bekler misiniz?" "Tabi" dediler.
Gördüğüm ilk boşluğa doğru yürüdüm, kalbim güm güm...ve bastım o tuşlara. Nasıl yaptım bilmiyorum ama; yaptım.
Ne tuhaf. Hayatın boyunca sesini sadece televizyonlarda ya da sahnede hep belli bir mesafeden işittiğin bir insanın sesine dokunmak...Sese dokunulur mu? Bilmem. Ben dokundum o an. Onu biliyorum...
Kekeleye kekeleye kendimi ifade etmeye çalıştım.
Ve benim cümlelerimin bittiği yerde onunki geldi.
Kısacık.
Tek kelime.
"Hayhay!" dedi.
Dedim ya, yağmur yağıyordu...
Zemin kaydı altımdan. Kaya kaya indim o yokuştan düzlüğe.
Öyle bir mutluluk.
Tarifi yok.

Dahasını söyleyim sana. Yeni bir operasyon geçirmişti bacağından. Sahnede sakatlanmıştı çünkü. Zaten değilse muhtemelen İstanbul'da olduğu bir zamanı çok zor tutturacaktım. 15 gün süreyle evden çıkma yasağı vardı. O şartlarda kırmadı beni.

O gün, o saat  geldiğinde tekrar  aradım.

Ama ne aramak. Gene bin bir felaket senaryosu çiziyorum kafamda. Ya unuttuysa, ya o telefon açılmazsa.

Komiğim evet; biliyorum.
İnsan bir şeyi çok istediğinde bu hale geliyor ama; yapacak bir şey yok.

Ve açtı.
Dedi ki "Denize doğru in. Meydana gelince sola dön. Birkaç bina sonra, şu apartman, şu numara. Şaşırmazsan üç dakika içinde burada olabilmen lazım."

Şaşırmadım. İnsan bir şeyi çok gönülden isteyince adımları doğru yola kendiliğinden dönüyor sanki.

87 yaşında Haldun Dormen.
Bir Çınar ağacı gibi.
Öyle güçlü, mağrur ve dimdik ki. İnanamadım. İnanamıyorsunuz o güce.

Ve o ev. Anlatılmaz yaşanır...
Allahım müze gibi. Daha kapıdan girer girmez gözleriniz fal taşı gibi açılıyor.
O fotoğraflar, o masklar, kitaplar, yıllar içinde aldığı ödüller...

Koca bir tarih yatıyor o evde...
Utanmasam çocuk gibi bütün evi fotoğraflayabilirdim ki ona da "hay hay" derdi eminim.

O kadar çocuklaşmadım tabi , tuttum kendimi.

Koltuğunun hemen yanı başında da el yazısıyla yazdığı notlar duruyor. Teknolojiyle ilişkisi neredeyse sıfır. Oyunlarını bırakın,  kitaplarını bile hala eliyle yazıyor.

Bir kez daha anladım ki; hayatta ne yaparsan yap "en iyisini yapmak için" olacak bütün çaban. Olmalı! o zaman işte "götü boklu bir kiz" da (ki o ben oluyorum) başka kocaman kocaman adamlar da heyecandan karşında titreyecek. Sonsuz bir saygı ve sevgiyle önünde eğilecek!

Büyüklüğünün ve zerafetinin önünde saygıyla eğiliyorum Haldun Dormen!...

Yıl 1954. Cinayet var oyunuyla ilk kez Türkiye’de seyirci karşısına çıkacaksınız…Önceki gecesinde uykuya yatarken içinizden geçirdiklerinizle o gece uykuya teslim olurkenki hislerinizi merak ediyorum. Arada nasıl bir fark vardı?

-Hiç hatırlamıyorum, inanır mısınız! Enteresan ama sahiden çok ayrıntı yok hafızamda.  Çünkü ailem, arkadaşlarım buradaki yakın dostlarım beni ilk defa göreceklerdi Türkiye’de fakat;   öncesinde Amerika’da defalarca sahneye çıkmıştım. Babam beni orda, sahnede izlemişti; ama  O’nun dışında, annem, arkadaşlarım   ilk defa izleyeceklerdi. Heralde heyecanlıydım diye düşünüyorum… Özellikle bir gece öncesinde. O gün oyundan sonra da sevinçliydim diyebilirim.  Bi kulübe gittik sonra. Eğlendik, kutladık tabi.
(Gülüyor…)
İçtik…

Çok otoriter bir Büyükbaba figürüyle karşılaştım sizi araştırırken. Ama babanız Tiyatro okumanızı çok desteklemiş mesela. Bir de annenizden çok bahsetmemişsiniz sanki…nasıl bir aileydi sizinki, biraz onlardan bahseder misiniz?  

-Kitaplarımda çok anlattım annemi aslında. Belki röportajlarda çok geçmemiştir. Pek sorulmamıştır muhtemelen. Annem biraz  İngiliz tarzı bir kadındı ve çok destekledi beni. Çok severek sevinerek gelirdi oyunlarıma. Ahbaplarını da alır getirirdi. Babam da destekledi ama; aslında babam uygar bir  adam olduğu için  ve kendini desteklemek zorunda hissettiği için destekledi. Allahtan destekledi diyorum;  çünkü ben bunu her halukarda yapacaktım. Ama onların desteği , arkamda durmaları her şeyi çok daha kolaylaştırdı tabi benim için. Çünkü 1950’li yıllardan bahsediyoruz ve o yıllarda bir iş adamı için bu çok zordu. Gönlü yoktu açıkçası.  Mesela Genco (Genco Erkal) nun babası hiç mi hiç istemedi. Hatta o  dönemde babamı arayıp şöyle söylemiş:  “Tiyatrocu olacağım diyor bu! Ne yapacağım!?” Babam da demiş ki “ Valla ben ne yaptıysam sen de onu yapacaksın, başka bir seçeneğin yok!” Bu  yanıyla bakınca yoktu hakikaten başka seçenekleri. Biz bu yola baş koymuştuk neticede ve mutlaka devam etmenin bir yolunu bulacaktık.
Anneme dönecek olursak, başta o da istemedi tabi. Şöyle istemedi, o dönem için  onun da  biraz  tuhafına gitti. “Tiyatorcu oluyormuşsun” filan gibi küçük zerzenişlerde bulundu  ama; sonra çabuk alıştı ve normal hayatın bir parçası olarak kabul etti bu durumu. Annemi çok severdim. Olağanüstü bir kadındı. Çok yakındık ve çok güzel bir ilişkimiz vardı. Bütün tiyatrocu arkadaşlarıma açıktı evi. Her cumartesi düzenli olarak yemek daveti verirdi mutlaka bizim için. Açık büfe gibi. Tüm arkadaşlarım gelirdi ve kendi evleri gibi rahat ettirmeye çalışırdı onları.

Robert Koleji,  ardından Yale Üniversitesi. Amerika' da sahneye çıkıyorsunuz, dönünce burada Muhsin Ertuğrul’la tiyatroya başlıyorsunuz…İnsanın ağzını açık bırakacak  kadar müthiş bir kültürel zenginlik görüyoruz size bakınca. Peki bütün bunların toplamında tam da olmak istediğiniz yerde misiniz şu an?

-Galiba Evet! Evet diyorum çünkü; her ne kadar  bugün ki  Türkiye’de  çok karamsar bir tablo var gibi gözükse de; bir kere ben çok sağlam bir  Atatürkçüyüm ve hayatım boyunca böyle yaşadım. Bir Atatürkçü olarak da istediğim her şeyi elde ettim gibi geliyor bana.

Peki bütün bunları yaşadım ama; halen müthiş bir duygusal ya da zihinsel açlık besliyorum diyecek kadar aşkla peşinden gittiğiniz şeyler var mı ? Yoksa artık gelişi güzel mi atıyorsunuz adımlarınızı? Yol aldıkça insanın tutkularında bir eksilme oluyor mu? Bunu çok merak ediyorum mesela…

-Yook! Kesinlikle gelişi güzel atmıyorum adımlarımı. Hala deli gibi çalışıyorum. Daha yeni İzmir’den geldim. Bir başkası olsa belki geçen Pazar sahneye çıkmazdı. Bir de üstelik şehir turnesi vardı, ayağım sakatlanmıştı;  ama buna rağmen “ben bu durumda oynayamam” demedim. Şimdi artık doktor yasakladı. 15 gün sokağa çıkma yasağım var.
Gülüyor…
Bu yüzden önümüzdeki turneleri iptal ettik ama;  bacağım düzelir düzelmez kaldığımız yerden aynen  devam. Tanrı izin verdiği sürece de bunu hep böyle yapmaya gayret göstereceğim. Daha yeni Lüküs Hayat teklif edildi yeniden mesela ; onu kabul etmedim. Çünkü  dördüncüyü yaptım artık ve sırf yapmış olmak için,  beşinciyi yapmak istemedim. Çok manalı olmayacaktı. Gibi…Dolayısıyla koşullar ne olursa olsun “gelişi güzel”  adım atmamaya en azından sonsuz çaba sarfediyorum!!  Öyle söyleyeyim.   

 “Olmak ya da olmak ” diyorsunuz. “İnsan bir şeyi gerçekten çok istiyorsa , bütün köprüleri yıkacak ve onun peşinden gidecek, olmaz diye bir şey olmaz!” diyorsunuz. İnsanı müthiş motive eden bir anlayış. Bu kadar net mi bu gerçekten ve bu her şey için geçerli mi?

-Olmak ya da olmak! Kitabımın adı aynı zamanda biliyorsunuz. Kesinlikle öyle çünkü; bir  şeyin olmasını istiyorsanız, çok afedersiniz eşşek gibi çalışacaksınız ve olacak. Olduracaksınız! En azından benim felsefem bu. Ben hep buna inandım ve bu mottoyla da her zaman varmak istediğim yere ulaştım diye düşünüyorum. Olmadığı, olduramadığınız zamanlar olabilir belki de; o zaman da neyi tam yapmadım, neyi eksik yaptım diye soracaksınız kendinize. Çünkü muhakkak ki bir şeyleri doğru yapmadınız. O yüzden olduramadınız.  Çok büyük bir çabayla, emekle, azimle bir şeyin üstesinden gelinemediğini en azından ben  görmedim daha.  
Eski röportajlarınızı okurken Gezi’ye de gittiğinizi öğrendim ve kişisel olarak çok mutlu etti beni. Hayranlığım bi kat daha arttı size. Sizi oraya götüren duyguyu anlatır mısınız biraz? Hiç korku endişe hissetmediniz mi ? Bir de orayı gördükten sonra ordan size geçen en belirgin  his neydi?

Demin de söyledim bunu. Ben koyu bir Atatürkçüyüm. Koyu tanımlaması ne kadar  doğru bilmiyorum ama evet benim gerçeğim bu.  Bazı arkadaşlarım var mesela; bazen atışırız.  “Bu kadar böyle inanma” filan gibi çıkışırlar bana. Eleştirilirim sıkça. Ben kendi ailemde de böyle gördüm; kendim araştırdım, okudum, öğrendim ve böyle inanıyorum. Bazı şeyler var ki çıldırtıyor beni. Biraz önce asistanıma da onu söylüyordum. Şimdi dördüncü kitabımı yazıyorum: “Nerde kalmıştık!?” Ama o kadar sert yazmışım ki; heralde yayınlamazlar diye düşünüyorum.

-Hangi yayınevinden çıkıyor?

-Yapı Kredi basıyor benim kitaplarımı. Ben onların sanat danışmanıyım aynı zamanda; ha ama şunu söylüyorum hep Erdoğan için de “ keşke biraz  sağduyulu  davranabilseydi ve  söylemesi gereken o tek cümleyi söyleseydi. Hiçbir kaybı olmayacağı gibi hepimizin sempatisini kazanacaktı bu sayede.

Hepimiz ağzından çıkacak o tek cümleyi bekledik. Maalesef demedi onu evet.  

Demediği için de hepimizi çapulcu olmaktan iftihar eder hale getirdi. Ben iftihar ettim açıkçası.  

Tam da yeri gelmişken, şöyle sormak istiyorum o zaman. Shakespeare, Hamlet’de “Çürümüş bir şey var Danimarka Krallığında” diyor ve bunu “Çığrından çıkmış bir zaman” olarak betimliyor. O oyundaki Danimarka krallığının Shakespeare'de  yarattığı hissiyatla,  Sizin günümüz Türkiye’si için hissettiğiniz duygular arasında bir benzerlik var mı?  Biz nereye doğru gidiyoruz sizce?

Gülüyor…

Koşullar her ne olursa olsun ben hep umutla bakıyorum geleceğe. Karamsarlığın kuyruğunu takılırsak hepimizi çeker o çukura. İyiye gideceğiz diyorum ben ve inşallah iyiye gideceğiz gerçekten! Deniz Seki’ye bir mektup yazdım dün mesela ve tam da bunu söyledim. “Umudunu asla yitirme, asla küsme, eline kalemini al ve sürekli yaz!” dedim.
Her şeyin anahtarı bu bence.  Teselli vermek için değil,  gerçekten inandığım için söylüyorum bunu.

Ne kadar ağır bir diyet ödetiliyor di mi?

Yalnız o konuda da şöyle enteresan bir durum var. Ben Deniz’i pop star’dan tanıyorum. Ondan evvel tanımıyordum açıkçası. Ben de o dönem o programı sunuyorum. Çok garip bir çıkışla Deniz o zaman 4. progrmda programı terk etti birden.

Evet; Bayhan için!

Bayhan için. Hepimiz şaşırdık kaldık öyle.

Ben de halen, ne zaman kafama esip sosyal medyada bununla ilgili duygularımı yazsam insanların direk aklına o olay çağrışım yapıyor ve hemen bu hatırlatılıyor.

-Herkesin aklı gidiyor oraya değil mi! İşin o tarafı da çok enteresan bir tecelli oldu gerçekten. O kısmı öyle ama; biz hepimiz biliyoruz ki Deniz’e bu yapılan çok başka bir linç etme çabası. Herkes neyin ne olduğunun farkında. Ne var ki gene söylüyorum, geçecek…düzelecek hepsi.

Kitabınız Antrak’ta anlattığınız,  New York'a ilk gidiş hikayenizden çok etkilendim.  Önce 36 saat sürmesine şaşırdım. Ardından uçağı tarif ediyorsunuz.  Dört motorluydu,  gözümüze çok büyük görünürdü o zaman diyorsunuz. Londra,  Dubin ve iki yerde daha yakıt ikmali molası veriyor. Ardından Palas Pandıras Empire oteline yerleşişiniz…Resmen fantastik geldi bana. O anın o günün duygusunu anlatır mısınız biraz da?

- Evet değil mi? Şimdi yaşadığımız zamandan bakınca size öyle gözüküyor tabi. Dört  saat mola veriyordu o molayla birlikte evet; tam 36 saat uçuyorduk. O gün tabi müthiş bir heyecan vardı içimde. Bir yanıyla da rüya gibiydi… Mutluydum çok. Endişelerim korkularım vardı ama; bi kere ben uçaktan çok korkuyordum. Hatta babam çıkıştı bana. “Hem oyuncu olacağım diyorsun hem uçaktan korkuyorsun, bu nasıl şey!” diye.  “ Bineceksin o uçağa ve sonrasında ne yapman gerekiyorsa onu yapacaksın!” dedi.   Şöyle bir kolaylığım vardı ama. Babamın iş yaptığı adamlar vardı orda ve onlar karşıladı beni. Otele de onlar yerleştirdi. Sonrasında da her şeyimle çok ilgilendiler sağ olsunlar. Çok yardımcı oldular. Onlar sayesinde çok zorluk yaşamadım açıkçası. Hiçbir şekilde kimseyi tanımıyor olsaydım onun psikilojisi muhakkak ki çok farklı olurdu.  

"Yaptığım pek çok işte çok para kaybettim ama şimdi bakıyorum ve “ aslında hiçbir şey kaybetmemişim, aksine hep kazanmışım…hep kazanmışım!! “ diyorum. "

Aynı kitapta bir de şöyle bir şey  söylüyorsunuz. “ Başarılarım, fiyaskolarım, sevinçlerim, hayal kırıklıklarım ve de türlü sıkıntılarla,  dolu dolu geçmişti son yirmi yılım. “

Bunların karşığına tek bir şey koymanızı istesem…

En büyük başarınız?

Bunun cevabını şimdi daha iyi anlıyorum tabi.  Herkesin saygısını kazanmak! Yaptığım pek çok işte çok para kaybettim ama şimdi bakıyorum ve “ aslında hiçbir şey kaybetmemişim, aksine hep kazanmışım…hep kazanmışım!! “ diyorum.  Evet; en büyük başarım bu(ymuş)! Yurt dışında da çok sahneye çıktım ama; özellikle kendi ülkemde Edirne’den Ardıhan’a her yere gittim.  Gittiğim yerlerde görüyorum ki her kesimden insanı bir şekilde bi yerinden yakalayabilmişim. Yakalayabilmişim ki; bu saygıyı bu itibarı görüyorum. En güzel yanı da şu ki ben bunun için hiç özel bir çaba sarfetmedim. Ben sadece işimi  tutkuyla ve hep bitmeyen bir azimle, düzgün ve doğru yapmaya çalıştım. İçlerinde benim dünya görüşüme taban tabana zıt insanlar da var ve onlar bile bana bu denli bir saygıyı gösterdiklerinde diyorum ki evet; kesinlikle hayattaki en büyük başarım budur! 

Sanatın böyle bir birleştirici tarafı var değil mi?

Kesinlikle ve iyi ki! Ben bunu milyarlarla satın alamazdım. O saygı ve sevgiyi gerçekten hissediyorum…Bundan büyük mutluluk yok.

En Büyük fiyaskonuz?

Burada  gülerek dönüyor ve asistanına soruyor:

-Caner benim en büyük fiyaskom nedir? Hadi bunu sen söyle.

Caner: Pasifik şarkısı.

Değil mi? Bak nasıl bildi. Şimdi şöyle anlatayım. Ben Sokak Kızı İrma’yı yaptığımda öyle bir kıyamet koptu öyle büyük bir ilgi gördü ki. 2500 kişilik Atlas sinemasını her gece tıklım tıklım doldurdu. Ve çok zor şartlarda sahneye koydum ben Sokak kızı İrma’yı. Kareograf yoktu buldum. O yoktu buldum. Bu yoktu buldum. O şartlarda hazırlanıp öyle bir başarı yakalayınca  açıkçası ben şımardım. Dedim ki kendime “O zaman ben her şeşi yaparım!” Öyle olmuyormuş işte. İnsan yaşadığı sürece her dakika bir şey öğreniyor. O da benim için müthiş bir deneyimdi. Ardından Salt Pasifiği koydum sahneye. Ama bu kez öyle olmadı işte. Hadi, bir daha onu çektik sahneden yeniden Sokak Kızı İrma’ya döndük. İşte o zaman anladım ki öyle her şeyi kafana göre yapamazsın. Ne yaparsan yap doğrusunu yapmak zorundasın. Ha ama pişman mıyım diye sor şimdi bana. Asla hayır. Çünkü orda onu deneyimlemem gerekiyordu demek ki benim. Ben böyle bakıyorum her şeye.

Onu okudum bir yerlerde evet; sahiden hiç pişmanlık hissi yaşamıyor musunuz? O duygunun üstüne nasıl çıkıyorsunuz?

-Çıkıyorum. Hepimiz de çıkmak zorundayız. Hatta Göksel’in (Göksel Kortay) benim için çok sık kullandığı bir söz vardı. “Kapıyı kapatır, bir daha ardına bakmaz!” der. Hakikaten de hep öyle yaşadım. Kafamı hemen başka tarafa çeviririm. Herkese de naçizane bunu tavsiye ediyorum. Olmuş bitmiş ve artık geriye dönderemeyeceğiniz şeylerle asla vakit kaybetmeyin. Hep ileri bakın!

En büyük hayal kırıklığınız peki ?

Hayal kırıklığı…çok hayal kırıklığım da yok açıkçası. Orda onu öyle yazmışım ama kastım demin konuştuğumuz türden olaylardır en nihayetinde. Tiyatrom kapandı mesela evet; ama kapanması gerektiği için kapandı. Hep onu söylüyorum. Kapanmasaydı dejenere olacaktı çünkü. Efsane diyorlar. Niye söylüyorlar bunu. Çok güzel bi yerinde bittiği için, dejenere olmadan kapandığı için efsane oldu Dormen tiyatrosu. 
  
O zaman biraz da eğlenceli konulardan bahsetsek ve bugün en iyi dostlarınızdan biri, eski eşiniz, Betül Mardin’e ilk kez aşık olduğunuzu anladığınız o günlere gitsek…En çok neyi cezbetmişti sizi?

- Açık fikirli oluşu. Çok aydınlık ve medeni bir insandır Betül. Eşine çok nadir rastlanacak insanlardan biridir.  

Sizi araştırırken onunla yapılan röportajları da okudum açıkçası. O sizi ilk gördüğü anı çok güzel anlatmış. Sahnede görmüş sizi ilk ve o dönem için bana inatılmaz batılı çok farklı görünmüştü diyor. Sizin onda çok beğendiğiniz bir fiziksel özellik sorsam?

-Şöyle söyleyeyim. Betül çok güzel bir kadın. Bu başka bir şey. Ama Betül’ün kişiliğinden o kadar etkilendim ki, geri kalan her şey teferruat olmuştu. Çok güçlü çok etkili bir hitap gücü vardır örneğin. Müthiş etkileyici bir konuşması vardır. Bir mekana girerdiniz mesela. Betül orda mı? Etrafta onlarca çok güzel kadın olsun, erkeklerin hepsi Betül’ün etrafında olurdu. Halen daha bu böyledir. O konuşmaya başladığı zaman herkes susar ve onu dinler. Hani ille belirgin bir şey söyleyceksem beni de tanıştığımızda en çok bu tarafı cezbetmişti.  

Bir röportajınızda aşkı “asla vazgeçememek” olarak açıklamışsınız. Peki  ayrıldığınızda başka bir deyişle vazgeçtiğinizde,  aranızdaki aşk da  tamamen bitmiş miydi? Ya da aslında halen devam eden dostluğunuz,  o vazgeçemememin bir başka hali mi?

-Asla vazgeçememek diye bir şey yok. Nice aşklar bitiyor istemeye istemeye. Orda kastımı belki ben tam izah edemedim belki tam doğru aktarılmamış olabilir. Ha ama; dostluğumuzun devam etme kısmına gelince söylediğiniz o şey belki kısmen doğrudur. Ama en çok da akıllı davranabilmemizin bir sonucu olarak görüyorum ben onu. Bu sayede oğlumuz Ömer çok düzgün bir adam olarak yetişti. Gurur duyuyorum Ömer’le. Aksi olsa bu durum ona da yansıyacaktı. Bir de şu da çok etkili oldu diye düşünüyorum. İkimiz de bir daha evlenmedik hiç. Belki birimiz evlensek gene koruyabilirdik büyük ölçüde ama bu denli yakın bir dostluk olmayabilirdi aramızda. Bir çok faktör var anlayacağınız. Tek bir şeye bağlamak doğru olmaz.


Gelininiz Ayşe Arman bir söyleşide kendi babasından bahsederken “Tabi şunu kabul ediyorum ki  özellikle o yıllar ve babam gibi bir adam için, benim gibi bir kız  çocuğunu taşımak biraz zordu” demişti. Ben  kendisini acayip seviyorum ve  onu çok “özgün” buluyorum ama; benzer bi bakışla siz de zaman zaman kendi babası için söylediği türden bir zorluk hissetmiş olabilir misiniz?

Gülüyor…

-Yok onu hissetmedim ama; bazeennn…öyle ilişkiler yazıyor ki bence onları yazmasa daha iyi. Hani fazla içe gidiyor bazen. Öyle zamanlarda kendi kendime diyorum açıkçası “Hani ben Ömer’in yerinde olsam müdehale edebilirdim belki “ gibi.  Sadece bir okur olarak soracak olursan da yazdığı o  cesur yazılarından dolayı çok hayranım ben de. Çok cesur ve sakınımsız yazıyor Ayşe! Buna hayran olmamak mümkün değil zaten.  

Peki torunlarınızla ilişkiniz nasıl? Onlar sizi çok izlemiştir ama siz onlarla birlikte sinemaya tiyatroya gider misiniz mesela? Vakit kalıyor mu bunlara?

-Maalesef çok vakit kalmıyor. Alya beni hiç izlemedi galiba. Yasemin çok izledi;  tabi Alya daha çok küçük. Birkaç defa olacak gibi oldu, olamadı. Ama Yasemin’le yetişkin olduğu için tabi tamamen ahbap dost ilişkisi  var aramızda.

-Erkek arkadaşlarından bahseder mi size mesela?

-Elbette.  Tanıştırdı,  onunla da ahbap olduk şimdi. Eskişehir’de ailesiyle de tanıştım.  Bir akşam yemek yedik hep birlikte.  Hepsi şahane insanlar. Bunlar çok mutlu eden şeyler tabi insanı.  

“Kelebekler Özgürdür”  oyunu için Çiğdem Talu bir şarkı yazıyor ve malesef yazdığı son sözler oluyor. Oyunu izleyemeden hayata veda ediyor. Gene kitabınızda okudum. 
Diyor ki "Yaşa dostum gönlünce, ömrünün keyfini sür. İnsanlar değilse de, kelebekler özgürdür!"  Burdan aldığım ilhamla sormak istiyorum. 

Sizce gerçekten ömrünüzün keyfini hakkını vererek sürebildiniz mi? 

Galiba evet. Ne kadar verdim bilemiyorum ama; galiba verdim diyorum. Ben istediğim hayatı yaşadım çünkü. Yani  aşağı yukarı diyeyim.

-Aynen o kelebekler kadar özgür hissedebildiniz mi hiç kendinizi?

-Bak buna tamamen evet demek maalesef mümkün değil. Çünkü hesap vermek zorunda olduğunuz insanlar var, aileniz var. Ulusunuz var ve Ulusunuza karşı sorumluluklarınız var. Bu anlamda  ben değil, hiç kimse için tamamiyle mümkün bir şey değil. Şunu söyleyebilirim ancak; şartlar ne olursa olsun ben hep kendi isteklerimin peşinden koştum ve azami ölçüde de hep kendi istediğim şeyleri yapmaya çalıştım. Mümkün olduğunca mecburiyetleri hayatımdan uzak tutmaya çalıştım. Bunda da büyük ölçüde başarılı oldum diyebilirim sanırım.


KISA KISA 

"Betül’ün doğum günü 1 Aralık. Kara kara ona ne alacağımı düşünüyorum şimdi."


Her gün mutlaka telefonla konuştuğunuz biri var mı?

-Kardeşim Güler. Annem vardı, şimdi kardeşim. O benim her oyunuma gelir bir de mesela. Erzurum’daysam Erzurum, Edirne’deysem Edirne. Hiç fark etmez. Her oyunumda o vardır.

Sadece keyif amaçlı çıktığınız son seyahati nereye yapmıştınız? Yanınızda kimler vardı? 

-Yılbaşında Sicilya’ya gittik. Bir grubumuz var. İçinde Göksel Kortay’ın Ali Sunal, Gül Sunal ve tabi Güler'in de dahil olduğunu 12 kişilik bir grubumuz var.  Mustafa Alabora ve hanım arkadaşıyla Prag'a gittik sonrasında. Her yıl mutlaka birlikte bir seyahate çıkmaya gayret gösteriyoruz. Bu yıl da Hamburg’a seyahat etmeyi düşünüyoruz aynı grupla.

Hangi parfümü kullanıyorsunuz? 

-Çok enteresandır, günlük hayatta bunu bana herkes soruyor. Güzel demek ki. Hoşuma gidiyor. Çünkü bu parfüm bana özel yapılıyor. Yıllardır aynı parfümü kullanıyorum. Özel talebim de değildi. Sağ olsunlar bir gün yaptılar getirdiler. O gün bugündür hiç değişmedi.
  
Kendinize yeni yıl hediyesi almak gibi ritüelleriniz var mı,  varsa bu yıl ne alacaksınız?

-Yok. Ben hediye almayı da vermeyi de çok severim ama; yılbaşı için böyle özel bir ritüelim yok. Ama mesela Betül’ün doğum günü 1 Aralık. Kara kara ona ne alacağımı düşünüyorum şimdi.

Son olarak hayatın geneliyle ilgili öğrencilerinize hep söylediğiniz bir şeyi bizimle de paylaşır mısınız? 

-Olmak ya da olmak! Umudunuzu kaybetmeyin... Umut en önemli şeydir.




 dipnot: Fotoğraflarda kendimi bir türlü beğenmeyip, suratım bir tuhaf çıkıyor diye çocuk gibi mızmızlandığımda "Işık ters çünkü bir dakika ben kapatayım onu" diyerek yaptığı jesti de hiç unutmayacağım!  Bir kez daha sonsuz teşekkürler...

Sabır neydi?

Yaklaşık iki buçuk ay önce bir sabah koşma sevdasıyla uyandım. Rüya görmüş gibi... Blogumu düzenli okuyanlar Hatun'umun da hayatıma bö...