31 Ağustos 2013 Cumartesi

Sinan'da her renk var...!

9 yaşındaki yeğenimin ilk aşkının adıydı Sinan.
İki yıl önce...
Birlikte gazete okuyoruz balkonda.
O bişeyler soruyor, ben cevaplamaya çalışıyorum.
Hatta bazı sorularının cevabını veremiyorum...sinirleniyor, bozuluyor..."Sen halasın ama; bilmen gerek" diyor.
Halalar herşeyi bilir diye bişey yok diyorum.
Sen de hiçbi zaman herşeyi bil(e)meyeceksin.
Hımm... diyor ikna olmuş gibi ama; bence numara yapıyor.
Pek aklına yatmadı bu durum aslında. :)

Gazetelerin sayfalarını çevirmeye devam ediyoruz.
Bi sayfaya gelince birden çığılık atıyor bizimki.
"Halaaaa bak! aynı Sinan'a benziyor" diyor.
Aaa diyorum....ne güzel. Sinanın gözleri de böyle renkli mi?
Utanıyor galiba bi an.
Susup başını çeviriyor.
Bi iki saniye sonra yeniden koluma dokunuyor.
"Halaaaa" diyor.
"Biliyor  musun? Sinan'da  heeeer renk var...!"

Öylece kalıyorum.
Nasıl bi şaşkınlık...ve nasıl güzel bi his.
O kadar hoşuma gidiyor ki anlatamam.
9 yaşında bir kız çocuğu aşkın tarifini veriyor: Sinan'da heeer renk var hala!  diyor

Diğer balkonda oturan abime koşuyorum.
Heey dostum! geçmiş olsun, seninki aşkın tarifini öğrenmiş;
daha da iflah olmaz diyorum. :)
Abi kardeş gülüyoruz minik cimcimenin haline.

Bu gün tek başıma evin terasında gazete okurken, bu fotoğrafı gördüm.
"Çok renge izin yok" diyor başlıkta.

Bir Orman mühendisinin kafasına esiyor ve İstanbul Cihangir'de salıpazarı yokuşunun merdivenlerini gökkuşağının renkleriyle boyuyor.
Merdivenler bi anda ün yapıyor...insanlar oraya fotoğraf çektirmeye gidiyor.
Sonra...önceki gün sabaha karşı "birileri" merdivenleri yeniden griye boyuyor.
Çok tepki gelince de,  Beyoğlu Belediye Başkanı "izin alınmamış, halka soracağız" cevabı veriyor.

Diyeceğim şu ki...insanoğlunun en güçlü duygularından biri olan aşkın bile tarifi bu kadar renkliyken...
Sen istesen de istemesen de, gözüne güzel görünse de görünmese de...hatta kusura bakma ama;  götünü başını da yırtsan, bu hayatın renklerini iki kilo gri boyayla kapatamayacaksın!

Bi kadın kırmızı rujuyla gözlerinin taaa içine baka baka kocaman gülümseyecek sana!
Bi adam sarı ayakkabılarıyla önünden geçip gidecek...sallamayacak seni.
Bi kız, saçlarının yarısını yeşile boyayıp, at kuyruğuyla salına salına, sana doğru gelecek.
Üstüne üstüne yürüyecek...

Deli mi ne? :)

Oğlanın teki kulağını deldirip mor bir halka takacak mesela...

Biliyor musun? ne düşünüyorum...

Keşke sen de deldirsen bi yerini, öyle çok büyük olmasına da gerek yok.
Bir kasımpatının sapı geçecek kadar belki...
Kimbilir? içine bir yudum nefes kaçar ordan.
Gözlerin yaşarınca birazcık...o da ne?

Bi de içinde yeşil hareler belirmesin mi !?

:)


30 Ağustos 2013 Cuma

Bahse var mısın?

-Verdim işte bir karar, dönemiyorum.
-Neden?
-Bi dala basıp, bin dalı incitmekten korkuyorum.
-Oysa ki verdiğin her karardan dönebilirsin. Bedelini ödemeyi göze aldığın sürece tabi! ama sen o bedeli ödemeye hazır değilsin anlaşılan.
-Hazır olmak değil de... gücüm yok Eren. O kadar güçlü değlim.
-Sen mi güçlü değilsin???

Değildim! Ya da belki hazır değildim. Bilmiyorum...
Çok şey söyledi o gün bana  Eren.
"Çok klasiktir hani, açılmamış kanatların gücü kestirilemez! derler...bilirsin" diye de ekledi.
o gün tam manasıyla idrak edememiştim; Yüksel caddesinin o köşesinde bana anlatmak istediklerini.

Aradan ne uzun ne de kısa denebilecek bi  zaman geçmiş; O memleketin taa bi ucuna gitmişti.
Aradım.
"Ben o karardan kesin kes dönmek istiyorum;  ama gücüm hala yetmiyor, tükenmek üzereyim Eren! boğuluyorum resmen, nefes alamıyorum. Bu araba artık gitmiyor, istop edecek!" dedim.

"Bi şey söyle! tek bi şey ama öyle bi şey olsun ki; beni elimden tutup ayağa kaldırsın, güç versin...rüzgarım olsun, arkama alayım onu, beni estirsin...!"

"Benden sihirli formül gibi bişey duymak istiyorsun  Oya ama; üzgünüm...öyle  bişey yok!
Öyle bişey yok yok olmasına da; şöyle bi şey var mesela, işini görür mü bilmem; gene de  aklının bi köşesinde bulunsun"  dedi ve devam etti.

"Evlerde bin yıldır yerinde duran beyaz eşyalar vardır hani. Buz dolabı mesela, bin yıldır çakılı duruyordur orda. Bi gün yerini oynatmak istersin biraz, ileri ya da geri çekmek istersin; yanına bişey sıkıştırmak için belki..."

-Evet?

"Tek başına itekler durursun onu, çabalarsın...kan ter için de kalırsın da o meret bi türlü kıpırdamaz yerinden,
sonra durursun bi an...geri çekilirsin az biraz...dinlenir, soluklanırsın.
Tekrar gücünü toplayıp iteklediğinde, ne hikmetse bi kıpırdanma olur o eşyalarda. Denedim! ordan biliyorum" dedi.

Bi sessizlik oldu Ankara-Ağrı karayolunda...
"Anladım galiba seni!" dedim.
"Bana şans dile olur mu?" deyip, kapattım telefonu.

Bu kez deneme sırası bendeydi!
Madem ki daha önce test edilmiş onaylanmış bir bilgiydi.
Demek ki denemeye değerdi...!

Dinlenip dinlenip tekrar itekledim o buzdolabını.
Kan ter içinde kaldım her defasında.
Nefesim kesiliyor, ellerim titriyordu...
Yok artık lanet olsun! bunun burdan kımıldayacağı yok diyordum.

Ama; kımıldadı!

Bi gün, az biraz da olsa yerinden oynadı.
Sonra tekrar,
tekrar,
ve tekrar denedim.

Ne mi öğrendim?
Bi şeyi başarmanın tek yolu, asla vazgeç-me-mekten geçiyormuş.
Bi yola çıkmayı,
bi eşikten geçmeyi,
bi dağı aşmayı...gerçekten istiyorsan, onu yapmanın bi yolunu mutlaka buluyor(muş)sun!
Ben o buzdolabını yerinden oynattıysam ,
gerçekten isteyen herkes ama herkes...
bi dağı yıkabilir,
bir çatıyı çatabilir,
kendine sıfırdan koca bir dünya yaratabilir!

Yoksa inanmadın mı?
Bahse var mısın peki?

27 Ağustos 2013 Salı

Yüzgeç

Sen benim, içini çok iyi bildiğimi zannettiğim bi denizin ortasında, en diplerimde  yüzen bi balık gibiydin.
Bi gün küçük dilimin altından kayıp gittin!
Kaygandı zemin...hissettirmedin.
Çook zaman geçip de farkettiğimde;
varlığım bişey değildi ki yokluğumu bu denli geç hissettin diye sitem etmiştin.
Haklıydın.
Varlığını bilmediği şeyin yokluğunu da anlamıyor insan.
Belki sen de bunun üstüne biraz düşünmeliydin!

Ama şunu hatırlıyorum mesela;
çok güzel yüzgeçlerin vardı senin!
Çıkartıp geceleyin...usul usul değdirirdin.
Bilhassa dolunaylı geceleri severdin.

Hala öyle misin?

Ve şimdi ne zaman direksyonun başına geçip uzun bi yolculuğa çıkacak olsam,
bi kova su döküyorsun arkamdan.

Bi daha ıslanırım belki sanıyorsun ama;
Sana bi kötü bi de kötü haberim var.
Önce hangisini vereyim istersin?

Birincisi  şu ki;
Ben bi daha ıslanmam.
Dahası, daha da iflah olmam!










22 Ağustos 2013 Perşembe

Duygusal Tecavüz!

Yürü Meryem! Koş Meryem! arkandayız...yaşa seenn!! diyemeyeceğim.
Meryem Uzerli'yi acayip seviyorum...inanılmaz doğal ve naif buluyorum.
Bi o kadar da dünya güzeli bir kadın.
Ne var ki...bu haberi okuduğumdan beri içimden geçen tek bir duygu var. Keşke kız kardeşim falan olsaydı diyorum ya da yakın bi arkadaşım.
Kolundan tutup silkelemek isterdim.
Heeeyy! kendine gel!
Ne yaptığının farkında mısın?

Haberi okumuşsunuzdur heralde. Duymayanlar için konu şu: Meryem Uzerli sevgilisinden ayrılıyor, hamile olduğunu öğreniyor ve çocuğu tek başına doğurup büyütmeye karar veriyor.

Bikaç yıl önce Emrah'ın bir röportajını okumuştum. Bitip tükenmek bilmeyen babalık davası serüveni sonucu oğlunun artık kocaman olduğunu, oğluyla şu anki ilişkisinin nasıl olduğunu ve neden o dönemde bunu bi türlü kabullenemediğini  soruyordu röportajı yapan.
Benim aklımda kalan, başlığa da taşınan şu cümleydi: Babalık hakkımın elimden alındığını düşünüyorum!

Normal yollarla baba olamıyorsunuz düşünün. Herkesin yaşadığı gibi geçmiyor o süreç sizin için. İstemiyorsunuz aslında o çocuğu ama birlikte olduğunuz kadın diyor ki: Ben sana rağmen istiyorum bu çocuğu. Tek başıma büyüteceğim. SAna ihtiyacım(ız) yok!!!

Kürtaj meselesinde nasıl ortalığı ayağa kaldırdı kadınlar "Bizim bedenimiz bizim kararımız!"diye.
Yüzde yüz haklı olarak. Böyle doğal bir hakkı savunmak da zulüm gibi gelmişti bana.
Hiç yapmadığın bişeyle suçlanmak gibi ağır. TAmamen sana ait bir kararı bir hakkı  başkasına karşı savunmak zorunda kalıyorsun.
Pess! demiştim o saçma sapan konuyu ortaya atanlara.
Hala hastanelerde kürtaj yaptırmak isteyen kadınların bir çoğu fişleniyor.
Üstümü başımı yırtmak istiyorum. O kadar büyük bir öfke içimdeki, kadınlara bunu yaşatanlara karşı.
Anlatılmaz...yaşanır cinsten.

Şimdi durumu tersine işleten bir örnek var gözümüzün önünde.
Meryem Uzerli.
Doğa çocuğu karnında taşımanın keyfini de zorluğunu da kadına bahşetmiş.
Çoçuğu kadın doğuruyor evet.
Ama o çocuğu iki insan birlikte yapıyor.
Bir kadının ne denli rızası gerekiyorsa erkeğin de eşit ölçüde hakkı değil mi ?
Bir adam gerçekten istemediği ya da hazır olmadığı bir şeye neden karşı taraf istedi diye mağruz kalıyor?
Bunun adı da bir çeşit tecavüz değil mi?
Kendinizi düşünün. Bir kalemi bile ordan almak istemiyorken, biri sizi buna mecbur ettiğindeki ruh halinizi.
Değil ki bir çocuktan bahsediyoruz.
Anne ve baba olmaktan.

Belki çok katı gelecek bu söylediklerim ama; öyle bir gücüm olsa yasal düzenleme altına alırdım bir tarafın rızası olmayan çocuğun dünyaya getirilmesini.
Her iki taraf da istemiyorsa olmaz kardeşim! diye  de kükreyebilirim aslında. O kadar net duygularım bu konuda. Hiç tartışma götürmüyor içimde.
Karnında sen taşıyorsun, doğurma tekeli senin elinde diye, benim istemediğim bi çocuğu nasıl dünyaya getirebilirsin? Evet tam bir erkek psikolojisiyle bakıyorum...Hiç kadın ruhuyla düşünemiyorum bu konuda. İnanılmaz bir bencillik bu. En azından ben böyle olduğunu düşünüyorum.

Emrah'ın o cümlesi geziyor aklımın ortasında.
Tüm süvarilerini almış arkasına...bir ordu gibi geziyor. Öyle güçlü...öyle gerçek bir duygu.
"Normal yollarla baba olma hakkım elimden alındı" diyor. "O duyguyu hiç hissedemedim."

Hadi hiç eğip bükmeden en kaba tabiriyle yazayım. Diyebilirsiniz ki "hamile bırakırken iyi miydi?"
Yahu, birlikte sevişmeye karar vermek başka bi şey. (Kararı da olmaz o işin de) :)
Birlikte çocuk dünyaya getirmeye karar vermek çok başka bi şey.
Toplumsal yanı da hiç umrumda değil;  ben sadece o psikolojinin nasıl ağır olabileceğini tahmin ederek düşünüyorum. Öyle hissediyorum...
Tersini düşünüyorum bi an için. Çocuğu doğurmak erkeğe has olsaydı ve bi erkek benim hiç istemediğim bir çocuğu tek başına doğurmaya karar vermiş olsaydı...altından kalkamazdım o psikolojinin.
Yemin ederim kalkamazdım.
Nasıl çaresiz bir histir o?
Yaşamak gerekmiyor.
O kadar tahmin edilesi bir şeyki...
Hiç istemediğiniz bi şeye mecbur bırakılmak, inanılmaz hazin geliyor bana.
Kim ne derse desin, içimden yükselen tek bir ses var ki o da: Bunun adı duygusal tecavüz be! diyor.
Yok mu bir yaptırımı?

18 Ağustos 2013 Pazar

Sevemedim Cunda seni! Hor görme beni...

-Biliyorum! şu an bana içinden küfrediyorsun.
-Yoo! Nerden çıkarıyorsun?
-Baksana şu trafiğe, hiç tahmin etmemiştim.
-E kendin söylüyorsun işte, böyle olacağını nerden bilebilirdn? Trafik bu! seninle nasıl bir bağlantı kurabilirim?
-Çünkü Cunda diye ben inat ettim.Ne bileyim? Şimdi kendimi suçlu hissettim.
-İnat mı? güldürme beni! Sen bi inat et! cehenneme gidelim...!

Yıl 2005 idi...bir Cunda kafası gelmiş idi. Serde çocukluk, serde şımarıklık...ne arasan var idi.
Hele ki yanımdaki velet böyle bir laf etmiş...iyice havaya girmişim...Tamam o zamaaan!!! bas gaza diye coşmuşum, hain köfte lafını iki dakkada geri yemiş "dur tamam, cehennem bi yere kaçmıyor ya! gideriz dediysem,  yani öyle hemen değil! biraz beklesin...!" demiş.
Olsun...
Çok eğlenmişim...derken,
söylenmeye başlamışım hemen.
"Bu mu yani? hiç böyle hayal etmedim ki? hem bu nasıl bir kalabalık? İstanbul'a yakın diye mi? iğne atsan yere düşmüyor, zaten sıcak nefes almana izin vermiyor, boğulurum ben bu Cunda'da ha diyim sana! iyi ki hafta sonu için geldik, kalınmaz burda!"

dır dır da dır dır...

Böyle bir kız dırdırı Allah'tan reva mıdır?
Çekti valla! Allah razı olsun! :)

İki gün o bitip tükenmeyen dırdırımı dinledi...dinledi...çok da sıkıştığı yerde götünü alıp  kibarca "bunaldım ben denize gidiyorum" diyerek suyuna girdi.

Aradan geçmiş kaç yıl.
O köprünün altından nice sular akmış...
Eski çamlar olmuş bardak. Hayat ikimizi de başka yerlere savurmuş...

Bu yaz gene düştüm Cunda yollarına, bu kez bi arkadaşım var yanımda.
Cunda aynı Cundaaaa, ben aynı Oya! Kafa hep aynı kafa! Nasıl da pörtletmişim gözlerimi aynaya. :)
Hiç değişmemişsin Cunda, gene iğne attım, gene düşmedi yere.
Gene söylendim durdum...gene çeneme vurdun.

Üstelik bu kez Bayramdı.
Yerde gökte insan kalmamış sanki, Cunda'ya yağmıştı.
Evet doğası çok güzel...evet buz gibi şahane bir denizi var.
Çivi gibi oluyorsun girip çıktığında. Al çak kendini duvara! o kadar yani.

Akşamları çok güzel bir rüzgarı var...
O rüzgarın tadını en güzel şekilde çıkarmak için tam meydanda Taş Kahvesi var.
Püfür püfür gezinirken o esinti tepende, yudum yudum çıkar tadını köpüklü kahvenin.
Unutma! Onun da bin yıl hatrı var!

Sonra Papalina'sı var.
hayatımda yediğim en lezzetli şeylerden   biri.
Üstelik kılçığını ayıklamadan tüketebildiğim tek balık.
Yok böyle bi lezzet.
Bi de adına bayılıyorum:  Papalina....
romantik gelmiyor mu kulağa?

Sonra eşsiz mezeleri var, envai çeşit otla hazırlanan binbir çeşit şey, ben rakı içemiyorum ama çok güzel yakışıyorlar o çilingir sofrasına.
Tamam...bunların hepsi mevcut Cunda'da ama;
bi şey eksik işte, adını koyamadığım.
Belki iki defadır çok kalabalık bir zamanına denk geldiğimden, bilemiyorum.
Ama işte şöyle bi aşkla sarılamıyorum Cunda'nın boynuna.
Sarıp sarmalayamıyorum bi türlü; içime çekemiyorum.

Oysa Çeşme hiç öyle mi mesela?
Neyse, herkesin tuttuğu tatil beldesi kendine! :)

Diyeceksiniz ki sevmek zorunda mısın?
Bırak dağınık kalsın!
İnsanlar öyle güzel  anlatıyor ki, resmen kendimde arıyorum hatayı. :)
Üstelik özünde baktığımda, benim bi yeri sevmem için ne gerekiyorsa, hepsi Cunda'da var!
Bi kere inanılmaz güzel bir nostalji duygusu var...otantik, salaş...beni benden alabilecek her şeye sahip.
Ama işte bazı insan yüzleri vardır hani, baktığında bi tane kusur bulamazsın belki ama; bi türlü çarpmaz seni! Yakalayamaz bi şeylerini...hah! işte aynı onun gibi.
Zorlamanın manası yok yani.
İlle de seveceksem bi gün Cunda'yı
belli ki o vuslat başka Ağustoslara  kaldı...!





17 Ağustos 2013 Cumartesi

Seviyorum işte seni, bu neyi değiştirir ki?

"Seviyorum işte seni! bu neyi değiştirir ki?" diye ağlıyordu bi kız.
Yavaşladım...
"Zırlayıp durma! al şunları da, yatarsın birinin daha altına, sana yenilerini alır!" diye buyurdu oğlan.
Çeşmedeydim.
Marinanın tam ortasında, DR'dan çıkınca hemen, başını sola çevir biraz...tam orda.

Öylece kala kaldım.
Kıpırdayamadım.
Tek bir adım daha atamadım.
Kıza bakıyordum...gözlerine...
Kim bilir neyi görmek istercesine...?

Oğlanın suratına bi tokat patlatmasını bekledim sanki...yapmadı.
Bağırıp çağırıp o da ona küfür etse, rahatlayacağım  biraz.
Etmedi!
Oğlanın uzattığı (muhtemelen daha önceden verilmiş hediyelerle dolu) poşeti aldı.
Arkasını döndü.
Öylece yürüyüp gitti!
Oğlanın son buyruğunu yerine getirerek...
"Zırlamayı" kesip gitti.

Ben hala tek adım at(a)mıyorum.
Oğlana bakıyorum bu kez.
Bi an, tek bi an göz-göze gelmek istiyorum.
Taaa içine bakmak!

Artık ne söylemek istiyorsam?

Kısa Marlboro lightını çıkardı cebinden,
yaktı.
Derin bi nefes çekip,
siktir olup gitti gözlerimin önünden.
Neyse ki gitti!
Biraz daha kalsa...elimden bir kaza çıkacaktı sanki.

Ne yapabilirdim ki sahi?
Ne söyleyebilirdim?
Gitsem yanına,
kaldırsa başını.
Tam istediğim gibi...gözlerimin taa içine baksa.
Ne söyleyebilirdim ona?

Yahu! sen nasıl bir adamsın mı?
Çok saçma!
Bu "erkek" ağzınızdan nefret ediyorum mu?
GEreksiz!
Peki cehennemin taa dibine git! desem...
Ne yapsam, ne söylesem...beyhude bir çaba.
Bunların hepsi hikaye.
Hepsi anlamsız.

Ne zaman bir erkeğe bu denli hırçınlaşsam...
aklıma hep onları yetiştirenin de bir "kadın" olduğu geliyor.
Sakinleşiyorum biraz...
O da çocuktu,
muhtemelen o da hayat sahnesindeki ilk deneyimini  hemen hemen bütün oğlan çocukları gibi, amcalarına  "pipisini" göstermekle verdi.
Sonra bi kadın onu eksik sevdi...
Eksik okşadı başını...yarım yamalak.
Eksik dokundu tenine, özensizce...
Eksik anlattı bazı şeyleri, eksilterek söyledi.

Bi anneydi o!

Oğlunu sadece doğurmuş...büyüt-memiş bir anne!
Kimse kusura bakmasın ama;
ne zaman bir kadına böyle hoyrat, böyle pespaye davranan bir oğlan "çocuğu" görsem...
hemen annesi geliyor aklıma!
Eksik sevmiş oğlunu diyorum...
o yüzden eksik seviyor o oğlan hayatına giren tüm kadınları.

Babaları suçla(ya)mıyorum...
Onları da bir kadın büyütüyor çünkü!
Eksik büyütüyor...
Eksik olandan,
"tam" beklenir mi?
Beklemiyorum.

Kadınlar "tam" halbuki!
Kadın isterse yapar!
Kadın isterse çatar!
Bir kadın isterse...oğluna her şeyi öğretebilir!
Bir kadına "değer" vermeyi mesela...bir oğlan çocuğuna en iyi annesi öğretebilir!

Size bi şey söyleyim mi?
Kadınlar kadınları hiç de göründüğü kadar sevmiyor!
Çünkü neredeyse hiç bir annenin, oğlunun "kendisinden başka" bir kadını çok sevmesine tahammülü yok aslında!
Neredeyse hiçbiri oğlunun başka bir kadını "baş tacı" yapması fikrine  katlanamıyor!
İktidar dürtüsü tam da böyle bişey olsa gerek!?
E taç dediğin bir tane.
Onu da yanındakine takarsa,
"benim başım ne olacak?" diyor heralde.
Kel mi?

11 Ağustos 2013 Pazar

Londra'nın nesi var?

Simsiyah örgü saçları, rugan gibi parlayan bi derisi  ve şahane bir kalçası var.
Oynak!

Bembeyaz bir teni, kirpiğine kadar sarı tüyleri ve bi acayip bakışları var.
Delici!

Üzerinde hiç bir zulüm hissetmeden -belli ki hissetse de bi şeyine  takmayan- el ele yürüyen eşcinselleri var.
Rahat!


Tüm bu rahatlıklarının yanında, alışkın olmadığımdan zannımca, çok garipsediğim prensipleri var.
İnatçılar!
Dediğim dedik çaldığım düdük(çü)ler.

Ve çok gençler...!
Ruhları genç.
Hemen hemen girdiğim her restoranda, 70'lerinde kıvrak bir kadın uzatıyor menüyü bana.
Emsalleri ömrünün o geçidini, torun severek geçirmeyi tercih ediyor ya yurdumda.
E biraz açtım ağzımı.
Şaşırdım.
Yalan değil!

Gökkuşağının her rengini taşıyor Londra!
Öyle güzel taşıyor ki...
Kırılmasından korkulan eşsiz bir vazo gibi değil ama;
hiç değil!
Bir barmenin elindeki bardakları rastgele savurduğu gibi taşıyor.
Pervasız...
Cesur Londra!

Çok düşündüm...cinsiyetine bi türlü karar veremedim ama;
bazen kadın kadın bakıyor insanın suratına, bazen inanılmaz maskülen.
Bi acayip Londra!

Ve sıcak kanlı.
Çooook sıcak kanlı.
Kendiliğinden gelip yanaşıyor yanına.

Hayatımda gördüğüm en tutkulu öpüşme sahnesini orda gördüm desem...
Öpüşenler  üç kadındı.
Gör-memiş gör-memiş baktım önce.
Sonra, benden başka kimsenin umrunda olmadıklarını anladığımda,
utandım!
Başımı öne eğdim.
Mahçup ettin beni Londra!

Sarhoş ettin beni Londra!
Öğlen 12 de başladım şarabına.
Geceyi sabah ettim, hiç yorgunluk hissetmedim.
Hayat aşıladın bana!
Gene gelsem, gene aşılar mısın? :)

Ev sabibim güzel Milie'ye hayran ettin.
Sonra kızıp isyan ettirdin.
Duygulardan duygulara gark ettin beni Londra!

Kendimi hayatımda hiç olmadığım kadar özgür hissettim.
Gerçekten öyle miydin?
Saatine mi denk geldim?
Cevap değil sorusun Londra!

Karmaşıksın...
ilmik ilmik dolaşıksın...!
Lakin tüm sokakların hürriyete çıkıyor...
Sana inan-a-mıyorum Londra!

Sana inanmak istiyorum Londra!!!

Gerçek olamayacak kadar güzelsin.
Ya da yakışıklı mı demeliydim?
Bak hala karar veremedim.
Bana biraz daha net olur musun Londra?
Hayır şundan bunca merakım.
Eğer erkeksen,
bütün prensiplerini akşam pazarında sattığın bi günün akşamında,
birlikte bi geceye,
ne dersin diyecektim?

Yıllar üstümüzden su gibi akıp gittiğinde bile,
ikimizin de her anını hatırlayacağı bi gece olacak.
Seni temin ederim! :)

Sesindeki tınıyı,
terindeki ısıyı...
hiç unutmayacağım Londra!

Lütfen!
sen de beni böyle güze tut aklında!






3 Ağustos 2013 Cumartesi

Prensibini yediğimin ingilizi! Yaktın beni...!


Saat sabahın 7'si.
Milie, bildiğiniz kapıya koydu beni.
Yok! Şaka değil.
Keşke öyle olsaydı!

Olaylar şöyle gelişti,
O gün bildiğiniz deliksiz bir uyku çekmiştim. Uyandığımda saat 12 falandı.
Kalktım...duş aldım. Evden çıkmak üzere hazırlandım.
Tam kapıdan çıkacakken, o da ne?
Kapı açılmıyor!

Uğraştım...uğrştım...bir türlü olmuyor.
Bir de şaka gibi o bildiğimiz yağmurlu kasvetli bet havasıyla meşhur  Londra'nın, son bilmem kaç yılının en sıcak yazına rastladım.
Evde sıcaktan durulmuyor.
Üstüne ben bi de öyle kapıyla uğraşınca, ter başımdan aşağı boşaldı. Sinirlerim de onlarla beraber...

Ne yapacağımı şaşırdım. Tek tek odaların kapısını çaldım. Defalarca Milie, Josef diye seslendim ama yok!
Evde kimse yoktu işte! İçerde hapis kaldım.

Derken...aklıma bahçe kapısı geldi.
Mutfak kapısından bahçeye çıktım. Bahçe kapısının yüksekliğine şöyle bi baktım..."E zaten bir buçuk metre, ne var ki? Ben burdan çok rahat atlarım!" yaptım. :)

İçeri girip çantamı aldığım gibi doğru kapıya yollandım.
Bir de baktım ki zaten çengelli bir telle kapanmış. Kilit bile değil sizin anlayacağınız!
Kapıyı açtım...ve çıktım.
,
Nihayet azad oldum duygusuyla da derin bir oh çektikten sonra, kendimi günün akışına bıraktım.

Herşey de o kadar keyifliydi ki o gün. Hatta günün sonunda Özlem, hafif çakır keyif olmuş "kusacağım...kusuyorum....kustum" replikleriyle bizi hayli eğlendirmiş " kafamız güzel dünya güzel, biz güzeliz" duygusuyla eve gitmek üzere  kızlardan ayrıldım.

Ayrılmaz olaydım! ! !

Aslında evin önüne gelince bir gariplik olduğunu anlamıştım.
Evin tüm ışıkları açıktı ve bu genel rutinimize hiç uygun bi görüntü değildi.
Neyse...
Anahtarla kapıyı açtım ve Milie'yi resmen kapının girişinde beni beklerken buldum.

Yüzü beş karıştı.
O güler yüzlü, pür neşe, yüksek volüm kahkahalı kadın gitmiş yerine sanki bir atom bombası gelmişti.
Hissetmiştim!
O bomba bana patlayacaktı!
Yanacaktım!

İlk sorusu şu oldu: Oya! evden kaçta ayrıldın?
Sanırım 3'e geliyordu dedim.
Kapıyla ilgili bir fikrin var mı? dedi,
Evet! dedim. Çok zorladım ama bir türlü açamadım; ben de bahçe kapısından çıktım.

Yerinden kalktı...kapıya yaklaştı ve bir düğüme gösterdi bana. Meğer çok kolaymış, o düğmeyi aşağıdan yukarı kaldırınca kapının emniyet kilidi açılmış oluyormuş.


Aaa! Çok üzgünüm...bilmiyordum dedim.
Kaldı ki söz konusu ihmalse işte bu da senin ihmalin değil mi Milie?
Yahu evinde yaşıyorum...O kilidi bana neden daha önce göstermedin evde kitli kalabieceğim hiç aklına gelmedi mi?
Yok işte!
Gelmemiş demek ki.

Özür dilerim, çok uğraştım ama başka çıkar yol bulamadım Milie dedim,
Ben geldiğimde kedi bahçedeydi dedi.
Evet! Çünkü onun bir prblem olmadığını bana Josef söylemişti. Daha önce bi kez ben mutfaktayken kedi bahçeye çıkmış bir türlü içeri girmeyince de koşup Josef"e sormuştum. O da bunun bir sorun olmadığını kedinin bahçeden hiç bir yere ayrılmadığını söylemişti.

Peki ya hırsız girseydi eve!? Bilgisayarım Tv'm, bisikletim? dedi.
"Onu düşündüm ama bahçe kapısı zaten kilitli değildi ve ayrıca da yüksekliği bir buçuk metre. Üstünde de hiç başka bir koruması olmadığı için bunun da bir sorun olmayacağını düşündüm; normal hali bu çünkü dedim ve çıkarken de kapıyı aynı şekilde kapattım " dedim,

Dedim de dedim anasını satayım!
Ama ne yaptım ne dedimse Milie'yi bir türlü sakinleştiremedim.

"Senin için üzgünüm! ama evin anahtarını almak zorundayım; sabah 7 de evden ayrılmış akşam 11 de geri dönmüş olmalısın. Yoksa ben uyumuş olurum ve benim dışımda kapıyı açan biri de olmaz! Çok üzgünüm ama bu bir prensip meselesi" dedi.

Yahu! Güzel Milie!
Teni kayış gibi parlak...gözleri ceylan gibi kocaman, o dünyanın en güzel kahkahasını atan, beni kendine her haliyle hayran bırakan kadın!
İngiliz kahvaltısını sevmedim diye gidip bana peynir zeytin domates ala, elleriyle omlet hazırlayan kadın!
Şimdi bana bunu yaptın diye, Sana olan o güzeim hislerim kaybolacak değil ama;
Vallahi haksızık ediyorsun!
Billahi haksızlık ediyorsun!

Bunun adı prensip değil ki.
Kilitli bir kapını açık bırakmış değilim; zaten yüksek korumalı olan bi yeri korumasız hale getirmiş değilim.
O kapı zaten açıktı; açıkığını da geçtim yüksekliği zaten çok kısa.
Hepsini geçtim tüm bunlardan bir zarar doğmuş değil.

Diline de yüzde yüz hakim değilim ki kendimi çatır çatır ifade edeyim.
Dilim döndüğü kadarıyla anlattım ki anlatmama da gerek yok Sen de bal gibi farkındasın!

Ama yok! Milie"nin yumuşayacağı falan yok.
Bilmiyorum kaç defa Burası Londra! dedi. Başka bi şey demedi.
Hem o bizim sloganımız değil miydi?
Burası İstanbul! der gibi... ;)
Neyse geçelim bunu şimdi.

Tamam burası Londra! Biliyorum.
Zaten ona tav oldum geldim.
Havasına suyuna bakmaya, tenine dokunmaya geldim!
Ama Milie sağ olsun! böylelikle fiziksel özelliklerinden ziyade ruhunu da çözmüş oldum!

Demek ki neymiş?
Bir İngiliz Nuh dedi mi
Peygamber demezmiş!

O değil, üniversitede bile benim yurt giriş saatim 11.30 tu be Milie!
Yaktın beni...! diye diye sızmışım o gece.

Sabah 6 da uyandım.
Bir hızla duş alıp giyinip merdivenlere fırladım ki "Goodmorning! diye seslendi mutfak kapısının önünden.
Goodmorning Milie! dedim ama ne kadar sert bir ses tonuyla söylediğimi tahmin edemezsiniz
Çok kırgındım....

Ortada benim bir ihmalim varsa onun da vardı.
O kilidi bana daha önce göstermeliydi!

Bilmiyorum...belki de yüzde yüz haklı ama onu da şu an sağlıklı düşünemiyorum.
Kendimi savunmanın da bi manası yok.
Yok! yok ama;
Şu var mesela...
Ben kapıdan çıkarken gözlerinin içine öyle dik baktım ki...Bu kadarı haksızlık ama Milie! der gibi...

Milie, gözlerini kaçırdı benden.
Yaptığıyla gurur duyuyor olamazdı yani!
Öyle olsa gözlerini kaçırmazdı!
Ya da bu, şu an benim kendime verdiğim bir teselli sadece.












1 Ağustos 2013 Perşembe

Londra` dan kartın var!

Farzet ki bu gün biraz geç  kalktın. Mesai ya da okul günü de değildi. Yatak sıcaktı...yapış yapıştın ama; pencere açıktı ve ordan gelen serin bir yel yavaşça boynunu elledi.
Hınzır seni!
Hoşuna gitti degil mi?

Sağa döndün...sola döndün olmadı.
Ayaklarını duvara dayadın; bacakların kalp seviyenden otuz santim yüksekliğe gelince "burası iyi burda dur!" dedin.

Beynine kan gitti ...
ohhh!
Rahatladın.

ihtiyacın olan tam da buydu ve seni sonsuz bir enerjiyle yataktan fırlatmaya yetti.
Kalktın...
Önce duşa gittin.
Suyun sıcaklığını ayarladın...tam istediğin seviyeye gelince de foşur foşur indirdin başından aşağıya.
"Keşke hayat hep bu anki kadar güzel olsa!" dedin.
Gülümsedin...
ıslık çalmayı biliyor muydun?
Neyse zaten sorun değil.
Bi şarkı mırıldanmaya başladın.
En sevdiklerinden olsun ve mümkünse biraz uzun sürsün...
Hazzı utaz!

Ve...evet! Artık hazırsın.
Giyindin çıkıyorsun evden.
Merdivenleri indin...ya da zaten düz ayaktı,hiç zahmet etmedin.
Ne güzel...!
Derken...birden kafana esti ve o son adımı atmadan aklına posta kutusuna bakmak geldi.

Açtın!
O da ne?
Londra` dan bir kart postalın gelmiş meğerse...
Heyecanlandın...ya da kimbilir belki de hiç umursamadın.
Ama merak duygusu bu!
Akılda durduğu gibi durur mu?

Çıkarttın kartı zarfın içinden.
Ön yüzüne baktın önce,
Green Park mış...
Kızın biri yere boylu boyunca uzanmış...
Ne güzel...ne kadar ferah dedin.
Arkasını çevirdin....ve...
aynen şöyle yazıyordu:

Kurduğun o hayale artık bir adım daha yakınsın.
Mutlu musun?

Sabır neydi?

Yaklaşık iki buçuk ay önce bir sabah koşma sevdasıyla uyandım. Rüya görmüş gibi... Blogumu düzenli okuyanlar Hatun'umun da hayatıma bö...