26 Kasım 2014 Çarşamba

Şehvetimi yitirdim. Hükümsüzdür!

"İyi haberler genelde siz tam ümidinizi yitirmek üzereyken gelir, kötü haberlerin böyle bir ayrımı yoktur" diyor, Aylin Balboa ilk kitabı Belki Bir Gün Uçarız'da. Önce altını çizdim, sonra üstüne biraz düşündüm...Aklıma ilk gelen kötü haberlerin de aslında hep bir "sabaha karşı" geldiğiydi. Ya da benimkiler hep öyle geldi...Çocukluğumdan hatırladığım, o telefon nedense hep bir sabaha karşı acı acı çalar, babam beyaz atletiyle yataktan gözünü ovuştura ovuştura fırlar, sonra da o telefonu kırar gibi çaaat diye yerine indirirdi.

Ne hikmetse, kırılmazdı hiç.  O da ayrı bir konu ya...neyse.

Hem belki de bu evrenin benim ve babam için seçtiği özel bir saattir. Bilemem ki!...

Daha iki gün önce dedim ki "hadi şunu artık yapsana" diyen bir arkadaşıma.

"Şehvetimi yitirdim!"

Yaslanmıştı sandalyeye. Doğruldu birden, masaya doğru eğildi. Gözümün içine tuhaf tuhaf baktı ve Sevda Demirel misali "Ne dedin seeennn?" dedi.

"Duydun işte, şehvetimi yitirdim" dedim.

Sonrası tahmin edeceğin minvalde bir takım lakırdılar işte.

"Yapamaz-mışım, nasıl yapar-mışım? Öldüm Allah doğru söylüyor olamaz-mışım. İnanmazmış buna. Gülerler-miş bana!"

Bla bla bla.

Anladın tabi, ya da anladığını umuyorum. Bahsettiğim bir insana duyulan şehvet değil, ki zaten onla da başım hiç hoş değil. Ben bir bütünden bahsediyorum. Bütünün parçalarına duyduğun şehvet birer ikişer düşünce elinden,  geriye kalanlarla dön-müyor dünya. Yani o kendi kendine dönüyor tabi gene de, dedim ya işte, başını döndüremiyor...

Kısaca, aramızda kalsın da, içimdeki  arzular hiç şelale değil şu ara.

Hiç saldırgan değilim! :)

Hatta fazla sakinim....

Ve korkarım, bu hiç iyi bir şey değil.

Sence?

17 Kasım 2014 Pazartesi

Aylin Nazlıaka: Barışın gözleri mor, özgürlüğün saçları taranmamış!

Ben onun "mucize" bir kadın olduğunu düşünüyorum...Ve onu gökkuşağına benzetiyorum. Tutkunun kırmızısını görüyorum onda. Özgürlüğün mavisini, umudun yeşilini ve asaletin siyahını görüyorum. İnsanın sevinçten başının göğe ermesi çok sık yaşayabileceği bir duygu değil. En azından benim için değil.  Ama bu, böyle anlardan biri! Her şeyden önce de bu  ülkede yaşayan genç bir kadın olarak,  O'nun Meclisteki varlığının,  bunca karamsarlığın içinde "bir şeylerin"  teminatı olduğunu düşünüyorum!... Onların neler  olduğunu da hepimiz çok iyi biliyoruz. O, elini kaldırıp her havalandırdığında ben yerimde "oh be!" diyorum. Sonra masaya yumruğunu her indirdiğinde benim de kendime güvenim yeniden geliyor!...Ne acı ki çok az sayıda siyasetçi için böyle duygular besliyorum. Tam da burada aklıma çok sevdiğim, gerçekliğine çok inandığım şu söz geliyor. "Güvenilmek, sevilmekten daha büyük bir iltifattır!"  Ve  ne acı ki, hiç bir şeye bu kadar çok ihtiyacımızın olmadığı günler yaşıyoruz, güven duygusuna olduğu kadar! 

Galiba en çok da bunun için, tüm kalbimle diyorum ki; İyi ki var! 

Buyrunuz...


Sanatçıların çok kullandıkları bir deyimdir."Bu mikrop insanın kanına bir kez karıştı mı geri dönüşü olmaz!” derler ya. Siyaset de sizin için böyle bir şey mi? Aynı benzetme üzerinden gitsek, siz bu virüsü ilk kaptığınız zamanları hatırlıyor musunuz? 

-Siyaset için de benzer cümleyi kurabiliriz. Toplumsal fayda üzerine siyaset yaptığınızda yaşadığınız manevi hazzın herhangi bir şeyle ölçülebilirliği söz konusu değil. Ülke sorunlarının her zaman konuşulduğu, tartışıldığı bir evde büyüdüm. Her zaman daha özgür, daha demokratik bir ülkede nasıl yaşarız diye düşündüm. İş dünyasındaki çalışmalarım bana siyasetin yolunu açtı.

Bu kadar “asık suratlı ve erkek egemen” bir sistemin içinde insanı ters köşeye yatıran bir figürsünüz!  Böyle bir çarkın içinde kendi renklerinizi korumayı nasıl başarıyorsunuz ve özünde bu işi yapmaktan gerekten mutlu musunuz?

-Tabii ki mutluyum. Siyaset iş olarak değil, hizmet üretmek olarak görüyorum. Bu ülkenin dört bir yanına hizmet ederken tüm zenginliklerimizi ve farklılıklarımızı da korumamız gerektiğini düşünüyorum. Kolay bir işten bahsetmiyorum. Ama mücadele etmeden de başarıya ulaşılamıyor.

Ben sizin akıntıya karşı yüzen,  çok sayılı siyasetçilerden biri  olduğunuzu düşünüyorum. Peki “Yahu bu değirmenin suyu niye hep boşa gidiyor!” duygusu gelmiyor mu hiç size de? Öyle durumlarda sarıldığınız o can simidi nedir? 

-Haksızlık, adaletsizlik karşısında, emeğin hak ettiği değeri bulamadığı zamanlarda elbette geçici bir karamsarlığa kapılıyor insan. Bu ülkenin insanlarının direnci benim de direncim oluyor. İyimser bir insanım ben, pozitif düşünürüm hep. Önce hayal ederim, sonra da gerçekleştirmek için mücadele ederim.

Verdiğiniz bir röportajda " siyasi olarak bizde biat kültürü yoktur!" diye bir cümle kurmuşsunuz.
Kendi partinizden bir ismin  çok yanlış bir tutum sergilediğini düşündüğünüzde, sahiden de tüm açık yürekliliğinizle eleştirebilir misiniz? Ya da yaşanmış mıdır hiç bunun örneği?

-Cumhuriyet Halk Partisi; Türkiye için demokrasinin ve özgürlüklerin teminatıdır. Kendisine yönelik de özeleştirilerini yapmaktan hiçbir zaman çekinmemektedir. Parti içinde eleştirilerimi, önerilerimi elbette yetkili organlara sunuyorum. Partimi kamuoyu önünde tartıştırmak ile katkı sağlayacak özeleştiriler yapmak arasında önemli bir fark var.

  
Ben bunu kısmen yaşıyorum aslında. Benim babam da partili ve geçtiğimiz Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ben bir ikilemde kaldım açıkçası ve O’na fikrini sordum. Cümlemi tamamlamı bile beklemeden “aklınla gönlünle iyice tart ve kim ağır basıyorsa ona ver!” dedi. Cümlenin sonunda “Sen gene de Ekmeleddinİhsanoğlu’na ver oyunu kızım!” diyebilirdi oysa; ama demedi!! Ben verdim gerçi ayrı konu da J Şunu merak ediyorum; siz çocuğunuzla benzer bir diyalog yaşasanız ağzınızdan çıkacak cümle ne olurdu?

-Bir yemek yarışması yapılıyormuş. Gurme önünde gelen iki yemekten birini tatmış; diğerini birinci seçmiş. Kendisine “İyi de onu tatmadınız, nasıl seçtiniz” diye sorulduğunda “hiçbir yemek tattığım kadar kötü olamaz” demiş. Oğluma bu hikayeyi anlatıp AKP zihniyetinden kurtulmak için partime oy vermeye ikna etmeye çalışırdım.

Bir milletvekili olarak değil de bu ülkede yaşayan bir kadın bir eş bir anne olarak zaman zaman çok ciddi umutsuzluklara kapılıyor musunuz? Oluyorsa onları kendi içinizde nasıl tolere ediyorsunuz?

-Giderek artan muhafazakar politikalar herkes gibi beni de kaygılandırıyor. Ama bu ülkede siyasette yer alan bir kadınım, kaygılarımla değil umutlarımla beslenip mücadele ediyorum. Hepimiz de bunu yapmaya çalışmalıyız!...

Çocuk gelinler, töre cinayetleri, üstü kapatılan ensest, sırf boşanmak istedi diye linç edilen kadınlar...Yaşanan tüm bu kabus görüntüsünün içinde bir şekilde bu sohbetimize denk gelmiş ve şu an söyleyeceklerinizi okuyan “O kadın” a tek bir cümle kursanız ne söylerdiniz? Neye tutunsun?

-Direncin de dönüşümün de değişimin de odağı kadındır! İçindeki 

güce tutunsun.

Alnımızın ortasında çocukluktan kalma bir yara izi gibi oldu gezi.  Ne yaraları sarıldı, ne de gidenlerin geri gelmesi mümkün ama; o süreçte en çok konuşulan başlıklardan biri  ‘ artık Türkiye’de bir korku eşiği aşıldı!’  oldu. Buna tüm kalbinizle inanııyor musunuz gerçekten? Denildiği gibi hiçbir şey eskisi gibi olmayacak mı? Bunu nerden anlayabiliriz?  



-Korku, Haziran direnişinde el değiştirdi. Sokaklara çıkan binler;
 hayatıma karışma, özgürlüklerimden elini çek dedi. Elbette bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Örgütlü bir halk karşısında baskıcı yönetimler tutunamaz.

Türkiye’de bir eylemin ya da bir direnişin haklı sebeplerini savunurken üstüne basa basa siyasi bir hareket olmadığı dile getiriliyor. Siyasi bir yanı olduğunda, direk suç mu teşkil eder? 
Başörtü mevzunda bile bir fikir dile getirilirken "Benim babannemin de başı kapalı ama!" ile başlayan cümleler gibi saçma ve komik geliyor bana. 
İnsanlar inandıkları şeyi kendi siyasetleri üzerinden de savunabilirler. Bunun nesi kötü? Neden bu çabaya düşülüyor sizce?

- Çok net, tek bir cevabı var bunun. AKP’nin toplumu ikiye bölen ve kutuplaştırmaya çalışan politikaları yüzünden… 

Bülent Arınç'ın tabiri caizse resmen gazabına uğradığınız, belden aşağı tutumu ve erkek ağzıyla  bi çeşit "itibarsızlaştırma" çabası neticesinde pek çok kadın örgütüyle birlikte bir suç duyurusunda bulunduğunuzu hatırlıyorum. Ne aşamada ya da neticelendi mi? Belki biraz kaba bir tabir olacak ama; o da mı takipsizlik yedi?

-Bülent Arınç’ın cinsiyetçi ve ayrımcı tavrı mevcut hükümetin zihniyetini de ortaya koymuştur. Bu karanlık zihniyete karşı tüm kadın dernekleri bir araya gelerek bana destek oldular. Meclis’teki muhalefet partisi milletvekilleri Arınç’ın sözlerini kınamayan dönemin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin’in düzenlediği yemeğe katılmayarak önemli bir dayanışma örneği sergilediler. Karar mekanizmalarında yer alan insanların sözleri, tavırları ve eylemleri bütün toplumu etkiler. Arınç, kurduğu cümlelerle halkın vicdanında yargılanmış ve kendini itibarsızlaştırmıştır.


Sadece 17 Aralık desem?

-25 Aralık’ı da eklemek gerek diye düşünüyorum. Mevcut iktidarın hırsızlarla kol kola bu ülkenin emeğini nasıl yediğinin ortaya döküldüğü günlerdir, o günler…

Bu kadar  iç karartıcı şeyden sonra biraz eğlensek mesela ve desem ki mutfağa girmişsiniz de, şahane yemekler yapıyorsunuz. Masal bu ya; yemeğe de  ADALET gelecekmiş!  Siz de bir taraftan   şarkı mırıldanıyorsunuz. Adalet de hınzır; geldi kapıda ama basmıyor zile. Sesinizi duydu, sinsi sinsi dinliyor sizi...

Hangi şarkı o? 

-Beatles’dan “Let it be!”



İzlediğiniz bir film, okuduğunuz bir kitap ya da yaşadığınız her hangi başka bir mizansen olabilir. En son dünyanın geri kalanını unuttuğunuzda nerede ne yapıyordunuz?

-Çocuklarımla birlikte salıncakta sallanıyordum…

 HER ŞEYE RAĞMEN GÜLÜMSEMEK İÇİN...

Barış’ın gözleri ne renk?

-Mor (kadın)

Özgürlüğün  saçları nasıl taranmış?  

-Taranmamış

Aşkın elleri yumuşak mı, nasır var mı? Varsa neresinde?

-Hem nasırlı, hem kınalıJ


ÇOOOK TEŞEKKÜR EDERİM....

-Sorularına bayıldım. Ben teşekkür ederim...

14 Kasım 2014 Cuma

Kadını zaptetme meselesi!

Soranlara yirmi yaşındayım diyor ama on yedi yaşında. Lise ikinci sınıfa gidiyor. Adı Aslı. O kadar güzel ki...aklın hafsalan almaz öyle söyleyim sana. Kız değil mübarek, baharda yeşilin üstüne konmuş bir su damlası. Dupduru...gir içine yüz... Hoş sen öyle de arınamazsın amma! neyse...

Bu yazının başlığı "BAZI ERKEKLERDEN NEFRET ETME NEDENLERİM" olabilirdi aslında. Dedim hadi o kadar sert girmeyim gene, yüz yüze bakıyoruz şurda.  Ne diyordum, ha Aslı. Dünyalar güzeli Aslı...

Çalıştığım yerde staj yapıyor. Dolayısıyla haftada üç gün hemen dizimin dibinde çalışıyor. Mekan yakınlığı da başka bir şey. Hemen arkanda oturanla, yanında oturan insanla kurduğun iletişim çok fark ediyor. Canın sıkılıp da kafanı kaldırdığında "pofladığını" ilk o görüyor. Yüzün düşer düşmez yana döndüğünde gözlerininin sönen ferini ilk o farkediyor. Elinin altında aradığın şey yoksa elin ilk ona doğru uzanıyor.

Olacakla öleceğin önüne de hakkaten geçilmiyor. Uzandı elim bi kere. Dönüşü yok. Ve ne geliyor elime? Bir adet yüzük. Çığlık atacağım anasını satayım, yerim dar!! Atamıyorum. Elime gelen ilk şeyi kafasına fırlatsam diyorum bir an...o da olmuyor. Çaresiz susuyorum...ama içim içimi yiyor yemin ederim. Şişede durduğum gibi durmayacağım o kesin. Patlıyorum bir yerde. Diyorum ki "gözünü seveyim Aslı bu ne?" Diyor ki "nişanlıyım, anladın işte" Onu anladım Allahın cezası da senin neyine!?!?

Belli ki bir şeyine! 

Aşık olmuş işte. Hayatının sonuna kadar sürecek sanıyor. Hep onu sevecek, gözü bir tek onu görecek! Öyle umuyor...

Öyle olmayacak DA; asıl mesele çok daha vahim. Telefonu çalıyor mesela; Aslı telefonu eline alıp lavaboya koşuyor her dafasında. Niye? Şimdi sıkı dur. Nişanlısı Aslı'nın o saatte orda olduğunu bilmiyor. NİYE? E çünkü onun sahip olduğu bilgiye göre Aslı OKULA BİLE GİTMİYOR! kaldı ki stajda işi ne? "Aslı okula NİYE gitmiyor? Yani o niye gitmediğini sanıyor? Çünkü paşa hazretleri Aslı'nın okula gitmesini istemiyor. O niye? Çünkü "okulun ortamı iyi değilmiş" Yani bizim çüküne kıran giresice geri zekalı velet Aslı'ya güveniyor da "ÇEVREYE GÜVENMİYOR"muş!

Burası İstanbul.
Yıl 2014.
Aslı 17 yaşında.

Diyorum ki "Aslı'm kırılma ama; bu cehaletin daniskası. Ya da kız. Ne var ki şu an sana çok tatlı gelen bu balık var ya bu balık, sonrasında zaten kokacaktı o ayrı da,  bu bayağı bildiğin baştan kokuk be güzelim."

Aslı dinler mi beni? Kim durabilir ki Aslı'nın önünde?

Aslı deli gibi aşık...Aslı deli gibi "cahil" Aslı'nın gözleri pembeden başka renk görmüyor...

Aslı diyorum. Aslı'm diyorum, bugün sana "okula gitmeyeceksin" diyen yarın ne yapmaz!?

Taşa geçer Aslı'ya geçmez sözüm, biliyorum. Belki de konuşarak sadece kendimi rahatlatmak istiyorum...

İki yıl önce Ankara'da Mülkiyeliler'de tek başıma bira içiyorum. Ayfer'le Cansel  gelecek birazdan. Mevsim yaz...işten çıkmışım, önümde buzz gibi bir bira. Keyfim bildiğin tıkırında. Bazen öyle olur, kader ağlarını örer ve niyet bir yana akıbet bir yana düşer. O gün de öyle oluyor. Telefon çalıyor, Ayfer arıyor..."kuzum Cansel kendini iyi hissetmiyor, biraz onunla ilgileneceğim, düzelirse sen de hala oralarda olursan ararım" diyor. Ben de önümdeki biraya odaklanıyorum;e o meret de tekbaşına çok keyifli olmuyor. Bitirip kalkayım derdine düşüyorum. Tam o anda ne oluyorsa oluyor, çook uzun zamandır görmediğim dünyanın bir ucunda yaşayan bir arkadaşım gökten zembille düşer gibi masamın önüne düşüyor. Dünya küçük mü ne? "Aaaa Oooo" sesleri birbirine karışıyor. Sarılıyoruz, koklaşıyoruz ve koyu bir sohbet başlıyor. Onca zamanın özlemiyle...

Derken, konu tuhaf bir yere gelip dayanıyor. Bana diyor ki "sana bir şey itiraf edeceğim" Buyur et diyorum. Üniversitede sana deli gibi aşıktım diyor. Hadi Len! diyorum. Bu ne şimdi? Tamam geyiğin dibine vurduk da yani, o kadar abartmayalım istersen!

İstiyor...

"Allah belamı versin kızım! Su uyandı, sen uyanmadın Aşkolsun!" diyor. "Hayırdır, gelmeden Fuat Saka mı dinledin?" diyorum. Sonra o bir şey diyor, sonra ben bir şey diyorum....En sonunda da diyorum ki "E söyleyesdin ooğlum, ben ne bileyim senin kendi kendine gelin güvey olduğunu!" :)" Gözüm yemedi; ben seni ZAPTEDEMEZDİM!" diyor. Gerisini anlatmayacağım. :(- ama şu kadarını söyleyebilirim ki; kendi kanımı yerde bırakmadım. Kelimenin tam anlamıyla ağzına sıçtım. Masadan sürünerek kalktı o ayrı da; herkes ben değil ki.

Aslı ne yapsın!?

Aslı'lar ne yapsın!?

Diyorum ki Aslı'ya "bebeğim üç gün sonra en yakın arkadaşına "canım" diye hitap etmen mesele olacak! (hep olur!) Bir sabah kalktığında cep telefonunu karıştırdığını göreceksin! (hep yaparlar!) Kendi kız arkadaşlarıyla al külah ver takke yapacak! Yeri gelecek omzuna yatırıp masallar anlatacak; ama senin kendi erkek arkadaşlarına "canım" demen gene de mesele olacak! Bu model erkekler nalıncı keseri gibidir. Hep kendine yontar. Ki daha vahimini söyleyim sana; bunlar en basitleri olacak. Bir gün sana hiç bir şekilde hükmedemiğine kanaat getirdiğinde belki kaba kuvvete bile başvuracak! Etme; eyleme...

Aslı edecek, eyleyecek...biliyorum.

Her şeye rağmen yanılmayı umut ediyorum...

Bazı erkekler hiç yanıltmaz oysa; bunu bile bile umut ediyorum...

Hele ki "OKULA GİTMENİ İSTEMİYORUM" diyenler.

Hiç!

Onların dünyaya gelme nedeni bu sanki; bir kadını ZAPTETMEK hayattaki bütün meseleleri. 

Allahın cezaları, bir de görevlerini "en iyi" şekilde icra ediyorlar ki, sorma!

Ben boşuna laf kalabalığı yapıyorum aslında; bu hikayenin serimi de düğümü de çözümü de  Aslı da!

Aslı kendinin elini bir tutsa...

"ahh bir tutsa!"

8 Kasım 2014 Cumartesi

Aradığım hiç bir şeyin yerinde olmadığı o gün!

Bana neyse?
Gerçi sevaptır.
Resmi görevle, mahkeme kararına rağmen,  kızını babasıyla görüştürmeyen kadından kızını alıp, babasına teslim etmek üzere yola koyuldum. Niyetle akıbet gününde olmayacak ki, örtüşmedi.   Meğerse kız anneyle üç gün öncesinden olay mahallini terketmiş. En azından komşuların beyanı bu. Teoman ne diyor? "insanlara güvenmeliyiz, beyan esastır!" İyi madem, biz de öyle yaptık zaten.  Yanımdaki polis memuruna dönüp "sizi de boşuna meşgul ettik; üzgünüm..." dedim. o da bana "Olur mu öyle şey! Görevimiz" dedi. Helalleştik. :) O yoluna ben yoluma gittim. Onun günü nasıl geçti bilmiyorum ama; ben benimkiyle, nasıl desem...pek sevişmedim.
 Hayal ettiğim o kırmızı eteği hiç bir yerde bulamadım. Banyoda havluya takılıp düşen pirsingimin göbeğimde bıraktığı boşlukla oynadım biraz...sonra o boşluğu bir an evel doldurmam gerektiğine karar verip incik boncukçulara daldım. Hiç biri "tam istediğim gibi"DEĞİLDİ!Almadım. Dile kolay, tam 7 yıl sonra göbeğim ilk defa üç gün süreyle boş kaldı.Taze çekilmiş dişin bıraktığı boşluğun etrafınını tavaf eden  dil misali parmaklarım. Boşlukta "bir şeyler" arıyor...Aradığı şeyin orda olmadığını bildiği halde arıyor. "Bir bildiği var" gibi arıyor. Aslında bir bok bilmediğinin bilinciyle arıyor.  Umar gibi ama; aslında "umma-dan"arıyor. Nitekim yok! O da bunu eşşek gibi biliyor!...
Tuhaf bir gerginlik var günlerdir üzerimde. Kişisel tarihimde ilk kez acaba "sakinleştirici bir şeyler" mi alsam derken yakaladım kendimi. Yakalamakla kalmayıp, kafaya koyup peşine düştüm. Neden yakalamak dediğimi az çok anlamışsındır bu arada. Zira kendimi bildim bileli "suç" addediyorum. Deneyen bütün arkadaşlarıma küstahlık yaptım mazide. Bilmiş bilmiş parmağımın ucunu salladım. Zayıfsın dedim. Onu dedim, bunu dedim. Bazen de hızımı alamayıp "geri zekalı" gömleğini giydirdim. Gerçi kolları hep uzun geldi. Üstlerine olmadı. (Anladın! Hiç biri gerizekalı filan değildi.)
Neyse uzun etmeyim şimdi.  Galiba Yasemin'den duymuştum ilk, pasif lora denen mereti. Hayırdır! sen niye her şeye maymun gibi gülüyorsun dediğimde "Aktarlarda satılıyor. O derece doğal bir sakinleştirici, ilaç milaç değil kızııaaamm" diye. Aslında onu sormayacağım. Gene de yediremiyorum kendime. Onu değil de, güya diyeceğim ki aktar abiye "bana baya bildiğimiz otlardan ama bunların sinirleri yumuşatanından biraz tartsana"
Tartardı belki. Şayet  benim aktar olduğuna, bildiğim her şey üzerine yemin edebilecek kadar emin olduğum dükkan başka bir şey  çıkmasaydı.
"Abla biz aktar değiliz" dedi eleman. "Nasıl yani? Neysiniz peki?" dedim.
"Lokumcuyuz, yersen tartayım hemen şurdan yarım kilo ?" dedi.
"Yemem" dedim. Aslında yesem belki de " kederime"  iyi gelecekti!?
E yemeyince bilemiyor insan tabi. Haliyle bünyemde yaratması muhtemel etkilerden bi haber yoluma devam  ettim.
Ha bir de,
İstanbul'a gelmeden önce rüyamda gördüğüm ay çekirdiğine benzeyen o bir çift göze "gene" hiç bir yerde tesadüf etmedim.
Aslında bu da  bir şey değil de;
yerini BİLİYORUM naletin! :)

Bak gene sinirlendim.


dipnot :Neyse ki bütün bunlar olmazken, güneş vardı ve az ötemde bir yerlerde deniz kımıldıyordu...




5 Kasım 2014 Çarşamba

bu kızın başı niye hep ağrıyor dostum?

Uyurken burnuyla ıslık çalmasına bayılıyordum. Enteresan bir melodisi vardı üstelik. Hiç şaşmazdı. Her  gece uykuya  daldıktan takriben yedi sekiz dakika sonra başlardı tatlı tatlı kulağımı kaşımaya...Kaşımak biraz yanlış oldu burda aslında. Sen daha çok gıdıklamak gibi anla...Bir ara  bunu ona söylemeyi çok düşündüm. Sonra olabilecekleri düşünüp vazgeçtim her defasında. Bozulacaktı. Eminim. Ya inceden dalga geçtiğimi, hatta horluyorsun diyemediğim için hadiseyi biraz süslediğimi düşünecekti. Horlamıyordu oysa. Resmen sanatını icra ediyordu yatağımın sol tarafında ve bunu bilinçli yapıyor olsa, az bi çabayla yan flüt sesini yakalamasına hiç şaşırmayacaktım.   Derken...bir gün bir kavga anında, elimdeki bıçağı belden aşağı savurdum gitti. "Zaten uyurken sabaha kadar kulağımın dibinde burnunla ıslık çalıyorsun. Zamansız çalan kötü kapı zilleri gibi  zarul zurul ettiğin yetmediği gibi uyanıkken de  karşıma geçip  böyle abudik gubidik zırvalıyorsun" dedim ve devam ettim. "Sahi hiç merak etmiyor musun? - bu kızın başı niye hep ağrıyor- diye. "

-Vallaha mı diyon?

-Vallaha diyom.

ve kız o müziği bir daha hiç duymadı.

Ne var ki başının ağrısı da hiç geçmedi. Üstüne hiç kafa da yormuyor aslında. Sadece bu akşam olduğu gibi, işi ters giden yahudi misali,  eski defterleri karıştırırken,  aklına taa 12-13 yaşlarındayken kulak misafiri olduğu iki kadın sohbeti geliyor.
Diyor ki kadının biri " Cengiz her gece istiyor..." ardından "kihkohkih" şeklinde tuhaf gülme sesleri çıkartıyor...
Cevap veriyor öteki "Amaan! o neymiş öyle? hani derler ya, bin yıl görmesem aklıma gelmez. Benimkisi o misal."





3 Kasım 2014 Pazartesi

Kütüphanede buldum böyle çıktı, barda bulsam ne çıkacaktı?

Sanırsınız bir yerlere atom bombası düştü. Öyle bir feryat. Deli gibi bağırıyor salonun ortasında. "Ben" diyor... "ben bunu kütüphanede buldum, tam bir orospu çocuğu çıktı, barda bulsam ne bokum çıkacaktı?" Allah için güzel soru şimdi. Hakkını yemeyelim. Kimin aklına gelir kütüphanede "bulunan" manitanın on numara bir üçkağıtçı çıkacağı. Aslında sorun algımızda tabi. Şöyle bi bakıyoruz üstün körü. Adres doğru, elde tutulan malzeme doğru. E daha ne olsun ki? E öyle olmuyor demek ki!? Bizimki kendini doğrulamaya çalışıyor.  Adam doktora tezi hazırlıyor. Na bu kadar kitapların içine kafasını gömüyor, Ağzını açınca Aristo diyor, Freud diyor hoop ordan Shakespeare'e geçiyor.  Geceleri kulağıma dünyanın en güzel şiirlerini okuyor. Kafamı açıyor, ufkumu açıyor, beni her haliyle kendine hayran bırakıyor. Sonra gidip en yakın arkadaşımla yatıyor"

"Ne?

Bir dakika bir dakika, Allah aşkına sen şunu bi baştan anlatsana"  diyorum.

"Yorma beni Oya! anlamadığım yerlerin altını çiz bir ara baştan alayım sana" diyor. "Şimdi hiç halim yok!"

"Peki" diyorum. Ama içim içimi kemiriyor. Hakikaten ne bu şimdi? Sitcom gibi. Zira Allah affetsin, oturup onunla ağlamakla deli gibi kahkaha atmak arasında gidip geliyorum o sırada. Sizce de çok traji komik gelmiyor mu kulağa?

Dakikalar geçiyor...bizimki koltuğun kırlentini delik deşik ediyor..."Hayvan herif" diyor. "Eşşoğlueşşek" diyor. Hızını alamıyor..."sıçtığımın boku" diye devam ediyor.

Gene gülesim geliyor...

Derken...bir nebze de olsa sakinleşiyor. "Şarap var mıydı evde?" diyor.

"Yok ama çıkar alırım şimdi" diyorum. "İki şişe al" diyor.

Anlaşıldı. Bu gece uzun olacak...

Şarapları alıp geliyorum. Başlıyoruz içmeye...

Bizimki içip ağlıyor...dinleniyor ağlıyor...bağıra bağıra küfrederek ağlıyor...yorulup sessizce içini çeke çeke ağlıyor.

Sonunda gücümü topluyorum. "Bir şey soracağım, kızma bana!" diyorum.

"Sor Allahın cezası, geldi mi teker teker gelmezsiniz zaten. Biliyorum ne soracağını" diyor. "Hadi sor!"

"Yanlış bilmiyorsam senin en yakın arkadaşın Fırat!"

"Evet o!"

En başından anlamam lazımdı aslında. Tanıdığım en entellektüel adamlar hep eşcinsel anasını satayım. Gerçi şimdi bu bambaşka bir tartışma konusu, hem ben başka bir şey diyeceğim zaten.

Sizce arkadaşım erkek olsa ve sevgilisi onu başka bir kadınla aldatsa bu kadar acı çeker miydi o? Acı çekmeyeceği gibi tuhaf bir zevk alma ihtimali bile var-dı.

Hayata biraz daha erkek gibi bakmaya başladığımız gün, yaşadığımız her şeyden biz de daha fazla zevk alacağız sanki!?

Ya da şu an bana öyle geliyor...

İhtimal mi?

Bana sorarsan,

hem de taş gibi.


Sabır neydi?

Yaklaşık iki buçuk ay önce bir sabah koşma sevdasıyla uyandım. Rüya görmüş gibi... Blogumu düzenli okuyanlar Hatun'umun da hayatıma bö...