15 Mayıs 2016 Pazar

GÖZLERİNE BAKINCA BAHAR ERKEN GELDİ İSTANBUL'A...

 Çok değil bir buçuk yıl öncesine kadar Ankara'da, Tunalı'nın dibinde, topu topu 600 lira kirayla şahane bir terasta kalıyordum. İstanbul'a ilk geldiğimde ev kiralarını ilk duyduğumda kelimenin tam anlamıyla dumura uğramıştım. Hep balkonlu minik ama çok güzel, benim anladığım anlamda güzel... bir ev hayal ediyordum. Kutu gibi olsun, ama ferah olsun, aydınlık olsun, sabah gözümü açtığımda içeri gün ışığı süzülsün istiyordum ve fakat bunun hiç mümkün olmadığını sanıyordum. Hani nasıl söylesem, allahın unuttuğu yerlerde, tuvaletten hallice, bir odası zinhar apartman boşluğuna bakan, izbe, kapkakaranlık evlere istenilen kiraları duyduğumda, "yok" dedim, "unut Oyacığım, senin gördüğün o düş düş bile değil". Düş bile olamaz dediğim gerçek oldu. Minik balkonlu, sabah uyandığımda ışık koynuma dolan, apaydınlık, kutu gibi bir evim oldu. (Şu an bu yazıyı o balkonda yazıyorum. ) Ve bunun içimde yarattığı mutluluğu demeyeceğim, tam da eskilerin deyimiyle bahtiyarlığı anlatamam size. 

Bir buçuk yıldır İstanbul'dayım. Aşkım arttı azalmadı. Her gün geçtiğim sokaklarına hep büyüyen gözbebeklerimle baktım. Kirine pisine, lanet trafiğine tek gözümü kapatıp, denizine, boğazına, baharda açan erguvanlarına baktım. Kanlıca'da yoğurdun, Çınaraltı'nda kahvenin, Karaköy'de kahvaltının, Hisar'da bir kış günü, gece yarısı,  sevgilimin önce "iyi ki doğdun bebeğim" derken cebinden çıkardığı, kendi hazırladığı vodkanın tadına, sonra onun gözlerine baktım...  Ben onun gözlerine bakınca bahar erken geldi İstanbul'a!... Baharımı bahar yaptım. 

Çalıştım, yoruldum, bazen isyan ettim, ağladım... bazen mutluluktan dolan gözlerimle iki elimi kafamın arkasına götürüp, gökyüzüne bakarak, "Allaahhhhh be!" dedim. Sonra o anların hepini hatırlarken gülümsedim. Gülümsemeye devam ettikçe kendimi daha çok sevdim...

Sonra, günlerden bir gün kafama yeni bir şey taktım. Yogaya başladım. Kötü bir huyum ver benim. Nasıl desem, biraz maymun iştahlıyım. Bazen bir şeye deli bir heyecanla başlayıp üç gün sonra bırakırım. Bir de başlayınca, bir kez içime düşünce kene gibi yapıştıklarım, öldüm allah kopamadıklarım var. Yoga öyle oldu benim için. Karda, kışta hiçbir şeyi bahene etmeden devam ettim. Son iki aydır özel sebeplerle ara vermiştim sadece. Yakında yeniden başlayacağım. Onun bünyemde yarattığı heyecanı da bilahere anlatırım. Ama bazen bir şey oluyor ve aklın kalbin her neredeyse onunla ilgili bir şey-ler gelip seni buluyor. 




İşte Yoga Journal Türkiye'yle öyle buluştum. 
Bir gün kendilerinden şöyle bir mail aldım, "bizim için yoga söyleşiler yapar mısın?"
Dedim ki "bayılırım...." :) 
Yeni sayı için Demet Kutluay ile söyleştik.  Bence çok güzel oldu. :) Çok yakında çıkıyor. 
Onu da biahere davul zurna eşliğinde duyururum. 
Yaptığım her şey için "siz de yapın, mutlaka deneyin" demem ben kolay kolay.  
Şimdi söylüyorum. Bence yogayı mutlaka deneyin. Emin olun, bedeninize yapacakları ruhunuza katacaklarının yanında hiçbir şey.
Demişti dersiniz. 
Benden söylemesi. :) 

Ha bir de çocukların gözlerine bakmayı unutmayın. 
Ben bu ara sık yapıyorum. 
Acayip iyi geliyor. 

Bye! (şimdilik) 

:) 

8 Mayıs 2016 Pazar

DÜNYADAN CENNETE MEKTUP!

Sevgilime saksıda bir çiçek almıştım. Verirkenki anım çok güzel değil aslında. Trafiğin ortasında yarım saat bekledim diye yüzüm düşmüş, sinir tepeme fırlamış, asabiyetlerden asabiyet beğeniyordum kendime." Derken geldi. Gayet kötü bir suratla verdim kucağına. "Buyur, hiç bir kızdan çiçek almış mıydın?" Güldü... "Çok incesin" dedi. "Huyum kurusun, fena sayılmam" dedim. Saksısıyla alınan çiçeği yaşatmak zordur ne hikmetse. Herkes beceremez. O da becerememişti. (Ben de beceremem. ) Çiçek sararıp soldu. Aradan baya bir vakit geçti. Bir gün çiçeği balkonda yeşermiş gördüm. "Aaa!" dedim. "Nasıl canlandı bu?" Yine güldü... "Annem ben onu canlandıracağım" dedi, "canlandırdı". Cennete gittiğinde ne kadar üzgün olduğumu gören herkes sevgilim için üzüldüğümü düşündü eminim. İlk akla gelen ve en makul tahmin. Onun için tabii ki çok üzüldüm ama benim bazen ne kadar 'bencil' olabildiğimi tahmin edemezsiniz! Ben en çok o kadar özel bir kadını daha yakından tanıma şansına sahip olamadığım için üzüldüm... İçinde kurumuş bir çiçeği 'canlandırma'niyeti taşıyan bir kadın, sevgilimin annesi olmasa da hep başımın tacı olacaktı! Öyle bir kadınla karşılıklı kahve içip saatlerce tatlı dedikodu yapma şansını kaybettim. Ona (belki... bazen... ) oğlunu çekiştirme şansını kaybettim. Ona kendimi anlatma, ondan O'nu dinleme şansını kaybettim. Onun aşkı nasıl tarif ettiğini öğrenme şansını kaybettim. Heyecanlanınca nasıl tepkiler veriyordu bedeni mesela? Avuçları terliyor muydu? Sesi titriyor muydu? İlk tanıştıkları yıllarda bile olsa, sevgilimin babasını kıskanıyor muydu? Ne zaman neye yüzü düşüyordu, ne zaman neyle gözleri kocaman parlıyordu... Sık sık sosyal medya hesabından Türk Bayrağı fotoğrafı paylaşırdı. Ona "Biliyor musunuz, ben milliyetçiliğin dünyanın en boş ideolijisi olduğunu düşünüyorum" desem bana kırılır mıydı? Ya da ben bu fikrimi 'kralı' gelse bu netlikte söyleyebilecekken Ona bu şekilde sorabilme cesaretini bulabilecek miydim acaba? Çünkü O kralın KRALİÇESİYDİ! (Muhtemelen yumuşatarak soracaktım. :) Hem, onun tanımladığı milliyetçilik nasıl bir milliyetçilikti? Ben mi önyargılıydım?
Bunların hiçbirinin cevabını (Ondan) öğrenemeyeceğim artık. 
Bende canlandırdığı çiçeğin bin ömre sığacak kadar hatrını bırakıp sonsuzluğa gitti.
İnsan böyle zamanlarda 'inanmak' istiyor. Cennete inanmak istiyor... Onun (bana gelene kadar...) kimlerin kendisinini ne kadar sevdiğini, nasıl hayranlık ve saygı duyduğunu bir şekilde hissedebilmesini umuyor... 
İnsan, "Anneler Gününüz kutlu olsun" dediğini duysun istiyor...
...
Anneler Gününüz kutlu olsun...

Sevgimle...
Gülümseyerek...

Oya :) 

Sabır neydi?

Yaklaşık iki buçuk ay önce bir sabah koşma sevdasıyla uyandım. Rüya görmüş gibi... Blogumu düzenli okuyanlar Hatun'umun da hayatıma bö...