13 Temmuz 2013 Cumartesi

Biat kültürü ve Stalin'in tavuğu!

Rivayet odur ki...
Günlerden bir gün, Stalin çalışma odasında dostlarını ağırlıyor. Konu elbetteki siyaset.
Tartışmalar sürerken gruptaki arkadaşlarına dönüyor ve şu soruyu soruyor:

-Saçını ihtilalde, halk içinde, devlet yönetiminde, bürokraside ağartmis dostlarim! Bir halkın   yönetime baş eğmesi, kayitsiz şartsiz itaat etmesi için yöneticiler ne yapmali, nasil davranmalidir?
Her kafadan bir ses çıkıyor. Herkes dili döndüğünce konu üzerine kendi yorumlarını dile getiriyor.
Derken...cevapları beğenmeyen Stalin insanlara dönerek şu ifadeyi kullanıyor:
-Yönetimi eline geçiren hükümdarin tanridan çok bi  farki yoktur! Halkın karşımızda baş-eğmesi için yapmamız gerekeni ben şimdi size anlatayım.

Yardımcılarına  dönüyor ve "çabuk bana bir tavuk getirin" diyor.

Tavuk getiriliyor ve Stalin başlıyor canlı canlı tavuğun tüylerini yolmaya...!!!
Sonra da tavuğu o haliyle odanın ortasına bırakıyor ve diyor ki " Seyredin bakalım, tavuk nereye sığınacak?"
Tavuk acı içine oradan oraya koşturmaya başlıyor. Kapı aralığından dışarı çıkmaya çalışıyor fakat dışardaki dondurucu soğuk yüzüne çarpar çarpmaz gerisin geri odaya dönüyor, masalarin altina giriyor, köşeli masa ayaklari canini yakiyor. O teleksiz haliyle şömeniye doğru yaklasiyor bu kez de tüysüz derisinde ateşin acısını duyuyor...derken, çaresiz bi şekilde dönüp dolaşıp Stalin'in paçaları arasına sığınıyor.

Bu kez Stalin başlıyor cebindeki yemleri çıkarıp azar azar tavuğun önüne dökmeye...
O andan itibaren odanın içinde Stalin nereye, tavuk oraya!!!
Tüylerini yolan celladının peşinden ayrılmıyor tavuk.

Ve...Stalin dönüp şöyle söylüyor etrafındakilere "İşte halk dediğimiz güruh aynen bu tavuk gibidir, tüylerini yolup serbest bırakın, sonra da önüne bir avuç yem atın! Sonra seyreyleyin bakalım...ne oluyor!?"

!!!

Bu hikayeyi bana arkadaşım Özgür anlattı. O da üniversitede  hocasından dinlemiş. Çok ilgimi çektiği için oturup bilgisayarda araştırdım. Daha uzun ve ayrıntılıydı. Ben bir ilkokul çocuğu marifetiyle aklımda kalanlardan özet aktarmaya çalıştım.

Ha diyelim ki tamamen kurgulama ve hiç bir yaşanmışlığı yok olsun. Delinin biri bir hayal kurmuş ve bu hayali "insanlığa" armağan etmiş olsun.
Ya da adı sanı bilinmeyen bir düşünür, bir filozof kafasındaki "biat kültürünü" bu şekilde resmetmiş ve insanlarla  paylaşmış   olsun.

İnsanı vuran, alt-üst eden bir hikaye.
Önce tüylerimizi yoluyorlar...sonra önümüze bir avuç yem atıyorlar!
Önce çaresiz bırakıp, sonra çaremiz olmayı vaadediyorlar.
Konuşma, yürüme, sorma, sorgu -la- ma diyorlar.
Sadece biat et!
Sonra ne oluyor?
Bu yüzyılda hala...birileri çıkıp " Öl de ölelim, vur de vuralım, yık de yakalım!" diyorlar.
Niye?
E yemimizi onlar veriyor ya işte..!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

hoşgeldiniz

Sabır neydi?

Yaklaşık iki buçuk ay önce bir sabah koşma sevdasıyla uyandım. Rüya görmüş gibi... Blogumu düzenli okuyanlar Hatun'umun da hayatıma bö...