15 Ekim 2013 Salı

Bir hayal kırıklığının tozunu süpürür gibi...


Scharlett Johansson'a bayılırım. Hatunun güzelliği başlı başına seyirlik ve zaten  Woody Allen'la arka arkaya çektiği filmlerden sonra da  bi ayrı severim. Yeni filmi çıkınca da koşa koşa gittim.  Kalbim Sende diye çevirmişler. Filmin adına da afişine de bakınca romantik komedi olduğu direk anlaşılıyor zaten. Gidenler biliyordur ama gitmeyenleri uyarmak istedim. Abartmıyorum; ilk dakikalarda nerdeyse porno filmine mi geldim ben şaşkınlığına düşüyorsunuz. En azından ben düştüm. Siz düşmeyin. :) Nooluyoruz yahu! demeye kalmadan , zaten konunun ana teması olduğunun farkına varıyorsunuz. Şöyle ki, filmde esas oğlan bir porno-film bağımlısı.

İzlemeden duramıyor. Acı olan şu ki, gerçeğine tercih ediyor. Hiç bir gerçek sevişme ona bi bilgisayar ekranından tek başına porno izleyerek masturbasyon yaptığı an kadar haz vermiyor.

Derken, esas kız beliriyor. Daha ilk görüşte oğlumuzun aklını başından alıyor. Klasik romantik komedilerde ne olur? Aşkı bulan, anında kötü huylarından kurtulur. Panzehir misin mübarek! Dünyanın en zampara adamı bi anda sadık bir sevgiliye dönüşür ve çoğunlukla da mutlu sonla biter. Bizim esas oğlanımız öyle olmuyor. Bana en dramatik gelen sahnesi, aşık olduğu kızla sevişmek için o kadar süre yanıp tutuştuktan sonra; o gece yataktan kalkıp bilgisayarın başına geçtiği  andı. Dedi ki kendi kendine: Söylemeye dilim varmıyor ama, bu bile porno izlemenin zevkini vermedi. Aslında ilk bakışta  klasik bir modern-zaman hastalığı. Hatta elemanımızın, her birlikteliğinden sonra yatağın çarşafını kaldırdığı sahne, bana direk yerli malı türkün malı Issız Adam'ımızı hatırlattı. Onun da o çarşaf toplama sahnesi çok net kalmış aklımda demek ki. Bir hayal kırıklığının daha tozunu süpürür gibi...

Gelelim kız kardeşimize. Başlı başına bir vakaydı bence. Sırf ince bir eleştiri unsuru olarak orda gibiydi. Hiç konuşmuyor, yalnızca aile yemeklerinde masada bir siluet olarak gözüküyor, kafasını hiç kaldırmadan mütemadiyen cep telefonuyla  meşgul bir resim çiziyordu. "Hepimizin geldiği son nokta buyrun!" der gibi...ne var ki tek misyonu o değilmiş; zira izlerseniz mutlaka dikkat edin, sonlara doğru tek bir cümle kuruyor. Onda da bence, oğlanla kızın bi türlü var edemedikleri aşklarının gerekçesini veriyor. 

Ve finalde oğlan  aradığı "gerçek" aşkı başka bir kadında buluyor. Onu kalıplar içine sokmaya çalışmayan, kendi  beklentilerini dayatmayan, yalnızca bedensel değil, ruhen bütünleştiği bir kadında.  Ha öyle bi şey var mı? demeyin sakın. Ben filmin yalancısıyım. Onların vermek istedikleri mesaj buydu; ben de aldım. :)

İlginizi çeker belki diye de iş edinip yazdım.


Yalnız şansımı biraz daha zorlasam, üç film birden'e bağlayacakmışım. Hızımı alamayıp hemen arkasından da Yer Çekimi'ni izledim. Ne var ki onu anlatmaya kelimeler kifayetsiz. Mutlaka izleyin, ille de izleyin. Ne olur izleyin ve de mutlak suretle sinemada izleyin. Size şu kadarını söyleyim, duygusunu ne kadar vermişler ki kendimi sıkmaktan, dudağımı kanatmışım.
Gülmeyin, gebertmeyim.:)
Kendinize bu güzelliği mutlaka yapın. Hatta çıkınca şunu düşündüm. Mağduru çok seven oskar'cılar geleneklerini sürdürürlerse Sandra Bullock'un ockarı havada karada alması kaçınılmaz ama; buna indirgemek çok büyük haksızlık olur. Zira alırsa ben şimdiden anasının ak sütü gibi helal ettim! 








Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

hoşgeldiniz

Sabır neydi?

Yaklaşık iki buçuk ay önce bir sabah koşma sevdasıyla uyandım. Rüya görmüş gibi... Blogumu düzenli okuyanlar Hatun'umun da hayatıma bö...