5 Aralık 2013 Perşembe

Ertuğrul Özkök'e hitaben; bu öpücüğü bana lutfeder misiniz?


"İtiraf edeyim, en solcu günlerimde bile, Ahmet Arif'in hasretinden prangalar eskittim kitabındaki şiirler, benim aşk dünyamda fazla yer bulmamıştır. Bir kadına hiç bir zaman o kitaptan şiirler okumadım.O cümleler bana fazla folklorik, hadi açıkça yazıyorum köylü gelirdi."

Yukardaki cümleler Ertuğrul Özkök'ün 26 Eylül'de Hürriyet"teki köşesinde yazdığı yazıdan bir bölüm. Yazıyı sonuna kadar okudum, döndüm, dolaştım, soluğu yeniden bu cümlenin başında aldım.
Şu cümle geçti içimden. Kendi içinde "köylü kompleksi" olmayan bir adam, bu şiiri köylü bulabilir mi?
Ha bu yaptığıma dahiyane bir tespit diyebilir miyiz? Hayır. Zira buna benzer yorumları kendisi için en ağır şekilde yazmış, yaz(abil)miş bir adam.
Defalarca "sonradan görme" bir entellektüel, sonradan görme bir aristokrat, sonradan görme bir bilmem ne tabirini kullanmış, sözüm ona kendini en ağır şekilde eleştirmiş bir adam.

Sözüm ona diyorum çünkü; Ertuğrul Özkök ve onun konumunda olan bir çok insanın samimiyetine hep kuşkuyla yaklaşıyorum ben. Şimdi bunun nedenlerini yazsam, ap ayrı bir yazı konusu çıkar. Konu dağılır, gerek yok.
Kaldı ki yüzde yüz samimi olduğunu kabul etsem bile, kendini herkesten çok ve önce yermenin aslında her zaman bir "özgüven" belirtisi değil; çok gerçek, kemikleşmiş bir kompleksin üstünü örtme yöntemi olduğunu düşünüyorum çoğu zaman. Hani arada bir evet; ama defalarca takıntılı bi şekilde bunları yazan bir adamın/insanın iç dünyasının çok ciddi arazlar taşıdığına inanıyorum.

Belki de büyük bir gaflet içindeyim, bilemem :) ama aynen böyle hissediyorum.

18 Ağustos'ta yazdığı "Cameo ve sandalet" başlıklı yazısından bir bölüm: Cameo, süper starların bazı filmlerde, küçük yan rolleri oynamasına deniyor. Yan rolleri oynamak, başrolden vazgeçebilmek, egonun kendi kendini terbiyesi" diyor ve devam ediyor " Cameo'luk gerçek bir başrol oyuncusunun yükselebileceği en yüksek rütbe"  ve yazının finalini şu cümleyle getiriyor "Hayatımın geri kalan kısmında, harika yan rolleri oynayacağım, iyi bir başrol oyuncusu olamadım; ama harika bir cameo olacağım"

Böyle yazmıyor mu? deli oluyorum. Resmen çileden çıkıyorum. İnanmıyorum çünkü, inanamıyorum.
Gerçek gelmiyor. Kendini bile kandıramazsın ki bunla, bana nasıl yutturmaya çalışıyosun? diyorum.
Çok mecbur kalsa, kabullenir belki ama; asla iştahla oynayamaz -yan rol-ü. O gömleği giyinir en fazla ama taşıyamaz. Ahan da buraya yazdım!

Ha belki dener, deniyordur. Denerken ki samimiyeti de gerçektir, bak ona inanırım; ama kötü bir denemeden öteye de gidemez diye düşünüyorum.
Yap(a)maz.

Ne var ki tüm bu samimiyet sorgulamalarım, kendi kendime "gıcık" olmalarım bi yana dursun, son günlerde çok enteresan bişeyler oluyor Ertuğrul Özkök'e.

Gittikçe cesur,
gittikçe perfasız,
gittikçe tuhaf,
gittikçe gidiyor... Ertuğrul Özkök.

Freni patlamış gibi, zemberekten boşalmış, önünü sonunu kestiremiyor, kestirse de sahiden sallamıyor gibi yazıyor.

Bi bahçeye dalmış, erikleri cebine indirmiş koşarken tam, son anda bahçenin sahibi ihtiyar amca gözüküyor da köşeden, bizimki  çıkarıp pipisini gösteriyor ona sanki!
Öyle güzel bir nanik yapıyor ki herkese, her şeye...
Bayılıyorum...
Kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış insanlar gibi fütursuz yazıyor...
gemiyi azıya almış gibi yazıyor, aklımı başımdan alıyor... Ertuğrul Özkök.

Kolay değil.
Beni de anlayın! :)
Bir okuyucusu olarak onca zamanlık kötü hukukum var kendisiyle.
Gıcık ola ola okudum.
Hadi ordan! diye diye okudum.
Allah seni bildiğini gibi etsin! diye diye okudum...ama hep okudum.

Bu çok mühim bişeydir, size sinir olan birinin sizden kendisini ala-ma-masını sağlamak, olağanüstü bir marifet gerektirir. En azından ben böyle olduğuna inanıyorum.

Ve...benim için nirvanaya çıktığı gözümde ilahlaştığı 2 Ekim 2013 tarihinde yazdığı "Hapse girmeden yapmak istediğim 10 şey" başlıklı yazısının finaline geliyorum.

Diyordu ki orda da "Netice, sevgili trikotöz kardeşlerim, şu naçiz bedenim şu tuhaf ve sapık kafam, şu avare tavşan kardeş ruhum, işte bu andan itibaren, ellerinize, intikam şehvetinize, rövanş hazlarınıza ve giyotininize amadedir. Tecavüz edeceğiniz kadar edin. Bi insanın yapacağı en şerefsizce şeyi yapacağım. Madem mani olamıyorum, zevk almayı deneyeceğim"

dediği yazı.

O gün köşesini okudum...ve aynen şöyle hissettiğimi hatırlıyorum. Masal bu ya...
kader ağlarını örüyor, ve  bi gün bi  köşe başında çarpışıyoruz...
Afallıyorum önce, ne söyleyeceğimi bilemiyorum.
Sesim titriyor...her heyecanlandığımda olduğu gibi, yine.
Sonra derin derin nefes alıyorum...
kendime geliyorum ve hep  sormak istediğim, tam da o an için hep cebimde gezdirdiğim o iki soruyu soruyorum.
1-Kendinizden bu kadar nefret ettirmeyi nasıl başarabiliyorsunuz?
2-Bu öpücüğü bana lutfeder misiniz?


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

hoşgeldiniz

Sabır neydi?

Yaklaşık iki buçuk ay önce bir sabah koşma sevdasıyla uyandım. Rüya görmüş gibi... Blogumu düzenli okuyanlar Hatun'umun da hayatıma bö...