24 Haziran 2014 Salı

Emre Başkan ile bir hayalin peşinde...!

Emre Başkan, insanın ufkunu açan, "başka türlüsü mümkün!" dedirten bir insan. Geçen yıl bir grup arkadaşıyla birlikte Atlantiği geçtiler. İnsan ille de  bir şeyin kölesi olacaksa şu hayatta, bence hayallerinin kölesi olmalı. Emre Başkan öyle bir insan. Kendinin efendisi, hayallerinin kölesi...Bayılıyorum böyle insanalara. Çünkü sadece kendine değil;  çevresine de (farkında olmadan) ışık tutuyor.  Belki farkındadır da bilemiyorum. Tabir yerindeyse sadece kendine müslüman değil yani. Enerjisini saçıyor resmen ortalığa.  Bir şeyin olabilirliğini anlatırken gözleri parlıyor. Yüzü sanki kocaman oluyor. O kadar sahici bir yaşam tutkusu var ki resmen tepesinden fışkırıyor. Onu dinlerken içimden şöyle hisler geçti mesela. "Aslansın Oya! kaplansın, yaparsın!" Birine bunu hissettirebilmek çok mühim bir şeydir. O kadar çok insan tanıyorum ki, her an her şeye isyan halinde. Ama hiçbiri poposunu yerinden milim oynatmıyor.  Misal şuraya gitmek istiyor ama imkan yok, şunu da yapmak istiyor ama vakit yok. Damdan da atlamak istiyor ama ya düşüp kafasını gözünü kırarsa... Korkuyor çünkü. Onlar da korkunun kölesi çünkü.

İşin özü onun da söylediği gibi Atlantiği geçmek filan da değil. Herkesin dudak büktüğü küçük bir eşik de olabilir bu. Tutmak istediğin bir ağacın dalı, çıkmak istediğin minnacık bir tepe de olabilir. Yeter ki iste! mazeret üretme. Kendi önünü herkesten önce kendin kesme! diyorum...ve tam da bu yüzden bu röportajı nacizane,  önce kendime, sonra da üç tane kıçı kırık marezetin arkasına sığınıp ömür boyu oturduğu yerden söylenmeyen, hayallerinin, yani aslında KENDİNİN  peşinden koşan insanlara hediye ediyorum.

İnsanın kendinden 3. tekil şahıs gibi söz etmesi zor ama, biraz ıkınarak bunu aşabiliriz diye düşündüm. :)  Biraz kendinizi anlatır mısınız? 
Zorlanacak bir şey yok. Zira, olabildiğince basit bir insanım. Esin Acıman’ın kitabına verdiği isimdeki gibi erkek doğmuş ama yaşam dahilinde adam olmaya çalışan biriyim. Saint-Joseph, Bilkent Üniversitesi ve Sabancı Üniversitesi’nden oluşan bir eğitim hayatım var. M.I.T’de Global Leadership and Innovation eğitimi alma şansım da oldu. Eskiden kurumsal hayatın bir parçasıydım. Anadolu Grubu’nda başlayan kariyerim Efes’le devam etti. Ancak, bunun sonrasında hayatıma farklı bir yön verme kararı aldım. Sonrasında Azor Brand & People Solutions firmasını kurdum. Müşterilerimize Marka İletişimi, İşveren Markası İletişimi ve Kurumsal Gelişim konusunda danışmanlık verip, projeler hazırlıyoruz.
Bir de deniz sevdalısıyım. Her fırsatta denize çıkmaya çalışıyorum. Ayrıca, lisanslı yelken sporcusuyum. Yat yarışlarına katılıyoruz. İzlediğimiz trofede, ekip olarak kendi sınıfımızda lideriz.
Son olarak paylaşıma inanan biriyim. Bu nedenle de denize olan tutkumu başka insanlarla Küçük Prens Denizlerde adlı blogumdan paylaşıyorum.
 Yaklaşık bir yıl önce Tekneyle Atlantiği geçtiniz. Neydi size o rüzgarı arkanıza aldıran neden? Çocukluk hayali mi, can sıkıntısı mı, yoksa başka  bir fantezinin hedef değiştirmiş hali olabilir mi? J
Hayalimdi aslında. Ben yelkenle 1999 yılında tanışmış olsam da kendimi  yelkene tam anlamıyla bir tekne edindikten sonra, yani 2010 yılı sonunda verebilmeye başlamıştım. Onunla ilk seyri Adriyatik Denizi’nde yaptım. İkinci rotam da İzmir-İstanbul olmuştu. O seyirde açık deniz ve uzun rotanın cazibesi içimi sardı diyebilirim. 2011 yılında ise bir karar almıştım: 2014 yılı Kasım ayında Atlantik Okyanusu’nu geçecektim bir ekiple beraber. Planlarımı buna göre yapmıştım. Hayat işte; nasip 2013 yılınaymış.
 İsteyen herkesin gerçekleştirebileceği bi şey mi sizce? Ne tür zorluklarla karşılaştınız? 
Bence insan bir şeyi gerçekten istediğinde onun karşısında durabilecek çok az engel var. Şu anda bazı insanlar 200 günlük yaşam testi için Mars’ta yaşamını sürüdürecek ekibe dahil olmak üzere gönüllü olarak belli testlerden geçiyor. 1900’lerin başında biri “aya ayak basabiliriz” dediyse, insanların o kişiye nasıl baktığını bir düşünsenize. Ya da Hezarfen Ahmet Çelebi kendime kanat yapacağım ve Galata Kulesi’nden atlayıp Anadolu yakasına uçacağım dediğinde?

Bu bağlamda, Atlantik Okyanusu da elbetteki yelkenli tekneyle geçilebilir. Hatta, sık sık bu işi yapanlar var dünyada. Kafalarda bu konuyu büyütmemek gerekiyor diye düşünüyorum. Bence konunun özü, herkes gibi hayatın koşturmacasında kaybolmuş bir kişinin hayallerinin peşinden koşması, onlara sadık kalması. Bu illaki yelkenle ya da Atlantik’le ilgili olmak zorunda değil. Resim yapmak, bir şeyler yazmak da olabilir. Aynen sizin iş yaşamınıza devam ederken giriştiğiniz Oyalamaca projesi gibi.
Zorluklara gelirsek, elbetteki var. Hem de sayısız. Ama biraz düşünür, problemleri irdelerseniz bir çoğunun psikolojik olarak kendi içinizden kaynaklandığını görebiliyorsunuz. İnsan alıştığı sistemden, konfor alanından dışarı adım atarken çok zorlanıyor. Bir kere bu engeli aştığında ise buna benzer bir çok adımı daha kolay atabiliyor.
 Peki “Oğlum Emre, aferin len sana!” dedirten tarafları neler oldu? 
Bu  seyahatte çok kısa zaman zarfında büyük bir değişim yaşadığımı söyleyebilirim. İnsanın özüne dair bir değişim. Çok şeyin kontrolüm altında olmadığını, dünyaları benim yaratmadığımı ve aslında bu sistemin içerisinde mikro boyutta bir canlı olduğumu hissettim. Egolarımdan tamamen kurtulduğumu iddia etmem çok zor. Ama onlardan olabildiğince sıyrılmaya çalıştım ve onları binlerce metre derinliğe attım. Asıl değerlerin konfor alanımız dışında olduğunu idrak ettim.
Bu beni o kadar etkiledi ki, kurmuş olduğum danışmanlık firmasında kurguladığımız İletişim ve Kurumsal Gelişim modellerinde de müşterilerimizi konfor alanlarının dışına davet ediyoruz. Zaten firmanın ismi Azor. Azorlar, Atlantik seyahati sürecinde mola verdiğimiz Doğu Atlantik’te Portekiz’e bağlı bir ada grubu. Şahsen, konfor alanımdan dışarı çıkmasaydım ömrüm boyunca ismini bile duymayabilirim. Ama şu an oralara aşığım.

Onur Baştürk’ün havaalanlarıyla ilgili şöyle bir cümlesini okumuştum. “Hava alanları dünyanın en güzel cazibe merkezlerinden biri. Çünkü –gitmek- üzerine kurulu” diyordu. Sizce gitmenin albenisi niye bu kadar yüksek? 
Gitme konusundan önce bilindik bir sözü hatırlatmak isterim: “100 dönüm arazi mi, bir kayık sahibi mi? Hangisi olsan daha zengin olurdun?” Sorunun cevabı basit; bir kayığın olsa dünyanın 2/3’ü senin. Yelkenlinin bir yaşam tarzı, kültürü olduğunu düşündüğümüzde de burada bulduğum en büyük değerin, bu yaşam tarzındaki zenginlik olduğunu söyleyebilirim.


Diğer yandan, doğrudur. “Gitmek”, “gidebilmek” kavramlarının albenisi bence herkes için yüksek. Zira, garip şekilde yoğun ve zor hayatlar yaşıyoruz. Ben gözlemlemeyi çok seven biriyim. Tanımadığım insanların olduğu yerlerde onları izler, hayatlarını düşünmeye çalışırım. Boğazda lüks bir yerde yemek yerken kahkahalar atan, her şey harikulade izlenimi veren insanlara bakın mesela… Sanıyor musunuz ki her şey şahane? Herkesin hayatı kendine ait problemlerle dolu ve her hayat kendi içinde zor. Eminim ki, bir çok insanın canına tak ettiği ve çekip gitmek istediği anlar olmuştur. Hem de her şeyi bırakarak… Ama bu öyle kolay değil. Bence asıl önemli olan da, çekip gitmek istediğinizde nelerden vazgeçmek istediğinizi ve istemediğinizi doğru analiz edebilmek. Ben herkesin içinde böyle bir gücü olduğuna dair kendini telkin ettiğine, böyle bir gücü olduğuna inandığını düşünüyorum. Bu düşünce ya da his çok güçlüdür. Ama, hayata geçirmek zordur. Yine de hayatta alternatiflerinizin olabileceğinizi düşünmek bile sizi bir köşeye sıkışmış hissinden uzaklaştırabilir, rahatlatır.
Yelken de “Gidebilmek” konusunda önemli bir güç veriyor insana. Dediğiniz gibi yelkende de böyle rahatlatıcı bir his var. Size şöyle bir örnek verebilirim. Diyelim ki, cebinizde 5 kuruş paranız yok. Canınıza tak etti. Rüzgarınız olduktan sonra dünyada istediğiniz yere gidebilirsiniz bir yelkenli tekneyle. Yemeğinizi denizden çıkarabilir, içme suyunuzu bile denizden üretebilirsiniz. Ben hiç çekip gitmedim tekneme bindiğimde. Ama, çekip gitmek istediğim zamanlar oldu. Oraya sığındım. Teknemin ismi Küçük Prens. Orasın benim için küçük bir sığınak diyebiliriz.
Bu zenginlik ve gidebilme hissi beni bu işe daha fazla bağlayan etkenlerden diyebiliriz.  
Her ne kadar temeli gitmek desek de neticede bu eylemi gerçekleştirirken bir araca ihtiyaç duyuyoruz. Sizinki neden deniz, rüzgar ve yelken? 
Doğa dinlendirici bir şey. Rüzgar ve su sesi terapi unsuru benim için. Oradayken ister istemez rahatlıyorsunuz. Doğada, özünüze dönüyorsunuz.
Diğer yandan deniz hiç monoton bir ortam değil. Örneğin, araba kullanmak için ehliyet alıyoruz. Arabamızı da daha önceden alt yapısı oluşturulmuş yollarda kullanıyoruz. Eğer off-road yapmak istiyorsak, ek bir eğitimle ileri seviye sürüş eğitimi alıyoruz. Denizde pistinize siz karar vermiyorsunuz. Sakin bir yol, bir anda off-road’a dönüşebiliyor ve siz o sırada yolunuzu değiştirip hemen temiz bir yola geçemeyebiliyorsunuz. Kendinizi buna göre eğitmeniz ve beklenmeyeni beklemeniz gerekiyor. Kısacası, hem dinlendirici hem de adrenalini olan bir alan.


Peki her defasında yeni bir yer keşfetme arzusuyla mı hareket ediyorsunuz, yoksa "Bin kere gittim, hala gidiyorum" rotalar var mı var mı?
İstanbul’da ya da Marmara Denizi’nde yaptığım rotalarda genelde aynı yerlere gidiyoruz. Ana karanın doldurma yöntemiyle genişletilmesinden sonra, ana karadaki koylar yok olmuş ve ekosistem bozulmuş. Şu an için adalar, Trilye ya da Marmara Adası gibi yerler doğasıyla sizi tatmin edebiliyor.
Hayatım boyunca gitmekten sıkılmayacağım rota Göcek diyebiliriz. Doğa harikası! Teknenizle demir atıp, denize doğru meyillenmiş bir çam ağacının gölgesinde kitabınızı okuyabiliyorsunuz.
Bir de ne zaman ne olacağı hiç belli olmayan, sınırlarınızı zorlayan okyanus rotaları... Her fırsatta giderim.
Ama işin özü, tekne ile seyahat edip yeni yerler keşfetmekte.
Diger yandan en gerçek yolculuğumuza “hayat” diyeceksek, hayatın içindeki en büyük keşfiniz ve en güzel rutininiz nedir diye sorsam...
Hayallerimize sadık kalmamız ve her fırsatta konfor alanımız dışına çıkarak yeni değerlerle buluşmamız gerektiği.
Çok sık kullandığınız bir cümle var. “Konfor alanının dışına çıkmak” Bu biraz “ferrarisini satan bilge” mantığı gibi de, ama, "Ulen vardı ki sattın" düşüncesini de getiriyor akla. İsteyen herkesin konfor alanının dışına çıkma lüksü var mıdır sizce, istemek esas mıdır?
-İstemek esastır. Bir insanın konfor alanının dışına çıkması için sadece bir tekne alıp, okyanusa çıkmaya gerek yok. Bir şeyi gerçekten istiyorsanız, bir yolunu bulursunuz. Tutku gibi bir şey bu. Hani, tuttuğunuzda bırakmayacağınız cinsten.




Teknenizi mavi ipek bir elbiseyi tam ortasından kesen bir makas gibi hayal etsek… Bu mizansenin içinde yırtılıp giden o mavilik mi olmak isterdiniz yoksa makas mı?
-Ben de bir insanım. Hayat boyu aynı renkte bir kıyafet giymekten sıkılırım. Bu nedenle, kumaş değil terzi olmak isterdim. Mavi renk tahmin edersiniz ki en favori rengim. Ama bin bir tonu var bu rengin. Arzu ettiğim zaman, mavinin ayrı tonlarına şekil verebilirdim bu şekilde.
Ama şunu unutmamak lazım elbette; kumaşsız terzi, terzisiz kumaş pek bir şey ifade etmiyor öyle değil mi? İkisi de birbirine muhtaç…
Kısa kısa... 

 Yola çıkmak için en güzel saat?

-   Rotaya bağlı. Uzun rotalarda sabah 4. Bu şekilde şehir keşmekeşinden uzaklaşmış, denizin ortasında doğanın uyanışını, gün doğumunu seyredebiliyorsunuz.

  Durup dinlenmek için en güzel neden?

-     Bunu haketmiş olmak ya da güzel bir doğa.

Dalıp gitme anlarınıza eşlik eden en güzel müzik?

-  Duruma ve moda göre değişir; ancak, Bob Marley bana seyirlerimde sık sık eşlik eder. Özgürlüğü çağrıştırıyor sanırım.

En dipteyken bile bir şekilde sıyrılıp çıkmanızı kolaylaştıran motivasyon kaynağı?

- Deniz sizi her zaman yukarı çeker! 
Şaka bi yana bazı şeyleri yaşadıkça buna cevaplar değişiyor. İki sene önceki Emre'ye sorsaydınız bambaşka bir cevap alırdınız benden. Şu andaki emre için nefes aldığını bilmek yeterli. Yaşıyorsa, umut var demektir. 
O zamandan bu yana değişmeyen tek cevap da sevdiklerimin varlığı oldu. 
Yarın sabah yola çıkacak olsanız, şu anki ruh halinizle rotanız neresi olurdu? 

-Ege Denizi. Oradan Akdeniz üzerinden Cebelitarık ve Azor’lar. Planladığım bu olurdu. Ama hava ve deniz her an beni başka bir yere atabilirdi elbette.

dipnot: Fotoğrafların hepsi Atlantik seyahatinden. Bu kadar güzel fotoğraflar olunca kendi çektiklerimi koymaktan vazgeçtim. Ama çok merak eden olursa,  kendi teknesinde onu çektiğim fotoğraflardan  bi tanesini  instagrama koydum. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

hoşgeldiniz

Sabır neydi?

Yaklaşık iki buçuk ay önce bir sabah koşma sevdasıyla uyandım. Rüya görmüş gibi... Blogumu düzenli okuyanlar Hatun'umun da hayatıma bö...