29 Aralık 2014 Pazartesi

Güle güle 2014

Ben galiba her şeyi "güle güle" uğurlamayı  seviyorum...Hele ki zaten dibini bulduğumuz şeyleri. Bundan mütevellit olsa gerek, özel günler arasında en sevdiğim, hatta galiba tek sevdiğim gün  yılbaşı günü ve tabi gecesi. Bir de geçip giden her şeyin güzel taraflarını hatırlamak adetim. Kötü anmak,  kötüyü hatırlamak mizacımla pek örtüşmeyen bir şey. Halbuki öylesi daha havalı biliyorum. Bir şeyden nefret etmek, sağa sola nefret püskürtmek nedense çok sevmekten daha entellektüel bir hava veriyor insana. Uykusuzluk gibi. Daha  "derin" olduğun düşünülüyor o zaman. Garip! Mesela "I love İstanbul" dediğinizde çok havalı durmuyor da "I hate İstanbul" dediğinizde herkesin daha çok dikkatini çekiyor bu. Neden/nasıl sorgulamasına girmeyeceğim. Herkes canı ne istiyor, nasıl istiyorsa öyle yapsın. O duyguyu besleyip büyütsün içinde. Ne var ki hayatta en çok neye vakit harcıyorsan, kafanı en çok neyle meşgul ediyorsan, en çok neye emek veriyorsan "o" geri dönüyor sana. Bu da aklının bir kenarında bulunsun. Gerçi hepsi biraz da "niyet" le ilgili. Nasıl ki birinden bir kez "gıcık kapmaya" odaklandığında, sonrasında artık ağzıyla kuş da tutsa batıyor sana. Canım dese "canın çıksın" demiş gibi geliyor ya. Her şey de biraz böyle işte. İnsan bir şeyi "sevmek isteyecek" önce. Ben mesela İstanbul'u çok sevmeye geldim! Niyetim buydu yani. Nitekim her gün bir öncekinden daha çok sevdim...Trafik diyorlar, çok da batmıyor anasını satayım. Kalabalık diyorlar, e ben zaten kaosu seviyorum. Gürültüyü patırtıyı seviyorum...Aşık olduğunuz insanı düşünün işte. Batıyor mu kusurları gözünüze? Batmadığı gibi onlara güzel anlamlar vermeye çalışıyorsunuz bir de. Mesela zor bir insansa "zor ama; ben zoru severim zaten" diye başlıyorsunuz söze. Neredeyse her şeyle kurduğumuz ilişki de biraz böyle işte. Neyse işte, hebele gübele derken koca bir yıl geçti gitti yine. Allah kabul etsin.

En çok istediğim şeyi yaptım ve hiç ara vermeksizin bloguma yazmaya devam ettim. Bu sayede şahane insanlarla tanıştım. Sürekli röportaj peşinde koştum. Dilan Bozyel, Hande Kazanova, Karolin Fişekçi, Emre Başkan, Seda Oturan, Ersin Kalkan , Ezel Akay, Hakan Bilginer, Aylin Nazlıaka, Haldun Dormen , Ergün Gündüz ve Ayşe Arman'la röportaj yaptım. Ayşe Arman hariç hepsini yayınladım. Ayşe Arman'ı neden yayınlamadığımı yayınladığım zaman anlayacaksınız. Güzel olacak!

 İlber Ortaylı'yla tanıştım ki herhalde 2014'te başıma gelen en güzel hadiselerden biriydi. Onu da okuyacaksınız önümüzdeki günlerde...
Nisan'da Nevşehir'de Betül'üm ve Halil'imle balona bindik.


Yetmedi çanak çömlek olayına girdik. Dilimizde "develerle yaşıyoruz" eşliğinde Deve'ye bindik! :) Hikayemiz için seni şöyle alayım.

Yazın hayatımın belki de en keyifli en huzurlu tatilini geçirdim. Bir kere ilk defa kendime başıma bir yaz tatili yaptım. Sırtıma çantayı attığım gibi Haziran başında kendimi Kalkan'a attım. Malum yaz daha kendini pek göstermediği gibi hava poposunu bir o tarafa bir bu tarafa vuruyordu. Bana da yapacağını yaptı Kalkan'da. Fırtına koptu. Çatılar uçtu. O nasıl bir rüzgardır ki önümdeki kahvaltı masasını kaldırdı yere vurdu. Tam sıra ballı muzlarımı yemeye gelmişti halbuki. :) Heyhat. Yedim gerçi yemesine de, bir on dakika rötarla içeri taşınan masamda devam ettim hadiseye. İnat ettim bozmadım moralimi. Tadını çıkarmaya geldim ulen! dedim ve öyle de yaptım. Yağmurda denize girdim. Onun da hikayesi şu şekil
Tek başıma bütün sokaklarını karış karış gezdim. Gördüğüm her güzelliğin fotoğrafını çektim. kimisini sevdiğim arkadaşlarıma gönderdim hemen, kimisini instagramda şurda burda paylaştım. Hepsini geçtim Tutunamayanlar'ı okudum ben bu yaz ya. Daha ne yapayım. Kendimi bildim bileli hep kaçtığım o kitabı. Elime elli kere alıp yüz kere geri bıraktığım o kitabı. Her defasında yüzüncü sayfalara sürüne sürüne gelip sonrasında vazgeçtiğim o kitabı. Kendimle iftahar ediyorum! :) Devamında orgazmik bir zevk aldığım doğrudur. Okumayan varsa onlara da şiddetle tavsiye ediyorum. Sonra Orhan Pamuk. Benim için ayrı bir baraj gibiydi. Okumakta çok zorlandığım isimlerden biriydi gene. "Benim Adım Kırmızı" az mı süründü elimde. Sonra dedim ki kendime "belki her şey zaman mekan meselesidir, bir daha dene!" iyi ki denemişim.
Masumiyet Müzesi, beni benden aldı. Evrildim okudum, devrildim okudum...Kimseye laf olsun diye Nobel filan vermiyorlar ben size diyim. Bırakın o ağızları. Yok siyasi yok bilmem ne. Adam kalemle rezim çiziyor(muş) resmen. Sadece okuma, izle...o kadar diyorum sana. Sonra bugüne kadar tanıdığım en entellektüel adam, Ahmet Bozkurt'tan bahsedeyim azcık sana. Adam adam değil ayaklı kütüphane mübarek.  Google'la ilişkimi neredeyse sıfıra indirdi.  Herkesin bir uzmanlık alanı olur halbuki. O öyle değil. Edebiyat'tan gir mimariden çık. Resimden gir, heykel sanatından çık. Mitolojiden gir, günümüz tarihine kadar gel. Çok tanrılı dinlerden başla, İslam'a kadar yürü. İddia ediyorum ki sadece Türkiye'de değil dünyada sayılıdır bu denli birikimli bu kadar entellektüel  bir adam. Çok şey kattı bana, katıyor...2014 yılı için en esaslı teşekkürlerimden biri de ona!
 Nerde kalmıştık, ha tamam, Kalkan'daydık en son. Ordan geçtim Kaş'a. Canım Kaş'a. Güzeller güzeli Kaş'a. Hayatımın bir döneminde mutlaka yaşamak istediğim Kaş'a. O kadar iyi geldi ki içimdeki debdebeye, koşuşturmaya. "Eller yukarı" dedi resmen. "Dur orda!" Durdurdu beni Kaş. Nefes aldırdı. Soluğumu topladı. Yeniden devam etme gücü verdi. Gözlerime bayram ettirdi. Rüzgarı içimi serinletti. Denizi dondursa da...o da iyi geldi. Dipdiri oluyordum her girip çıktığımda. :) O zaman bir selam da Kleopatra'ya! :) Klasik güzelliği değil de sahici güzelliği çağrıştırdığı için insana. Derken, ordan kalkıp İstanbul'a geldim. Beş gün kalacaktım on beş gün kaldım. Tavuk gibi deşindim resmen. Karaköy'ün ara sokaklarını yüz bin kere dolandım. Beyoğlu'na doğru tırmanırken yorulunca oturup Mandabatmaz'da orta şekerli türk kahvemi içirken soluklandım. Çukurcuma' da Masumiyet Müzesi'ni ararken dünya güzeli Alman bir kızla tanıştım. Biraz tarzanca da olsa iki lafın belini kırmayı başardık. O da Masumiyet Müzesini arıyordu. Birlikte bulduk. O benim fotoğraflarımı çekti, ben onun. Üstüne bir tük kahvesi patlattık.  Bir gün bir yerlerde yolumuz tekrar kesişir temennisiyle vedalaştık.
Başka bir gün bir arkadaşımın teknesiyle denize açıldık. Bir taraftan vodkamı yudumlarken bir taraftan ayaklarımı denize sallayıp çocuk gibi oynadım...Hep yaptığım gibi o an aldığım zevki bir şeye benzetmeye çalıştım. Aklıma hiç daha iyisi gelmedi. Hiç bir şeyle mukayese götürmedi. Benzetmekten vazgeçtim.  O an öyle bir andı işte. Onu kendi gerçekliğiyle bıraktım. Küçük Çekmece'de Karolin Fişekçi'yi beklerken güneşin batışını seyrettim...Çook güzeldi...
Sonra Büyükada'ya gettim. Elimde bir külah dondurmayla sokaklarda uçar gibi şımararak poz verdim. Sokağın birinden  geçerken "ne güzel bir mekan bu, kafe mi, pansiyon mu, ne ki bu!" diye bıdırdanırken ben, içerden dünya şahanesi bir adam kafasını uzatıverdi. " İçeri buyurmaz mısınız !"  dedi. Hemen  daldım. Meğer bir resim galerisiymiş. Çok güzel bir bitki çayı yaptı  bize. O yarım saat içinde memleket meselelerinden girdik, nerden çıktığımızı hadi sen tahmin et artık.  İnanılmaz keyifliydi...
Sonra Ankara'ya döndüm, tayin dilekçemin sonucunu bekliyordum ki geldi. Tam o ara biraz üçbuçuk atmış olabilirim evet. Bir an tırstım yalan değil. Onu mu yapacağım, bunu yapacağım, öyle mi olacak böyle mi olacak derken bir ara delirdim ve tam ora gidip saçlarımı kısacık kestirdim.


İstanbul artık ara ara buluşup flört ettiğim biri değil, uzun süreli bir ilişkinin eşiğinde olduğumuzu hissettiğim bir "varlık" oldu. O arada Bozcaada'ya gittim. Denize sırtımı verip güneşi içime çektim. Rum mahallesinde gezdim uzun uzun...çiçeklerle böceklerle konuştum. Çiçek Pastanesi'nde dünyanın en komik oğlanıyla tanıştım. "Menü?" dedim. "Menü benim, buyrun?" dedi. "Çay istiyorum" dedim. "Bırak şimdi çayı, sırası mı, hemen buz gibi bir limonota kapıp geliyorum sana, sakın bir yere ayrılma" dedi. "Sen ne komik bir şeysin, dua et çok sempatiksin, yoksa iki dakkada paralamıştım seni şuracıkta" dedim. "Elinden olsun, o da güzel olurdu tahminim" dedi. Daha on altı bilemedin on yedi yaşında olsun. Büyüyünce şahane bir  adam olacak,istediği her kadını, hiç özel bir çaba sarfetmeden tavlayacak, eminim.


Neyse işte. Biz konumuza gelelim. Günler günleri kovaladı. Ben Hatun'um u da kapıp İstanbul'a yerleştim. Geldiğim günden beri neredeyse her gün daha çok daha çok sevdim...


Derken bir sabah uyandım ve işe gitmedim ki belki de asıl ve tek marifetim budur. Zira az biraz popo istiyor, haklımı teslim et lütfen! :) Hayatımın hiç bir döneminde beni bu kadar mutsuz eden başka bir şey daha olmadı. Aşk acısı ya da başka bir şey, hepsi zamanla geçip gidiyor. Ama yaptığın iş ömürlük. Ömür boyu yakanı bırakmıyor. O yüzden adım kadar emin olarak söylüyorum ki, bir insanın hayatında olup olabilecek en güzel hadise sevdiği işle uğraşması. Gerisi hikaye. Atsan atılmıyor satsan satılmıyor çünkü. Bir garip yolculuk. Çürüdüğümü hissediyordum orda. Anlayabilir misin bunu bilmiyorum. Bence anlarsın. Anlamıyorsan da boşver, bırak o da öyle kalsın. Diyeceğim şu ki o sabah kalktım işe gitmedim ve o anı o günü güzelleştirmek için de gittim kendime kır çiçekleri aldım. Onlarla oynadım. Evde bulduğum bütün kavanozlara vazo muamelesi çektim. Çiçekleri içlerine yerleştirdim. O anı hafızama kaydettim ve kendime bir söz verdim. Tutabilirsem ilerde paylaşırım onu da seninle. Tutamazsam üzgünüm "fakat Müzeyyen, zaten bu kendimle  benim aramdaki bir meseleydi, sana ne ki!" deyip çamura yatarım. "Fazla merak iyi değildir!"i de masaya usulcacık bırakır, kaçarım.

Güle güle 2014!
Sevgiyle kal.

Ve 2015! Sana gelelim.
Bekle beni, tozunu attıracağım senin!

Dipnot: tam burada içinden "ve attır-a-ma-dı" espirisini yapanın, yedi sülalesine birden hürmetlerimi sunarım. :)

14 yorum:

  1. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. :)) O eksiği de böylece tamamlamış olduk. Çook teşekkür ederim :)) İyi yıllar...

      Sil
    2. Bu yorum yazar tarafından silindi.

      Sil
  2. Yazının tamamı pek sempatik. Tınısı ise, üslûp bağlamında, bi'kaç bölümden oluşması ve uzunca olması bakımından, adeta bir senfonik şiir. Bununla birlikte, benim en çok heyecan duyduğum yan, Ankara'dan kaçarak ruhunu kurtaran bir kaleme ait olmasıydı. Öyle ya, birisi daha kurtulmuştu ne mutlu ki :) Öncelikle bu karar için tebrik etmek gerekir yazarı. Zira Ankara, renksiz, cansız, heyecansız bir şehir ve İstanbul, Ankara ile nikahlı olan bizler için, kendimizi arada bir kollarına attığımız, renkli, işveli ve tutkulu metrestir adeta. Ankara'da yaşamak, imlası bozuk bir düz yazı bile değilken, İstanbul, ahenkli ve kolay ezberlenen ve hiç unutulmayan şiirdir.
    2015 eksilmeyen bir heyecan katsın hayatımıza ve sağlığı da eksik etmesin kimseden. Gerisi kolay, kendimiz hallederiz ;)

    YanıtlaSil
  3. Ezel Akay İstanbul'u kadına benzetenlerin seksist olduğnu söylemişti yalnız! :)) Şaka şaka yani bir bakış açısı olarak hatırlatayım istedim. :)) Söylediğin güzel şeylere gelince sadece içimden geldiği gibi yazıyorum aslında; şiirsel geliyorsa kulağa ne güzel...ayrıca yazarken uzun olduğunu farkedince benim de hoşuma gitti. Heralde en uzun yazılarımdan biri oldu ki sıkıcı hale gelmesin endişesine kapılmasam bir an daha da gidecekti. :) Tekrar çok teşekkür ediyorum...yeni yılda yeni yazılarda görüşmek üzere madem :)

    YanıtlaSil
  4. Agora'yı anlatırken demişti ya, "...her şeyin konuşulduğu, sohbetin çok önem kazandığı ve özel bir adapla yapıldığı..." diyordu ama burada, ötekileştirici bir dil kullanarak, diğerini iten ve dolayısı ile eksilten kutup olmayı tercih etmiş!
    Pek de isabetsiz bir yaklaşım olmuş elbette. "...neredeyse hiç düşünmeden konuşuyor izlenimi veriyor." tespitiniz bu bağlamda çok gerçekçi ;)
    Bi'kere, sadece bana değil, aslında "Ben de hep erkek gibi düşünüyorum mesela..." diyen size de münasip görmüş bu yakıştırmayı. Çünkü, tutarlı bir yaklaşımla, bir şehri kadına benzetmeye değil, bir şehre cinsiyet atfetmeyi seksistlik olarak görüyor olması gerekir. İşte bu noktada, yani yaklaşımınızı onaylayıp da İstanbul'a, "Bütünüyle erkek bi şehir." dediği anda, kendisi de seksist bir tavır takınma talihsizliğinden kurtaramamış kendisini :D
    Öte yandan, bir şehre cinsiyet atfetmek ve kadın veyahut erkek kimliği uygun görmek ile cinsiyet ayrımcılığı arasında, hnüansta bile bir uygunluk asla bulunamaz. Laf ola beri gele tarzında bir kelam. Zira seksist tavır yani cinsiyetçilik, en yalın ifadesi ile, bir cinsin, yani kadın ya da erkeğin, diğerinden daha üstün olduğu varsayımında temellenir ve cinsiyeti esas alan bir yaklaşım gösterilmesi gerektiğini savlar.
    Yani demem o ki, bir şehri daha fazla sevmek ya da diğer şehirlerden daha güzel olduğunu düşünmek ve bunu yaparken de cinsiyetle özdeşleştirmek kesinlikle seksist bir tavır değildir. Bir bakış açısı ama fevkalade hatalı bir bakış açısı Sayın Akay'ın ki ve elbette bu da bir bakış açısı ;)
    Bu vesile ile...
    2015'in, herkesi mutlu edecek vesileleri de beraberinde getirmesini diliyorum. Mutlu kişi, zaten her şeye sahiptir; sağlığa, işe, paraya, huzura vs...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ama burda senin yaptığın da magazincilerin cümlenin başını sonunu kırpıp da cımbızla aradan tek bir cümleyi çekmesine benzememiş mi biraz? Sen cümlenin başını ve sonunu biliyosun. Orda diyor ki "daha akıllıca" yani ille de bir cinsiyet atfedilecekse anlamında söylüyor ki bunu zaten devamında onu tamamlayan cümlesi düşündüğü şeyi daha net açıklıyor. "Cinsiyeti karışmış bilim-kurgusal bir varlık gibi. Tam bir hermafrodik bu, bence ikisini de denemiş yani!" diyor. Sadece senin kırptığın yeri değerlendirirsek başka, tüm cümleyi değerlendirirsek (ki doğru olan bu) başka bir şey söylüyor. onu da geçtim, ben sana takılmak için söylemiştim sadece bunu. :) Ordan bakacaksak sen doğru söylüyorsun tabi. Bana hep erkek gibi geliyor ve benim yaklaşımım da seksist ki bunun böyle olmasından zerre kadar yüksünmüyorum ben :)) Evet seksist bakıyorum. Bunda bi kötülük yokki :) Yani bence yok. :) orda bir durum tespiti var sadece. Seksist kelimesini bir aşağılama olarak söylemiyor ki o da. Bir tespitte bulunuyor sadece. Seksistleri alaşağı edelim tu kaka insanlar gibi bir anlam yok ki zaten. Bir kadına feministsin sen dediğimiz zaman aşağılamış ya da senin deyiminle dışlamış mı oluyoruz? Hayır bu bir tespittir. Ama kalkıp feministler geri zekalı ya da erkek düşmanı dersek o zaman itelemiş oluruz evet. Kıssadan hisse diyeceğim şu ki kabul etmiyorum bu yaklamışını :)) Bir daha düşün gel:)

      Sil
  5. Genelde cevap vermezsiniz vermezseniz, ülkenin 2014'teki halini unutmak için içerken şurada, yazıp "Söz savunmanın!" dersiniz :)
    Seksizm ve bu düşünceye mensup kişiler, cinsiyet ayrımcılığı sapkınlığına düştüğü için, aşağılanmayı hak eden kişilerdir ve ben, misal birisine bunu kullansam hem bir durum tespiti yapmış olurum hem de aşağılama... Üstelik, sizin İstanbul'un maskulen yanına vurgunuz üzerine söylediklerinin neresini cımbızlarsam cımbızlayım, aynı sonuca ulaştırır bu bizi. Daha sonra düştüğü çelişkiden kurtulmak için hermafroditliğe sığınmış olsa da, sarıldığı şey yılan hükmünde kalmış :)
    Zira, çift cinsiyetli olana vurgu da seksistliktir onun düşüncesi bağlamında :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. "Genelde cevap vermezin" ne demek? Genelde cevap veriyorum. Sadece geç veriyorum bazen. Şu an müaitim ve b bu yüzden hemen verdim. Hakkımı yeme! :) İkincisi Orda eksik kalmış bir soru var bence. O da benim kusurum. Orda seksist derken? diye sormalıydım belki de. Çünkü bunu ne anlamda kullandığını bilmiyoruz. Ben soruyu oran, cevabı duyan olarak kesinlikle bir aşağılama yoktu diyorum. Ama bu seni (eminim bir çoğunu da ) ikna etmez biliyorum. O yüzden orda o soru eksik kalmış. Onun cümleleriyle onun açıklamasını duymak gerekiyor tabi. Ben O'nun o an orda seksist kelimesini direk cinsel ayrımcılık olarak kullandığını düşünmüyorum. Daha doğrusu bunu bir aşağılama olarak kullandığını düşünmüyorum ( ki emin ol o anlamda söylemedi! :) inanmıyorsun biliyorum ama) Ve ayrıca kelimelerin karşılarına konulan tanımlamaları da gene bir insan evladı yapıyor. o zaman da ben o açıklamayı kabul etmiyorum deme hakkımı kullanmak istiyorum şu an! :) Çünkü kadınım ve baktığım, gördüğüm bir güzelliği bir erkeğe benzetmem onun üzerinden cezbolduğumu ifade etmemin zerre kadar aşağılanacak bir tarafı olduğunu da kabul etmiyorum. Duygu bu. His. Bunu garipseyemezin. Bak bir zaman önce benim blogun kapak fotosunda üç tane çıplak kadın vardı, hatırlıyor musun bilmiyorum. Bir arkadaşım bana dedi ki bir gün "Oya o kapaktaki fotoyu değiştirsene, olur olmaz yerde sayfayı açmaya utanıyorum resmen" Bak bu da seksist aslında. Çünkü o orda üç tane çıplak kadın görüyor. Ben halbuki orda başka bir çıplaklığın altını çizmek istiyorum. Ama o öyle gördüğü için zerre kadar yargılamadım onu. O da bir duygu çünkü. Ya da düşünce. Ben bunu yadırgamayı anlamıyorum işte. Anlatamazsın! :P

      Sil
  6. Hakkınızı yemişim efendim, haklısınız. Aslında "hemen cevap vermezsiniz" dediğimi sanıyordum ve elbette ki, her yazılan yoruma cevap vermek de gerekmiyor zaten. Burası, amacın dışında kullanılmış olur belki de o vakit :)
    Eğer Sayın Akay seksist derken bununla cinsiyet ayrımcılığını kastetmediyse, bu çok daha fena ve anlamını bilmediği bir sözcük kullanmış. Zira sözcüğün başkaca anlamı yok işte :) Bu sözcüğün tanımını yapanın kim olduğu önemini kaybediyor aslında "sexist" dediğinizde, tüm insanların anladığı şey malum olduğu için.
    O arkadaşın, benim de hatırladığım o kapağı değiştirtmeni önermesi de seksizm ile ilgili değil. Çünkü cinsiyet ayrımcılığı yok kastında. Onunkisi sadece erotizmi ayıp sayan mahalle baskısına boyun eğmek. Aslında sizinkisi de...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Büyük bir gaflet içindesin. Ben o kapağı çok uzun süre kullanmaya devam ettim. Zaman zaman geri gelecek!!! Bu neyin ön yargısı bu kadar? Beni tanımıyorsunuz bile. Ona boyun eğem bu yazıları yaz(a)mazdım!!! Benim mahallemde "sevişirken ağladığını yazan bir kadınıın" cennete gideceğini düşünmüyor kimse. Ben yazdım ama; yazmaya da devam edeceğim. bu kez gerçekten hakkımı yemişsiniz. ikincisi bir kelime kullanıldığında herkesin aklına aynı anlamın çağrışım yapması onun doğruluğunun kanıtı olamaz. Çoğunluk ne düşünüyor üzerinden gideceksek Erdoğan'a kadar gider bu tartışmanın sonu. Çoğunluğun anladığını onayladığını ya da her neyse o, kabul etmiyorum!!! Geceniz güzel olsun...

      Sil
  7. Doğrusu, bir yanlışı savunacağım derken fena halde hakkımı yemişsiniz. Kelimelerin anlamını açıklamak için vardır sözlükler oysaki. Kelimelere yüklenen anlam bu bağlamda bellidir. İnsanların, kendilerine göre sözcük uydurması kabul edilebilir de, genelgeçer anlamının dışında anlam yüklemesi hüküm ifade etmez ve sadece o sözcüğü hatalı kullanmış olur! Önyargılı olduğumu söylemeniz de haksızlık aslında. "Arkadaşım değiştir dedi, değiştirdim." mealindeki sözünüze istinadendi söylediğim. İtirazınız, arkadaşınızın mahalle baskısına boyun eğdiğine mi yoksa aslında sizin de onu dinleyip bu sürece dâhil olmanıza mı tam anlayamadım doğrusu ama gereksiz bir sertlik göstermişsiniz.
    Sizin de geceniz güzel, rüyalarınız tatlı olsun..

    YanıtlaSil
  8. Ya sert yazmadım; tek sorun senin bunun üzerinden (bence) gereğinden fazla hassasiyet gösterip savunmaya geçmen. Tek söylemek istediğim ki bu da zaten sadece benim fikrim ve beni bağlar, elbette sen istediğin gibi düşünebilirsin, orda o kelimeyi bir aşağılama uslubunda kullanmadığıydı. Hadise biraz büyüdü :)) Ama sen ikna olmadım diyorsan olmamışsındır. Buna da yapacak bir şeyim kalmıyor tabi. :) Ama şuna tekrar bir açıklama getirmek istiyorum bana söylediğin "mahalle baskısı"yla ilgili ithamı bir kez daha asla ve kat-a kabul etmiyorum!! :)) Cümleye kendi yorumunu kattığını düşünüyorum. Böyle bir olay olmuştu ve "ben onu yadırgamamıştım böyle düşündüğü için" diyorum ve orda tek altını çizmek istediğim şey bu. Bu anlattığımın üzerinden beş ay geçmiş...ben beş ay kullanmışım o fotoğrafı. (bir kaç gün aralıklarla değiştirdiğim oldu ama genel olarak hep o vardı) Mahalle baskısına mağruz kalmak için beş ay beklemem sence komik değil mi? :) İkincisi ve tekrar söylüyorum o foto farklı zamanlarda (ruh halime göre) gene gelecek! Onu da geçtim sağ tarafta hali hazırda çıplak bir kadın fotosu dururken benim ısrarla bundan etkilendiğimi vurgulamaya çalışman...en basit tarifiyle "kuru inat" diye düşünüyorum. :) Naçizane maruzatım şimdilik bunlar olup; sevgilerimi gönderiyorum...kabul buyrunuz efenimmmm :P

    YanıtlaSil
  9. Canım efendim, ben sizin sözünüz üzerine o mahalle baskısı lafını ettiğimi tekrar etmek istiyorum izninizle. Zira, eskiden var olan fotoğrafa atfen arkadaşınızın ifadesinden bahsettiniz ve/fakat kronolojisinden malumat vermediniz ve ben de, arkadaşınızın ricasına uyduğunuzu düşündüm. Bu noktadaki haksız ithamımdan dolayı bağışlanma diliyorum.
    Öteki hususta ise...
    Benimkisi bir savunma değildi. Hiçbir zaman cinsiyet ayrımını desteklemedim ve böyle bir şeyi, demokrasi karşıtlığı ve vicdan körlüğü olarak gördüm. Üzerinde durduğum şey, Sayın Akay'ın, anlamına vakıf olmadığı bir sözcüğü kullanması ve gönderme yaptığı kavramlar üzerinden hataya düşmesiydi. Ki, bu konudaki düşüncem bakidir. Konuyu, etimolojik açıdan, bilimsel hassasiyetle tartışmaya da hazırım :)

    YanıtlaSil

hoşgeldiniz

Sabır neydi?

Yaklaşık iki buçuk ay önce bir sabah koşma sevdasıyla uyandım. Rüya görmüş gibi... Blogumu düzenli okuyanlar Hatun'umun da hayatıma bö...