16 Ocak 2015 Cuma

THE AWAY DAYS : EN ÇOK KENDİMİZE YAKINIZ EN ÇOK KENDİMİZDEN UZAĞIZ!

The Away Days. Tabiri caizse nevi şahsına münhasır bir müzik grubu. Bende yarattıkları genel intiba bu.  Bunu da ne sadece ingilizce söylüyor olmaları, ne de  yaptıkları müziğin tarzıyla açıklamak mümkün değil bence. Hepsinin etkisi olduğu kesin ama asıl marifetleri kendilerinde var olan her şeyi çok güzel bir birçimde biraraya getirmiş olmaları. Hani o meşhur özlü sözdeki gibi biraz. "Neye sahip olduğun değil, onunla ne yaptığın önemlidir!" denir ya. Biraz öyle...Biraz da şöyle bence, özellikle son birkaç yıl içinde naçizane kendi ölçeğimle başarılı bulduğum insanlara bakıyorum. Hepsi "içinden geleni" yapıyor. Beklentiler üzerinden bir format yok hiçbirinin üzerinde. Biçilen bir elbiseyi değil, içinde rahat ettikleri "şeyi" giyiniyorlar. O zaman da ortaya sahiden "cümbüş" gibi bir manzara çıkıyor. Bir de, şimdi çok komk bir şey söyleyeceğim ama; ben onları ilk keşfettiğim zaman,  çekirdek yemeye başlamış gibi hissettim kendimi. Bilenler zaten biliyor. Ama bilmeyenler için diyorum ki "mesela sleep well'i dinlediniz mi? peki klibini seyrettiniz mi?" bir izleyin lütfen. Sonra "Paris'i dinlediniz mi? Onun klibini izlediniz mi? Bir de onu dinleyin!" İşte aynen bunun gibi. Böyle olmuştum ben. Birini dinleyince başka ne yapmışlar, başka başka ne yapmışlar duygusuyla ilerliyorunuz. Anladınız...merak uyandırıyor. Elinizi, kulağınızı çekemiyorsunuz....En azından ben öyle olmuştum. E beni de artık tanıyorsunuz. Bir "şeye" çarpılınca peşine düşüyorum...Onlara da düştüm haliyle. Biraz üşüten bir İstanbul akşamında, o akşam sahne alacakları,  Şişhane'deki İKSV'nin hemen arkasındaki Caffe Nero'da buluştuk,  solistleri Oğuzcan'la. Sanırım, orda burda yazılıp çizilenlerin yarattığı hissiyatla biraz "kasıntı" bir tip bekliyordum. Gele gele dünyanın en mütevazi, en kendi gibi, en samimi insanlarından biri çıkageldi karşıma. Siz-i biz-i bırakıp bir anda "o zaman seni şöyle alayım" diyip; başladım sorularımı teker teker yumurtlamaya...Buyrunuz...

 The away days... Adınızdan yola çıkarak, şöyle sormak istiyorum. En çok nerden ya da kimden uzakta?  En çok kime ya da neye yakınsınız?

-Güzel soru. Ya sanırım...en çok yapmak istediğimiz şeye yakınız ve gene bir o kadar da yapmak istediğimiz şeye uzağız diye düşünüyorum. Bize göre çok normal şeyler gerçi yapmak istediğimiz herşey  ama;  bir bakış açısına göre de çok uç şeyler. Öyle olunca da bir yanıyla çok zor bunu yapabilmek. İstediğimiz her şeyi tam manasıyla gerçekleştirebilmek...Ya da aslında ben buna şöyle cevap vereyim. En çok kendimize yakınız. En çok kendimizden uzağız belki de.

Tam olarak nedir o? Ne yapmak istiyorsunuz? 

-Sanırım özgürce üretip dünyanın her yerini görebilmek ve dünyanın her yerinde çalabilmek. Ama bunu yaparken de kaygısızca üretebilmek, sadece içimizden geleni, kendi istediğimiz şeyi kendi istediğimiz şekilde gerçekleştirebilmek diyebilirim.   

İsminizle müsemma bu duruşunuz peki, sadece İngilizce söylüyor olmanızla açıklanabilir mi? Ben de bir Türk grubu olduğunuzu ilk öğrendiğimde  acayip şaşırmıştım. Hemen herkes de aynı durumu yaşamış. Siz bunu neye bağlıyorsunuz?

-Tabi ki ingilizce söylememizin büyük etkisi var ama;  saundumuz, yaptığımız müzik ve kendi genel tavrımızla ilgili bir durum sanırım. İnsanlara uzak geliyor olabilir tabi. Bunu yadırgamıyorum. Niye böyle düşünülüyor diye çok da kafa yormuyoruz açıkçası ve demin de dediğim gibi bize çok normal geliyor aslında ama;  insanlar biraz farklı bakıyor sanırım.


Ekşi sözlükte bu duruşunuzu direk “kasıntı” olarak niteleyenler olmuş.  Kendi durduğumuz yerden  “fazla” bulduğumuz her şeye bu yaftayı yapıştırmayı seviyoruz biz biraz da sanırım ama; siz böyle düşünen birine çok net bir cevap verecek olsanız ne söylerdiniz?

-Genellemek istemiyorum ama;  gerçekten iyi ya da kötü bir eleştiri  yapılırken onun backgroundunu bir şeylere dayandırmak gerekiyor diye düşünüyorum.  Kasıntı görüyor olabilirler tabi. Niye öyle görüyorsunuz da diyemem o düşünceye sahip kimseye. Şöyle söyleyebilirim belki, nasıl ki biri size güzel bir şey söylediğinde "o sizin güzelliğiniz deriz" espirili bir cevap olsun madem; ben de onlara "o sizin kasıntılığınız" diyeyim.  

İlk çıktığınızda undergrand olmak gibi bir derdimiz yok” dediniz. Hakikaten de yokmuş ki,  baya hızlı denebilecek bir sürede alıp başınızı yürüdünüz. Bir çok global kanalda videolarınız dönüyor. Yurt dışı turnelerine çıkıyorsunuz...Peki "öyle bir derdimiz yok ama; şöyle bir derdimiz olduğunu söyleyebiliriz" demiş olsanız... 

-Müzik de dünya da, üretim şartlarımız da sürekli değişiyor elbette ama; bizim tek gerçek derdimiz olası bütün dezavantajları avantaja çevirerek, sesimizi de kendimizi de olabildiği kadar uzaklara götürmek, tüm dünyaya yaptığımız müziği dinletebilmek sanırım. Budur yani.  Başka da bir derdimiz yok hakikaten.  

Türkiye’nin genel müzik anlayışıyla bakınca sahiden de  siz biraz  “öteki”siniz. Zaten siz de kendinizi bir çok anlamda “deplasmanda” hissettiğinizi  söylemişsiniz. İlk çıktığınız günlerle kıyaslarsak,  tabiri caizse ötekilik biraz daha beriki-liğe döndü mü sizce?  

-Alışan insanlar olmuştur tabi. Bir süre sonra en aykırı bulduğu şeye bile alışır zaten insan. Ama bir taraftan da sürekli yeni keşfeden insanlar olduğu için, en azından ilk tanıyan, yeni dinlemeye başlayan insanlara gene öyle geliyor olabilir tabi. Bir taraftan da biz de değişiyoruz aslında. İlk başladığımız zamanlara, iki üç yıl öncesine göre baktığımda üzerine koyarak devam ettiğimizi görüyorum. En azından buna inanıyoruz diyeyim. 

Peki içten içe bu durumdan aslında zevk alıyor olabilir misiniz? Gene tırnak içinde söylüyorum bunu ama; ötekiliğin kendine has başka bir cazibesi vardır çünkü. Siz bunu nasıl yaşıyorsunuz?

-Gitmiyor dersem yalan söylemiş olurum. Şu açıdan gidiyor; öteki olmak,  farklı olmak başlı başına güzel bir şey. Ya da bizim için öyle diyeyim. Özellikle de Türkiye'deki genel müzik piyasasını düşünecek olursak, insanların bizi bir şekilde onlardan ayrı tutması, başka bir yerde değerlendirmesi hoşumuza gidiyor tabi. Bu herkesin hoşuna gider.  

Dille ilgili konuşsak biraz. Yaptığınız bu müzik kesinlikle Türkçe yapılamaz mı ? Yapanları ya da en azından deneyenleri nasıl buluyorsunuz?

Yapılamaz diyen çok. Ben şahsi olarak yapılabilir tabi diyeceğim. Bence her şey istenilen her şekilde yapılabilir. Grup olarak da böyle bakıyoruz buna.

Eski röportajlarınızdan birinde şöyle bir cümle okudum yalnız. Duman grubu için "Müzikten anlayan duman dinlemez" demişsiniz.

-Biz mi söylemişiz bunu? En azından kendi adıma böyle bir şey söylemediğimi iyi biliyorum.  Grup adına da çok rahatlıkla konuşabilirim aslında ve gruptan kimsenin de böyle,  bu kadar sert ve saçma bir laf etmiş olabileceğini sanmıyorum. Grupta farklılıklar oldu tabi geçen zaman içinde. Belki çok eski röportajlardan birinde söylenmiş olabilir ya da aslında başka türlü söylenmiş de bu şekilde lansedilmiş olabilir belki. Müzikten anlamak ya da anlamamak...bu çok sert olmuş hakikaten. Söylendiyse de ben şahsi olarak katılmıyorum diyeyim. Bunu sormuş olmanız iyi oldu hakikaten. Varsa bir yerlerde bizimle ilgili öyle bir şey,  buna da bu şekilde açıklık getirmiş olduk. Kesinlikle kesinlikle böyle bakmıyoruz!


Kliplerinizin genellikle  hep bir orman içinde ve doğayla baş başa bir durumu var  sanki…Söylemeden edemeyeceğim. Sleep well’in klibine de ayrıca bayılıyorum bu arada. Kliplerinizi kim çekiyor? Ormana özel zaafı olan o “olağan şüpheli”  kim aranızda?

(Gülüyor...)

-İlk klibi ben çektim. Aslında bir orman değildi orası. Zaten niyet de o değildi. Bir parkta çekmek istiyordum.Öyle de yaptık. Yıldız Parkı'nda çektik ilk klibi. Ama ağaçlar vs. o görüntüyü doğurdu tabi. Paris klibini Ali Demiralp'le birlikte çektik.

Anlaşıldı! İkisinde de sizin parmağınız var neticede. 

Bu durumda ben oluyorum galiba evet. Doğru söylüyorsunuz. Ama dediğim gibi çekerken hiç farkında değildik olayın çünkü amaç o değildi. İzleyince tabi biz de farkına vardık.  Üçüncüyü de artık öyle yapmayalım dedik o zaman. 

Kendi içinizde de ayrı enteresan bir durumunuz var. Biriniz bankacı, biriniz içi mimar, biriniz öğrenci. O bankacı hala bankacı mesela?  Onu çok merak ediyorum.Yoksa hepiniz artık sadece müzikle mi uğraşıyorsunuz?

-Bankacı Sezer. Aslında biz hala okuyoruz. Bankacımız da aslında bankacı falan değil. Part-time haftada iki kez gidiyor. Tam zamanlı mümkün değil zaten.  Okul haricinde de hep müzikle ilgiliyiz diyebiliriz sanırım evet.

Elif'le (Çizenbayan) yollarınız nasıl kesişti?

-Bizi çok mutlu eden bir kesişme o. 

(Gülüyor...)

-Çok önce, sanırım ilk çıktığımız zamanlardı, bizimle bir röportaj yapmıştı Elif. O şekilde tanıştık. Bizi çok seviyordu. İlk günden beri hep yanımızda ve destekti. Sonra bir gün böyle bir fikir oluştu ve "neden olmasın!" dedik. Ben onu gruptan ayrı hiç düşünmüyorum zaten. Birbirimizi çok seviyoruz....o gün bugündür de beraber yürüyoruz diyebilirim.


Genel  dinleyicinizin dışında şahane bir şarkı yaptığınızda kalbini tam 12’den vurmak istediğiniz o tek kişiyi sorsam; sevgili,  arkadaş herkes olabilir...

(Uzunca bir düşündükten sonra cevap veriyor buna:)

-Galiba...Ben yaptığımda grup arkadaşlarımda Sezer veya Orkun'un dinlemesini isterim.İkisinin  fikrini de  çok önemserim. 

Genellikle sizin gibi  alternatif grupların alttan alta siyasi bir duruşları da vardır. Bazıları  çok da  direk mesajlar verir hatta. Sizin böyle bir tavrınız var mı ya da olacak mı? Yoksa gezideki genel anlayış gibi,  Mustafa Keser’in askerleri  diyebilir miyiz size?

-Biz şarkılarımızda bunu hiç yapmadık. Yapmayı da düşünmüyoruz. Genel duruşumuzda da politik hiç bir tavır yok. Olmaz da.  Gezideki duruş da aslında siyasi değildi. O çok başka bir isyandı. Her ne kadar Türkiye'deki medya bunu ört bas etmeye çalışsa da, yalan yanlış bir şekilde sunsa da; biz kendi adımıza, içinde de bulunduğumuz için,  en azından sesimizi duyurabildiğimiz her yerde dile getirdik. Anlattık...Ama dediğim gibi kesinlikle bu politik bir tavır değildi.  

Gezi’nin sloganlarından biriydi gene. Ordan aldığım ilhamla soruyorum. İçinizde “aşırı ucu olan var mı?” varsa o kim?

-Aşırı ucu olan...çok zor soru ya....Direk biri çağrışım yapmadığına göre bu konuda eşitiz galiba diye düşünüyorum.

Peki içinizde en “yumuşak karnı”olan kim? (en duygusal)

-Sezer

İçinizde en “sürüden ayrı sürmeli koyun” kim? (en anarşist) 

-Bunda da gene çok eşitiz diyeceğim.  

Ve son soru; İçinizde en “uyar-oğlu” kim?

-Ulaş sanırım. Davulcumuz. Çok uyumlu bir insan. Her şeye pozitif bir şekilde kolay uyum sağlar. Bu konuda çok da hayranıyımdır kendisinin.




1 yorum:

  1. En çok kendimize yakınken yine en çok kendimizden uzak düşmemiz, aslında bir paradoks değil midir! Bilmiyorum... Ya da emin olamadım, belki de değildir. Keşke burayı biraz deşseydiniz :)

    YanıtlaSil

hoşgeldiniz

Sabır neydi?

Yaklaşık iki buçuk ay önce bir sabah koşma sevdasıyla uyandım. Rüya görmüş gibi... Blogumu düzenli okuyanlar Hatun'umun da hayatıma bö...