4 Şubat 2015 Çarşamba

DENİZE GİREN İLK PADİŞAH

Ben İstanbul'a hep aşıktım; ama burda yaşamaya başladığımdan beri aklımı, kişisel gündemimi daha çok meşgul ediyor. Bu yüzden işte o kitabı rafta görür görmez elim jet hızıyla uzandı birden.  "İstanbul'un Deniz Hamamları ve Plajları" Burçak Evren'in bir kitabı. Aslında kitaptan çok ansiklopedi gibi. Boyutu da içeriği de  bu tabiri daha çok hak ediyor. İçini açıp sayfalarına hızla göz gezdirirken gördüğüm bir başlık hemen çağırdı beni. "Denize Giren İlk Padişah"
Başlık niye bu kadar ilgini çekti ki diyeceksiniz şimdi muhtemelen. E ilk padişah diyor. Demek ki ondan önce birileri denize hiç girmiyor(muş)! Niye ki? Sizce de ilginç değil mi? Kitapta deniyor ki,  "Aslında ta 17. yüzyılda denize girildiğinin en büyük kanıtı Evliya Çelebi'nin Salacak sahiliyle Kağıthane Deresi boyunu anlatırken  "...cümle dilberan mahi temmuzda deryada çimerler...mukaşşer badam ( kabuğu soyulmamış bağdem) gül pembe misal vücudi nazeninlerin nılgın (kırmızı)  ibrişim futalara (peştemallara) sarup mahiler gibi gavvalık iderler... dediği dizeler." Sonra şöyle devam ediyor. "Evliya Çelebi'nin bu betimlemesinden anlaşıldığı üzere daha 17. yüzyılda denize girildiği ve mayoların atasının da tıpkı çarşı hamamlarındaki gibi peştamallerin olduğunu anlarız."  Gene 17. yüzyıla ait bir türküde de şöyle deniyormuş mesela " Edirne Tunca suyunda, Bursa'nın kaplucasında, İstanbul Kumkapusu'nda deniz melekleri oynar..." Ama işte aradan geçen iki yüz yıl içinde insanlarla denizin arasında hep bir mesafe olduğu, o kadar ki yaygın olarak denize girme alışkanlığının  yeniden kazanılmasının 19.yüzyılın sonunu bulduğu söyleniyor. Kitapta bunun farklı sebeplerinin olduğunu mesela bunlardan birinin  Fikret Adil'in deniz hamamlarını anlattığı bir yazısında şöyle anlatıldığı söyleniyor.  "Vücudunu güneşe verip yatmak ayıptı. Böyle yanmış bir kimsenin çingene, kürt ya da dellak ilan edilme ihtimali muhakkaktı, çünkü o dönemde denize girmek hastalanmanın, pek revaçta olmayan esmerleşmenin, kısacası avamlığın, sıradanlığın ayıp sayılan bir göstergesiydi."  Ama aynı zamanda Osmanlı ile deniz arasındaki bu mesafenin yalnızca dinsel ya da sosyal kısıtlamalardan kaynaklanmadığı, o dönemin yaygın anlayışına göre deniz suyunun insan bedeninde olumsuz etkiler yarattığı sağlık sorunlarına neden olduğu düşünülüyormuş.
Halkın genel inanışı bu yöndeyken Padişah Abdülhamit'in denize giren ilk padişah olması da aslında gene keyfi değil, Abdülhamit'in kızı Ayşe Osmanoğlu'nun "Babam Abdülhamid" adlı kitabında anlattığı anılar arasında babası Abdülhamid'in ağzından denizle ilk tanışması şöyle anlatılıyormuş.
" O zaman sarayda Doktor Masiro adında bir italyan hekim vardı. Ben hastayken hemen onu getirip (babamdan gizli) bir tedavi başlattılar. Üç ay kadar hasta yattım. Doktor bana deniz banyosu tavsiye etti. Beylerbeyi Sarayı'na gittim. Doktor da benimle birlikte Beylerbeyi Sarayı' nda kaldı. Her sabah denize birlikte girdik.Beni denize alıştırdığı gibi banyo usulünü de doktordan öğrendim. Şimdi bir ihtiyat haline geldi. İşte o gün bugün susus yaşayamaz oldum. " Bu olaydan yıllar sonra padişah olmasına bir yıl kala çok sevdiği kızı Ulviye Sultan'ın 1875'te beklenmedik  trajik ölüm haberini aldığında gene denizde yüzüyormuş.  Zira o dönemde de her sabah Tarabya' da denize giriyormuş. Ama mesela padişah olduktan sonra bu alışkanlığını sürdürüp sürdürmediği tam olarak bilinmiyormuş. İşte bunlar hep ilginç! :) Bir de şu var tabi. Düşünürsek aslında, metrekareye düşen yüzme bilmeyen insan sayısının bu kadar yoğun olduğu başka bir yarımada var mıdır ki dünyada? Eee! Ne diyordu o özlü söz hemen hatırlayalım o zaman. "Katranı kaynatsan olur mu şeker,cinsini seveyim, cinsine çeker!"


Dipnot: Bu biraz "bunları biliyor muydunuz?" konulu bir yazı oldu sanki ama; değil. Benim sahiden ilgimi çekti. Bu yüzden sizle de paylaşmak istedim. Fotoğrafın yazıyla ilişkisine gelince, sizi bilemiyorum ama; ben bir şekilde ilişkilendirdim! Top benim saha benim. Yapacak bir şey yok! :)

7 yorum:

  1. Elim yazım hataları fark ettiğim için, düzeltmek üzere sildim. Bi'daha, sofra beklerken yazmayacağım :D

    Saçı, süpürgesinden çalı cadının fotoğrafının, Ankara'nın, yaklaşan "Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali"ne bir gönderme olduğunu kabul ediyorum :p

    Yıllar önce, belki 15 sene olmuştur, Hasan Pulur gibi gelse de şu an, emin olamadığım bir köşe yazarının yazısında bir şahsiyetten bahsedildiğini hatırlıyorum. Bu zat, spor olsun diye Yenikapı civarından girdiği denizden, Heybeli ya da Büyükada'da çıkar, az yüzdüğünü düşünürse Yalova'ya kadar devam edermiş.

    Aslında Osmanlı bu deniz hamamı denilen plaj tesislerini teşkil ederek, yüzme konusuna eğilmiş bir ölçüde. Üstelik Osmanlı'da, denizde boğulma tehlikesi geçirenleri kurtaranlar, madalya ile bile mükâfatlandırılırmış. Daha ne yapsınlar, diyesim bile geldi, devletin şimdilerde spora bakış açısını ve başarılı olduğumuz dallarda bile artık madalya alamadığımızı hatırlayınca.

    Deniz hamamlarına dair az da olsa bi'şeyler okumuştum çok evvel, Sermed Muhtar Alus'tan.
    Bunları kısmen biliyordum da, iyi oldu pekiştirdi, geliştirdi. Hem zaten yazar, konu seçmemeli ve her konuda yazmalı tekdüzeliğe hapsolmadan ;)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Gölge etmesinler de madalyaları şurda dursun diyesim geldi şimdi! Osmanlı'ya gelince sonradan olmuş o söylediklerin evet; ama başta hadise çok farklıymış neticede! :) Doktor adamı babasından habersiz suya sokuyor işte düşün! Bi de yazarken özellikle konu seçmiyorum aslında zaten. Neredeyse hiç hem de. Gününe göre saatine göre hayat, duygu dünyam nasıl denk getirirse öyle yazıyorum. Ama bazı konulada da özellikle yazmıyorum mesela. Yarım bilgiyle ahkam kesmek istemediğimden. O da en korktuğum şeylerden biri çünkü. Yalnız başka bir şey söyleyeceğim şimdi. Bir konuda da ucundan bir şey bilme dişimi kırıcam! :)) Ama bu şahane bir şey. İnsanın hayat boyu motor gibi iki üç şeyin arasında gidip gelmesi acayip sıkıcı geliyor bana. O yüzden galiba her şeye atlama diyenlere de ayrı bir sinir olurum. Keşke onlar da atlasa!! :)) Uzmanlaşmak gerekmiyor ille de neticede.

      Sil
  2. Evliya Çelebi'nin anlattıkları 17. yüzyılı işaretlerken, 19'uncu yüzyılın bir aktörü olan Abdülhamit mevzusundaki etkeni ayırt etmeli bence. Oradaki saik, Sultan'ın kızın mahremi noktasında tecelli etmiştir belki de.

    Tafsilatı geçtik, ucundan kıyısından bilmediğim o kadar çok şey var ki, hangileri bilmiyorum bile :)
    Sadece denk az çok aşina olduğum konulara değiniyorum burada hepsi o :)
    Konuşmak için uzman olmak gerekmiyor elbette. O yüzden çıkıp, herkes, ahkâm kesmeden konuşmalı bence...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ama sen tam anlamamışsın ya da ben anlatamadım. Abdulhamid zaten suya giremeyen. Kız babasının ağzından anlatıyor o hikayeyi. Kızın mahremiyle ilgisi yok ki bunun. Ayrıca o dönem için genel bir gerçeklik bu. Dediğim gibi deniz suyunun hastalık sebebi olacağına inanıyorlarmış zaten. Dinsel ya da sosyal etkenleri de geç. Başlı başına sağlıksız bir durum olduğu düşünülormuş ve grilmiyormuş. Girenler de örnekteki gibi gizli saklı.

      Sil
  3. Aaa!
    Ne kadar vahim bir okuma hatası yapmışım öyle... Siz gayet muntazam anlatmışsınız da kusur bende :) Sanırım ezberim yanılttı beni. Zira, Sultan'ın doktoru, Atıf Hüseyin Bey benim bildiğim. Hatıratını okumuştum. Zihnim bundan yola çıkarak, Masiro'ya başka hasta atamış :)

    Benim aslında yazıdan yola çıkarak önemsediğim husus ise, artık bronzlaşmanın avam ve sıradan görülmemesi. Böyle olsaydı mazallah Fedon, Eda Taşpınar ve ben pek avam sayılacaktık :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yok yalnız değilsin. Kitapta ilk okuduğumda bende de öyle bir his uyandı önce. Sonra çozdüm olayı! :) İkincisi o dediğini ben de düşündüm evet :) İyi ki!! :)

      Sil
  4. Doktorun, cildiniz incelmiş, güneşte fazla kalmayın tavsiyesine rağmen, marsık gibi olana dek bronzlaşmayı seviyor ve tam manası ile gündüz feneri oluyorum. E yaklaştı, uzanıp da kumsala, içimize güneş damlatacağımız günler :)

    YanıtlaSil

hoşgeldiniz

Sabır neydi?

Yaklaşık iki buçuk ay önce bir sabah koşma sevdasıyla uyandım. Rüya görmüş gibi... Blogumu düzenli okuyanlar Hatun'umun da hayatıma bö...