1 Şubat 2015 Pazar

UMUDUN BİTTİĞİ YER ÖYLE BİR YER Mİ?

Çok değil, daha altı ay öncesine kadar, Ankara'da Kocatepe'nin biraz yukarsında, Hacıyolu sokakta, beş katlı bir binanın teras katında yaşıyordum. Ev demek ne kadar mümkündü bilmiyorum ama ben acayip seviyordum. Mesela Selvi (arkadaşım)ilk geldiğinde saksıdaki çiçeklere uzun uzun baktıktan sonra şöyle demişti, "Hayret verici! köpek bağlasan durmaz ama; bunları bağlamşsın durmuşlar vallaha!" Siz ona bakmayın tabi; ben de bakmadım. Zira bloga yazdığım ilk yazım "Hayat" da fotoğrafı mevcut. Nesi varmış!? Bence cillop gibiydi. Tek şikayetim binbir gece masalları gibi başlayan ve bitmeyen merdivenleriydi. Nereye varacağını bilmediğin bir uzun seyahat gibiydi...Hele ki mevim yazsa...Çıkana kadar götünden ter iner, çıkınca da zaten (terasta oturanlar daha iyi anlar beni) biraz geçmeden beynin fokur fokur kaynamaya başlardı. İçinde çok mutluydum ben...o ayrı! Zaten kendimi bildim bileli bu konuda fena değilim. Kimselerin sevecek bir yan bulmadığı, kendi algısı çerçevesinde anlamlandır-a-madığı şeyleri anlamlandırmaya bayılırım...O ev benim için öyleydi.
Anlamlı!...
İlk taşındığımda hayatımda bir gobel vardı mesela, o da şöyle buyurmuştu, "bu evin bu parayı edeceğine emin misin?" Değildim. O parayı edip etmeyeceğine emin değildim ama; içimde yarattığı sıcaklık duygusuna,  şayet olsa, iki kat fazlasını daha verebilirdim...O kadar diyeyim sana. Bir sürü şeyin dönüm noktası gibiydi o ev benim için. Misal aileme en büyük restlerimden birini o evde yaşayabilmek için çektim. Abim "Neee! aynı şehirde ayrı evde yaşamak mı dedin!? Elimi kana bulama git kendi işini kendin gör o zaman!" dedi. Vazgeçmedim! daha da bilendim. (Evet; dışardan bakınca çok rahat görünüyorum di mi? Öyle bir abimin olabileceğini hiç aklına getirmemiştin!! O zaman sana başka bir şey daha söyleyim;ondan bende iki tane var üstelik! Neyse...şimdi oralara hiç girmeyelim.) Mesela ağlamaktan sesimin kısıldığı bir gün Joy FM'de küt diye (kim olduğunu hayat boyu merak edeceğim o velet) yabancı müziğe ara verip, dünyanın en yumuşak ses tonuyla "Şimdi biraz nostalji zamanı...Sezen Aksu'dan gelsin. Sen ağlama, dayanamam!" dediği andaki tesadüflerin en güzelini, bir Pazar akşamı gene o evde yaşadım. Başka bir gün mutluluktan uçtum; salondaki sehpanın etrafında beş tur döndüm; başka bir gün yatırmadığım faturalar yüzünden kesilen elektriğe küfredip dururken; şarjım da bitmesin bari diye telefona elimi bile uzatmaya korka korka terasta, karanlıkta etrafı seyrederken, hiç tanımadığım birinden gelen telefona "Valla hiç sorun değil, Annen Cuma akşamı doğurmuş seni ooğğlumm! Hadi gene iyisin. Şu an yapacak hiç daha iyi bir seçeneğim yok, dinlerim seni, hadi anlat!" dedim. Uzun uzun hiç tanımadığım bir insanla dertleştim...Digitürk bağlanacaktı bir gün. Kapı çaldı. Yukardan otomatiğe bastım. Uzun bir bekleyişten sonra iki adamdan biri önde, diğeri arkada, öndeki boynunu yukarı doğru kaldırıp "Tamam abi! Umudun bittiği yer artık; geldik...burası!" dedi.

Sorsaydı anlatırdım.
Umudun bittiği yer öyle bir yer değil ki!...

Hepsini geçtim, saksıda çiçeklerim vardı  benim...

12 yorum:

  1. Siz, sadece Ankara'yı terk etmemiş, sığınağınız ya da kaleniz diyebileceğimiz -ki eve dair anlatımdan bu çıkıyor ortaya- yeri de terk etmişsiniz. Asıl zor olan da bu olsa gerek. Ama mekân değiştirmek, her şeyi değiştirmektir ve bu radikal karar, yenilenmek için elzemdir bazen.

    İnsanlar, mekânları ve/veya insanları nedense dış görünüşüne göre değerlendirme budalalığından asla vazgeçmeyecek. Şekil önemsiz değil elbette ama, ne her zaman önemli ne de ilk baştaki tasnif ve değerlendirmede önemli. Şekle odaklanıp da işin özünü ıskaladığı ne çok mevzusu vardır insanoğlunun.

    Ankara, yazma serüvenin başladığı yer olmuş evet, ama İstanbul da, "Hayatın fotoğraflarını kalemin ucuyla öpüştürme hevesi..."nin giderek çoğaldığı yer olacaktır eminim ki ;)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ya o onun lüzumsuzluğuydu zaten! :) (önemli not: çok yakın arkadaşım olduğu için böyle yazıyorum tabi; birbirimize her şekilde hitap etme lüksümüz mevcut!) Ev gerçekten çok güzeldi. Hatta şu kadar söyleyim sana o beğenmediği evi ben boşaltınca tutmak istedi! :)) Bir kere yeri çok güzeldi beş dakikada Kızılay'da yedi dakikada Tunalı'da olabiliyordun mesela. Bazen eziyeti keyfinden çok olsa da terası da ayrıca seviyorum ben. Daha ne isteyecektim zaten. Sadece biraz komik derme çatma durumu vardı. Mesela yapan nasıl bir kafadaysa o an artık, ev amerikan sitiliydi tamam severim ben onu. Kapıdan direk salona giriyorsun filan ama; yatak odası haricinde dışarıya kapı yapmamıştı. Çatıda oturunca da zırt bırt apartmanla ilgili her sorunda usta senin kapıya gelir mesela. Adamları ta yatak odama götüreceğim güya; tabi bön öyle yapmazdım. Kendim salonun camından atlıyordum hep. Onlara da orayı gösterince bi tuhafsıyorlardı filan. Gibi...böyle komik ayrıntıları vardı. Kalem olmasına gelince...nokta atışı. Harika tespit. Ama;bir yandan da insanın kalesi kendi içinde bence. Aklıma Monteigne'nin denemelerinde geçen bir cümle geldi şimdi. "Dertleri avutan akıl ve yürektir. O engin denizlerin ötesindeki yerler değil! Ve keder...atının terkisine binip gelir."

      Sil
  2. "Ben bir mülteciyim.
    Kendi yüreğimden başka
    Sığınacak yerim yok yurdum yok.
    ...
    Esir değil kul hiç değil
    Kendimde yaşıyorum.
    ..."
    Diyor ya hani Şebnem Ferah.... Aslında insan önce bir yere bağlı olma esaretinden kurtulmalı. Terk edilemeyen, vazgeçilemeyen hiçbir şey olduğunu fark etmiş olmalı insan. Kale bile, başka kalelerin fethi için terk edilebilmeli sonuçta...

    Kendi yüreğinde mülteci olan insan, tüm dertleri avutur mutlaka. Montaigne de buna vurgu yapıyor Denemeler'indeki bilge sözleriyle ve yer değiştirmekle, akıl ve hikmetten azade kişinin hiçbir şeyi değiştiremeyeceğini vurgular. -ki baş ucu kitaplarımdandır. Özellikle aşka getirdiği gerçekçi tanımlamanın daha iyisi yapılmamıştır bence yüzyıllardır- Zira insanın, kaçtığı yerde ilk karşılaşacağı kişi, yine kendisidir.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Orda ben en çok şunu seviyordum. Yanlış hatırlamıyorsam aşkı anlattığı bölümdeydi zaten. "Neden insanlar sevişirken yani aslında bir insanı yaratmak için karanlık, kuytu köşe arıyorlar da; insanları öldürürken gün ışığında geniş ferah anlanlar seçiliyor!?" Tam bu kelimelerle olmayabilir tabi; aklımda kaldığı kadarıyla yazıyorum ama bunu soruyordu özünde. Cevabı asla verilebilecek bir soru değil mesela...Yani, denenebilir de...Çok zor!

      Sil
  3. Orada "sevişmek" demiyordu belki ama sonuçta söylediğiniz manaya geliyordu, "insanı yaratmak" eylemi olan sevişmeye işaret ederek :)
    Cevabı da, zaman zaman veriliyor eylemsel düzeyde, "9,5 Hafta" filminde Mickey Rourke ile Kim Basinger verdiği gibi ama filmden taşıp da günlük hayatın bir parçası olamıyor, mahrem kavramının tabusal niteliği nedeniyle :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Direk öyle demiyordu evet; ama kastı buydu. Bu yüzden işte; bi gün dünya tersine dönecek ve ahlak, mahrem, din ne kadar tabu varsa hepsinin baştan yaşanıp baştan yazılacağı bir dünyayı bekliyorum! :) Gelmezse biz gideriz diyeceğim ama; o da çok mümkün gözükmüyor. Zira en son bir arkadaşıma "offf içim sıkılıyor, her şey aynı, herkes aynı, bu vasatlık beni boğuyor, hadi kalk Ay'a gidelim" dediğimde, sakin sakin sigarasından bir nefes daha çekip, " boşver; hadi kalk eve gidelim" dediğinde umutlarım iyice alabora olmuştu! :( Ama iflah olmaz bir iyimser olduğumdan mütevellit; çabuk atlattım çok şükür. :) Aya gidelim dedim. Boşver eve gidelim dedi yaa! :)) Bu arada alakasız olacak ama; uçaktan atladın mı sen? Nedense kesin yapmışsındır gibi bir intiba uyandı bende. Bu yaz atlamak istiyorum! Ayın yerini tutmaz belki ama; hiç fena bir çentik de sayılmaz bence. ;)

      Sil
  4. Realitenin rutinini tercih ediyor bazıları, sürrealitenin absürtlüğüne. N'aparsın :)
    Hâlbuki, ay seyahatini imkânsız görse de, ev gibi vasatlığa davet yerine, eş değer olmasa da aya, rutinin dışında bir teklif geliştirmeyi tercih etmeliydi. Zira, o kadar çoktur ki aslında, yanı başında bulunup da, insan tarafından fark edilmemiş değerler. Simyacı'nın Santiago'sunu hatırlamak gerek burada da. Uzağa, bu ay da olabilir, gitmeden yanımızda olduğunu fark etmeliyiz aradığımız hazinenin :)
    Evet, uçakla havalanış sayım, yeniden uçakla iniş sayımdan daha fazladır :)
    Serbest paraşütçülük yaptım bir aralar...

    YanıtlaSil
  5. Ve mutlaka denemelisiniz. Serbest düşüşün verdiği haz, yaşanacak diğer pek çok hazzın ötesinde. Yeniden denemek isteyeceksiniz. Zira, başka türden hazlar artık yetmeyecek size :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Söylemek istediğimi ancak bu kadar doğru anlayabilirdin. Aya gitmeyecektik elbette; ama yani eve gidelim mi omalıydı o an onun alternatifi!? :)) Uçmaya gelince afferin bana. Nokta atışı yapmışım resmen. Çok emindim nedense. Ölmezsem bu yaz kesin deneyeceğim! Burdaki ölmezsem her iki manada tabi! :) öncesinde ve sonrasında gibi ucu açık oldu biraz... :) ve az çok tahmin edebiliyorum yaratacağı hissi. Dahasını da atlayınca yaşayabilirim umarım...

      Sil
  6. Ahmet Hakan ile söyleşinize yaptığım yorumda, ekstrem sporlar bağlamında onunla hiç anlaşamadığımızı o yazıda fark etmiş olduğuma dair bir ifade kullanmıştım ki bu, aklınızın bir yerinde kalmış ve sizde, uçaktan atladığım şeklinde bir düşüncenin tomurcuklanmasını sağlamış olabilir. Ya da, bu husus tamamen aklınızdan çıkmış lakin benimle ilgili, yavaş yavaş ve oldukça doğru bir profil şekillenmeye başlamış tahayyülünüzde :)
    Selçuk'ta tandem atlayışı sizi bekliyor elbette. Siz, olaydan önce ölmemeye bakın hem. Olaydan sonra ya da esnasında, sadece zevkten ölmeyi vadediyorum :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Aaa! Olabilir. Doğru söylüyosun. Hatırlıyorum onu. Ve evet; Selçuk'ta yapıcam zaten. Öyle düşünüyorum yani. Finaline gelince, ölüceksem öyle öleyim zaten di mi yani!? :)

      Sil
  7. Bi'şey olmaz, korkmayın. İstatistiksel olarak da rakamlar söyler size, sorunsuz bir atlayış yapacağınızı :)
    Gündelik hayat bile daha fazla tehlike arz ediyor emin olun ki :)

    YanıtlaSil

hoşgeldiniz

Sabır neydi?

Yaklaşık iki buçuk ay önce bir sabah koşma sevdasıyla uyandım. Rüya görmüş gibi... Blogumu düzenli okuyanlar Hatun'umun da hayatıma bö...