4 Nisan 2015 Cumartesi

EMRAH SERBES, İÇİMDEKİ ÖTEKİ VE BİR KAÇ ŞEY DAHA

"Türkiye bin parçaya ayrılsa, en son ayrılacak olanlar Kürtlerdir!" diyordu elimdeki kitapta Emrah Serbes. Kızılay'da, Kocatepe'ye varmadan, çevir başını sağa. Sarnıç var orda. Geçen yıl, aylardan gene nisan, çay içiyordum orda.

Bilinçaltıma işlemiş demek ki!

O gün bugündür içimde geziniyor o cümle. Sabah işe gidiyoruz birlikte. Hafta sonları dışarı çıkıyoruz bazen. Güzel bir kafe görünce içeri dalıyoruz hemen. Ama o benden hızlı sanki. Genelde benden önce geçip oturuyor sandalyeme. Hınzır. Keyfi yerindeyse kucağına alıp havaya atıyor bir de...sonra tutuyor. İyi ki! :)

Son zamanlarda en keyif aldığımız şeylerden biri Asmalı'da bira atmak karşılıklı. Üçten sonrasını kaldırmıyor tabi bünye. Tam sarhoş olmaya yakın ayılma ihtiyacı hissediyor nedense.  Bu da bir çeşit savunma mekanizması işte! Sanırsın okkalı bir çilingir sofrasından kalkıyoruz. Bir türk kahvesi söylüyorum hemen kendine. Orta şekerli. İçiyoruz birlikte.. Ben ve içimdeki "öteki!" Kürt de değil halbuki!

Neyse...

Dertleşiyoruz biz  ikimiz öyle işte...kendimizce. Bazen o çok konuşuyor...canımı fena sıkıyor.Bazen ben coşuyorum...o da en kötü ihtimalle dinliyor gibi yapıyor. (ama bence kesin dinliyor, meraklı maymun)  Bir oğlanı anlatıyorum ona kaçtır. "Biliyor musun? biz hiç öpüşmedik" diyorum. Liseli -1, bilemedin 2'deki kız gibi. Şaşırıyor bu. Ağzını açıp bakıyor öyle...ayran budalası gibi.  Çok "cüretkar" buluyormuş beni. Öyle söylüyor. Ondan konduramıyor demek ki.  Durur muyum!? Görünce artıracağım illa ki. "O da bir şey mi? Elele bile tutuşmadık... zaten hiç o kadar da yaklaşmadık."
Gülüyor..."Hıhı" diyor. "Zaten Erdoğan da dindar-mış!"
Birlikte gülüyoruz bu sefer...
"Biliyor musun?" diyorum ben "bir yerden gitmekten en çok bahseden, orayı en son terk edecek olandır!"
Piç!
Anladı tabi.
"Bak seeen!" diyor. Söyle bakayım, nerden öğrendin bu dilleri.
"Nerden öğrenecem be!" diyorum.
Zaten hep biliyordum.

Yalancıyım! En iyi ihtimalle Emrah Serbes'ten feyiz aldım.

(Kopya çekti!)




6 yorum:

  1. "Afilli Filinta" Serbes'in bu sözüne katılmıştım ben de okuduğumda ama sadece fikrin sonuç kısmına... Sebebe dair şüphem var. Bu düşüncesini, Romanyalı feylesofun intihar hakkındaki sentezine dayandırarak şekillendiriyor. Yani diyor ki, "tepesi attığında ayrılıp kendi devletlerini kurabileceklerini bilmek" onların ayrılıkçı düşüncesini sağlayan ve besleyen ama aynı zamanda önüne de geçen olgudur...

    İşte bu noktada itirazım var. Bence Kürtler, bir devlet kurma kabiliyetine sahip değil. Kürtlerin etimolojini tartışmaya açmayacağım elbette burada ama gerçekten, iddia ettikleri gibi bir homojen bir halktan mürekkep ise, yani bir milletse Kürtler ve bahsettikleri kadar uzun bir zamandır bu coğrafyada yaşıyorlarsa, neden bunca zamandır bir devlet kurma iştiyakı göstermemişlerdir, diye de sormak gerek. Bin küsur senedir hiç mi tepesi atmadı bu insanların.

    Doğuda, Kürtlerin kendi aralarında da sıkça kullandığı bir söz vardır "her şeyi devletten beklemek" diye. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi bürokratları ile sohbet ettiğimiz bir gün, kendilerinin de sık kullandıkları bu sözü hatırlatarak, eğer devlet kurarsanız, o vakit her şeyi kimden bekleyeceksiniz diye sormuştum da, cevabı olmayan bu soruyu tebessümle geçiştirmişlerdi :)

    Bence onlar asla devlet kurma düşüncesinde değiller. Onlar da, tıpkı dünyanın her yerinde olduğu üzere, liderler savaşır ve/fakat halk ölür düsturundaki gibi, kendi içlerinden liderliğe soyunanların kurbanı olmuşlar.

    CHP gibi işte... Parti olduğunu iddia eder ama iktidar olmayı hiç istemez :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Kürtlerde öyle bir kabiliyetin varlığını ya da yokluğunu tartışabilecek yeterlilikte görmüyorum kendimi. Ama zaten aynı yazıdan mı bahsediyoruz ondan da emin olamadım. Benim okuduğum yazıda siyasi yanı değil sadece psikolojik boyutuydu kastedilen.Belki barka bir platformda ya da yazısında siyasi olarak da konuyu deşmiş olabilir Emrah Serbes. Ben okumadım sanırım. Okusam hatırlardım diye tahmin ediyorum. Benim de yazıda vurgulamak istediğim şey sadece psikolojik tarafıydı. O deyimi sevmiyorum çok ama "yazının şehvetine kapılmak" diye bir şey var gerçekten. Biraz daha düşünerek yazsam daha etraflıca bir çerçeve çizebilirdim. Ama o an geldiği gibi o hızla yazıp paylaştığım için vurgulamak istediğim şey eksik kalmış olabilir. Olabilir değil hatta kalmış! :) Aslında biraz da şunu demek istemiştim mesela. İkili bir gönül ilişkisinde çoğunlukla ayrılıktan zırt bırt bahseden en küçük kavgada ayrılık lafını ağzına alan ayrılıktan en çok korkandır. Bir mekanda kapıya en yakın duran ordan çıkmaya aslında en uzak kişi olabilir... Bir şehri en son terkedecek olan çoğunlukla 7/24 gitmekten bahsedendir. (Gitmez ama nedense...o öyle söylenmeyi seviyordur sadece!) Yaptığı işten sürekli yakınan hadi bırak git o zaman istifa et dediğinde o masaya en sıkı sarılacak insan çıkabilir...Ve aşk sözcüğünü en çok dile getiren en aşık olan olmayabilir...tıpkı yatıp kalkıp dinden bahsedenin içini açıp baksan zerre kadar Allah korkusu taşımadığını görebileceğin gibi....ve daha neler...böyle enteresan duygusal ve psikolojik bir boyutu var dile vuran şeylerin...Aslında böyle bir şeydi anlatmak istediğim. Ama o kadar yazmışsın hiç duymamış gibi üstünden atlamayacağım tabi söylediklerinin. Kürt meselesi başka türlü bir mevzu ve o kadar çok tartışılması gereken boyutu var ki...çoook uzun cümleler kurmayacağım ama; burdan atıp tutmak kolay!! Empati kurmak için Diyarbakır'ın Urfa'nın ya da Van'ın merkezinde değil de; Hakkari'nin, Ağrı'nın bir köy evinde en az bir hafta yaşamayı deneyimlemeden bu konuda ahkam kesemem ben açıkçası! Dilim varmaz. Kendimde hak da görmem. İki çocuğun varsa birini ordu, diğerini örgüt bize hizmet edecek diye gelip alıyorsa ve gene o çocuklar yokluğun (ama şehir merkezinde asgari ücretle yaşanan yokluktan bahsetmiyorum! dibine kadar yokluktan!) sadece sigara alacak paranın olmamasıyla ölçebiliyorsan (burda kendimden bahsediyorum) bildiğin yokluk bundan öteye geçmemişse, çöpten ekmek toplamak zorunda kalmamışsan hiç (bunu da bir zaman (bunu da taa ortaokulda TRT de yani devletin kanalında izlediğim bir görüntüden hatırlıyorum- ağrı'ya giden yardım kamyonundan çamurun içine atılan ekmekleri kapış kapış eden o çocukların durumunda hiç kalmamışsan...kurduğun empati değil üfürükten teyyare olabilir ancak! (gene kendim için söylüyorum hepsini) O yüzden kendimi yargı belirtecek pozisyonda görmüyorum bu konuda! Ha şuna katılırım; evet kürtler ne istediğini tam da bilmiyor olabilir; ama bu kürtlerin değil insanlığın genel huyudur! :) Sorsan ben de çoğu zaman bilmiyorum hiç bir şeyi. Kafam bir sürü konuda bi dünya :)) Ve mesela şurda üç gün üstüste hava kapalı olunca depresyona giren ben; sırf koca kışı belime kadar karda geçirdiğim için bile dünyayı yakmaya cürret edebilirim! :) Ki hiç şakam yok. İnan samimi fikrim bu. Yaşadıkları coğrafyadan tut da daha neleri neleri var sağlıklı bir yorum yapabilmek için gözönünde bulundurulması gereken!...

      Sil
    2. Aslında yazınızdaki çerçeve yeterince kapsayıcı idi. Lakin ben, Serbes'in cümlesi ve o cümlenin esin kaynağından yola çıkarak, belki biraz da işin psikolojik boyutu ile sınırlı tahlili esnetip, siyasetle soslamak sureti ile yorumladım konuyu.
      Hem bu yazı, yazdıklarınız arasında, doğallığı ile en çok ön plana çıkanlardandı. Okumak, o gün işe gidişinize, Asmalı’da bira atışınıza tanıklık etmek; gördüğünüz o güzel kafeden içeri dalarken, sizinle kapıda çarpışmak gibi bir his uyandırıyor insanda. Ve bu seyir esnasında, mesajın, “en çok isteyen, en son/zor vaz geçer” manası da gayet belirgin şekilde tezahür ediyordu. Bu bağlamda benim yazdığım, daha çok sizin yazınıza bir değinme olmaktan ziyade, Serbes’in, filozofun sentezine öykünen düşüncesine bir noktada itirazdı.
      Üniversite yıllarımdan beri, en çok okuduğum konulardan birisi belki de Kürt meselesi oldu elbette. Doğuda gezmediğim il kalmadı. Hakkari’ye de gittim, yolları sadece bi’kaç ay açık olan Bahçesaray ve bu ilçenin kimi köylerine de ya da Pervari’nin, daha bir gün önce PKK tarafından basılmış mezrasına da. Ama, misal Serik’in dağ köylerine de gittim, Ordu’nun Tokat kırsalına yakın köylerine de. Yoksulluk ve kaderine terk edilmişlikleri arasında hiç fark yok. Eğer fakirlik ve devlet tarafından dışlanmışlığa yakın bir unutulmuşluk, silahlı mücadeleyi gerektiriyorsa, bu coğrafyadaki başka halkların da bunu yapması gerekirdi. Bu bağlamda, Hatay’daki Hristiyan halkın isimlerinin bile tekleştirme politikası çerçevesinde Türkçeleştirildiği unutulmamalıdır. O sebeple hatırlatıyorum “liderler savaşır ve/fakat halk ölür” sözünü. Elbette ki, coğrafi olarak doğu ve diğerleri arasındaki yadsınamaz tek fark, doğudakinin, güvenlik konusunda yaşadığı ve sizin de işaret ettiğiniz fark. O ortamda, taraf olmayanın bertaraf olacağı aşikâr ve aslında güvenliğini sağlayamayan devletten taraf olanın bertaraf edileceği de besbelli. Ama güvenlik kaygısı ile taraf olmakla, inanmak arasında da kocaman bir fark var.
      Bu çerçevede, üstteki yorumdaki her sözümün altını, okumakla geçen yılların bana verdiği yetkiye dayanarak yeniden çiziyorum :)

      Sil
  2. İstanbullife'ın nefretimi kazandığını söylemiş miydim, bir blogu sabote ettiği için :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Geçecek bu günler! ;) geçiş dönemi diyelim biz buna. Her şey normale dönecek. Orası da burası da aynı süratte gidecek! :) Az dayan...

      Sil
  3. Her şey güzel olacak diyorsunuz yani :)
    Hava da güzel olsun, açsın erguvanlar. Söyleyin çiçeğe durmayı bekleyen ağaçlara mayısın birinde geleceğimi :)

    YanıtlaSil

hoşgeldiniz

Sabır neydi?

Yaklaşık iki buçuk ay önce bir sabah koşma sevdasıyla uyandım. Rüya görmüş gibi... Blogumu düzenli okuyanlar Hatun'umun da hayatıma bö...