8 Şubat 2017 Çarşamba

LA LA LAND: NİKAHINA BENİ ÇAĞIR SEVGİLİM

İki gün önce ev arkadaşım, "Oya bugün La La Land'ı izleyeceğim. Nasıl?" dedi. "Sen bir izle, sonra konuşalım bebeğim" dedim. İzlemiş, geldi, "Oyaa! Bayıldıııımmm" dedi. "Sen de mi Brütüs?" dedim. Gelen cevap şu, "Ama ben zaten müzikali çok severim". Farkında mısınız bilmiyorum ama filmi izleyip de çok sevenlerin yüzde 80'inin açıklaması bu : Ben zaten müzikali çok severim.
İyi, hoş, güzel de canlarım benim, film izlemeyi sevmek herhangi bir filmi sevmek için nasıl tek başına geçerli bir sebep olamıyorsa müzikal sever olmak da herhangi bir müzikali sevmek için tek başına geçerli bir açıklama olamaz. Özellikle sosyal medyada sevenlerin film hakkında yazdığı iki şeyden biri de şu: Duygusu o kadar güzel ki... Allah aşkına hangi duygu o? Filmin duygusu ağır arabesk resmen. Hayallerinin ve ideallerinin peşinden gittiğinde aşkı ıskalarsın mesajının verdiği duygu mu güzel olan? Ryan Gosling'in, kendi mekanında keyifli keyifli piyano çalarken, hayatının aşkının yıllar sonra kapıdan kocasıyla kol kola girmesi mi? Ayol resmen çok acıklıydı bu! :) Aklıma direkt Ümit Besen geldi, dertli dertli, "Nikahına beni çağır sevgilim" dedi. Neyse ki avuçlarımın içiyle kulaklarıma hafif bir basınç uyguladıktan sonra nihayet beni kendime getiren o sahne geldi. O ne tutkulu öpüşmeydi öyle yahu! :) Filmde etkilendiğim tek sahneydi diyebilirim. Ya da artık 'bir şey olsun' umuduyla sıkıla sıkıla bekledikten sonra özellikle etkilenmek istemiş olabilirim. Yani ondan bile çok emin değilim. Ama şimdi tekrar gözümün önünde canlandırdım da bir... Yok yok, hiç fena değildi sanki! :) Tüm bunların dışında konu harikaydı ama, özünde diyeceğim şu ki hiçbir derinlik yoktu. Karakterlerin kendi hayallerinin peşinden giderken çektikleri ızdırabı bile verememişler. Yalandan gömleğin üstünden soğuk ütüyle geçer gibi geçmişler. Bir hayalin, bir tutkunun peşinden gitmenin, o tutkunun bazen insanın sonunu hazırlayan hastalıklı bir hırsa dönüşmesinin filmini izlemek isteyenler için bunun çok iyi örnekleri var zaten. Yani gider 'Black Swan' izlerim onun için. Natalie Portman'ın tatlı tatlı delirişiyle kendimden geçerim. Bununla değil!

Ama, hazır yeri gelmişken, 'sevme biçimleri' üzerine de iki kelam etmek istiyorum. Yani esas oğlanın kızı nasıl desteklediği ve Emma Stone'un onu nasıl kösteklediği üzerine... Birini deliler gibi sevmemiz onu "kendimize göre" sevmemiz anlamına gelmemeli. En klişe ama en anlaşılır şekilde örnekleyeceksem, motor tutkunu bir adama aşık olup da bir süre sonra, "Ama bu çok tehlikeliieeeee, inan seni düşünüyorum aşkııaammmm, sana bir şey olursa ben n'aparıııaammm" demek gibi bir şey. Birbirimizi böyle sevmeyelim ya! Bu saf bir sevgi çeşidi değil, bencilliğin dik alası. Sözü filmde kızın oğlana, "Bu turneler hep böyle devam edecek mi? Peki biz ne olacağız?" diye diye çocuğun kafasını düdüklemesine getireceğim. İçimden, "Cehennemin dibi olacaksınız" diyerek ekranın içine dalıp, kızın etini çimdiklemek geldi. Nitekim oldular!

Son olarak 14 dalda Oscar adayı olmasına geleceksek, ikinci 'Titanik' vakası diyorum. Susuyorum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

hoşgeldiniz

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...