15 Aralık 2016 Perşembe

Rötarlı: Grinin Elli Tonu

-Akşam 'Grinin Elli Tonu'nu izlemeye gideceğim.
+Sakın gitme. Berbat bir film.
-Ama ben kitabını da okumadım.
+Okuma zaten, kitabı da berbat.
-Nasıl yani Zeynep Hanım! Bu kültürden tamamen mahrum mu kalayım?

Bu diyalog film ilk çıktığı zaman bir kafede otururken yan masamda gelişmiş, ben de istem dışı olarak kulak misafiri olmuştum. Yakın zamana kadar ne filmi merak edip izledim, ne de kitabını okudum. Taa ki 'Karanlığın Elli Tonu'geliyor haberleri çıkana kadar. Birden o diyalog geldi aklıma. Güldüm, sonra elim bilgisayara gitti. Kadın haklıydı. Ne yani, bu kültürden tamamen mahrum mu kalacaktım. :) Ayıptır söylemesi, yine eşşekler gibi çalıştığım bir gecenin sonunda bilgisayarı kucağıma aldım, filmi açıp yatağıma uzandım. Algıda seçicilik işte. Daha ilk sahnede esas kızın esas oğlana röportaj için gitmesi bir hoşuma gitti. :) Sonra olaylar gelişti... İzlemeyenler için çok tüyo vermeyim diyeceğim ama zannetmiyorum. Bence en son bir ben kalmıştım, ben de vazifemi tamamladığıma göre bodoslama dalabilirim. Bir kere filmde geçen sözüm ona fanteziler bence fantezi filan değil ama sevdiğim bir özelliğim var ki bir şeyden kendim hoşlanmadım diye bu durum onu ille de alaşağı etmeme sebep değil. Çok istisna durumlar dışında 'herkesin kendi tercihi tabii'der atlarım konunun üstünden. Bana tuhaf gelen benim yine (bence) olayı yanlış anlamam. :) Yani ben filmi pazarlamasında sunulan 'aşırı dozda cinsel içerikli' bir film gibi izleyemedim. O yüzden sahnelerin hiçbiri de aman aman abartılı, rahatsız edici filan da gelmedi. Zira etkilenmedim. Sarsılmadığıma göre bence sarsılacak bir durum yok. Bazı yerlerinde inceden dalgamı geçtim. 'Yav he he' dedim. Söz konusu cinsellik olduğunda çok hatır hutur şeyler bana zerre kadar etkileyici gelmiyor. Yani mesela şunu hatırlıyorum. Ankara'dayım o zaman. Dan Brown'un 'Melekler ve Şeytanları'nı okuyorum... Ama ne okumak, heyecandan göbeğim yırtılarak. Okumadım, içtim kitabı. Okuyanlar bilir zaten. Orada bir kadın ve bir erkeğin ortak bir amaç uğruna bir şeylerin peşinden giderken zaman zaman tatlı tatlı yakınlaşmaları, kadının bedenini adama doğru hafifçe yaklaştırması bana (o zaman için etraflarında bambaşka olaylar gelişirken, kafalarında bir milyon başka tilki dolaşırken) çok erotik gelmişti. Aralarında gerçek anlamda cinsel hiçbir şey geçmiyorken... Yani belki tuhaf bir benzetme olacak belki ama hani bazılarının savunduğu genel bir kanı vardır, "yırtmaç mini etekten daha seksidir" diye. Hah işte, biraz onun gibi bir his belki benimki de. Bir şeyin en sert hatlarıyla verilmesindense biraz üstü örtülerek, daha çok çevresinde dolanılması, kıyısından köşesinden geçilmesini hem daha naif daha etkileyici, üstelik çok daha erotik buluyorum. Yani şunu söylemek istiyorum. Duyguların sevişmesi, tenin sevişmesinden bence çok daha etkileyici. Pardon, düzeltiyorum. Mümkünse ikisinin bir arada olması kastım. Bu yüzden, filmin bütününden hiç değil ama esas kızın kendi sınırlarını o kadar zorlamasından acayip etkilendim. Ve sırf onun hikayesini kendi durduğu yerden nereye taşıyacağını merak ettiğimden 'Karanlığın Elli Tonu'geldiğinde sinemaya koşarak gideceğim. Ha, bu arada, kırbaç ne ayol :P Yani işin sado-mazo tarafı için de ille iki kelam edeceksem, şöyle düşünüyorum. Birin üzerinde tahakkum kurmak için öyle kılıç kalkan kuşanmaya hiç gerek yok. Hatta bence kılınızı kıpırdatmayın. :) Bence bu çok daha etkili bir yöntem.

22 Eylül 2016 Perşembe

HEPİMİZ BİRDEN ÇILDIRABİLİRİZ GÖĞE BAKALIM

Herkes mi çıldırdı? Aklım almıyor. İki gündür patlayan Brad Pitt ile Angelina Jolie'nin boşanma haberleri üzerine sevinç nidası göstermeyen bir ben kaldım herhalde. İnstagram hesabımın ana sayfası "oh oldu" paylaşımlarından geçilmiyor. Aslında ilk soru onların derdi bizi niye geriyor olabilir ama bu artık abeste iştigalden başka bir şey değil. İlgilendiriyor işte yahu. Seni ilgilendirmiyorsa yanındakini, onu ilgilendirmiyorsa ötekini ilgilendiriyor. (İlgilendirmiyor diyen de yüzde doksan ihtimalle yalan söylüyor zaten.) Hepimizi ilgilendiriyor. En entellektüel duranımızı, en bir yerinden tüy aldırmayanımızı bile ilgilendiriyor. Açıktan değilse gizliden okuyor. Ama bu işin içine girdiğimden beri şuna eminim ki herkes şu ya da bu ölçüde magazin okuyor. Bunda anlaştıysak tepkilerin içeriğine giresim var hemen. Bir boşanma haberine niye herkes bu kadar sevinç gösterir. Kimse bu söylediğime cinsiyetçi bir yaklaşım, aman da ro ro ro diye atlamasın hemen. Başka bir şeyin altını çizmek için bu örneği vereceğim. Mesela adam eşcinsel, daha önce defalarca "bizim tek eşli olmamız mümkün değil" şeklinde açıklamalar yapmış. Ama o da seviniyor! :) Niye? Karma'dan söz ediyor. İlahi adaletten söz ediyor. Neymiş, bu hayatta yaptığımız her şey geri dönüp bizi bulurmuş. Yahu seni niye bulmuyor o zaman!? Ya da senin inanışına göre 70'inde bile olsan bugün yediğin hurmalar eninde sonunda gelip seni tırmalayacak. Neye sevinç gösteriyorsun bu kadar? Öyle bir şey yok. Ben size söyleyeyim. Mahkeme kadıya insan insana mülk değil kardeşim. Sanmıyorum ama konuya hiç hakim olmayanlar için minik bir hatırlatma yapayım. Bu bizim Brad var ya :) Angelina'yla birlikte olmaya başladığında Jennifer Aniston kızımızla evliydi hani. Sonra ondan ayrıldı ve malumunuz bin yıldır Angelina'yla beraber. Bizdeki Demet Akalın hadisesinin batı versiyonu yani. Geçen yıla kadar resmi olarak evlenmemişlerdi bile ama üçü biyolojik üçü evlatlık olmak üzere altı çocukları var. Kaç yıldır hepimiz Angelina'nın Brad'a hayran hayran baktığı fotolara bakıp bakıp iç geçirdik. Bir adama öyle bakabilecek kadar aşık olmayı diledik. Bir kadının üç çocuktan sonra nasıl o kadar dünyalar güzel olmaya devam edebildiğini gıptayla izledik. Sular duru duru akarken herkesin sevgiyle, hayranlıkla izlediği o kadın bir anda yine 'yuva yıkanın yuvası olmaz' yaftasının içine yerleştiriliverdi. Ha bir de meselenin her durumda topun dönüp dolaşıp kadının kucağına bırakılması durumu var ki evlere şenlik. Bunu da yapan yine en önce kadınlar. Yani Angelina yuva yıkan kadın ama Brad ne b.kum oluyor afedersiniz. Şimdi böyle düşünüp de benim bu yazdıklarımı okuyan kadından ilk yükselen cümleden o kadar eminim ki, "o da aynı b.k" der hemen. Yalan. Demiyorsununuz, mecbur kalmadıkça, biri özellikle bu cümleyi kurmadıkça demiyorsunuz. Brad da (Ahmet, Mehmet ya da Osman efendi işte) adam olsaydı da yapmasaydı demiyorsunuz. Kadın her durumda 'baştan çıkaran' çünkü. Direk tu-kaka yani. Bütün oklar benzer durumlarda önce kadını hedef alıyor. Önce kadını taşlıyor. Sonra az buçuk hakkaniyet duygusu olanlarınız da, 'e tabii, erkeğin de dikkat etmesi lazım' filan minvalinde bir iki kuru laf ediyor. Ama kadına yüklenirken o köpüren ağızlar erkeğe karşı nedense hep daha usturuplu. Yazık. Vallahi de billahi de yazık. İnsanlar biriyle beraberken başkasına aşık olabilir. Umulan, temenni edilen elbette bunun kimsenin başına gelmemesi. Ama burası hayat arkadaşlar. Hayatın zemini de çok kaygan. Ve bence o zeminde en önce kayanlar, en küçük durumda sersem gibi yere çakılanlar çoğunlukla böyle konularda kocaman laflar edenler arasından çıkıyor. Ha diyebilirsiniz ki 'ben böyle düşünüyorum kardeşim'. Eyvallah düşün tabii de, sevinç de gösterme yahu. Başkasının üzüntüsünden kendine sevinç devşirme. Bir de şu var, hemen açıklık getirmek istediğim :) Angeline benim babamın kızı değil, Jennifer da sizin babanızın kızı değil. Ama şunu söylemeden geçemeyeceğim. Sevgilim beni Angelina gibi bir hatunla aldatsa direk havlu atarım. :) Yapacak bir şey yok yani. Aşık atılmaz. Hayatlarında başarılar dileyip usul usul topuklarım. :) Acıysa da efendi gibi yaşarım. Zira gerçekten karma diye bir şey varsa o beddua da gelip yine seni bulacak çünkü. Onu da geçtim, başkasına aşık bir adamı ısrarla istemeye devam etmek diye bir şeyin gerçekliğine zerre kadar inanmıyorum. Ego o arkadaşlar ego!  Aşk falan değil. En iyi ihtimalle henüz adı konmamış başka bir hastalık olabilir. Hayır, başkasını arzuladığını bildiğin bir adamın bedeniyle sen ne yapmanın peşindesin hala!? :) Anlayan beri gelsin. Valla ben o adama bir daha elimi değil, günahımı vermem. :P Bence siz de vermeyin. Naçizane tavsiyemdir.

17 Temmuz 2016 Pazar

'ÖNÜMÜZ TEMMUZ... ÖNÜMÜZ AĞUSTOS... NASIL OLSA'

Güzel yazılar okumak istiyorum... Denizden, kumdan, güneşli günlerden söz eden. Bir sahil kasabasını anlatan, en ince ayrıntısına kadar. Güneş en güzel nereden, kaçta doğup batıyor, sabah en taze, en güzel poğaçası hangi pastanede yenebiliyor, köşedeki bakkal Mahmut Efendi dükkanı kaçta açıp, kapıyor... Saat 22.00'den sonra gidene muzip muzip gülümseyerek iki tane bira veriyor mu? Sahilde insanlar yayılıp çekirdek çitlerken arkada iki köpeğin tatlı tatlı oynaştığı manzaralar gezinsin istiyorum sadece gözlerimin önünde. Bir yerlerden güzel müzik sesleri gelsin. Vivaldi çalsın evin birinde. Dört mevsimin resmini çizsin gözlerimizin önüne. Ya da Chopin. Saat sabah 07.00 suları olsun. Işık süzülürken bir yandan içeri, tatlı bir rüzgar odanın perdelerini havalandırsın... Öylece dalıp gideyim. Aklımdan hala okuyamadığım onlarca kitabın listesini yapayım. Gitmediğim, görmediğim ülkelerin hayalini kurayım. Aşık uyanayım her sabah. Bir insan yüzüne bakarak, her defasında o kaşın, o gözün nasıl o kadar güzel olabildiğine şaşarak... Sonra o şiirler okusun kulağıma... "Önümüz Temmuz... Önümüz Ağustos Nasıl Olsa" desin. "Sonrası iyilik... güzellik" desin. Sonrası iyilik... sonrası güzellik... sonrası aşk olsun! Bütün askerler aşık, bütün polislerin aklını alan dünyalar güzeli bir sevgilisi olsun. Bütün imamların evde onları bekleyen sıcak bir çorbaları, hoş sohbet bir kadınları, tatlı bir uykuları olsun. Çok mu zor? 

15 Mayıs 2016 Pazar

GÖZLERİNE BAKINCA BAHAR ERKEN GELDİ İSTANBUL'A...

 Çok değil bir buçuk yıl öncesine kadar Ankara'da, Tunalı'nın dibinde, topu topu 600 lira kirayla şahane bir terasta kalıyordum. İstanbul'a ilk geldiğimde ev kiralarını ilk duyduğumda kelimenin tam anlamıyla dumura uğramıştım. Hep balkonlu minik ama çok güzel, benim anladığım anlamda güzel... bir ev hayal ediyordum. Kutu gibi olsun, ama ferah olsun, aydınlık olsun, sabah gözümü açtığımda içeri gün ışığı süzülsün istiyordum ve fakat bunun hiç mümkün olmadığını sanıyordum. Hani nasıl söylesem, allahın unuttuğu yerlerde, tuvaletten hallice, bir odası zinhar apartman boşluğuna bakan, izbe, kapkakaranlık evlere istenilen kiraları duyduğumda, "yok" dedim, "unut Oyacığım, senin gördüğün o düş düş bile değil". Düş bile olamaz dediğim gerçek oldu. Minik balkonlu, sabah uyandığımda ışık koynuma dolan, apaydınlık, kutu gibi bir evim oldu. (Şu an bu yazıyı o balkonda yazıyorum. ) Ve bunun içimde yarattığı mutluluğu demeyeceğim, tam da eskilerin deyimiyle bahtiyarlığı anlatamam size. 

Bir buçuk yıldır İstanbul'dayım. Aşkım arttı azalmadı. Her gün geçtiğim sokaklarına hep büyüyen gözbebeklerimle baktım. Kirine pisine, lanet trafiğine tek gözümü kapatıp, denizine, boğazına, baharda açan erguvanlarına baktım. Kanlıca'da yoğurdun, Çınaraltı'nda kahvenin, Karaköy'de kahvaltının, Hisar'da bir kış günü, gece yarısı,  sevgilimin önce "iyi ki doğdun bebeğim" derken cebinden çıkardığı, kendi hazırladığı vodkanın tadına, sonra onun gözlerine baktım...  Ben onun gözlerine bakınca bahar erken geldi İstanbul'a!... Baharımı bahar yaptım. 

Çalıştım, yoruldum, bazen isyan ettim, ağladım... bazen mutluluktan dolan gözlerimle iki elimi kafamın arkasına götürüp, gökyüzüne bakarak, "Allaahhhhh be!" dedim. Sonra o anların hepini hatırlarken gülümsedim. Gülümsemeye devam ettikçe kendimi daha çok sevdim...

Sonra, günlerden bir gün kafama yeni bir şey taktım. Yogaya başladım. Kötü bir huyum ver benim. Nasıl desem, biraz maymun iştahlıyım. Bazen bir şeye deli bir heyecanla başlayıp üç gün sonra bırakırım. Bir de başlayınca, bir kez içime düşünce kene gibi yapıştıklarım, öldüm allah kopamadıklarım var. Yoga öyle oldu benim için. Karda, kışta hiçbir şeyi bahene etmeden devam ettim. Son iki aydır özel sebeplerle ara vermiştim sadece. Yakında yeniden başlayacağım. Onun bünyemde yarattığı heyecanı da bilahere anlatırım. Ama bazen bir şey oluyor ve aklın kalbin her neredeyse onunla ilgili bir şey-ler gelip seni buluyor. 




İşte Yoga Journal Türkiye'yle öyle buluştum. 
Bir gün kendilerinden şöyle bir mail aldım, "bizim için yoga söyleşiler yapar mısın?"
Dedim ki "bayılırım...." :) 
Yeni sayı için Demet Kutluay ile söyleştik.  Bence çok güzel oldu. :) Çok yakında çıkıyor. 
Onu da biahere davul zurna eşliğinde duyururum. 
Yaptığım her şey için "siz de yapın, mutlaka deneyin" demem ben kolay kolay.  
Şimdi söylüyorum. Bence yogayı mutlaka deneyin. Emin olun, bedeninize yapacakları ruhunuza katacaklarının yanında hiçbir şey.
Demişti dersiniz. 
Benden söylemesi. :) 

Ha bir de çocukların gözlerine bakmayı unutmayın. 
Ben bu ara sık yapıyorum. 
Acayip iyi geliyor. 

Bye! (şimdilik) 

:) 

8 Mayıs 2016 Pazar

DÜNYADAN CENNETE MEKTUP!

Sevgilime saksıda bir çiçek almıştım. Verirkenki anım çok güzel değil aslında. Trafiğin ortasında yarım saat bekledim diye yüzüm düşmüş, sinir tepeme fırlamış, asabiyetlerden asabiyet beğeniyordum kendime." Derken geldi. Gayet kötü bir suratla verdim kucağına. "Buyur, hiç bir kızdan çiçek almış mıydın?" Güldü... "Çok incesin" dedi. "Huyum kurusun, fena sayılmam" dedim. Saksısıyla alınan çiçeği yaşatmak zordur ne hikmetse. Herkes beceremez. O da becerememişti. (Ben de beceremem. ) Çiçek sararıp soldu. Aradan baya bir vakit geçti. Bir gün çiçeği balkonda yeşermiş gördüm. "Aaa!" dedim. "Nasıl canlandı bu?" Yine güldü... "Annem ben onu canlandıracağım" dedi, "canlandırdı". Cennete gittiğinde ne kadar üzgün olduğumu gören herkes sevgilim için üzüldüğümü düşündü eminim. İlk akla gelen ve en makul tahmin. Onun için tabii ki çok üzüldüm ama benim bazen ne kadar 'bencil' olabildiğimi tahmin edemezsiniz! Ben en çok o kadar özel bir kadını daha yakından tanıma şansına sahip olamadığım için üzüldüm... İçinde kurumuş bir çiçeği 'canlandırma'niyeti taşıyan bir kadın, sevgilimin annesi olmasa da hep başımın tacı olacaktı! Öyle bir kadınla karşılıklı kahve içip saatlerce tatlı dedikodu yapma şansını kaybettim. Ona (belki... bazen... ) oğlunu çekiştirme şansını kaybettim. Ona kendimi anlatma, ondan O'nu dinleme şansını kaybettim. Onun aşkı nasıl tarif ettiğini öğrenme şansını kaybettim. Heyecanlanınca nasıl tepkiler veriyordu bedeni mesela? Avuçları terliyor muydu? Sesi titriyor muydu? İlk tanıştıkları yıllarda bile olsa, sevgilimin babasını kıskanıyor muydu? Ne zaman neye yüzü düşüyordu, ne zaman neyle gözleri kocaman parlıyordu... Sık sık sosyal medya hesabından Türk Bayrağı fotoğrafı paylaşırdı. Ona "Biliyor musunuz, ben milliyetçiliğin dünyanın en boş ideolijisi olduğunu düşünüyorum" desem bana kırılır mıydı? Ya da ben bu fikrimi 'kralı' gelse bu netlikte söyleyebilecekken Ona bu şekilde sorabilme cesaretini bulabilecek miydim acaba? Çünkü O kralın KRALİÇESİYDİ! (Muhtemelen yumuşatarak soracaktım. :) Hem, onun tanımladığı milliyetçilik nasıl bir milliyetçilikti? Ben mi önyargılıydım?
Bunların hiçbirinin cevabını (Ondan) öğrenemeyeceğim artık. 
Bende canlandırdığı çiçeğin bin ömre sığacak kadar hatrını bırakıp sonsuzluğa gitti.
İnsan böyle zamanlarda 'inanmak' istiyor. Cennete inanmak istiyor... Onun (bana gelene kadar...) kimlerin kendisinini ne kadar sevdiğini, nasıl hayranlık ve saygı duyduğunu bir şekilde hissedebilmesini umuyor... 
İnsan, "Anneler Gününüz kutlu olsun" dediğini duysun istiyor...
...
Anneler Gününüz kutlu olsun...

Sevgimle...
Gülümseyerek...

Oya :) 

13 Şubat 2016 Cumartesi

Kocanız pek romantik biri değil galiba?

Hani beş yüz sayfalık bir roman okursun da bana mısın demez, ama bir yerinde karakterin biri bir laf eder, götünün üstüne oturursun ya. Hah! İşte öyle oldu bana. 'Mustang' dan bahsediyorum. Hani şu bizim hikayemizi anlatan ama Oscar'da, Fransa'nın en iyi yabancı film adayı olan. Yalnız yazımın girişi kastını aşmış olabilir. Film bana hiçbir şey demedi de tek bir sahneyle alt üst oldum demiyorum. Film çok şey söyledi bana ama bir sahnesi var ki beni ters yüz etti. İçimi düğümledi. Beş kız kardeşin büyüme çağında yaşadıkları anlatılıyor filmde. Ama asıl olarak bu ülkede yaşayan bütün kız çocuklarının üç aşağı beş yukarı neler yaşadıkları, büyürken nelerle karşılaştıkları... Nasıl zapturapt altına alındıkları... 'Babalarının başları öne eğilmesin!(?)' diye. Ayrıntıya girmeyeceğim. Merak eden bir zahmet buyursun izlesin. Ama benim vurulduğum o sahne üzerine iki çift laf etmek istiyorum. Daha 15 yaşında var ya da yok, bir kız çocuğu, tamamen kendi kontolü dışında evlendiriliyor. Evlendiği gece bekaret kanı gelmiyor. Damat beyimizin anne babası o sırada kapıda bekliyor,  "Hadi çarşaf?" diyerek neredeyse kapıyı yumrukluyorlar. Paşa hazretleri de panik içinde kıza sürekli "hani nerede?" diye soruyor. Ben salağı bir an sanıyorum ki çocuk bileğini falan kesecek. Bir yerini kesip kan getirecek ve anne babasını susturacak. Romantizmime gelir misiniz!? :) Bence gelin... Ama olaylar başka şekilde gelişiyor. Karga tulumba kızı alıp doktora götürüyorlar. Doktor kızı muayne ederken ağzından şu cümle dökülüyor. "Kocanız pek romantik biri değil galiba!..."
Resmen içimi oyuyor o cümle. 
"Kocanız pek romantik biri değil galiba!?"
Bir ihtimal romantik olabileceğini düşünebilmiş olmam belki de o an beni o hale getiriyor. Zira dedim ya, kendi bir yerini kanatacak, kızı bir şekilde "kurda kuşa yem etmeyecek" sanıyorum. 
Yanılıyorum!
"Ah bu ben!..." :)
Neyse filme dönüyorum. Doktor soruyor o sırada kıza tekrar. 
"Daha önce biriyle birlikte oldun mu? Olduysan o zaman kan gelmiş miydi? "
"Oldum" diyor kız. 
Doktor muayne ettikten sonra "neden yalan söylüyorsun?" diye soruyor bu kez." Senin zarın elastik. Belki doğumda yırtılabilir, belki de hiç yırtılmayabilir. " 
Niye yalan söylediğini o da bilmiyor o an. Bir şeyler mırıldanıyor kendi kendine. "Saat kaç farkında mısınız, ben ne dediğimi biliyor muyum?" diyor doktora. Sonrası tufan! Bende yani. :) İnsan ister istemez bir özdeşlik kuruyor. O an o ekranın içine girmek, o kız olmak, damın toprağını yıkmak istiyor. Ben istedim yani. Haydar Dümen'in deyimiyle :) "o eşşek oğlu eşşeğin" dünyasını başına yıkmak mümkünse üçüncü dünya savaşını koparmak istedim. Belki çok alışkın olduğumuzdan, kendi yakın çevremizde değilse bile doğuda, ya da Anadolu'nun köylerinde benzeri hikayelerin hatta çok daha vahim hallerinin (bundan vahimi ne olabilirse artık...) yaşandığını bildiğimizden hikayenin geneli beni o kadar sarsmadı aslında. Çok üzücü, evet kahredici ama o gerçekle büyüdüğümüz için belki de aslında bir erkekten bile daha az etkilenebilir bir kadın o filmi izlerken. Bence yani. Ama bunu anlatırken bu kadar naif bu kadar duru bir cümleyle olayın asıl vehametini hissettirmek herkesin harcı değil kabul edersiniz. O senaryoyu yazan, o doktoro orada o soruyu o şekilde sorduran kadını ayakta alkışlıyorum. Beni kalbimden vurdun Deniz Gamze Ergüven. Lütfen o oscarı'al! 
O da bize (Türkiye'ye) kapak olsun! 

7 Şubat 2016 Pazar

"Dünya yansın yorganım yok içinde"

"Öğrendiğin her şeyi unut" diyorsun. "Her hikayenin kendi gerçekliği var. Bu eşik o eşik değil. Burdan ilk defa geçiyorsun. Bu salıncakta ilk kez sallanıyorsun. Düşersen gene ilk defa düşmüşsün gibi kanayacak dizlerin. Merhem olmayacak önceden bildiklerin. Uçarsan... İstanbul'u uçaktan ilk kez görüyor gibi süzüleceksin. İçini tuhaf bir heyecan bürüyecek. Gözbebeklerin büyüyecek... Bir tek o pilotun sesi o ilk duyduğun an kadar etkileyici gelmeyecek kulağına. Çünkü bu kez ben olacağım yanında! Hafifçe sola döndürüp başını, öylece bakacaksın. Ben çeneni tutup  yavaşça yukarı doğru kaldıracağım. Senin içinden ılık ılık bir su akacak... Çoşkun seller gibi akacak... Akıp yatağını bulacak. Ağlayarak boynuma sarılacaksın. Kalplerimiz birbirine vuracak... "
"Sonra?" diyorum ben heyecanlı heyecanlı. Gülüyorsun... "Meraklı kedi seni! Sonrası yok" diyorsun. "Sonrası yok bebeğim. Sonra varsın,
dünya yansın."


26 Ocak 2016 Salı

NEYİ SEVDİĞİNİ BUL VE ONUN SENİ ÖLDÜRMESİNE İZİN VER

Demiş Bukowski. Adamım! Ne dese güzel diyor. Birkaç gündür aklımda bu cümle geziniyor. "Neyi sevdiğini bul ve onun seni öldürmesine izin ver!" Tam tersi de bir o kadar doğru bunun. Neyi sevdiğini bul ve onun seni yaşatmasına izin ver! Bence dünyayı aşık insanlar kurtaracak. İşini aşkla yapan insanlar, aşkla sevişen insanlar... Bir sporu aşkla yapan, bir şarkıyı aşkla söyleyen insanlar... Sonra kurumuş bir çiçeğe aşkla can veren insanlar!... ( Var öyle insanlar... emin olun!) Derken, biri arkamdan sinsi sinsi yaklaşır. Yazının buraya kadar olan kısmını okur ve şöyle der.
Bence dünyayı Yıldız Tilbe kurtaracak! :)
Sence?

23 Ocak 2016 Cumartesi

Ya! Sen Nasıl?









Benim delirme anlarımda nasıl o kadar sakin kalmayı başarıyor? Kendi en öfkeli anlarında bile sesini yükseltmemeyi nasıl başarıyor? 'Neden burda boy aynası yok ki!' diye çemkirdiğimde gökten zembille iner gibi boyumun iki katı bir aynayı üç dakikada nasıl var ediyor? Anlamaktan en uzak olduğum anlarda bıkmadan yorulmadan nasıl o kadar tane tane güzel güzel anlatabiliyor? Ensemi nasıl o kadar güzel öpüyor? :) Gözleri, kirpikleri, dudakları... nasıl o kadar güzel olabiliyor? Nasıl o kadar güzel bakabiliyor? Nasıl hem bin yıldır tanıdığım, her şeyini ezbere bildiğim; hem hayatımda ilk kez bu sabah vapur iskelesinde gördüğüm, kalbimi deli gibi attıran, tavlamak için ölüp bittiğim o adam olabiliyor...(...) diye geçiyor aklımdan. Yürüyorum bir taraftan... İstanbul eksi üç derece. Her yerde kar... Bir sokağın başındayım. Arnavut kaldırımlı taş bir sokaktan  kendimi sürüyorum yokuş yukarı. Derken tabela çarpıyor gözüme. Sokağın adında 'senin' adın geçiyor. Demek ki doğru yoldayım! (?) :) 

Sabır neydi?

Yaklaşık iki buçuk ay önce bir sabah koşma sevdasıyla uyandım. Rüya görmüş gibi... Blogumu düzenli okuyanlar Hatun'umun da hayatıma bö...