10 Nisan 2017 Pazartesi

Sabır neydi?

Yaklaşık iki buçuk ay önce bir sabah koşma sevdasıyla uyandım. Rüya görmüş gibi... Blogumu düzenli okuyanlar Hatun'umun da hayatıma böyle girdiğini hatırlar. Bir gün önce bir köpek sahibi olma fikri aklımın ucundan geçmiyordu. Geçiyorsa da benden habersiz geçiyordu. Bilinçli olarak bir kere üzerine düşünmedim. Ama bir şey oldu ve bir sabah, "Bir köpek besleyip büyütmek istiyorum" diyerek uyandım. O günle Hatun'un hayatıma girip merkezine oturması arasında en fazla bir hafta geçmişti. Benim artık bir bebeğim, bir yol arkadaşım vardı. Sonra mütemmim cüz'üm (ayrılmaz parçam) oldu. Şunu farkettim: hayatıma bir anda, gökten zembille iner gibi giren şeyler bana hep iyi geliyor... Bir sürü şey öğretiyor, bir sürü yeni kapı aralıyor... Yapsam mı yapmasam mı, şöyle mi olsa, böyle mi olsa diye düşünmeye bir başlarsan o şey ya hiç olmuyor, oluyorsa da arada geçen zaman resmen ziyan oluyor... O yüzden küt diye atladığım denizleri seviyorum... Bilenler bilir, küt diye, "Ben İstanbul'a yerleşeceğim" diye yola koyuldum... Küt diye istifa ettim, evkaftaki memuriyetimden. Küt diye gazeteci oldum. Küt diye Hasan'a aşık oldum... küt diye Üsküdarlı oldum... Ama nasıl bir olmak... Belki de hiçbir yerlisi hayatında benim kadar Üsküdarlı olmadı! :) Kendimi hayatımda hiçbir yere bu kadar ait hissetmedim. "Oh be! Nihayet yalnız yaşayacağım, kutu gibi, miss gibi bir evim oldu" dediğim, çok mutlu, çok mutsuz, çok kalabalık, çok yalnız, çok aşık, çok hercai, her şeyi çok çok yaşadığımı düşündüğüm, kendimin bin bir türlü haliyle karşılaştığım o Ankara'daki minnak teras katına bile. Duvarlarının dili olsa da anlatsa diyesim geldi şimdi. Oldurmak için çok emek verdiğim bir şey nihayete ersin diye hüngür hüngür ağlayarak, diz çöküp Allah'a yalvardığım halimi ilk kez o evde gördüm mesela. (O güne kadar o kadar inançlı bir insan olduğumu da bilmiyordum ben :) Bugün olmadığı için şükrettiğim o dua... boşlukta süzülüp doğru yere gitti. Bu yazıyı şu an okuyan sen, her kimsen... bak bu söylediğimi hiç unutma: Bazen bir duanın gerçekleşmemesi demek de çok iyi bir şey demek! O yüzden diyen boş konuşmamış: "Tuttuğunuz dileklere dikkat edin, gerçekleşme ihtimali var!" O dilek, dua, ya da adına her ne diyorsanız, gerçekleşmediği için ben bugün burda, şu an oturduğum koltukta bu yazıyı yazıyorum. Ve şu an, tam da burada, olduğum kişi ve sahip olduklarım için hayata ne kadar minnettarım, kelimeler kifayetsiz anlatmaya... Neyse, ne diyordum... günlerden bir gün işte, yine böyle bir gece vakti düştü aklıma; "Ben koşmak istiyorum" dedim. Ertesi sabah taytımı, spor ayakkabılarımı çekip kendimi sahile attım. Beden alışsın diye ilk günler sadece günde bir saat kadar yürüyordum. O sırada da koşmayla ilgili ne bulduysam okudum. Yalnız bizde şöyle bir şey var. Bir şey hakkında önermede bulunurken, bilgi verirken önce olumsuzlardan açıyoruz ağzımızı. Ne kadar ne okuduysam koşmakla ilgili, hepsi şunu söylüyordu: Aman sakatlanmaya dikkat!!! O kadar odaklandım sakatlanma fikrine, o kadar tırstım ki koşmaya başladığımın haftasına sağ ayak bileğime bildiğiniz bir zıkkım girdi. Dediğim gibi, kafam oraya o kadar odaklanmıştı ki zaten aksi mümkün değildi. Sırf bu yüzden, tanıdığım, arkadaşlarımla muhabbetine yapılan dışında fal baktırmayı da hiç sevmem ben. Zira bana biri şu gün öleceksin kızım dese o gün ölürüm ben! :) Olumsuz şeylerden etkilenme eşiğim o derece yüksek! Neyse şimdi konumuz bu değil, konumuz bileğime saplanan ağrı. Nasıl bir batma hissi anlatamam.... Birkaç gün eczaneden aldığım bir iki merhemle geçer umuduyla bekledim. Geçmedi! Sonra ortopediye gittim, hiçbir şey çıkmadı. "Belli ki gerilmiş bir kas, biraz sabredin, bu sürede sakın koşmayın ama" dedi doktor. Sözünü dinledim. Koşmadım koşmasına ama bildiğiniz bunalıma girdim. "Ne bu şimdi? Para istemedim, pul istemedim, Allahın yolunda çıkıp koşmak istedim... Niye benim başıma geldi şimdi bu" diye diye kendi kendimin beynini ütüledim. Nasıl bir asabiyet yaptı bünyede görmeniz lazımdı. Bildiğiniz isyan ettim. Böyle böyle günler, hatta haftalar geçti. Bir sabah kalktım ve bileğimdeki ağrı gitmişti. Nihayet koşabilme hürriyetime yeniden kavuştum. Yalnız gözünüzü seveyim, nazar etmeyin. Yine bir şey olursa bu kez sizden bilirim ona göre! :) Şaka şaka. Diyeceğim şu ki 'sabır' diye bir şey var ve gerçekten çok mühim. Üstelik ben yarış atı olma sevdasında da değildim. Hani maraton koşmak istersin, önüne büyük büyük hedefler koyarsın anlarım, ama ben sadece koşmak istedim. Bildiğiniz dümdüz koşmak :) Koşabilen bir insan olmak. Peki niye ayağım bir taşa takıldı diye bu kadar buhran geçirdim? Hatırlamıyorum şimdi bir şiirin dizeleri miydi, yoksa bir yazıda okuyup altını mı çizmiştim? Şöyle bir cümleydi: Bir tohumun filizlenme süresini düşün...bazı şeyler hızlı bazıları yavaş olur, ama sabredersen o su mutlaka yolunu bulur." Cümle tam böyle olmayabilir, ben aklımda kaldığı kadarıyla şeyaptım. :) Özünde söylenmek isteneni anladınız siz! Benim hayatın (en azından kendi hayatımın) matematiğinden anladığım şu: Karar verirken hızlı ol! Yoksa, sen yapsam mı yapmasam mı diye düşünürken bir bakmışsın başkası o yolu çoktan yürümüş, geri dönüyor... Ama istediklerinin gerçekleşmesini beklerken sabırlı ol! Bazı şeyleri beklemeyi bilmek gerekiyor... Türk kahvesi gibi düşün :) Kısık ateşte, yavaş yavaş... 

8 Şubat 2017 Çarşamba

La La Land: Nikahına beni çağır sevgilim

İki gün önce ev arkadaşım, "Oya bugün La La Land'ı izleyeceğim. Nasıl?" dedi. "Sen bir izle, sonra konuşalım bebeğim" dedim. İzlemiş, geldi, "Oyaa! Bayıldıııımmm" dedi. "Sen de mi Brütüs?" dedim. Gelen cevap şu, "Ama ben zaten müzikali çok severim". Farkında mısınız bilmiyorum ama filmi izleyip de çok sevenlerin yüzde 80'inin açıklaması bu : Ben zaten müzikali çok severim.
İyi, hoş, güzel de canlarım benim, film izlemeyi sevmek herhangi bir filmi sevmek için nasıl tek başına geçerli bir sebep olamıyorsa müzikal sever olmak da herhangi bir müzikali sevmek için tek başına geçerli bir açıklama olamaz. Özellikle sosyal medyada sevenlerin film hakkında yazdığı iki şeyden biri de şu: Duygusu o kadar güzel ki... Allah aşkına hangi duygu o? Filmin duygusu ağır arabesk resmen. Hayallerinin ve ideallerinin peşinden gittiğinde aşkı ıskalarsın mesajının verdiği duygu mu güzel olan? Ryan Gosling'in, kendi mekanında keyifli keyifli piyano çalarken, hayatının aşkının yıllar sonra kapıdan kocasıyla kol kola girmesi mi? Ayol resmen çok acıklıydı bu! :) Aklıma direkt Ümit Besen geldi, dertli dertli, "Nikahına beni çağır sevgilim" dedi. Neyse ki avuçlarımın içiyle kulaklarıma hafif bir basınç uyguladıktan sonra nihayet beni kendime getiren o sahne geldi. O ne tutkulu öpüşmeydi öyle yahu! :) Filmde etkilendiğim tek sahneydi diyebilirim. Ya da artık 'bir şey olsun' umuduyla sıkıla sıkıla bekledikten sonra özellikle etkilenmek istemiş olabilirim. Yani ondan bile çok emin değilim. Ama şimdi tekrar gözümün önünde canlandırdım da bir... Yok yok, hiç fena değildi sanki! :) Tüm bunların dışında konu harikaydı ama, özünde diyeceğim şu ki hiçbir derinlik yoktu. Karakterlerin kendi hayallerinin peşinden giderken çektikleri ızdırabı bile verememişler. Yalandan gömleğin üstünden soğuk ütüyle geçer gibi geçmişler. Bir hayalin, bir tutkunun peşinden gitmenin, o tutkunun bazen insanın sonunu hazırlayan hastalıklı bir hırsa dönüşmesinin filmini izlemek isteyenler için bunun çok iyi örnekleri var zaten. Yani gider 'Black Swan' izlerim onun için. Natalie Portman'ın tatlı tatlı delirişiyle kendimden geçerim. Bununla değil!

Ama, hazır yeri gelmişken, 'sevme biçimleri' üzerine de iki kelam etmek istiyorum. Yani esas oğlanın kızı nasıl desteklediği ve Emma Stone'un onu nasıl kösteklediği üzerine... Birini deliler gibi sevmemiz onu "kendimize göre" sevmemiz anlamına gelmemeli. En klişe ama en anlaşılır şekilde örnekleyeceksem, motor tutkunu bir adama aşık olup da bir süre sonra, "Ama bu çok tehlikeliieeeee, inan seni düşünüyorum aşkııaammmm, sana bir şey olursa ben n'aparıııaammm" demek gibi bir şey. Birbirimizi böyle sevmeyelim ya! Bu saf bir sevgi çeşidi değil, bencilliğin dik alası. Sözü filmde kızın oğlana, "Bu turneler hep böyle devam edecek mi? Peki biz ne olacağız?" diye diye çocuğun kafasını düdüklemesine getireceğim. İçimden, "Cehennemin dibi olacaksınız" diyerek ekranın içine dalıp, kızın etini çimdiklemek geldi. Nitekim oldular!

Son olarak 14 dalda Oscar adayı olmasına geleceksek, ikinci 'Titanik' vakası diyorum. Susuyorum.

30 Ocak 2017 Pazartesi

Sevgilim onlar doğaya düşman

Konuya biraz felaket tellalı gibi gireceğim ama zaten Sağır Sultan'ın bile duyduğunu farz etmek istiyorum; Belgrad Ormanı, Maçka Parkı ve hatta çok da uzun olmayan bir vadede Üsküdar Sahili için tasarlanan hain planları... Hani önümüze geleninin 'vatan haini' diye gözünü oymak istiyoruz ya şu günlerde. Buyurun, "Vatan hainliği öyle olmaz, böyle olur, göz öyle oyulmaz böyle oyulur" diyor açıktan birileri. 'Tehlikenin farkında mısınız?' Ya da ne kadar farkındasınız? Biliyorum, yaşam kalitesinden tek anladıkları gideceği yere en kolay ve en hızlı şekilde ulaşmak olan birilerine yeşilden, doğadan, nefes almaktan söz etmek biraz komik kaçıyor ama ben yine de deneyeceğim şansımı. 

Bir yılı aşkın bir süredir Üsküdar'da yaşıyorum. Yerlisi olarak bir tavsiyem var: Hafta sonu geldi mi, sahil boyunca oluşan o izbe kalabalığı bir an için sil hafızandan. Fırsatın varsa hafta içi, erken saatlerde hiç olmadı 10 dakikalık bir yürüyüş için düş yola. Ya da bir yaz akşamı, gün batımını seyre dal...  Gözün gördüğü güzelliği, ruhun doyduğu huzuru ben sana resmedebilmeyi çok isterdim ama sen kendin deneyimle bir gün, ne olur! Al şöyle Kız Kulesi'ni karşına, rüzgar yalasın ağzını yüzünü, bir de kahve ısmarla kendine en köpüklüsünden... Türlü türlü hayaller kur sonra. Kulak arkası etme bak, çok dua edersin bana!

Gelelim Maçka Parkı'na, İstanbul'da, yurt dışında görüp de ağzının suyunu akıtan o parkların duygusuna en yakın alan belki de burası. Bir kere güvenli ki bu çok çok önemli. Güvenin altını niye çizdim hemen söyleyim onu da. Ankara'da Kurtuluş Parkı'nda mesela öyle keyfine göre yayılıp yatamazsın. Eline bir kitap, yanına bir kahve alıp da saatlerce huzur içinde takılamazsın. Hemen yanaşır biri yanına, en 'delikanlısından'. Tanışmak ister, konuşmak ister, fırsat versen ya da o bulsa daha neler ister de şimdi hiç girmeyim oralara. Sen anladın işte ne demek istediğimi. Maçka Parkı bu açıdan bakınca resmen kurtarılmış bölge gibi. Gece 11'de tek başıma boydan boya yürümüşlüğüm de var, gündüz saatlerce çimenlerine yayılmışlığım da. Ama işte galiba bize böylesi FAZLA! 

Biliyorum, bıktınız benim Babaannemin deyimlerinden ama üzgünüm, patlatmak zorundayım yine bir tane daha: Çingeni saraya koşmuşlar, ille kasnağım demiş! 

Nemize gerek bizim insan gibi vakit geçirmek değil mi? 

Ve Belgrad Ormanı: İstanbul gibi nüfusu 20 milyonu geçmiş bir şehir için resmen çölde vaha! 

Ha, bir de "Şurama kadar geldi" diye bir deyim var ama her ne hikmetse, elalemin orası her neresiyse sanırım bizim 'oramız" yok! Bizim hiçbir şey, 'bir yerimize' kadar gelmiyor! 

Bakın peşin peşin uyarıyorum sizi. Üsküdar Sahili için planlan kazıklı dolgu mu ne zıkımsa artık, düşündükleri şeyi hayata geçirmeye kalktıklarında ben de kendimi Aylin Nazlıaka misali gidip sahilde bir vapura zincirlemeyeceğimin garantisini veremiyorum kimseye. 
E, ne sanmıştınız!? 
Bir aktivist kolay yetişmiyor! 

(İçinden 'kazıklı dolgu' geçen bir deyim düşünüyorum şimdi bir taraftan bulamıyorum, neyse. Siz bulursanız bir zahmet benim yerime de şeyapın 

Bu arada, bir süredir düzenli olarak her gün bir saat yürüyorum ben. Zamanla koşuya çevireceğim hadiseyi aslında. Yani niyetim bu en azından. Şimdi kendimi önden hazırlamaya çalışıyorum biraz duruma. Veee, sabahları o sahil yolu boyunca yürürken aldığım hazzı anlatabilmem için kelimeler kifayetsiz. Ki ben böyle söylüyorum ama bakmayın bu da zaten kaç yıl öncesine kadar bozulmuş hatta kabaca içine edilmiş hali. Ama birilerinin içi hala dolu sanırım. Ikınmaları bitmiyor demek ki. Yani size bu kadarı da fazla diyorlar. İnsan gibi yaşamak sizin neyinize diyorlar!

Bu kadar tükürük içinde kalıp da bu kadar yarabbi şükür diyen dünyada kaç millet var diye merak ediyorum bazen! 

Belgrad Ormanı'ndan tren geçirmek ha? Aklınızı seveyim sizin!





9 Ocak 2017 Pazartesi

İKİMİZDEN BİRİ ÖLMEDİĞİ SÜRECE...

Babamın bir deyimi vardır, kafası çok dağınık olduğu zaman şöyle der, "Kafam at alıp eşek satıyor". :) Bu ara biraz öyleyim. Aklım da ruhum da bi dünya. Her yer her yerde. Neyi nereye koyduğumu bilmiyorum. Bulamadığımı nerede aramam gerektiğini de... Hayatım boyunca siyasetle çok haşır neşir olmadım ama hiçbir zaman apolitik de olamadım. Yine babamın sayesinde. Her gün mutlaka gazete okumayı ve o gazetenin ıncık cıncık her yerini okumayı babam öğretti bana. Kasten değil ama, görerek öğrenme diyelim. Her (şanslı) kız çocuğu gibi ben de babama hayrandım. O ne yapıyorsa aynısını taklit ediyordum. Karakterim bu kadar benzemeseydi belki daha mutlu bir insan olurdum o ayrı. Etkilenme eşiği yüksektir babamın. İyiliklerden de kötülüklerden de... E, bu da haliyle biraz yoruyor insanı. Her şeye bir anlam yükleme, her şeyin üstüne bir eğilme, bir bir şey işte... Halbuki ölüyü bile fazla kurcalayınca ne olduğunu biliyoruz hepimiz değil mi! :) İşte...
Ne anlatacaktım ve bu yazı nereye gidiyor hiç bilmiyorum şu an. :) Bu da yazının girişini doğrulama gibi oldu. İyisi mi bırakayım, dağınık kalsın böyle. Çok garip rüyalar görüyorum mesela şu ara. Hatun'u görüyorum sık sık. Sık sık, durumu ne kadar açıkladı bilmiyorum. Neredeyse her gün diyeceğim bir sıklıkta. Normal mi? Bilmiyorum... Dün Kadıköy'de Mephisto'ya girdim. Adalet Ağaoğlu'nun 'Bir Düğün Gecesi'ni alacaktım, Frank Herbert'in 'Dune'sini alıp çıktım. Durum o kadar karışık yani :) Oradan çıkarken şunu düşünüyordum, okunacak onca kitap, izlenecek onca film, yazılacak onca hikaye, görülecek onca yer, kurulan onca hayal... şu kısacık ömrün neresine sığacak? Cevabı bulamayınca biraz denize doğru yürüdüm ben de...
Hala yürüyorum... :)
Ama bulacağım, umut var yani!
İkimizden biri ölmediği sürece...





Sabır neydi?

Yaklaşık iki buçuk ay önce bir sabah koşma sevdasıyla uyandım. Rüya görmüş gibi... Blogumu düzenli okuyanlar Hatun'umun da hayatıma bö...