29 Aralık 2015 Salı

METİN AKPINAR: AŞK GERÇEK DEĞİLDİR GERÇEKLE KARŞILAŞINCA AŞK BİTER!


Arıyorum... Açılmıyor. Arıyorum… Açılmıyor.
Umudu kestim. Boynumu büktüm. Teşhisi koydum: Bu numara kesin yanlış. 
Aradan günler geçiyor… Unutuyor muyum? Asla! Ama araya günlük meşgaleler giriyor. Yetiştirilmesi gereken işler, yatırılması gereken faturalar giriyor. Araya esmer bir oğlan, araya hayat giriyor…
Derken, bir gün telefonum çalıyor. Ve ekranda şöyle yazıyor. “Metin Akpınar arıyor…”
Size yemin ederim, nutkum tutuluyor. Heyecandan öleceğim. Ellerim titriyor… hızla sesimi düzeltiyorum ve titreyen ellerimle açıyorum.
“Merhaba, ben Metin Akpınar, beni aramışsınız. Lütfen kusura bakmayın, İstanbul dışındayım ve bir süredir misafirlerim vardı, onlarla ilgileniyordum” diyor.
Önce bir mest oluyorum, sonra yüz bin kere daha hayran!...
Böyle bir zerafet işte. Böyle bir centilmenlik, böyle bir kıymet vermek…
“Kusur ne demek” diyorum. “İşin aslı şu an heyecandan ölüyorum ve söze nasıl başlayacağımı da bilemiyorum.” Allahtan o konuşurken dilim biraz açılıyor da iki lafın belini kırabiliyorum.
“Maruzatım şudur ki, sizinle röportaj yapmak istiyorum.” Ve elbette Calling’den söz ediyorum. “Hay hay” diyor. Ve sonrası malum.
Okan Üniversitesi’nde bir dersinin bitiminde ziyaret ediyorum kendisini.
‘Ellerimde çiçekler, kapısında sırılsıklam…’ J
Buyurunuz…
Neredeyse elli yıllık bir sanat hayatınız var. Elli müthiş bir rakam. Hayatta sanata karşı duyduğunuz bu elli yıllık tutku ve sadakatinizin yanında, başka bir şeye bu denli bir tutku ve sadakat duydunuz mu? Bir kadın ya da başka bir şey…

Tabii oldu. Evet, belki hayattaki en büyük tutkum genelinde sanat, özelinde tiyatro, daha da özelinde de kabare. Ama heteroseksüel bir erkek olduğum için bu soruya diğer bir cevabım da kadınlar olur. Genelinde kadınlar, özelinde karım.

Kaç yıllık evlisiniz?

54 yıldır birlikteyiz çok şükür. (Gülüyor) Profesyonel sanat hayatımdan daha da uzun.   

Peki bunca yıllık üretim, çaba… Geriye dönüp baktığınızda sizin sanattaki en büyük malzemeniz neydi? Ve genel olarak bir sanatçının en büyük malzemesi sizce nedir?

Her şeyden önce bilgi. Bilgi en büyük ve en önemli malzemedir. İlaveten doğru ve güvenilir bilgi. Sonra empati kültürü. Sahip olduğunuz o bilgiyi kendi deneyimlerinizle bir potada eritip sonra aktörlüğe ya da aktrisliğe soyunabilirsiniz. Ya da sanatın hangi dalıyla ilgiliyseniz o alana aktarırsınız. Kişisel olarak benim beslendiğim bir diğer kaynak da hiç şüphesiz çocukluğumun geçtiği Aksaray’dır. Oradaki kültür biraz orta ekonomik seviyede ve biraz da sömürülmüş, ihmal edilmiş bir popülasyondan oluşuyor. Çocukluğumdan itibaren onların haklarını savunur pozisyonda buldum kendimi. Hala da onu sürdürmeye devam ediyorum diye düşünüyorum.

Sanat, özellikle tiyatro başlı başına çok muhalif bir ifade şekli. Bu yanıyla bakınca siz bugüne kadar ürettiklerinizle en çok kimi ya da neyi rahatsız etmek için yola çıktınız?

(Gülüyor) Öyle mi görünüyorum? Hiç öyle bir fikrim olmadı halbuki.



Sanatın kendisi bir karşı duruş değil midir?  

Bu doğru. Sanatın kendisi muhaliftir ama bu genelinde baktığınızda böyledir. Özelinde sanat çok başka şeyleri de anlatır. Güzeli anlatmak da bir sanattır. Bir şekilde söyleyecek sözü olan bir insan bunu beyaz bir kağıda yazarak da anlatabilir, bir ağaç yontusuna da kazıyabilir, bir duvara da çizebilir. Ama bunların hepsi bir karşı duruş değildir özüne baktığınızda. Sanat yalnızca doğanın güzelliğini de yansıtabilir.

Kabare tiyatrosu peki? 
Bu kabare tiyatrosunun türü gereği böyledir tabii. Kabare tiyatrosu açık biçimde ironidir. Güncel yaşamdan detayları alıntılayıp, onları biraz da abartarak anlatır. Ama işin geneline baktığınızda sanat estetik haz da vermeli, estetik acı da vermeli. Estetik hazzı algıladığınızda bu size yaşam sevinci verir. Estetik acıyı algıladığınızda o da size hayata katlanma gücü verir.

 İstanbul Üniversitesinde hukuk ve edebiyat okumuşsunuz ama ikisini de başlayıp yarıda bırakmışsınız…

Tiyatro ağır bastı çünkü. İkisine de iki yıl devam ettim ama bitiremedim. O zamanın şartlarıyla ilgili biraz da.

Ve şimdi onca yıllık birikiminizi öğrencilerinizle paylaşıyorsunuz… Onlara en çok ne öğretmeye çalışıyorsunuz? Sizin derslerinize giren bir öğrenci sizden en çok ne alsın istersiniz?

Şimdi eğitim öyle bir şey ki her bakımdan tiyatro ve oyunculuğa hazır olmak lazım. Bunun için de her şeyden önce genel kültür gelir. Biz verdiğimiz eğitimde, 14 hafta boyunca entelektüel formasyona önem veriyoruz. Çünkü öğrencilerin her şeyden bir miktar haberdar olması lazım. Elbette bir akademisyen gibi derinlemesine değil ama, mutlaka her konuda belli bir ölçüde bilgi sahibi olmalılar. Tüm bunlara ilaveten bedensel bir esneklik kazanmalılar, düşünme mekanizması olarak bir şeyler kazanmalılar ki yazıp, çizip, oynayabilirsinler.


Biraz geriye gitsek… Nasıl bir aileydi sizinki? Nasıl bir çocukluk geçirdiniz?

Ben bir işçi çocuğuyum. Babam İbrahim Ethem, bir kimya evinde usta başıydı. Kendi servisinin başında. Biz de o firmanın patronlarının sahibinin olan bir konakta büyüdük. Ama tabii konak diyince öyle dizilerde gördüğünüz ağa konakları gibi bir konak gelmesin akla. Bir fabrikanın lojmanı gibiydi orası aslında. Biz 12 aile orada barınırdık. Benim beslendiğim en büyük kaynaklardan biri orasıdır. Yaşamımızın temel taşları orda atıldı çok keyifli bir dönemdi. Hatta Allah ömür verirse yazmayı düşünüyorum o dönemi.

Peki o yıllarda, babasının karşısına dikilip “Baba, ben tiyatrocu olmak istiyorum” diyen Metin Akpınar’a babasının tepkisi ne olmuştu?  

Önce mutlaka yüksek tahsil yapmamı istiyordu tabii. “Hukuçu mu olursun, mühendis mi olursun, felsefeci mi olursun… Bir şey ol ve sonra tiyatro yap” dedi babam. Hatta çok ağır konuştu. “Bunu yapmazsan benim gözüm açık gider” dedi. Ama ben babamı dinleyemedim. Onun beklentisi doğrultusunda bir akademisyen diploması kazanamadım. Tiyatrocu oldum. Sonra tabii yaptıklarımı görünce o da çok mutlu oldu. İyi halimizi de gördü ve sanırım gözü açık gitmemiştir diye düşünüyorum.


Bu soruyu evirip çevirmek için çok uğraştım ama beceremedim. O yüzden direk sormaya karar verdim. Ne olacak bu memleketin hali?

(Gülüyor) Buna bir röportaj yetmez Oyacığım, bir kitap yazmak lazım. Şimdi her şey bir yana çok önemli bir sual bu. Biz Osmanlı imparatorluğunda, yeryüzünde Allahın gölgesi kabul edilen padişah efendimiz hazretlerinin ümmetleri, o padişahın kulları olarak ve bütün toprak varlığımızla da padişahın malı olarak yedi yüz sene yaşadık. Sonra Gazi Mustafa Kemal diye bir deha oradan bir cumhuriyet ve o cumhuriyetten de bir millet çıkardı. Yani padişahlıktan cumhuriyete, ümmetten millete geçtik. Bu aslında burjuvazisi olmayan bir toplumda bir burjuva ihtilaliydi. Bunu büyük toplumlara mal etmek için Gazi Mustafa Kemal çok çalıştı. Halkevleri, köy enstitüleri bunun için açıldı. Ama zamanla onlar da yozlaştı, yıpratıldı ve kapandı.  Sonrasındaki süreç, 1946 da Demokrat Parti’nin olumlu nutuklarıyla başladı ama, 14 mayıs 1950’ de iktidara gelmeleri ve çok partili rejime geçilmesiyle de bir ikilem ortaya çıktı. Bir tarafta bir cumhuriyet ve millet anlayışı, diğer tarafta, “Eski Osmanlı fena değildi, biz onu niye yıktık, acaba yeni bir moderniteyle yine bir Osmanlı, bir İslami yönetim olabilir mi?” diye sorgulayan taraf oluştu. Bu ikilem hala sürüyor. Eğer buna bir ad koymak gerekiyorsa bunun adı da “karşı devrim” dir.

ÇAĞDAŞ DÜNYANIN TAMAMEN DIŞINDA KALDIK

Karşı devrim başarılı oldu mu peki?

Valla, karşı devrim başarılı olmuş mudur? Olmuştur. Hatta bugün karşı devrim en başarılı çağındadır. Evet Mustafa Kemal’in yaptığı bir devrimdir. Bu da karşı devrim. Ne var ki bunu  ülke bazında değerlendirdiğimiz zaman bu böyle. Evrensel bazda böyle olmadığı da çok açık. Biz bu kadar önemli bir jeopolitik yapıdayken çok yanlışta kaldık. Dış politikayı, eğitimi, sağlık ve sosyal güvenlik meselelerini yeniden gözden geçirmek gerekiyor. Hızla artan bir nüfusumuz var. Bir o kadar genç işsizlerimiz var. Bunlar çok büyük eksiklikler. Çağdaş dünyanın tamamen dışında kaldık.

Sürekli bir “ekonomik büyümeden” bahsediliyor oysa…

 Her ne kadar başarılı bir büyümemiz var gibi gözükse de bu büyümeyi ürettiklerimizi pazarlayarak yapamadık biz maalesef. Biz bugün dış borçlarla büyüyoruz. Bütün bunların yeniden gözden geçirilmesi ve yeniden ikinci bir devrim değil belki ama evrim geçirmemiz gerekiyor diyebilirim. Bu evrim gerçekleşmezse çok iyi bir yere gitmediğimiz aşikar.

“Halimiz hal değil” mi diyorsunuz?

“Bakın, komşumuz Yugoslavya yediye bölündü. Irak üçe bölündü. Gürcistan beşe bölündü. Suriye bölünmek üzere. Lübnan zaten bölünmüştü. Sovyetler’in hali ortada. (Gülüyor) O  iyice karnıbahar gibi yayıldı. Bir tek biz kaldık bölünmeyen. Geçmişte sağ-sol kavgası vardı. Şimdi de mezhep ve etnik kimlik kavgaları öne çıkıyor. Bunları halledemezsek halimiz iyi değil. Tabii eleştirmek kolay. Çözüm önemli. Hepimizin çözüme kafa yorması gerekiyor. Tek çözüm var, o da demokrasi. Ama demokrasi de öyle kolay ulaşılacak bir hedef değil.

Ne yapmamız gerekiyor?

Daha modern, daha çağdaş olmamız gerekiyor. Bize mesela demokrasiyi de yanlış anlattılar. Eşitlik diye anlattılar, azınlığın haklarının da çoğunluğun karşısında korunduğu bir yönetim şekli diye anlattılar ama çağdaş demokrasinin öyle olmadığını gördük. Bunların da yeterli olmadığını deneyimlemiş olduk.

O zaman tam olarak nedir çağdaş demokrasi? Oraya nasıl ulaşacağız?

Patalojisi olmayan insanların, yani sağlıklı insanların,  özgür idareleriyle geleceği tayin edebildikleri rejimin adıdır demokrasi. Ve bu hedefe şiddet unsuru olmadan ulaşmak zorundayız. Savaşın galibi yoktur.  Mustafa Kemal’in çok önemli bir sözü vardır bu konuda. Der ki “Vatan müdafası söz konusu değilse savaş cinayettir!” Çok ciddi bir tanım bu. Bütün insanların aynı kaynaklardan beslendiği, robot toplumlar demokratik değildir. Tam tersi, farklı ideolojideki insanların kavgasız, gürültüsüz birlikte yürüyebildikleri ortamlarda ancak çağdaş demokrasiden bahsetmek mümkün olur. Bizim işte bu hedefe doğru gitmemiz gerekiyor.


Bu küskünler ordusunun durumu ne olacak peki? Zaman zaman sizin aklınızdan da geçiyor mu gitmek fikri?

Hayır. Hiç. Ben hiç yurt dışına paramı çıkarmadım mesela. Ben burada doğdum, burada sanatımı satarak para kazandım. Bir de şu var, tiyatro müzik gibi evrensel değildir. Tiyatro ulusaldır. Ben sanatımı icra ederken hep bu topraklardan beslendim. O yüzden benim borcum da bu topraklara, bu toprağın insanlarına. Ama bu ülke nereye gidiyor sorusundan bakacaksak şayet, ben çocuklarıma da hep aynısını söylüyorum. Oralara gidin, ama oralardan gerekli bilgiyi alıp geri dönün ve öğrendiklerinizi burada uygulayın.

"ATATÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİ KESİNLİKLE YANLIŞ YORUMLUYORUZ"

Bir de biz Atatürk milliyetçiliğini yanlış yorumlamıyor muyuz sizce?

Kesin yanlış yorumluyoruz. Milliyetçilik ırk ayrımcılığı değildir. Mustafa Kemal’in nutukta da anlattığı gibi, o dönem manzar-ı umumiye şuydu. Bir tarafta ağalık var, bir tarafta tarikatlar var, ama bunların demokratik bir ortamda temsil edileceği bir organizasyon yok. Öyle olunca millet egemenliğinin devlet yönetiminde toplanması, tüm bu farklı toplulukların da birer siyasi partiyle temsil edilmesi gerekiyor. Ama zemin o zaman için tüm bunlara uygun bir zemin değil. Dolayısıyla Mustafa Kemal buna bir çözüm üretmek için bir çağrıda bulundu ve dedi ki “ Misakı milli sınırları içinde bulunan bu ülkenin tüm vatandaşları  Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarıdır.” Bunun içinde lazı da vardır, kürdü de vardır, abazası da vardır. Mustafa Kemal’in yaptığı milliyetçilik tanımı bir etnik kimlik tanımlaması değildir. Burada çok mükemmel bir folklor var. Türk milleti, kürt milleti diye bir şey yoktur. Bunlar çok yanlış yorumlar.

"TÜRKİYE DAHA ÖNCE BARIŞMALIYDI"

Peki Türkiye barışacak mı sizce?

Daha evvel barışması lazımdı, onu kaçırdık diye üzülüyorum ben. Sayın cumhurbaşkanı bu ortamı sağlayarak seçimlere gitmeliydi. Ben kendisinden bunu beklerdim.

BEN İMANLI BİR VATANDAŞIM. DEİSTİM.

Sizin kutsallarınız neler? Kimsenin o alana girmesine, dil uzatmasına izin vermem dediğiniz şeyler nelerdir?  

Ben imanlı bir vatandaşım. Deistim. Benim kutsallarımın arasında bunlar var. Ben daha çok etik, estetik, ahlak felsefesi… Oralarda durmaya çalışıyorum. Onların yozlaştırılması, o popülasyonun bozulması beni çok üzüyor. Ve ben tam da bu yüzden kutsal değerleri kamusal yönetimden ayırmak gerek diye düşünüyorum. Bunun adı da seküler yönetimdir. Laiklik yetmez. Yani devlet yönetimi, kamu idaresi, dini esaslara dayandırılamaz. Ama şu çok önemli burada. Kutsal benim kutsalımdır. Ben kendi kutsalıma herkes uyacak diye bunu kimseye dayatamam. Ha bu toplumun geneline bakacaksak da Allah, anne, asker tabudur. Bunlara dokunulmaz. Saygı duymak lazım.

Şu anki aklınız ve duygunuzla 90 yaşınıza bir mektup yazsanız, söze nasıl başlardınız?

Yüce Allah ömür verirse, tabii tıp da gelişti. (Gülüyor)  Öyle bir şey mümkün olursa önce bu mektubu yazma şansını ve o yaşa gelip de okuyabileceksem şayet, okuma şansını bana verdiği için şükürle başlardım. Sonra da bugüne kadar öğrendiğim herşeyi anlatan bir mektup yazardım. Rahmetli Levent Kırca’nın mektubu çok hoşuma gitti mesela. Zaten ben sanatçıların ölümüne de inanmıyorum. Sanatçı ölümsüzdür. Zeki Alaysa da Levent Kırca da pek çok başka sanatçı da bugün eserleriyle hala yaşıyor. O yüzden sanatçıların asla ölmeyeceğini de vurgulardım o mektupta. Söyleyecek sözü olan sanatçı eğer bunu bir kez söylemişse bir daha asla ölmez. Bunu laik belleklere, seküler belleklere kazımışsa ölmez.  


18 yaşındaki Metin Akpınar karşınızda oturuyor diyelim… Bugün ki Metin Akpınar’ın ona en büyük öğüdü ne olurdu?

“Beni örnek al, benim gibi ol!” olurdu. Ben şanslı bir adamım. Ailem, yetiştiğim çevrem, hocalarım… çok çok büyük insanlardı. Beni onlar yetiştirdi. Aslında bu sualin asıl cevabı, geçtiğim yerlerden gene geçmek isterdim. Dolayısıyla ona yürüdüğüm yoldan yürü derdim. Tabii daha evrensel, daha yeterli daha doğru bilgilerle.

Zeki Alaysa desek… Birlikte en çok ne yapmayı özlüyorsunuz?

Biz beraber yaşamaktan mutluyduk. O mutluluğu çok özlüyorum…  

Hiç aynı kızdan hoşlanmış olma ihtimaliniz peki, olmuş mudur?

Zannetmiyorum. Ama olabilir de bu yasak değil, tabu değil. Şöyle bir şey söyleyeyim. Böyle bir şey olsa da karşılıklı saygımız ve özverimiz işlemiştir. Herkese de bunu tavsiye ederim. Yoksa zaten onca yıl bir arada olamazdık, kava çıkardı, dağılırdık.  

"AŞK GERÇEK DEĞİLDİR, GERÇEKLE KARŞILAŞINCA AŞK BİTER"

Aşk?

Bence aşk esasında üremeye yönelik eylemin öncesindeki süslerdir. Oldukça enteresan bir kimyasal yapısı olduğu da biliniyor. Hatta biraz hastalık, biraz gereksinim olarak yorumlamak da mümkün. Çok ciddi bir yaşam tecrübesi doğrur aşk. İnsanın kafasında yarattığı tapınmadır, gerçek değildir. Gerçekle karşılaşınca aşk biter. O zaman da onun yerine  sevgi ve saygıyı koymak gerekir. Elbette aşkın yeri çok başkadır, aşksız olmaz ama sevgi ve saygı aşktan çok daha üstün ve geçerlidir.

"BİR KADININ ÖNCE KALBİNE BAKARIM DİYEN YALAN SÖYLER. BAL GİBİ DE GÖĞÜSLERİNE VE KALÇALARINA BAKAR ÖNCE"

Bir kadında sizi en çok ne cezbeder?  

Bunu tarif etmek zor. Her şey olabilir. Bazen bilgisi, bazen fiziği, bazen tebessümü, gözünün içinin gülmesi… Bazen kasılması, utangaçlığı, bazen yakınlaşması… Bunun öyle dümdüz bir izahı yoktur kanımca. Sen bu şekilde sordun bazen de “bir kadının neresine bakarsın ilk?” diye sorulur. Herkes kalbine der ama, yalan söyler. Bal gibi de göğsüne ve kalçalarına bakar önce.

Nasıl bir insana asla tahammül edemezsiniz?

Bu da cevabı yalan sorulardan biri. Böyle sorular sahte cevaplar getirir. Herkes yalan söyleyen insana tahammül edemem der ama şu veya bu dozda herkes de yalan söyler.  

Özgürlüğün sınırı sizin için nerede başlayıp bitiyor? Çok spesifik bir örnek verecek olsak, eşcinsel evliliklere nasıl baktığınızı merak ediyorum.   

Eşcinsel evlilikler beni çok ilgilendiren bir konu değil. Ama özgürlük hakkında söylemek istediğim şeyler var. Hayatın içinde öyle uğruna ölünesi sınırsız özgürlükler yoktur. Özgürlüklerin ne kadar serbest bırakılacağı ya da kısıtlanacağı, anlaşmaya bağlı yönetimler vardır. Ama bu anlaşmaya da toplumun bütün kesimleri katılmalıdır. Popülasyon çok etik, estetik, herşeyi çözmüş bir popülasyonsa onları özgür bırakabilirsiniz. Ama değilse özgürlüklerin kısıtlanmasında da yarar vardır.

Son olarak, dost meclislerinize eşlik eden müzikler…  

Klasik Türk müziğini ve Türk halk müziğini çok severim. Bütün bölgeleri de söylerim. Klasik batı müziğini severim ama o konuda bir eğitimim yok. O yüzden klasik batı müziğinde, çok belli şarkılar vardır, ezbere bildiğim, mırıldandığım. Müziğin insan beynine Allah tarafından konmuş bir kabiliyet olduğuna inanıyorum. Hayatın çok güzel bir eşlikçisidir müzik. Müziğiniz bol olsun diye bitirelim madem.



29 Kasım 2015 Pazar

SENİ ALACAKLAR MI YAVRUM?

İzzet Çapa'nın bugünki Hürriyet Kelebek'teki, Özge Ulusoy röportajından...
(aklımda kaldığı haliyle yazıyorum)
Soru şu: Evlilik hakkında konuşuyor musunuz?
Cevap: Hayır, hiç. Ne ben "biz ne oluyoruz, evlenecek miyiz diye soracak bir kadınım, ne de Hacı bu soruya mağruz kalacak bir adam."
Soru şu: Ne olacak bu külkedisi hikayesi durumunuz, mahalle baskısı hissediyor musun?
Cevap: Artık görüyorlardır diye düşünüyorum. Sürekli üretiyorum, kendi paramı kazanıyorum, on kazanıyorsam üçünü emlağa yatırıyorum. Ama insanlar bu sorunun cevabını benden çok düşünüyor sanırım. Geçenlerde havaalanında bir teyze yaklaştı yanıma mesela "Seni alacaklar mı yavrum?" diye sordu. 
Sorunun vehametine gel. 
İşin tuhaf yanı bu baskı insanın sağlıklı karar almasının bile önüne geçebilir. 
Ne bileyim, insan kendisi bile hiç farkında olmadan hırs yapabilir. 
Mesela hanım teyzemizin sorusuna aynı minvalde cevap verilecekse "Bilmem, ben 'varacak mıyım acaba' yı düşünmekten ziyade "bal gibi alacaklar" tuzağına bile düşebilir. 
Kendi içinde tabii. 
Tuhaf ki ne tuhaf. 
Bütün dünyada "kadına şiddetle mücadele günü" düzenleniyor. 
İnsanlar sesi kısılana kadar "eşitlik, özgürlük" diye bağırıyor. 
Gündelik hayatın ortasında, herkesin gözü önünde kadınlar on beş yerinden (aşırı tutkulu sevgi nedeniyle!!!) bıçaklanarak öldürülüyor... Sonra o adamlar aynı sebeple ceza indiriminden yararlanıp, üç gün yatıp çıkıyor. 
Ama normal hayatta en beklemediğin anda, en beklemediğin şekilde ve üstelik gene bir kadın tarafından gelen psikolojik şiddetin önüne geçmek de hiçbir şekilde mümkün olmuyor. 
Yüz bin kere söyledim. 
Bu da artı bir olsun. 
Kadına yönelik şiddetin durması için, önce kadınların eğitilmesi gerekiyor. 
Bir teyzenin ağzından böyle bir sorunun dökül-e-me-mesi gerekiyor. 
Alt beyninde böyle bir olgunun olmaması gerekiyor. 
Erkeğin 'alan', kadının 'varan, veren' taraf olmaması gerekiyor. 
Kendini hediye paketi zannetmekten vazgeçmesi gerekiyor. 
Ne çok şey gerekiyor. 
Offf ki ne of!
Yazıyoruz, yazıyoruz da
bitmiyor. 

17 Kasım 2015 Salı

YENİ OYUNCAĞIMI BULDUM

İnsanlık için küçük kendim için büyük bir adım atıp yoga'ya başladım. Ben ki elimi attığım her işi biraz da kendimi gaza getirmek için "ver coşkuyu" minvalinde yaşarım, yoga'da bir duraksadım. İki hafta geçmesine rağmen size de henüz yeni yumurtladım. Oysa daha başlamadan bin kere "geldim, geliyorum, geleceğim" şeklinde davul çalıyor olmalıydım. İlk derste hocamız şöyle bir şey söyledi. "Buraya gelirken bütün niyetler geçerlidir! isterseniz gerçekten yoga felsefesini anlamak için gelin, isterseniz bedeninizi daha çok sevmek, forma girmek için gelin, isterseniz yeni insanlar tanıyıp sosyalleşmek için gelin, hepsi kabul!" Önce buna bir şaşırdım. Bir an  Mevlana'nın o meşhur sözünü çağrıştırdır bana. "Ne olursanız olun, gene gelin" Ama ben o felsefeyi çok sevmiyorum. Hatta hiç sevmiyorum... Bir yere varmak isteyen önce oranın sorumluluğunu alacak kafada olmalı. Ben mesela bektaşi felsefesiyle büyümüş bir insan evladıyım. :) Bilenler bilir. Hırsızlar giremez o alana mesela. Ha girer de öyle elini kolunu sallayarak değil. O suçun bedelini ödeyip sonra girebilir. Gibi...
Neyse mevzuya dönüyorum. Zaten çok da uzaklaşmış sayılmam. İşin özü Allahın bildiğini sizden saklayacak değilim. :) Ben bedenimi daha çok sevmek için başladım. En ideal cevap yoganın felsefesini anlamak için başlamak olmalı sanırım diyeceğim ama değil. Bu benim fikrim. Zira şu ana kadar eğer bir şeyleri doğru anladıysam yoga'da 'ideal olan' diye bir şey yok. Hep daha iyisi, çok daha iyisi, en en en iyisi diye tırmalamak yok. Hırs yok, yarış yok. Aksine, kendini anlamak, kendine yaklaşmak, kendinle buluşmak var. Şu ana kadar benim için en geçerli cevap kendinle buluşmak oldu galiba. Ayıptır söylemesi aylardır eşşek gibi çalışıyorum ve bayram seyran dışında bir gün izin yapmadım. Sadece kendi gönlümü eylemek için uzun zamandır bir şey yapamıyordum... Yoga'da kendimle buluşuyorum ve sadece kendim için bir şey yapıyorum... En azından böyle hissediyorum. Yalnız bu söylediğim de yanlış anlaşılmasın. Kendimle buluşmaktan kastım bedensel olarak kendimle buluşmak. Henüz öyle ruhani bir buluşmaya müşerref olamadım. Ve zaten ömür biter o buluşma tam manasıyla gerçekleşmez diye düşünüyorum... Bahsettiğim kendine zaman ayırmak. Sadece kendin için bir şey yapmak. Onun hazzı da hiç öyle yabana atılacak gibi bir şey değil. Üstelik sadece yoga değil, yakında yürüyüşe ve bisiklete de başlamayı düşünüyorum. Vakitsizliğin arkasına sığınmadan kendimi başka bir alanda akıtmak istiyorum... Eskiden bu blog benim için öyleydi. Başka bir iş yapıyordum ve yazmak benim kaçış alanım gibiydi. Çocukluk oyuncağım gibiydi. Canım istediği gibi oynuyordum onunla. Şimdi işim oldu. Tam mesai yazıp çizdiğin zaman da günün sonunda başka bir şeyle oynamak istiyor gönül. Bunun da en güzel yollarından biri spor. Hadi, sen de bir şeylerden çok bunaldıysan, sırf kendi keyfin için hiçbir şey yapamaz hale geldiysen kendine yeni bir 'oyuncak' bul ve oyna onunla. Çok zevkli oluyor bak. Vallaha! :) 

29 Ekim 2015 Perşembe

SEVİYORSAN GİT #OYVER BENCE!

Önce derin derin bir nefes al. Sonra arkana yaslan ve bir düşün. 
'Vatan' senin için ne ifade ediyor?  İçinde insanların yüzü gülmüyorsa artık, oraya "vatan" denilebilir mi? Önce bunu bir düşün. Vatan çorak bir topraktan başka bir şey değilse, bütün annelerin gözü yaşlı, kalbi kırık, onuru çiğnenmişse... Babaların gözü önünde kızları polis kurşunuyla "arkasından" vuruluyorsa...
Yedi yaşında bir çocuk vatan hainliğiyle, terorist damgasıyla fişlenebiliyorsa...
Hayatında hiç duymadığın kadar "biz, siz" kelimelerini işitir hale geldiysen...
Hayatında hiç duymadığın kadar "alevi, sünni", "türk, kürt" kelimelerine mağruz kalıyorsan...
İnandığın Allah da, kitap da birilerinin tekeline alındıysa...
Aynı evin içinde iki kardeş bile kavga edemeden haberleri sonuna kadar dinleyemez hale geldiyse...
En son hatırladığın medya baskını haberi daha bu sabaha aitse...
Ölüm bazı işlerin fıtratından geliyorsa...!!!(???)
Onca insan kimi dağda, kimi güpegündüz başkentin ortasında katlediliyorsa... 
Geride kalanları hiçbir acı birleştirmeye yetmiyorsa...
Senin ölün benim ölüm kavgası başlamışsa...
Daha düne kadar barış süreci diye kafamızı sikenler kendi eliyle barış masasını tekmeleyip atmışsa... 
"Elpençe divan göreve hazırım komutanım" diyen "akil insanlar" bir anda sus pus olmuşsa... 
Tam sıra  bize gelmişse... ve artık kaçınılmaz diyip popomuzu dönmeyeceksek... 
tek bir seçeneğimiz kalıyor geriye,
Oy vermek!...
"Vatan millet sakarya" diye kuru nutuk atmaya da tekbir getirerek yakıp yıkmaya da benzemiyor vatan-severlik... 
Aşk öyle bir yer şey değil.  
Sen onu yanlış anlamışsın tatlım!
Gerçekten seviyorsan,
git "oy ver" bence! 


25 Ekim 2015 Pazar

YETERİNCE DİKKATLİ BAKARSAN HERŞEY İLGİNÇLEŞMEYE BAŞLAR

(Başlıktaki sözü bir yerde okumuştum. )

Geçtiğimiz kış, Kadıköy Mephisto'da bir defter gördüm. O an çok acelem vardı, sonra gelir alırım diye bıraktım, çıktım. Daha sonra gittiğimde defterin yerinde yeller esiyordu. Yolumun düştüğü bütün şubelerine baktım. Uzun süre bulamadım. Sonra yaz başında Beyoğlu'ndaki şubesinde tekrar çıktı karşıma. Bir an 'hayatın anlamını bulmuş gibi' üzerine atladım. Bağrıma bastım... getirdim eve. Diğer defterlerimin arasında yerini buldu. Pek de güzel durdu... AMA;

Sadece dur(muş).

Anladınız. Kendime bir sitem geliyor ama ilk akla gelen sebeple değil. 
Yani her defteri yazmak gerekmiyor. Her kitap da okunmak için alınmaz hatta. Bazıları başvuru kitabıdır, vesaire. 

Kırtasiyeyi çok seviyorum ben. Bir de paşabahçe gezmeyi. :)) Ne alaka bilmiyorum ama, ikisine da bayılıyorum. Paşabahçe biraz komik geliyor kulağa biliyorum, ama hakikat bu. Yapacak birşey yok. Her zaafımızı açıklayabilseydik keşke! Neyse... 

Defteri yazmamak başka bir şey. Ben defteri bugün açınca çizgilerine hiç bakmadığımı farkettim. İçine ya hiç bakmadım, ya da alırken hızla bakıp kapattım ve hiç hatırlamıyorum. 

Ben kareli defter seviyorum... bu çizgiliymiş. 
Ha çok önemi yok. Defterime hala aşk duyuyorum. Ama aşık olduğun şeye biraz dikkatli bakman gerekmez mi!!!???

Gereklilik kipinden de nefret ederim ama, bazı şeyler ilgiyi hakeder. 
Seni çok cezbeden bir şeye de biraz 'alıcı gözle' baksan hiç fena olmayabilir.

Başlığa yazdığım cümleyi o yüzden çok sevmiştim halbuki. Bir şeye hakettiği değeri vermek oradan geçiyor çünkü. Önce bakacaksın... sadece gözünle değil ama, biraz dikkattini vereceksin. Zahmet olmayacaksa!! Ki olmasın. 

Gene bir yerde okumuştum. Öğretmen öğrenciye soruyor. "Kızım bizim kata bakan hademenin adını biliyor musun?" Öğrenci "yok" diyor kayıtsız kayıtsız... Öğretmen devam ediyor. "Bilmen lazım. Her gün gelip sıranı silen bir insan, en azından adını bilecek kadar ilgiyi hak eder!" 

Ki genelde, dikkat edin, bütün acayip hayat hikayeleri de o ilk bakışta gözümüze en 'sıradan' gözüken insanların arasından çıkar. 

Kıssadan hisse. 
Etrafınıza iyi bakın. 
"Yeterince dikkatli baktığınız her şey, zamanla çok ilginçleşmeye başla(ya)bilir."

22 Ekim 2015 Perşembe

BIRAKSAN UÇACAK SANKİ!

Dün gece bir rüya gördüm. Yogaya başlamıştım. Gülme! Gebertirim. :) Bir pazar sabahıydı, evden bisiklete atlayıp, Caddebostan'ın yolunu tutmuştum. Cihangir Yoga'ya varınca bisikletimi önüne parkedip, içeri dalmıştım. Birkaç saat sonra çıktığımda kuşlar gibi hafiftim. Tavsiye ederim... :) İyi geliyor... rüyası bile! 

Tamam, sadede geliyorum. Yaz başından beri çok istiyordum. Ama hep bitmeyen işler, nasılsa düzenli olarak devam edemeyeceğimler, vakitsizlikler, onlar, şunlar, hatta sizler! Evet sevgili insanoğlu, bazen hepiniz fena halde sinirime dokunuyorsunuz. Öyle zamanlarda ertelemek için her şey bahane oluyor. Zaten insanlar da çok 'kötü!' ben de yoga neyim yapmayacağım anasını satayım filan diyordum. :)

Tamam tamam. Şaka ediyorum yahu! :)
O kadar uzun boylu delirmedim. 
Hepi topu şurda yüksek sesle konuşuyorum. Rahatsız olan ya şimdi ekranı kapatsın, ya da sonuna kadar sessizce okusun lütfen. 

Kendimi çok kötü bir halde suç üstü yakaladım. 
Evet, resmen hayal kurmayı unuttuğumu farkettim.
Fena ki ne fena. 
Halbuki iki yıl önce buraya "hayal ediyorum" başlıklı öyle güzel bir yazı yazmışım ki... Yani duygusundan bahsediyorum tabii. Okuyunca o duyguyu ne kadar özlediğimi farkettim. Plan yapmayı, bir şeyi başka bir şeyin üstüne koymayı. Köşedekini oradan almayı... sonra Nepal'e gitmeyi!

Ha şöyle! Elini korkak alıştırma bebeğim. Dök eteğindeki taşları...
Yaz kurtul!
Gerçekten oluyor biliyor musunuz?
Yazdığın şey gerçek olmaya daha yakın duruyor. 
Çok yüklenirsen buzdolabını yerinden kaldırıp başka bir yere koyamasan da az biraz kımıldatabiliyorsun ya hani! Hah aynı onun gibi. Bak gitti bir santimi. Dinlenince bir santim daha oynatırsın, derken... bir de bakmışsın ki Nepal'e gitmek üzere yola koyuluyorsun da evden çıkarken ütünün fişini çekmiş miydim diye dertleniyorsun. Boşver! Tek derdin o olsun. Yani çekmiş olsan fena olmaz ama, otomatik kilidi varsa da bir şeycik olmaz. Şimdiden iyi yolculuklar sana... 

Dönünce bana gezdiğin dağlardan bahset biraz. 
Yüzüne sürdüğün boyaları, boynuna taktığın boncukları, serçe parmağının nasıl su topladığını... Ah bir de o kadar yürüyünce ayak bileklerin şişer şimdi senin. Yarım saat duvara dayayınca iniyor ama. N'haber!... :)

Sonra yaz sonu geliyor... aylardan Eylül oluyor mesela. 
Beyrut yanıyordur ama. 
Yanında esmer bir oğlan. 
Bir otel odasındasın.
Açık pencereden esen ılık rüzgar perdeyi havalandırıyor...
Senin içinde bir balık,
gidip geliyor...

Ağzında papatya tadı var!

Hayal bu ya! :)


DİPNOT: Yazınca, duyurunca, insanın üstüne bir sorumluluk duygusu geliyor sanki. Kasım itibariyle yoga sözümü tutacağım mutlaka! Artık Nepal'e, Beyrut'a da bakacağız... Kaldı ki hiçbiri olmasa da dert değil. Hayal pratiği yaptım yeniden derim. Bir gün olmazsa, bir gün mutlaka! ;) 

7 Ekim 2015 Çarşamba

HER TÜRLÜSÜNE VARIM! UZATIN ŞU SAKALLARI...

Bir "kesin şu sakalları" muhabbetidir gidiyor. Önce Özlem Tekin çıkıştı. "Hacı mısın hoca mı, kes şu sakalı" blah blah şeklinde. Hayır taparım sesine, soluğuna. O ayrı. Ama bu ağzından çıkan her sözün altına imzamı atacağım anlamına gelmiyor tabii. Sonra, Ayşe Arman hafif kıyısından geçti mevzunun. İnstagrama koyduğu, sevgilisi Ömer Dormen'in Hindistan arka fonlu, sakallı fotoğrafının altına "Kurban olayım sakalsız Ömer'ime. Ben sakal sevmiyorum hiç" diyerek. Bu miss gibi bir açıklama işte. Hocam diye demiyorum. :) Çünkü genelleme yapmıyor. Genellemelerden nefret ediyorum. Bütün erkekler kessin demiyor. "Ben sevmiyorum" diyor. Buna kimse itiraz edemez. Belli ki Ömer'iyle arasından sakal bile sızsın istemiyor. :) Dün de Ayşe Özyılmazel yazmış. Ben bugün okuyabildim. Ama ne yazış! "Kesin şu sakalları" diye olaya kökten bir çözüm(süzlük) önerisi getirerek. Dünyanın en saçma klişesi genellemeler değilse ne!? Misal ben bayılıyorum. Bir erkekle arama onun sakalının girmesinden daha güzel bir misafirlik de düşünemiyorum. Her türlüsüne varım üstelik. Kirlisine, topuna, keçisine ve dahi baya bildiğiniz, aşağı doğru uzun uzun salınanına. Hatta o kadar ki bir kadının erkekte sakal sevmemesi aklımı çok zorlayarak dahi anlamlandıramadığım bir şey. Valla bısbıdık bir erkek suratı bana hiç erkeksi gelmiyor. Ne yalan söyleyeyim. Hissiyatım bu. Ama bu demek değil ki herkese de yakışıyor. Yakışmayan uzatmasın tabii. Bu biraz kadınlardaki küt saç mevzusu gibi. Başkası yapar, olur sana Mathilda. Sen yaparsın, olmuşsun bir patates kafa. Bir de bunun neye göre kime göre durumu var. Senin "ayol bu bildiğin patates işte" dedeğin o şeyi, bir de bakmışın, başkası tavşan gibi dişliyor. Ve tabii ki, bir de yemeyip içmeyip, her hadiseye  araştırma mevzusu muamelesesi çekenler var. Misal "hayırdır gençler, bir sakal uzatma furyasıdır gidiyor. Bir sorun soruşturun bakalım.  Altından bir Freud kafası çıkıyor mu!? Ucu görünse yeter. Ha baktınız kendiliğinden çıkmıyor meret. Kanırtın anasını satayım. Hayır çatısını kurun da siz, duvarı örmeseniz de olur"  gibisine... 
 Sonra mevzu iyiden iyiye allanır pullanır, yepis yeni bir psikolojiik, sosyolojik, birşey-jik işte canım, neyse ne. Heh, işte onun niyetine sunulur.  Netekim sunmuşlar. Efendim, mevzu şundan ibaretmiş. Hani şu bir dönem ortalığı alıp vuran "metroseksüel erkek" modası var ya, bu ona yıllar sonra gelen bir  protesto hareketiymiş aslında. Sizce de baya bir kanırtmamışlar mı!? :) Neyse, çok da günahlarını almayalım şimdi. Vardır onların da bir bildikleri. Kimbilir, o meşhur dadaş fıkrasındaki gibidir durum gerçekten belki. 
Hani,  Erzurumlu'nun birine sormuşlar. "Dadaş mısın?" Erzurumlu cevap vermiş. "Ya ne bokum" :)
Sizin anlayacağınız, araştırma sonucuna ikna olacaksak şayet, erkekler bize şunu diyor. "Eeeeeh, Yettiniz be! Düşün sakalımızdan, tırnağımızdan!"
Gayet şık hareket. 
Ben varım.
İtirazı olan!? :) 





4 Ekim 2015 Pazar

BAHARI GÖRMEDEN YAZ GELDİ GEÇTİ...

Bu yaz bana bir tuhaf geçti. Yaz desem değil, güz desem değil bir değişik geçti. Hızlı geçti. Ayağım suya hep teğet geçti. Yakınımdan geçti, arkamdan geçti, burnumun tam dibinden geçti... ama içine buyur edemedi. Çünkü hep hazırlıksızdım. Hep koşturuyordum. Hep yapacak bir şeylerim, yetişecek işlerim, bir şeylerim, bir şeylerim... vardı. Aklım doluydu. Sırtım doluydu. Ağırdı. Sertti. Ne yaptıysam da kulak memesi kıvamına getiremedim kendimi. Tenim güneşin altında uzun uzun gevreyemedi... 23 Nisan'lar, 19 Mayıs'lar bile hep çalışarak geçti. Ne gördüysem üçer günden iki bayram gördüm. O da yetmedi. Ama şu var tabii. Durup dinlenmeyince yorgunluğunu da hissedemiyorsun çok. Aslında o açıdan biraz iyiydi. Bir dursam, kalkmak çok zor olacaktı belki. Sizin anlayacağınız bu yaz yatay pozisyonda kedi gibi mırlaya mırlaya esneyemedim hiç. Dikey pozisyonda ve hep tetikte geçti. Derken, eylül de geçti. Dünya zamanıyla hiç işim olmadı ama, iş edinsem kendime yazları esnetirdim. İlkokuldan aklımda kalan o elektrik telleri gibi... Ey zaman! Ne bu hizli tren havası. Bir dur, bir soluklan. Buz gibi bir ayran yapayım sana da, dizimin dibinde iki oya-lan... diyesim var. 
Keşke mümkün olsan!

13 Eylül 2015 Pazar

BUKET UZUNER : BEN NEDEN 'BEN'İM' DE BEN 'SEN' DEĞİLİM

 Lisedeyim. Bilenler bilir. Ankara’da, meşhur Hergele meydanından, Gençlik Parkı’na doğru süzülmekteyim. Omzuma bir el değiyor belli belirsiz… arkamı dönüyorum Ayhan! Ama yani şimdi, Ayhan’ı size nasıl anlatsım…
Ayhan’ın bir ela gözleri…bir ela gözleri… bir ela gözleri var… Ne siz sorun, ne ben söyleyeyim...
“Gözlerini bir kapatsana aşkım” diyor… Kapatıyorum…Ellerimi tutuyor… Sanırsınız avuçlarım ateş alıyor... Öyle bir hal! Ayhan bu işte! Yangına körükle gidiyor… işkenceyi uzatıyor… İtiraf edeyim, sonunda o büyük an geldi, dudaklarımı öpecek zannediyorum! Heyhat!
Gelmemiş!
O gün  daha ‘o gün’ değil(miş)…
Avuçlarıma dört köşeli “bir şey” bırakıyor…
Eşşek değilim ya! Anlıyorum… Bir kitap.
“Aç şimdi” diyor.
Açıyorum…
Kapağında şöyle yazıyor: İki Yeşil Susamuru Anneleri Babaları Sevgilileri ve Diğerleri…
Öyleyse kayıtlara geçsin.
Bukez Uzuner benim “ilk aşk”ım.
En güzel ilk gençlik anılarımda, hep başucumda duranım!
Şimdi, büyüdüm de, O’nunla röportaj yaptım.
Hayat kendi kendine ne güzel hikayeler kurguluyor Allahım!...

Kendinizle ilk tanışma anınızla başlayalım mı? Nerdesiniz? Kaç yaşındasınız? O aynada göz göze geldiğiniz Buket Uzuner’in içindeki kuyudan neler çıktı? Zaafları… korkuları… hayalleri nelerdi ?

- Bu tehlikeli bir soru benim için Oya’cım; çünkü her hatırladığımda beni hala ürperten bir yanıtı var bunun. Ama nasılsa  KafkaOkur Dergisi bunu açıklamaya uygun bir medya, o yüzden anlatabilirim. Annemin benimle başa çıkamadığı zamanlarda ki; her annenin böyle bir çocuğu vardır.  "Sen zaten daha kardeşin doğmadan beni korkutur, durup dururken 'ben neden benim de ben sen değilim?' diye sorardın..." derdi. Kardeşim benden üç yıl üç ay küçük, hesap edin artık. Küçük halam da geçen yıl bana "Sen küçükken bile çok mantıklıydın ve konuşunca bizi korkuturdun!" dedi. Çocukken astronot ve denizaltı kaptanı olmak isterdim.Asıl amacım maceralı bir hayatımın olmasıydı, çünkü canı çok çabuk sıkılan çocuklardan biriydim.İlkokulda öğretmen aynı konuyu iki kez anlatınca sıkılıp, teneffüste çıkıp, eve gelir, oturma odasında çok sevdiğim ansiklopedi okurmaya dalarmışım. Annem beni derste zannederken evde oturmuş kitap okurken bulunca yüreği ağzına gelir, beni de ürkütmemek için yumuşak bir sesle: "Buket ne yapıyorsun sen burada kızım?" diye, sorarmış. "Derste hep aynı şeyi tekrarlıyor öğretmen, sıkıldım!" dermişim. Bunlar aile içine o kadar çok anlatıldı ki, şimdi artık dün yaşanmış gibi taze anılar... Aslında kafama eseni yapmayı severdim ve belki de iyi öğretmenlere denk düştüğüm, biraz da yüksek not heveslisi, iddialı bir öğrenci olduğum için hiç disipline gönderilmeden okulları bitirebildim. Sanırım yazarların ve gezginlerin sıkılmaya fırsat bulmayacak kadar maceralı hayatları olduğunu taa o zamanlar sezmeye başlamışım...

Kalemle kurduğunuz ilk romantik ilişkiden ne doğmuştu peki? Şiir, kısa hikaye, roman?

- Kalemi burada analoji için kullanıyor, edebiyatı kastediyorsun anlıyorum; ama ben yazı yazma eylemini de çok seven bir yazar olduğum için bu soruyu direkt kalem üzerinden yanıtlayacağım. Roman ve öykülerimin ilk yazımını  dolma kalemle defterlere el yazması yaparım. Bu bazen 1800-2200 sayfa olur.Sonra onları ilk editöryal çalışmasıyla bilgisayara çekerim. Her ne kadar artık bilgisayar bile değil, tableti de yazmak için kullanmak, teknofil olmak bir yana kalem aslında tarihin en önemli icadı, çivi ile klavye tuşu arasında en uzun süre kullanılmış yazı aracıdır. Babamın dolma kalemini akşamları ılık su banyosunda bir bebek gibi temizleme törenlerinde beni asistanı yapmasından gurur duyan bir çocuktum. "Bir kadının eline en yakışan leke mürekkeptir!" diyen babamın da etkisiyle hala bir dolmakalem fanatiğiyim. Mürekkep, duygu ve düşünceleri beyinden kaleme akıtan kan gibi sıvıdır ve kağıtla buluştuğunda şehvetli bir öpüşmeye benzer, heyecanla yazıya dönüşür, benim gözümde...  Yani kalem sadece kalem değildir, hiç olmadı benim için. Sorunun gerçek yanıtıysa şöyle: yazmaya öyküyle başladım, ilk kitaplarımın hepsi öykülerdir. İlk romanım "İki Yeşil Susamuru, Anneleri Babaları, Sevgilileri ve Diğerleri"ni endişeli bir merakla yazmıştım.

“Şiirin kız kardeşi hikaye” yse romanın onlarla akrabalık derecesi ne peki? Mesela anneleri olabilir mi?

-“Şiirin Kızkardeşi Öykü" bir novella bence... Öykü kadar kısa değil, roman kadar da uzun sayılmaz... Buna rağmen romanı uzunluğu/ kelime  sayısıyla - neredeyse kiloyla- tanımlamaktan yana değilim. Roman, içinde pek çok öykü bulunduran bir edebiyat türüdür.Bence. İyi romancı, onlarca hikayeyi okurun diline/ tenine batmadan birbiriyle içiçe dizen, düzenleyen,kesip biçen ve dikebilen bir sihirbazdır.Öykü/ hikâye, sözcüklerle yapılan ince tasarım, mücevhercilik sanatıdır.Bu yüzden “Şiirin Kızkardeşidir Öykü” Oysa roman bir kurgu sanatıdır. İyi romancı iyi bir mimara benzer. Bir mimar nasıl çizdiği merdiven, pencere, kapıların estetik güzelliği kadaronları yerleştirdiği evin içindeki hayat ve insanla rahatça yaşabilmesine önem verirse, yazar da romanın içindeki hikayelerini öyle akıcı ve doğal biçimde yerleştirir.


Peki içgüdüsel midir sizce yazma dürtüsü? Yazarlık öğrenilebilen bir şey midir? Yoksa yetenek mi?

Yazarlığın okulu yoktur! Bunu "yazı atölyeleri"nde de sık sık söylerim. Edebiyatın, hatta sanatın özü hikaye edebilmektir ve insan ancak hikayeci olarak doğar. Hikayecilik sonradan öğrenilmez. Edebiyatçının yazardan farkı burada yatar.Her kitap yazana yazar denebilir ama her yazar hikayeci değildir, bu yüzden her kitap da edebiyat eseri sayılmaz.Burada edebiyatı ve edebiyatçıyı kutsamak gibi bir tavrım yok. Şunu söylemeye çalışıyorum: nasıl bazı insanlar müzik kulağıyla, perspektif gözüyle, lastik gibi bedenle doğuyorsa, bazılarımız da hikâyeci (story teller) olarak doğuyoruz. Eski meddahlar, Manas Destancıları, hatta şamanlar, kamlar… Okul kitaplarımızda yazıyor: “Dede Korkud bir KAMdı, ozandı” diyor. Dede Korkud Şamandı, şairdi, öyle doğdu diyor işte! Şimdi söyleyeceklerim genç yazarlar için çok önemli, çünkü doğuştan  hikayeci olmak, edebiyatçı olmaya tek başına yetmez, yetmiyor. Burada iyi okur olmak da devreye giriyor ve işte okullar, atölyeler/workshoplar burada işe yarıyor.Tıpkı  karnımızı"fast food" veya ev yemeği/ doğal yiyecekle doyurmak tercihlerimiz gibi, zihnimizi de iyi kitaplarla beslenme şansımızvardır. Bu bilinci okullar, atölyeler bize kazandırabilir.İşte “Şiirin KızKardeşi Öykü” ve “SU”  romanında yazdığım o şimdi ünlü cümledeki gibi “Hayatta en büyük mucize gençken iyi bir öğretmene rastlamaktır!

Yıl 1993 “Balık İzlerinin Sesi” romanınız Yunus Nadi Roman Ödülü’ne layık görülüyor… Öğrendiğiniz ilk anı hatırlıyor musunuz? Neler hissetmiştiniz?

- Çok iyi hatırlıyorum.Çünkü bir yıl önce, ilk romanım "İki Yeşil Susamuru" ile katıldığım Yunus Nasi Roman Ödülü'nde "yılın romanı" ödülünü aynı sayfada ' olay' ve 'hadise'  kelimesini kullandığım için bana vermediklerini söyleyen bir jüri üyesinin roman kriterine pek bozulmuş genç bir yazardım. 1993'de ödüller açıklanmadan önce beni arayıp, roman ödülünü iki roman arasında paylaştırdıklarını haber verdiler. "Balık İzlerinin Sesi"  ile "Kedi Mektupları" Balık ve kedi ironisüne dikkat  çekerim! Yazarın adı Oya  Baydar idi ve ben onun adını daha önce hiç duymamıştım. Oysa onsekiz yaşından beri Attila İlhan'ın çevresinde edebiyat dünyasıyla tanışmış, o zamanlar önce edebiyat dergilerinden geçerek kitapları yayımlanan genç ve usta tüm yazarlardan haberdar olan cin gibi bir kızdım. Oya Hanım'ın uzun yıllar Almanya'da yaşamış, siyasi söylemi güçlü bir akademisyen olduğunu söylediler.Ben gençliğin de vermiş olduğu cesaretle buna karşı çıktım. Hala edebiyat ödüllerinin paylaştırılmasına karşıyım. Bu yanlıştır, eğer çok iyi iki eser varsa edebiyat kriterlerine göre değerlendirme yeniden yapılabilir, ikinci kitaba da farklı bir mödül verilebilir. Neyse, o gün telefonda adamakıllı bağırdığımı hatırlıyorum. Bunun Oya Baydar'la bir ilgisi yoktu elbet, ben hayatımın en önemli ilk edebiyat ödülünü paylaşmak istemiyordum  ve protesto etmek için ödül törenine gitmedim. Tıpkı anne ve babalar gibi her  yazarın  çocukları arasında kendine en çok benzeyen bir tanesi vardır. "Balık İzlerinin Sesi" de benim en çok kendime benzeyen romanımdır. Aynı zamanda en az okunan romanımdır. Her yıl onun 20 yıl sonra anlaşılacağını düşünürüm, bu sayı henüz 19'a inmedi!

“Marifet iltifata tabidir” sözünün karşılığı yazar için nedir? Yazar kendi için mi yazar, okuyucu için mi? Buket Uzuner kim ya da ne için yazıyor?

Yazmak, yazdıklarımı yayınlamadığım zamanlardan beri benim kişisel ve toplumsal sorunlarıma şifa oluyor. Hani yaraya sürülen bildiğiniz merhem misali, yazdıkça meseleleri kafamda çözmeye, o konuda biraz huzur bulmaya ve azıcık nefes almaya başlıyorum. Örneğin, 1990’larda-tıpkı şimdiki gibi- hergün haberlerde ölen gençlerin sayılarıyla ve Bosna’daki katliamlarla içimiz ve dışımızın kan ağladığı dönemde bir iç savaş romanı olan “Kumral Ada-Mavi Tuna”yı yazmaya başladım. Beş yıla yakın çalıştığım roman- ben 3-5 yıldan kısa sürede roman yazamam- aşkı da bir içsavaş metaforu olarak kullanan, bugüne kadar on dile çevrilmiş ve yarım milyondan fazla okura ulaşmış, halen baskıları devam eden bir kitap oldu. Benim için bu da kuşkusuz önemli ama yazarken bana ettiği yardımın değeri başka birşeyle ölçülemez. Bence sanat, sanatçının öncelikle kendisi için yaptığı bir eylemdir.Bu, sanatın doğasındadır, sanat bireyseldir.

Kitaplarınız arasında gezi hikayelerinizin de hiç yadsınmayacak bir payı var. Marquez’in meşhur sözünü biraz tahrip ederek sormak istiyorum. Yazmak için mi geziyorsunuz, keşfetmek için mi?

- Seyahat benim için yazmak kadar yaşamsal bir eylem. Dünyayı ve başka kültürleri merak edip, tanımak fikri,  benim gibi maceraya düşkün bir genç kız için zaten baştan çıkartıcı müthiş bir motivasyondu. Ancak seyahat sırasında seyyahın/gezginin aslında en çok kendisini arayıp, keşfetmeye ve tanımaya başladığını zamanla farkına vardım.Hayat da kendimizi tanımak ve gerçekleştirmek için yapılan bir seyahatin adı değilse nedir zaten?

Balık İzlerinin Sesi, İki Yeşil Susamuru, Kumral Ada Mavi Tuna, Uzun Beyaz Bulut-Gelibolu, Su… Kitap adlarınızı yan yana koyunca yazdığınız bütün hikayelerinin kenarından hep bir su akıyor sanki… Üzerine hiç düşündüğünüz bir şey mi?  Bir tesadüften mi ibaret?

 (Gülüyor…) Dikkatli Oya! Evet, çok doğru bir saptama! Hayvan sembolleri ve Su benim yazı serüvenimin en önemli ögeleri. Su hayatın başlangıcı ve devamlılığı için ilk element.  Ama aslında bu soruyu bir psikiyatrist ve edebiyat tarihçisi benden daha iyi yanıtlar herhalde…


Peki, büyük marketlerde domates reyonunu hemen geçince karşımıza çıkan kitap reyonları ne hissettiriyor size? Sırf kolay ulaşılabilirlik adına doğru bir şey mi sizce?
-          Eskiden ben de kitabın marketlerde satılmasını bayağı bulur, yazıya saygısızlık olarak görürdüm. Ne zaman anne oldum ve özellikle doğumdan sonraki ilk yıl, bir bebeğe bakmanın dünyanın en ama en zor ve sorumluluk isteyen işi olduğunu, o sırada değil kitapçıya çıkmak, saç yıkamanın bile büyük zaman lüksü olduğunu her anne gibi öğrendim, aceleyle en yakın markette alışverişe çıktığımda, çabucak önünden geçilen o kitap reyonlarına duyduğum şükranı bugün gibi hatırlarım. Market raflarında satılan kitaplar hayatında kitapçıya gitmemiş ya da gidememiş insanlara hizmet sunuyor. Babannemin dediği gibi “Altın yere düşmekle değer kaybetmez!”

Hikaye bu ya… Anadolu’da, bir köy okulunda, ilkokula giden 10 yaşlarında bir kız çocuğu bu söyleşimize denk gelmiş olsun. Biz de ona “Buket Uzuner’in sana selamı var” diye başlamış olalım söze…

Onlara, kendi koşullarınızı unutmadan gelecek için kendinize ait hayat hayalleri kurun derim. Ailesinin okula gönderdiği kızlar için her zaman kendilerine ait bir hayat kurma ümidi var. Okula gidemeyen, gönderilmeyen kızların çocuk gelin olarak hayatlarının söndürülmesine yazarın tek başına bir çare bulması olanaksız.Buna hep beraber çözüm üreteceğiz. O kızların anne ve babalarına kızların okuması, meslek ve bağımsızlık kazanmasının gurur verici, onurlu bir süreç, ekonomik olarak da kazançlı olduğu anlatılacak. Kadınlar üzerinden namus-şeref anlayışının bir yalancılık oyunu olduğu anlatılacak! Anlatılacak! Çünkü kadın cinayetleri ve çocuk evlilikleri memleketimizin ve dünyamızın başındaki en büyük beladır.Hep beraber fasıllarda neşeyle söylediğimiz “Henüz girmiş on üç- ondört yaşına/ Gözleri sürmeli köylü güzeli” şarkı- türkülerinden çocuk pornosu kılıklı şiir/güftelerden başlamaya ne dersiniz?

Son olarak Bukez Uzuner okuyucuları için bir müjde istiyoruz! Yeni kitap ne zaman geliyor? Hikayesi belli mi?


- Önce İnsaf ama Oya! derim. “Toprak” yayımlanalı sadece üç ay oldu, biraz gazeteci Defne Kaman’I rahat bıraksak ve Toprak üzerine konuşsak, hazmetsek diyordum…Ama tabii sen de haklısın, yazar da yazmadan duramaz. Elimde öncelikle “Uyumsuz Defne Kaman’ın Maceraları”nın üçüncü romanı “ HAVA” var. Bu, iki veya üç yılda okura ulaşır ama arada sürpriz bir onüç-ondört yaş (!)  ilkgençlik kitabı var, adı “Ah Bir Kedi Olsam!”  Onu yılbaşına okurla buluşturabilirim diye umuyorum. Bir de “Cervantes’in İzinde İspanya Gezi Defteri” var sırada… Senin anlayacağın yolculuk devam ediyor… Her anlamda!

önemli not: Röportaj yazılı olarak KafkaOkur eylül-ekim sayısında yayınlanmıştır. Önce dergiden sonra buradan okuyun :)) 

10 Eylül 2015 Perşembe

ŞU KARAAĞAÇ'I GEÇENE KADAR UMUDUM VAR!

Riyavet odur ki Amasya'nın bir köyünde bir çoban yaşarmış. Köyün ağasının kızına deli gibi aşıkmış. Kız da ona aşık mıymış... onu tam hatırlamıyorum. Ya hikayeyi anlatan o kısmını atladı ya da ben unutttum. Malum sıradan bir cümlede bile genellikle vurgu sondadır. Benim de aklımda hikayenin sonu kalmış. Hikayenin sonunda kız başka köye gelin gidiyor. Düğün gününde bizim çoban kavalına sarılıp dertli dertli çalmaya başlıyor... O sırada yoldan geçen ve çobanın kıza olan aşkını da bilen "görev bilinci yerinde" bir köylü diyor ki "Be Allahın ahmak evladı, kız gelin oldu, gidiyor... görmez misin? Hala gidenin peşinden niye dertli dertli feryat edersin!?"
Çoban kavalı bırakıyor. Bir deve kervanıyla karşıki tepeden başka köye gelin giden kıza doğru bakıyor... Elini kaldırıp tepenin ucunda, köyün tam çıkışında duran Karaağaç'ı işaret ederek diyor ki "Şu Karaağaç'ı geçene kadar umudum var!..."

Bu fotoğraf bana lisede en yakın arkadaşım Özden'in babasının anlattığı bu hikayeyi hatırlattı. Ve hala içinde zerre kadar 'barış umudu' taşıyanları...

Bu kervan o Karaağaç'ı geçene kadar bizim hala umudumuz var!...

6 Eylül 2015 Pazar

BEN ÖZGÜRÜM...

Bir ara çok aşık olduğum bir adama 'yaklaşma kaçınma' çatışması yaşıyordum. Bir yanım deli gibi ona koşmak, teslim olmak "al beni, ne yaparsan yap" demek istiyordu... Bir yanım 'başın büyük belada kızım, arkana bakmadan topukla!' diyordu. Gitmedim. Ya da gidemedim... Günler, haftalar, aylar geçti... Bir gün dedi ki 'Biliyor musun? Bu zevki erteleme oyununu biraz çişini bilerek tutmaya benzetiyorum...' Dedim ki 'Korkuyorum!' Dedi ki 'neden?' Dedim ki 'Sanki seninle yaşanacak bir ilişkide ağzıma sıçılacakmış gibi hissediyorum.' 
'Ah bebeğim...' dedi. 'Ağzına sıçılmak edilgen bir eylemdir! En fazla sende böyle bir şeye izin verme potansiyeli vardır. Sen izin vermezsen, ben dahil, kimse senin ağzına sıçamaz!':)
Bugün bir Nil Karaibrahimgil röportajı okudum. Nil yine yalın, duru, sahiciydi... Yine lafları süslemiyor, eğip bükmüyor, ama her ne yapıyorsa yapıyor, aklını havalandırıyordu. 
Bugün onu neden bu kadar çok sevdiğimi bir kez daha anladım. Bazı (çok az) insanlar öyledir. Çok sorgulatmadan, kabul ettirir. Ben mesela Nil'i bu kadar özgün yapan şey ne diye hiç düşünmedim. Böyle bir soru hiç sormadım. Üstüne kafa yormadım. Çünkü netti. Nil çok özgündü. O öyleydi işte. Sebebi yoktu. Varsa da bunun cevabını aramaktan ziyade durumun keyifini çıkartmanı sağlıyordu. "İyi ki bir Nil'imiz var!"dedirtiyordu... Bugün ilk defa İzzet Çapa'ya verdiği röportajı okurken 'Neden?" derken buldum kendimi. Neden herkes biricik de bazıları daha biricik!? Cevabını gene Nil verdi. 
Daha onunla ilk tanışmamızda ver(miş)ti hem de!
Ondan bir 'özgürlük' şarkısı yapılması isteniyor... Peki o ne yapıyor?
Şöyle yaparsan özgür olursun demiyor. Özgürlüğü tarif etmiyor, kalıplara sokmuyor. Öğüt vermiyor! Onun yerine diyor ki "BEN ÖZGÜRÜM!"
Edilgen degil yani, etken! 
O köye ben gittim, o soruyu ben bildim, "dünya çizgi çizgi değilmiş, öyle değilmiş...BEN GÖRDÜM!" diyor...
Kendi olmak isteyen herkes önce bunu seçmeli galiba! Aldığımız kararların insiyatifi kendimizde olursa gerektiğinde bedelini ödemek de 'dayatmaların' bedelini ödemek kadar koymaz o zaman insana! 
Bu durumda ne yapıyor muşuz?
Akıl vermiyor, yapıyor(muş)uz!
Öyleyse hadi,
hep bir ağızdan
Ben özgürüm!...
Sadece özgürüm...

30 Ağustos 2015 Pazar

SENİ 'DENEK' SEÇTİM PİKAÇU!

Büyüdükçe, acı çekeceğini, baş edemeyeceğini hissettiğin an topuklamayı öğreniyorsun. Hani biraz 'erkekliğin onda dokuzu kaçmaktır' daki gibi bir şey. Baktın yenileceksin, en iyisi savaşma! İyi hoş da bu biraz hayatın "yaşama" butonunu pas geçmek gibi de bir şey. Hatta gibi değil öyle. Öyleyse sıra kaçmadan, hem yaşayıp hem zarar görmemeyi öğrenmekte! Tamam kabul ediyorum. Bu ilkinden biraz daha zor. Ama öğrenebilirsen tadından yenmeyecek bir durum. 
Kaçma!
Yaşa...
Dibine kadar yaşa... 
ama finale geldiğinde de ağlama. 
Sonra bana haber ver.
Sen yaptıysan, ben de yapabilirim demek çünkü bu. 
Evet, eminim. 
Birimiz yapabiliyorsak, hepimiz yapabiliriz!
Aramızdan biri ilk cinayetini işlediğinde, aslında hepimizin katil olabileceğini de ıspatlamıştı çünkü. 
Ama tabi kötü emsal emsal olmaz derler. 
Öyleyse Neil Armstrong'u hatırla. 
Adam Ay'a gitti yahu! 
Benim başım kel değil.

Sabır neydi?

Yaklaşık iki buçuk ay önce bir sabah koşma sevdasıyla uyandım. Rüya görmüş gibi... Blogumu düzenli okuyanlar Hatun'umun da hayatıma bö...