25 Aralık 2013 Çarşamba

4'e 10 kala

O anlattı sen dinledin. Sen anlattın o dinledi. O ayaklarını karnına doğru çekmişti. Sen duvara dayamıştın. Onu gördüm dedin. Dün akşam üstü, saat 4'e 10 kala. Biz arabanın içindeydik. Onlar yaya...
öylece gidiyorlardı...belki bir hırdavatçıya, belki bir ayakkabıcıya, belki çilingir arıyorladı, belki öyle, amaçsızca...

onlar gidiyordu.
Biz duruyorduk.
Kırmızı ışıkta.
Saat kaç dedim.
4'e 10 var dedi.
İçimden ılık ılık bişeyler gitti...
Sonra onlar da gitti.
Sonra solumuzdan bi kuş uçup geçti.
Sonra başımızdan bi uçak geçti.
Sonra yanımızdan bi sarı taksi.

Bi tek biz kaldık orda sanki.
Bi tek biz gidemedik.
Bi tek biz...
orda öyle saatlerce,
bize yanacak bi yeşil ışığın götünü bekledik.
Meret.
Yanmadı gitti...

ve şimdi bütün saatler, hala...hep...4'e 10 var sanki!? dedim. Dahası...gözleri hala şiir gibiydi...
Bizimki doğruldu yatakta,
 siktiret...!
 dedi.



21 Aralık 2013 Cumartesi

Ne ihtilali? Laf çıkarmayın!


Geçen yıl bir arkadaşım annesiyle arasında geçen traji komik bir hikayeyi şöyle anlatmıştı. Arkadaşlarıyla birlikte ihtilal günlerinin tartışıldığı bi ortama annesi geliyor. Mutfağa girip bişeylerle meşgul oluyor, derken içerden gelen sesleri duyup salona gelerek kızına şöyle bir cümle kuruyor: Ne ihtilali ne yasağı ne ızdırabı. Laf çıkarmayın!!! oturun oturduğunuz yerde.
Huyumuz kurusun...her durumda güleriz ağlanacak halimize.
Biz de gülmekten kırılmıştık resmen. Ne ihtilali, laf çıkarmayın! :)

Benim yaşımdakiler ve bizden sonra gelenler Seksen ihtilalini ve o dönemde yaşanan acıları büyüklerimizden dinledik hep. Konuşmanın, yazmanın, çizmenin ve neredeyse yaşamın kendisinin  "yasak" olduğu, ızdıraba dönüştüğü, illallah dedirttiği günleri...
İşkencede tırnakları çekilen liderleri, cinsel organlarına elektrik verilenleri, copun vücuduna girmesine mağruz kalanları...daha da saymayım isterseniz.
En cahil, en dünyadan bi haber, en güdük kafalılarımız bile hiç okuyup merak etmediyse bile, sağdan soldan, ya da kendi masasında hiç konuşulmadıysa bile yan masadan duymuştur mutlaka.
Bişeyler çalınmıştır illa ki kulağına.

Biz sindirilmiş anne babaların çocukları olarak büyüdük. İşkencenin alasını görmüş, kendi yaşamadıysa kuzenininkine, oğlu yaşamadıysa arkadaşının oğluna yapılanlara tanık olmuş anne babaların.
Onca acıdan sonra...sindirilmiş kelimesini de bir "aşağılama" kelimesi olarak kullanamıyorum elbette.
Hepimizin bir dayanma sınırı var. Hepimiz bi yerlerde, bi şekilde, bi ölçek de olsa sindirildik.

Okulda hocamız sindirdi bazen. Evde abimiz, iş yerinde amirimiz oldu bazen bunu yapan. Bazen de en yakın arkadaşımız belki.
Kimisini kocası sindirdi, kimisini karısı.
En cesur, en kendinden emin olanımızın bile bi şekilde bi yerlerde kimse görmediyse kimseye göstermediyse bile, kendi içinde pıstığı anlar olduğuna eminim.

Hepimizin "biri ışıkları yaksın artık" diye umduğumuz, karanlıktan korktuğumuz anlarımız var.

Derken...

Biri geldi, bi ampül yaktı  tepemize.
Ak'ım dedi. "Aydınlığım, sizi de aydınlatacağım"

Ne var ki, o günleri bilmeyen biz, hiç görmediğimiz kadar zifiri karanlığı o ampülün yandığı bu dönemde gördük.
Gözümüzün önünü kararttılar.
Bazılarımız "kör" edildik.
Kafasına gaz fişeği yiyen Lobna "35 yaşımdan,5 yaşıma döndüm" dedi. Ne anladık bu cümleden, ne hissettik?
Birinin babası gazdan kaçayım derken, kalbi sıkıştı, kalp krizi geçirerek öldü(rüldü).
Birinin çocuğu uyu(tuldu), hala uyanmasını bekliyor ailesi başında.
Biri evladını kaybetti.

Bu gün , bir baba için, bi sabah uyandığında oğlunun yolsuzluk suçuyla gözaltına alınmasını öğrenmesinden daha acı ne olabilir ki? diyenler, o gün "Bir baba için, bi sabah uyandığında oğlunun öldüğünü öğrenmesinden daha acı ne olabilir ki?" demedi.

Şanlı polisimiz tarih yazıyordu...!!!

Haklarını teslim etmek lazım.
Hakkaten tarih yazdılar.
Alnımızın ortasına koca bir kara leke işlediler.
İnce ince, ilmik ilmik işlediler.

Bi tek şunu akıl edemediler, birileri sizi "maşa" olarak kullandığında, her kalenin üzerine "piyon"gibi en önce sizi saldığında, unutmayın ki kendi götleri sıkıştığında da, en önce "sizi" harcarlar.
Bu hep böyle olmuştur.
Hep de böyle olacak.


Efendim?
Duyamadım.
Yok canım, daha neler...
Laf çıkartmayın!





Fotoğrafçının sitesi için :http://www.frauking.de/

17 Aralık 2013 Salı

Feodal kalıntı ve mübarek bir anne!


Yılmaz Odabaşı'nın şiirleriyle lisedeyken tanışmıştım. Bi dönem elimden düşmüyordu. Emiyordum, süzüyordum...eritip kendi hamuruma katıyordum sözcüklerini. Öyle bir aşkla, öyle bir iştahla seviyordum kalemini.
Aynı dönemde "mahkemeyi yol eyledik bu sene" türküsü çalıyordu kendisi. Hakkında durmadan dava açılıyordu.  Muhtemelen"Vatan, uğrunda ölen varsa vatandır" dizelerine inat yazdığı   " Bayrakları bayrak yapan, bayrak imalatçılarıdır. Toprak, eğer uğrunda ölen varsa utanmalıdır!" dediği "cehennem bileti" şiiri yüzünden  mahkeme yolunu su yoluna çevirmişti.
Her dönem olduğu gibi o dönem de içerliyordum bi şeylere. İçimde durmaksızın bir öfke köpürüyordu. Her ne sebeple olursa olsun bir "fikrin" yargılanması insan-oğlunun en ilkel icadıydı işte ve hala öyle.

Ne var ki  hiç bir hayranlık tek başına bir bütünü kapsa(ya)mıyor. İyi olacak hastanın doktor ayağına gelir misali bi gün öğle saatinde okul kantininde, bir elimde tost, bi bardak çay ve önümde O'nun kitabı açıkken, dünyalar güzeli esmer bir kız yanaşıyor yanıma. Küt diye bi sandalye çekip oturuyor.
-Merhaba! sever misin Yılmaz Odabaşı'nı.
-Çook!
-Tanışmak ister misin peki?
-Yook!

demek varmış...

demedim oysa.
-Deli misin sen? hem de nasıl... ama nasıııılll? :)
-Teyzemin sevgilisi. İstersen tanıştırabilirim yani.
-Şaka yapıyorsun....yo yapmıyorsun! :)

Yapmıyordu.
Eylem'in teyzesiyle birlikteydi sahiden.
İlerleyen günlerde Eylem en yakın arkadaşım, Yılmaz Odabaşı da artık  çok da sevmediğim bi şair olacakmış.
Nerden bileyim.

Gene böyle bir kış vakti "ellerimde çiçekler kapında sırılsıklam" modundaydım.  :)

İçime kocaman bi sevinç, üstüme cicilerimi giydim ve nihayet deli gibi hayran olduğum o şairle  yüz yüzeydim.
Bilirsiniz işte...
Bir sohbet bir muhabbet derken, Eylem bir sigara yaktı.
Yakmaz olaydı.
Gönlümün fatihinden şöyle bir cümle çıktı "Hadi ben neyse, teyzenin karşısında sigara içmeye utanmıyor musun Eylem?"
Bi şaşaladım.
Biraz ağzımı açtım...ve bi müddet öylece kaldım.
Nihayet kendime geldiğimde, şaka yapıp yapmadığını anlamaya çalışıyordum ki,  Eylem direk sordu. "Nasıl yani?"
"Nasıl yanisi yok işte, çok ciddiyim. Vardır yani benim böyle feodal kalıntılarım" dedi.

Bende aşk o saniye bitti.

"Sigara sağlığa zararlıdır" dersin, eyvallah.
"Henüz çok gençsin be güzelim, kendini niye böyle zehirliyosun?" de, onu da anlarım.
Ama bu ne be gözünü sevdiğimin insanı.

Ufku ötelerde, aklımın içinde çığırlar açan bi adamsın sen yahu!
Geçmiş karşıma diyorsun ki "feodal kalıntı"

Başımıza her ne halt geldiyse ve hala geliyor ve de gelecekse faili hep o muhteşem feodal kalıntınız değil mi be adam?

Feodal kalıntınızı yiyim sizin e mi?
Özgürlük, aydınlık diyen dillerinizi, böyle feodal kalıntılarla buruşunuzu yiyim. Sokakta eşitlik derken kaldırdığınız sol elinizi farkında olmadan sağ elinizle büküşünüzü yiyim.

Bi gidin ya...
Valla!
Harbi harbi gidin.
Başka türlü bi aydınlık, başka türlü bir özgürlük anlayışı giyinip gelin.
O zaman beklerim.
Gene baş tacı ederim.
Ama bu halinizi, nasıl desem... açlıktan ölsem, gene yiyemiyorum.
Miğdeme dokunuyorsunuz.
Bünyem kabul etmiyor işte.
Ne yapayım.

Tuhaf bir geçiş olacak biliyorum ama; size bugüne kadar bir erkekten işittiğim en güzel cümlelerden birini  söyleyeceğim.
Bi bardak çay var elimde. Bırakıyorum masaya, mutfağa doğru gidiyorum. Nereye? diyor.
"Sana da çay getirmeye" diyorum.
"Lütfen! diyor. İşte ben rahatsız oluyorum böyle şeylerden, ben kendi çayımı alırım."

"Aşkolsun" diyorum. Ne farkeder. Bi bardak çayı versem ne olur, vermesem ne olur!?
Çok şey.
İnanın çok şey oluyor.
Çayı vermekle bişey olmuyor da, bunun senden bir görev gibi beklenilmesinden çok şey oluyor.

O ne mübarek bir anneymiş öyle be!
Milyonda bir gibi.
Çölde bi bardak su gibi.
Oğluna üfürükten  bir "feodal kalıntı" aşılamamış.
Vay arkadaş! :)

Demem o ki sevgili yurttaşlarım :)
Siz siz olun, kendini aydın sanan "feodal kalıntı" sahibi sözüm ona özgürlük-çülere kanmayın.
Gördüğünüz her yurdum kadınını da üstünde un gördündüz diye, değirmenci sanmayın!

Bu gece bunları sayıkladım.
Haydi sağlıcakla kalın.
Öperim...









15 Aralık 2013 Pazar

Ayı'nın gızı götün alaf saçıyo ay!

Sekiz yaşında, bir yaz gecesi,  babannemle koyun koyuna yatarken çişim gelmişti. "Babannee çişim geldii" dedim. Kaldırdı götürdü beni tuvalete. Geldik yattık tekrar yerimize. On dakka geçmeden bi daha "babanne çişim geldi benim" dedim.
Üşenmedi. Tamam kızım dedi. Kaldırıp götürdü bi kere daha.
Karanlıktan korkuyordum galiba. Tam hatırlamıyorum.Niye gidip tek başıma yapmıyordum ki...bi açıklaması vardır mutlaka.
Netekim çiş bu. Mesanede durduğu gibi durur mu?
Durmuyordu o gün benimki.
Bi daha...
"Eeeeh! Yeter, yok çişin mişin. Oyun mu oynuyon sen benle" dedi bu kez. Onla dalga geçiyorum sandı heralde. Götürmedi.
Sen misin götürmeyen?
İki dakka, üç dakka, beş...derken, foşur foşur bıraktım yatağın içine. Eşşek kadarım. Az değil. Sekiz yıl yaşamışım... :) ama işte beni tuvalete götürmüyor diye Babannemi yatağa işeyerek  cezalandırmaya karar vermişim.   Allah taksiratımızı affetsin :)
Bi de yaz...sıcak...üstüne benim ortama yaydığım idrarın sıcaklığını da ekleyince, babannem biraz fazla sıcakladı tabi. Anlamadı önce. Benim kendi sıcağım sandı. Döndü bana doğru " Ayının gızı, götün alaf saçıyo ay" dedi.
Tutamadım kendimi, başladım o yaştaki bütün çocuklar gibi kikir kikir gülmeye...o esnada olanlar oldu zaten. Bizimkinin eline bi ıslaklık hissi değdi. "Tu sana, eşşek sıpası" demesiyle üstümüzdeki pikeyi kaldırıp yere çalması bir oldu.
Şimdi böyle, benim minik Hatun'um kucağımda yatarken, bi sıcaklık geliyor üstüme. Malum, kişi kendinden bilir işi. İşedi sandım fıstığımı. Ama nasıl bi sıcaklık. Kaynar kaynar...başka bi açıklama gelmedi aklıma. "Eşşek seni, işedin de mi" diye kaldırıp koydum kenara.  Bi baktım, kup kuru kucağım. Hiç kabahatimiz yok muş meğer. Sadece  "götü alaf saçıyomuş" azcık benim fıstığımın. Kat kaloriferi misin mübareğin kızı?
Demek ki...



dipnot: Alaf, Babannemin dilinde alev/ateş manasındadır. ;)

10 Aralık 2013 Salı

Hatuuuun geliyor...!



Selim: Sen o köpeği 6 ay yaşat dile benden ne dilersen!
Müdürüm: Sende o potansiyel var Oya! var var olmasına da, üzülerek ben de 4 ay veriyorum. Sen özgürlüğüne çok düşkünsün. Bi süre sonra, O özgürlüğünü kısıtlamaya başladığında içten içe ona kızmaya başlayacaksın!
Nilgün hanım efendiler : (ki kendisi de müdürüm olur, denizde kum bizde müdür  anasını satayım. topu topu 10 metre karenin içinde kolunu sallasan müdüre çarpıyor)  Al kız Oya! çok çaresiz kaldığında ben yardım ederim sana!
Mete: Selim çok bile süre vermiş, bakamazsın.
İbo : Çok zooor...bi daha düşün.
Yelda: En büyük fobim biliyorsun. Evine gelemem.
Ayfer: Bi daha sana gelemiycem demek ki...
Muhammet: O köpeği alırsan ya açlıktan ölür ya da ilgisizlikten.
Eski manita: Çok zoor...ama ne desem boş biliyorum. Koydun kafaya bi kere! Hatta bu kadar çok istiyorsan ben alayım onu sana!

Savunma vermeyeceğim.
Muhatabı olmadığım suçlamanın niye savunmasını vereyim değil mi?
Meğer ne pis bi imajım varmış gözlerinde:)
Allah esirgesin yani. İnsan düşmanına diyemez bunları yahu! Tamam. Kabul ediyorum. Dost acı söyler ama dost aynı zamanda "bildiğini" söyler. Bilmediğini değil.

Size şu kadarını söylüyorum efendiler: Ya eksik tanıyorsunuz beni, ya da sahiden hiç tanışmıyoruz! diyor...ve asıl konumuza dönüyorum.

Ben bu yıl, yeni yıla bi köpekle gireceğimi bilmiyordum.
Daha bir ay öncesine kadar aklımın ucundan bile geçmiyordu. Dahası bu benim ilk deneyimim sayılır.
Kuş besledim bi de su kaplumbağası. Hepi topu bu. İçinde kedi ya da köpek olan bi evde yaşamadım hiç.
Mızmızlandığında ne yapacağımı bilmiyorum...
Yazı yazarken gelip kucağıma oturmak istediğinde derdimi nasıl anlatacağım onu da bilmiyorum.
Bi sabah uyandığımda karnımın sıcaklığının meğer ondan geldiğini farkettiğim o anda ne olacak?
Eve biraz geç geldiğimde bana nasıl bir muamele uygulayacak?
Hiç bi fikrim yok.
Hepsini yaşayıp görücez...

Ben erkek istiyordum ve de insan ismi koymayı. Ne alaka bilmiyorum işte, öyle esmişti aklıma. Diyelim Ahmet mi koydum? Ahmet efendi diye seslenecektim. Öyle hayal ediyordum...
ama bi kız gelecek.
Çok fettan bişey olacak diye tahmin ediyorum...ve de karakterli.
Ha adı mı?
Hatun olacak.

Hatuuun'um diye seslenicem,
Oooyeee diycek. :)

Bana çok şey öğreticek...hissediyorum.

7 Aralık 2013 Cumartesi

5'ten sonra tufan...

Onun içkisi bitmiş, benimki daha yarımdı. Bi saat sonra Beşiktaş'ın maçı vardı. Hadi daha maça yetişicez dedi.
Sen git dedim.
Ben gelmeyeceğim.
Neden? dedi.
Elimdeki bardağı gösterdim.
Zaten şunu da içip, yatacağım.

O gece, o maça gitmedi.
Ben de yatmadım.
Üçe kadar kavga edip, beşe kadar seviştik.
7'ye kadar saymayı, daha öğ-re-ne-me-miş-tik.

5 Aralık 2013 Perşembe

Ertuğrul Özkök'e hitaben; bu öpücüğü bana lutfeder misiniz?


"İtiraf edeyim, en solcu günlerimde bile, Ahmet Arif'in hasretinden prangalar eskittim kitabındaki şiirler, benim aşk dünyamda fazla yer bulmamıştır. Bir kadına hiç bir zaman o kitaptan şiirler okumadım.O cümleler bana fazla folklorik, hadi açıkça yazıyorum köylü gelirdi."

Yukardaki cümleler Ertuğrul Özkök'ün 26 Eylül'de Hürriyet"teki köşesinde yazdığı yazıdan bir bölüm. Yazıyı sonuna kadar okudum, döndüm, dolaştım, soluğu yeniden bu cümlenin başında aldım.
Şu cümle geçti içimden. Kendi içinde "köylü kompleksi" olmayan bir adam, bu şiiri köylü bulabilir mi?
Ha bu yaptığıma dahiyane bir tespit diyebilir miyiz? Hayır. Zira buna benzer yorumları kendisi için en ağır şekilde yazmış, yaz(abil)miş bir adam.
Defalarca "sonradan görme" bir entellektüel, sonradan görme bir aristokrat, sonradan görme bir bilmem ne tabirini kullanmış, sözüm ona kendini en ağır şekilde eleştirmiş bir adam.

Sözüm ona diyorum çünkü; Ertuğrul Özkök ve onun konumunda olan bir çok insanın samimiyetine hep kuşkuyla yaklaşıyorum ben. Şimdi bunun nedenlerini yazsam, ap ayrı bir yazı konusu çıkar. Konu dağılır, gerek yok.
Kaldı ki yüzde yüz samimi olduğunu kabul etsem bile, kendini herkesten çok ve önce yermenin aslında her zaman bir "özgüven" belirtisi değil; çok gerçek, kemikleşmiş bir kompleksin üstünü örtme yöntemi olduğunu düşünüyorum çoğu zaman. Hani arada bir evet; ama defalarca takıntılı bi şekilde bunları yazan bir adamın/insanın iç dünyasının çok ciddi arazlar taşıdığına inanıyorum.

Belki de büyük bir gaflet içindeyim, bilemem :) ama aynen böyle hissediyorum.

18 Ağustos'ta yazdığı "Cameo ve sandalet" başlıklı yazısından bir bölüm: Cameo, süper starların bazı filmlerde, küçük yan rolleri oynamasına deniyor. Yan rolleri oynamak, başrolden vazgeçebilmek, egonun kendi kendini terbiyesi" diyor ve devam ediyor " Cameo'luk gerçek bir başrol oyuncusunun yükselebileceği en yüksek rütbe"  ve yazının finalini şu cümleyle getiriyor "Hayatımın geri kalan kısmında, harika yan rolleri oynayacağım, iyi bir başrol oyuncusu olamadım; ama harika bir cameo olacağım"

Böyle yazmıyor mu? deli oluyorum. Resmen çileden çıkıyorum. İnanmıyorum çünkü, inanamıyorum.
Gerçek gelmiyor. Kendini bile kandıramazsın ki bunla, bana nasıl yutturmaya çalışıyosun? diyorum.
Çok mecbur kalsa, kabullenir belki ama; asla iştahla oynayamaz -yan rol-ü. O gömleği giyinir en fazla ama taşıyamaz. Ahan da buraya yazdım!

Ha belki dener, deniyordur. Denerken ki samimiyeti de gerçektir, bak ona inanırım; ama kötü bir denemeden öteye de gidemez diye düşünüyorum.
Yap(a)maz.

Ne var ki tüm bu samimiyet sorgulamalarım, kendi kendime "gıcık" olmalarım bi yana dursun, son günlerde çok enteresan bişeyler oluyor Ertuğrul Özkök'e.

Gittikçe cesur,
gittikçe perfasız,
gittikçe tuhaf,
gittikçe gidiyor... Ertuğrul Özkök.

Freni patlamış gibi, zemberekten boşalmış, önünü sonunu kestiremiyor, kestirse de sahiden sallamıyor gibi yazıyor.

Bi bahçeye dalmış, erikleri cebine indirmiş koşarken tam, son anda bahçenin sahibi ihtiyar amca gözüküyor da köşeden, bizimki  çıkarıp pipisini gösteriyor ona sanki!
Öyle güzel bir nanik yapıyor ki herkese, her şeye...
Bayılıyorum...
Kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış insanlar gibi fütursuz yazıyor...
gemiyi azıya almış gibi yazıyor, aklımı başımdan alıyor... Ertuğrul Özkök.

Kolay değil.
Beni de anlayın! :)
Bir okuyucusu olarak onca zamanlık kötü hukukum var kendisiyle.
Gıcık ola ola okudum.
Hadi ordan! diye diye okudum.
Allah seni bildiğini gibi etsin! diye diye okudum...ama hep okudum.

Bu çok mühim bişeydir, size sinir olan birinin sizden kendisini ala-ma-masını sağlamak, olağanüstü bir marifet gerektirir. En azından ben böyle olduğuna inanıyorum.

Ve...benim için nirvanaya çıktığı gözümde ilahlaştığı 2 Ekim 2013 tarihinde yazdığı "Hapse girmeden yapmak istediğim 10 şey" başlıklı yazısının finaline geliyorum.

Diyordu ki orda da "Netice, sevgili trikotöz kardeşlerim, şu naçiz bedenim şu tuhaf ve sapık kafam, şu avare tavşan kardeş ruhum, işte bu andan itibaren, ellerinize, intikam şehvetinize, rövanş hazlarınıza ve giyotininize amadedir. Tecavüz edeceğiniz kadar edin. Bi insanın yapacağı en şerefsizce şeyi yapacağım. Madem mani olamıyorum, zevk almayı deneyeceğim"

dediği yazı.

O gün köşesini okudum...ve aynen şöyle hissettiğimi hatırlıyorum. Masal bu ya...
kader ağlarını örüyor, ve  bi gün bi  köşe başında çarpışıyoruz...
Afallıyorum önce, ne söyleyeceğimi bilemiyorum.
Sesim titriyor...her heyecanlandığımda olduğu gibi, yine.
Sonra derin derin nefes alıyorum...
kendime geliyorum ve hep  sormak istediğim, tam da o an için hep cebimde gezdirdiğim o iki soruyu soruyorum.
1-Kendinizden bu kadar nefret ettirmeyi nasıl başarabiliyorsunuz?
2-Bu öpücüğü bana lutfeder misiniz?


2 Aralık 2013 Pazartesi

Ehlileştirilmiş kadın!



Yanlış hatırlamıyorsam, Neitzsche Ağladığında'da geçiyordu. Orda diyordu ki zat-ı muhterem: Nerde çok güzel bir kadın varsa, orda onu düzmekten yorulmuş bir adam vardır sadece.

Evet, aynen böyle söylüyordu. Lisedeydim, cümlenin türkçe mealini tam da idrak edememiştim aslında. Ne demek şimdi bu? Niye böyle söylüyor, nasıl böyle söyleyebiliyor?
Güzel olsan kabahat, çirkin olsan kabahat.
Ki neye göre kime göre? bundan bahsetmiyorum bile.
Giyinip şıkır şıkır sokağa çıktığında, kaşınıyor olma ihtimalin illa ki var.
Süklüm püklüm ortalıkta dolaştığında, gene aynı güruhun fikri sabitesi üzerinden, eşin ya da sevgilin tarafından altadılman mübah.
Kilo alsan "sen de kendini ne kadar bıraktın öyle?" kilo versen "hayırdır, bu ara sende bi şeyler var!"

Yetmez! klasiktir hani, sokakta hanfendi, mutfakta aşçı, yatakta fahişe olacaksın. Her koşulda, her durumda "erkek egemen dünyaya" iyi bir hizmetkar olacaksın, el pençe divan duracaksın karşılarında.
Mümkünse yatakta "her şey" ol efendi hazretlerine ama; sakın sokakta "kancık gibi" kuyruğunu sallama.


İtahat et! baş kaldırma, fiilen değilse de psikolojik bir linçe kurban gitmek istemiyorsan, atalarının öğretilerine sadık kal her koşulda. Sorma, sorgulama!!!

Gir mutfağa, elini korkak alıştırma, mümkünse "yoktan" var et. Bi şekilde kaynat ocağın altını. Yuvayı diş kuş yapar illa ki, unutma!


Ve lütfen, kimse bana amma dramatize etmişsin be güzelim, şu yaşadığımız hayat böyle mi? diye çemkirmesin.
Az önce haberlerde izledim, kocasının askerden gelen erkek kardeşi tarafından dokuz bıçak darbesiyle öldürülen 26 yaşındaki gencecik bir kadının cenazesini.
Yığınla erkek bunu elini kolunu sallaya sallaya yaşarken, el birliğiyle Deniz Seki'nin hayatını bitirmeye cürret etmedik mi?
Daha dün, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde bir kadın milletvekiline, Bülent Arınç "Lütfen konuşurken gözümün içine öyle bakmayınız, ben çok müteessir olurum!" dediğinde, aslında bu topraklarda yaşayan her kadının alnının ortasına nişan almış olmadı mı?


Dik alası oldu hemi de!



dipnot: fotoğrafçının sitesi için: http://www.eleneusdin.com/

28 Kasım 2013 Perşembe

Bir kedim bile yok, anlıyor musun? ve Mehil Gökçek yeniden aday, ötüşün kuşlar ötüşün...

Sürü halinde gezen sokak köpeklerinden bile korkmayan ben, kediden korkuyorum. Çok tuhaf olduğunu biliyorum ama durum bu. Özellikle de göz göze geldiğimiz o anda, acayip bi his geliyor içime. Üzerime atlayacak, beni tırmalamaya başlayacak(mış) gibi hissediyorum. Sonra lisedeyken gördüğüm o garip rüyalar geliyor aklıma. Uzunca bi süre hep aynı rüyayı görmüştüm. Ayağıma ya da elime bi kedi yapışıyor, elimi ayağımı sallamaya başlıyorum ama o kedi bi türlü benden sıyrılıp gitmiyor. Kan ter içinde uyanıyorum sonra, mutfağa gidip bi bardak su alıyorum. Sonra gidip yeniden kafamı yastığa koyduğumda, uzun süre uykuya direniyorum. Çünkü uyursam, aynı rüyanın devam edeceğinden korkuyorum...garipti.  Neyse ki geçti gitti...
Ha ama bunu böyle anlatıyorum diye, bi yerde gelip ayağımın dibine bi kedi girdiğinde "ay-oyy" sesleri çıkarıp, kediyi ordan uzaklaştırmaya çalıştığımı sanmayın sakın. Hiç yapmadım! Aksine, hep o duyguyla savaştım. Korkmuyor(muş) gibi yapmaya, hatta onu geçtim, sevmeye çalıştım. Elimi korka korka uzattım hep sırtına...tedirgin tedirgin okşadım. Ne yiyorsam o an, ucundan koparıp önü
ne koydum; ama mümkünse göz göze gelmemeye dikkat ederek hep. Belki çocukluğuma inmek gerek, bilmiyorum. Kediyle aramızdaki ilişkinin en azından görünen yüzü tam da böyle. Görünmeyeni ben de çözemiyorum. Deşmek lazım;  ama ondan da korkuyorum. Gerek yok. İyi böyle. Onu uzaktan sevmek, aşkların en güzeli bence. Burda babannem girsin gene devreye: Allah herkesi yerinde mutlu etsin! desin. Amin :)

Gelelim bugüne, akşam üzeri saat beş'e. Forum Avm'de bir pet shop'a giriyorum, görev icabı Ahmet bilmem kimle görüşmem gerek. Kasada oturan adam "buyrun benim" diyor. Kendimi tanıtıyorum, sonra her zaman yaptığım gibi "nasılsınız" diye soruyorum ve hemen arkasından "falanca şirkete  olan şu kadar borcunuzu neden ödemediniz Ahmet bey?" diye ekliyorum. Bana noluyosa? Ben bu işi neden yapıyorum??? Anlayan beri gelsin. Ya da vazgeçtim, hiç o zahmete girmesin. Boşversin...! Ha ille de bişey söyleycekse "banane kızım? başlarken bana mı sordun?" desin. Haddimi bildirsin.
Neyse, geçelim bu bahsi. Asıl meselemize gelelim. Ne diyordum? hah, kedi. Onunla kaderimiz belli. İmkansız aşk bizimkisi. Çok kassam stockholm sendromu gibi, korktuğuna tapınma psikolojisi gibi bi şey olurdu en fazla, ki o da takdir edersiniz ki pek sağlıklı bi şey olmazdı. Hoş, aşkın hangi türlüsü sağlıklı ki? diyebiliriz tabi buna da ama; bu bile bile lades olurdu. Hiç gelemem.  :)

Ama bak, köpeğe gelirim işte.
Her türlü gelirim hem de.
Ne tekim Ahmet beyle anlaştık. Borcunun bi kısmını hemen o anda ödedi. Kalanını da en kısa zamanda ödeyeceğini taahhüt etti.
Yorgan gitti.
Kavga bitti.
Çıkmam lazım ordan.
Ama çıkamıyorum, sürekli bi laf kalabalığı yapıp, orda geçirdiğim süreyi uzatıyorum;  farkında olarak ya da olmadan. "Şu ne kuşu? iki kez aldım ama bakamadım " diyorum. "Hem Melih Gökçek yeniden aday oldu, ötüşün kuşlar ötüşün" diye ekliyorum.
Saçmalıyorum; ama herkes gülüyor...demek ki güzel saçmalıyorum :)

Sonra "şu köpeğin cinsi ne?"  diye soruyorum.
Pitbull'a benzetiyorum.
Boxer çıkıyor.
Bozuluyorum ama çaktırmamaya çalışıyorum :)

Daha pitbull'la boxeri ayıramayorsun, bi de köpek sahibi olmayı hayal ediyorsun be kızım? demezler mi insana.
Derler,
de...
kimin umrunda!

Aşısını sordum, ne aralıkta yapılıyor?
Çişini sordum, ne kadar sürede öğreniyor?
Mamasını sordum, ne yiyip ne içiyor?

Daha nelerini merak ediyorum, bi bilsen.
Daha tanışmadık, yüzünü bile görmedim.
Kim bilir neye benzeyecek gözlerin?

Öğrenene kadar kaç defa yatağıma işeyecek, beni delirteceksin?
Kaç kez sarılıp ağlıycam sana?
Kaç kez gelip yüzümü yalayarak uyandıracaksın beni sabahları?

Ben klavyenin başında böyle yazarken tıkır tıkır...bu ses yüzünde nasıl bi ifade yaratacak?
Engel olmaya çalışacak mısın mesela, kıskanacak mısın? Rol çalmaya çalışan sevgili gibi, gelip sırnaşacak mısın?

Beni benden alacak mısın?

...ve sen de beni merak ediyor olabilir misin?
Misal oturduğum apartmanın adını,
kapı numarasını,
çarşafımın desenlerini,
anahtarlığımın şeklini ve DAHA NELER'imi :)










24 Kasım 2013 Pazar

Aynı yatakta koyun koyuna...ama belki de başkasının koynunda!?

Gözün gördüğünü yazmak, anlatmak başka bi şeydir. Görünenin arka yüzünü merak etmek, orda aramak, ora'yı bulmak çok başka.

Ora'yı deşebilir , ordan çıkacak suyla kendi çimentonu karıştırıp bambaşka bi harç karabilir, yepyeni bi duvar örebilirsin aslında. Alman fotoğrafçı Paul Schneggenburger'in bu fotoğraf çalışmasını görünce aynen bu duygu geçti içimden. Görünenin arkasını aramak, söylenenden fazlasını öğrenmek, dinlediğinden çoğunu duymak... "Sanatçı" dediğimiz şahsiyetler galiba tam da bu yüzden var.

Paul Schenggenurger'in bunu neden yaptığını bilmiyorum tam; akıl yürütüyorum sadece şu an. Bu yüzden aklına gelmiştir diyorum. The Sleep of the Beloved diye bi proje kuruyor kafasında ve hayata geçiriyor. İsteyen çiftler fotoğrafçının evine gidip gece 12'den sabahın 6'sına kadar simsiyah çarşaflarla örtülü yatağa kuruluyor. Fotoğrafçı makinesini uzun pozlama yöntemine göre ayarlıyor ve çiftleri uykusunda fotoğraflıyor.

İster miydim? Evet. Yapar mıydım? Hiç bilmiyorum. Belki yapardım da sonrasında o fotoğrafları görmek istemeyebilirdim. Gerçek,  çok "gerçek" olduğunda çok can yakıcı bişeye de dönüşebiliyor zira. Muhtemelen korkardım; görebileceklerimin duygusundan.

Sizi bilemem ama; kendimi çok suçüstü yakaladım ben. Çok olmuştur bana, birini dinliyor gibi gözükürken aslında hiç dinlemediğimi farkettiğim bi an, birine "nasılsın?" diye sorduğumda aslında cevabını hiç merak etmediğimi, bi mekanda otururken, sadece orada "gözüktüğümü" işin aslı hiç de orda olmadığımı, aklımın ve ruhumun çok uzaklarda olduğunu hissettiğim anlar zinciri.
Ucuca bağlasam, burdan Fizan'a gider.

Yeme şimdi beni. Mutlaka sana da olmuştur, hatta yanındakine, hemen arkandakine de.
Belki bi sinema koltuğunda oturuyorsun şu an; arkandaki çocuk saçlarına dokunmak istiyor, haberin var mı?

Belki tam karşı masanda oturan siyah bereli kız, şu an içinden şiirler yazıyor sana?  Hissediyorsun işte, bi şekilde telapati yöntemiyle o duygu geçiyor sana. Orda olmak istiyorsun, onun karşısında ama yanında başkası var.

Çok isteyerek çıkmışsın bi yola, yol devam ediyor, senin adımların da.
Ama aslında çoktan vazgeçmişsin. Gidiyorsun sadece...varmayacaksın! O yol senin yolun değil; ama dışardan bakan için sen tam da " o yolun yolcusu" gibi görünüyorsun.
Ne saçma!

Keşke, kendi gözlerimizin de üç boyutu olsa...
ama ruhumuzun var biliyor musun?
Bilmiyorsan da ben söyledim işte şimdi sana :)
Aklımız gözümüzün gördüğünden fazlasını biliyor aslında.

Ruhumuz fazlasını hissediyor...

İnsanın kendini en açık ettiği yer belki de uyku.
Hiç bişeye uyurken olduğu kadar rahat dönemiyor insan arkasını.
Gerçeğin en çıplak olduğu yer çünkü yatak.

Hani "bu yatak neden böyle soğuk? içim neden bu kadar üşüyor ?" diye sorarsan bi gün kendine,
aklında bulunsun.
O belki başka bi kadınla sevişiyor şu an, sen belki alıp başını gittin çoktan...ama yan yana yatıyorsunuz...
Ne tuhaf.



dipnot: Fotoğrafçının sitesi için http://www.schneggenburger.at/concept.html

19 Kasım 2013 Salı

Sensin köpek


Tam iki saat çemkirdikten sonra telefonu kapatıyorsun. Nefesin tükenmiş, yorulmuşsun.
Anlamadığından değil diyorsun. Eşşek gibi anladı ama işine geliyor salağa yatmak.
Bi kahve yapıp, oturuyorsun pencerenin önüne.
İki dakka sonra mesaj düşüyor telefona: İtsin mitsin ama seni çok seviyorum...diyor.
Altta kalacak değilsin tabi.
Gene basıyorsun küfrü; ama bu kez gülümseyerek...
-Sensin köpek!



16 Kasım 2013 Cumartesi

Kapı ağzı

O da mümkündü aslında. O gün sen öyle, kapı aralığından baktığında, dönüp bi kez daha sarılabilirdim boynuna. Sonra, dudaklarımızın birleşmesine ramak kala, çekip kendimi,bi an öyle bok gibi bırakabilrdim seni ortada. Belki soğurdu biraz içim ama yapmadım.
Ne salakmışım :)

O da mümkündü aslında, birlikte geçirdiğimiz en mutlu anımızda, arabesk bir oğlan çocuğuna dönüp, küçük emrah misali burnunu çeke çeke ağlamştın, hatırlasana...!
Sonra bakıp gözlerime, bi gün seni gerçekten üzersem, öldür beni demiştin.
Gözümün yaşına bakma...!
Öldür.
Sonra "hakim sorduğunda,  o günün hatrına öldürdüm dersin" demiştin.
"Bu günün, bu anın hatrına öldür beni!"
Biliyor musun? ne düşünüyorum bugün, o gün hakkında?
Sen tam bi gerzektin,
hala öylesin.
gücenme bana :)

Elim gitmedi.

O da mümkündü aslında.
Herzamanki kavgalarımızdan birini etmiştik hani,
sen gene ağlamıştın burnunu çeke çeke,
huyun kurusun zaten,
pek severdin demegojiyi.
Gelen ilk taksiye el kaldırmıştım ben,
atlamıştım içine,
Aşkın Nur Yengi çalıyordu takside,
"Sevgiliye..."
Şarkının duygusuna kapılmayıp, açıp telefonu,
"Biliyor musun? attığın hiç bi nutuk, dokunmuyor artık içime" diyebilirdim.
Ne güzel sendelerdin olduğun yerde,
eminim.

Aldığın gülü yemiştim bi kez,
hatırlıyor musun?
hatırlama.
Sezen Aksu çalıyor şu an fonda.
"Güllerim soldu, kaldırımlarda,
gonca yüklü dallarıma ayaz vurdu" diyor.

Ne o?
Ürperdin sanki,
üşüdüğünü söylemiyceksin şimdi di mi?
Gerçi hoş,
sen seversin güldürmeyi,
eskiden beri.

15 Kasım 2013 Cuma

Bu tutku beni öldürecek (yaşatacak) dostum!

Hürriyet Gazetesinin bi haberiydi. Fotoğrafçı Dan Marbaix'in unutulmuş, terkedilmiş binaları fotoğrafalamak için dünyayı gezdiği ve sırf bu nedenle başkalarının meskenlerine izinsiz girmekten defalarca yargılandığı. beş yıl içinde yirmi defa tutuklandığı,  hatta başına silah dayandığı...! Sizi bilemem ama beni inanılmaz etkiledi.

İşte! insan bi şeyin peşinden gidecekse, böyle gitmeli!
Delir(miş) gibi...
Bir insanın,  bir fikrin, bi duygunun, bir uğraşın hatta belki sana bana çok "gereksiz" gözüken bir eşyanın.
Eşya diyip geçmemek lazım.
Eşyayı eşya yapan da duygusudur zira. Onunla yaşanmışlığındır.
Nedir ki yani en nihayetinde ? Beynine silah dayayacaklar ama sen ille de o "fotoğrafı çekmek" için o riske gireceksin.
Olmazsa olmazın olacak çünkü.
Olmazsa olmayacak sahiden de.

Kaç şey var hayatımızda gerçekten bu kadar tutkuyla bağlandığımız?
Ne için gözümüzü bu kadar karartırız?
Ha lafta çok da,  sahiden soruyorum ben.

Onsuz olmam diyip olduklarımız, yapamam deyip yaptıklarımız, azcık götümüz sıkışınca tırım tırım kaçacak delik aramalarımız, kolay vazgeçtiklerimiz...

O'nun daha köşeyi dönmesini bile beklemeden başımızı çoktan başka bi yere çevirdiklerimiz. O daha asansöre bile binmeden bizim evimizin kapısını çoktan kapattıklarımız. Filmin son sözünü duymayı beklemeden, koltuktan kalkışımız...daha da saymayım istersen.

Çabuk gidişimiz işte, koyal vezgeçişimiz.

Sonra şunu dedim kendime. Burdaki ölüm zıttının karşılığı sadece.
Çünkü seni  "ölme" pahasına peşinden sürükleyen bi şey varsa, o seni "yaşatan" şeydir aynı zamanda. Güç veren, ayakta tutan, devam ettiren şeydir.  Uğruna ölebileceğin bi şey varsa, sıkı sıkı sarıl ona, topla yakasını, çek kendine. Ya da ipin ucunu ona ver. Bırak o sürüklesin seni peşinden.
Git...!
der, susarım.
Yeter bugünlük bu kadar saçmaladığım. :)


 Lütfen biri müziği açsın!


10 Kasım 2013 Pazar

Her yer öğrenci evi, herkes sevişgen (mi) ?

Başbakanımız  her gece uykusunda Türkiye'nin koca bir kerhaneye dönüştüğünü görüp; kan ter içinde uyanıyor olabilir  mi? Bu kabus onu bu illete yakalatmış(mış) mesela; önüne gelene  "birbirinizden uzak durun lan! yoksa dağıtırım ortalığı" diye bağırıp çığırması da bundan mı?  Halbuki en önce şunda anlaşmamız lazım(dı). İnsanların sevişmek için ille de öğrenci evlerine ihtiyacı var mı? Birbirine dokunmak isteyen iki insan, bunu sahiden de istiyorsa, sen buna gerçekten mani olabileceğine inanıyor musun? Son sigaranı içtin mesela. Tiryakisin diyelim. Gece saat on iki. Benden duymuş ol hadi :) ona da itirazım yok. Gider hangi cehennemde satılıyorsa satılsın, bulur alırsın onu. Zamandan mekandan soyutlanırsın. Ha akşam üstü Beş. Ha gece on iki farketmez balım.
Bi de şu meşhur deyim vardır hani. Hırsıza kapı baca mı olurmuş? Olmaz. Bi kere kafaya koymasın yeter ki, ne yapar eder, gene de açar o kilidi.
Bin yıllık bi gerçek bu. Sen yasakladıkça arzu artacak. Sen höt söt ettikçe insanlar coşacak. Hatta daha zor ulaşınca fantazi dünyası daha bi renklenecek bence  insanların. Bu da farkında olmadan yaptığın bir hizmetin olacak belki "sevişgenlerin" camiasına.
Öğrenci evi filan hikaye.
Bence Başbakanımızın ciddi cinsel sıkıntıları var. "Ben yandım herkes yansın" diyor zaar. :)
Başka akla yatkın hiç bir açıklama gelmiyor benim aklıma. Ne var ki o işler öyle olmuyor hocam!
Nasıl ki okumak isteyene heryer kütüphane,
nasıl ki yazmak isteyene herşey daktiloysa,
nasıl ki gitmek isteyene her yol Roma'ya çıkıyorsa,
sevişmek isteyene de her yer öğrenci evi. Ki öğrenci evi bu işin en temiz yaşandığı yerlerden biridir. O da yaşananlarında  tabi. Yoksa Fettullah Gülen'in elini öpen, her yerde Ak partiye oy verdiğini göğsünü gere gere söyleyen Acun, hala evliyken üstelik,  sevgilisini öğrenci evinde mi hamile bıraktı?
?
Artık etme eyleme de demiyorum ben.
Et.
Vallahi de et, billahi de et.
Etmezsen hatrım kalır!
Et ki  şu dibini bi bulalım artık.
Hem belli mi olur?
Ondan sonra biz de sana "hayırlı olsun"a geliriz belki.


6 Kasım 2013 Çarşamba

Thor ve gerçek muktedir!?

Filmi dün izledim, bu fotoğraf bugün düştü gazetelere. "Neredeyse filmden daha çok konuşuldu, filmin önüne geçti"başlığıyla birlikte. Önce şunda bi anlaşalım. Thor olağanüstü güzel bi film. Benim gibi fantastik film sevmeyen biri bile ağzının suyu akarak izlediyse, kendinden geçtiyse, dünyanın geri kalanını unuttuysa, sevenlerini düşünemiyorum bile. Hakikaten görsel şölen diye buna derim ben. Zerre kadar da abarttığımı düşünmüyorum. Hatta filmden çıktıktan sonra aklıma Yılmaz Erdoğan'ın bir röportajda söylediği şu cümle geldi. Demişti ki " neler yapıyoruz, hangi konularda nerelere geldik de, gene gidip abilerin yaptığı filmleri izliyoruz!" İçimden cevap verdim: Abiler de yapıyor ama be!
Gene yap(mış)lar! Gidin izleyin demekten başka da ekleyecek tek cümle bulamıyorum.
Gelelim bugüne...Jaimie Alexander'in güzelliğine...Benim beynim bana bunu hep yapıyor. Gördüğü bir fotoğrafı ya da gerçek bir olayı, çağrışım yoluyla,  ille de başka bi şeyle bütünlüyor. İşte Jaimie Alexander'in bu fotoğrafı da bana Ayşe Arman'ın bir yazısında okuduğum şu cümleyi çağrıştırdı. Diyordu ki o yazısında  "Bazen bir çift güzel meme ve bir poponun tüm dünyaya hükmettiğini düşünüyorum!" Çok inandırıcı gelmiş olacak ki, özdeyiş gibi kazımışım hafızama :)
Son günlerde en çok duyduğumuz kelimelerden biri sanırım : muktedir!

Yüzde ellimiz zemberekten boşanmış gibi o gücün, ya da güç sandığı o şeyin rüzgarına kapılmış durumda. Geri kalan da elinde bir düdük "yeter artık" nağmeleri çalıyor. Yeter! Tek muktedir sen değilsin! diye feryat ediyor resmen.
Ben bugün bişey yaptım;  bence siz de yapmalısınız. Size yüzde yüz eğlence vadediyorum. :)
Bi an için  Erdoğan'la Alexander'in bu halini yan yana hayal etmelisiniz. Hırsından başı dönmüş bir adam ve tüm güzelliğiyle yanında arz-ı endam eden bir kadın.

Masal bu ya, Erdoğan'ın ordularıyla Jaimie Alexander'inkiler yarın sabaha karşı, Konya ovasında karşı karşıya gelmiş olsunlar...
Hangisi daha güçlü görünüyor sizce?
İkisini karşı karşıya hayal edince, gerçek "muktedir" kim gibi görünüyor gözünüze?

29 Ekim 2013 Salı

Benim cool Cumhuriyet'im...


Yaş alıyor ama bi türlü büyümüyor...Çok toy, çok kırılgan, bi türlü kaşarlanmıyor. Derisi kalınlaşmıyor. Rüzgar esse üşüyor, yağmur yağsa, hazırlıksız. Saçları püskül püskül önüne düşüyor...Yobazın teki gelip eteğini çekiyor, taciz ediyor, kalbini kırıyor...!

Benim Cumhuriyet'im cool. Her önüne gelenle tokalaşmıyor, elini uzatmıyor. Her üstüne giyende iyi durmuyor. Haliyle seveni kadar sevmeyeni de çok. Biz böyle bi milletiz. İlle de iki dakkada bizimle ense tokat olsun isteriz. Ne var ki o mağrur...burnu düşse, dönüp bakmıyor.

Biz mağrurları da çok sevmeyiz mesela, ille mıç mıç olalım, birbirimize her lafı sokalım, birbirimizin heryerini ezbere bilelim isteriz...Yok! O izin vermiyor. Ruhani bir aşka  inanıyor! Sadece kendi sevdiklerine, sadece kendini "gerçekten" sevenlere teslim oluyor...!

Nasıl ki sen, asansörsüz bi binada, bi gece yarısı, üçer beşer çıkarken merdivenleri, sadece ve sadece çok güvendiğin bir insan varsa arkanda, ancak o zaman bırakıyorsun kendini arkaya...o da öyle işte! Yoksa vermiyor sırtını sana.

Ulu orta ağlamıyor benim Cumhuriyet'im mesela, burnunu çekmiyor. Duygusal...ama demagoji sevmiyor! Sen anla istiyor, sen hisset...sen duy!

Romantizm seviyor ama bak...güzel bi dansa hep hazır.

Bi de çok gücüne gidiyor biliyorum ama; yeşili seviyor benim Cumhuriyet'im "iki ağaç" için, gözünü kırpmadan, gözünü verdi...canını verdi de...sen bi "geçmiş olsun" ya da "başın sağ olsun" demedin ya...!

Aşkolsun...!

27 Ekim 2013 Pazar

Kinyas ve Kayra

Eminim ki her yazar yazdığı kitapta en kötüsünden dört satırın altı çizilsin, akılda kalsın, hafızalardan hiç silinmesin istedi. İstiyor...Yirmi dört yaşında böyle bi roman yazarken, aklına gelmiş midir Hakan Günday'ın, kızın teki bir pazar öğleden sonra, evinin terasında bi fincan kahve ve sonbaharın tüm renkleriyle, kitabını çize çize hallaç pamuğuna çevirsin!? Sevinmek ne kelime? belki de içerlerdi..."çok geç kalmışsın be güzelim, çok geç..."  diye de iç geçirirdi. Yüz bin kere özür diliyorum...Bu benim ayıbımsa, o'nun da ustalığı olmalı. Er ya da geç okumayı seven herkesin eli, aklı, kalbi...mutlaka Kinyas ve Kayra'yla buluşmalı!
Şiir mi okuyorum roman mı? belli değil. Bu nasıl güzel bir anlatımdır! Onlar boşlukta öylece duran kelimeler mi, yoksa içimde çalan bir ezgi mi? Resmen müziği var bu kitabın. Bazen gümbür gümbür davul çalıyor, bazen ağlayan bi gitar. Bazen bi yan flüt ağzımın kenarında...ıslanmış dudaklarım. Meğer ne kadar aç-mışım. Sorun bende değilmiş yani. Son günlerde üç kitaba başlayıp yarım yamalak bırakmışım...kendime kızmışım da sanki biraz haksızlık mı etmişim ne? Tutmayı bilen el, sizi sürüklüyor peşinden. isteseniz de istemeseniz de, belalı bir sevgili gibi  düşmüyor yakanızdan. Öyle çekiyor kendisine...Her cümleden sonra durup düşünmek istiyorsun...izini sürmek, yeniden başa dönmek istiyorsun. Bi yudum alıyorsun kahvenden, aşağı bakıyorsun. Bir çift oturmuş yol kenarında, hayata bakıyor...saat: 16:54. Güneş hala gitmedi. Sonbahar, son güzelliklerini yapıyor...Kızın biri damda Kinyas ve Kayra okuyor...

25 Ekim 2013 Cuma

Keşfet...geç


Ben şoför mahallinin hemen yanında oturuyorum. O arkada.
Üç kişiyiz arabada.
Herkes kendi halinde, miskin miskin yola bakınmakta…
Derken, arkadakinin sesi yükseliyor birden.
“Oya! Şimdi bu şairler, yazarlar sadece keşfetmeyi seviyorlar öyle mi?” diyor.
Ne demek o? diyorum.
Soruma soruyla cevap veriyor.
“ne demek, ne demek?”
Şaşkın şaşkın dönüyorum arkama…tam ben cevap verecekken, şoförün sesi yükseliyor bu kez.
“Yani Oya hanım diyor ki, hayırdır! bi yanlışımızı mı gördün?”
Ağzına sağlık diyorum gülümseyerek…evet aynen bunu söylüyorum.
Bir eleştiri mi bu, yoksa yalnızca durum tespiti mi? Durup dururken böyle, nerden icap etti?
“öyle işte” diyor. “Keşfet bırak, keftet bırak, bence sizin olayınız bu!”

Birincisi, yazmaya gönül vermiş bi insan evladıyım diye, beni o kategoriye koymuş olması itiraf etmeliyim ki alttan alta çok hoşuma gitti. Ne var ki cümlenin içeriği pek cezbedici değildi.
Eşşek değilim tabi.
Aldım mesajı.
Diyor ki: Siz hiç bişeyde uzun süre ikamet edemezsiniz. Bu bir şehir de olur belki, bir insan da, bir eşya da olur, herhangi bir mekan da…işiniz keşfedene kadar.

Ama insan düşünüyor tabi…o an gülüp geçiyorsun da; aslında bi şeylerin kalıyor orda.
Soruyorsun kendine, istesen de istemesen de…sahiden de öyle mi? Diye.

16 yaşıma gidiyorum birden. Nazım’ın Piraye’ye yazdığı  mektupları okuduğum o pencere önüne.
Annemin çiçekleri dizilmiş sıra sıra önümde…elimde kitap, bi akşam üstü…güneş ha battı batacak. Ağlıyorum…
O şiirleri yazan adam, o Piraye’nin aşkından deliye dönmüş adam…topu topu bikaç dakika içinde, bir görüş gününde…nasıl bi anda Münevver’e aşık olabiliyor diye…

Karşımda olsa hesap soracağım. Bana yazılmış kadar içselleştirdiğim satırların suyunu sıkacağım…hepsini suratına indirip, kapıyı çarpıp çıkacağım.

Çok sonra sesi duyulacak arkamdan.
Tek bi kelime: Pişmanım…!

Oysa biz hep sonsuz aşka inanmak istemiştik…de mi?
Bi türlü götümüz yemedi.

Bazen biz keşfedip geçtik.
Bazen bizi keşfeden geçti.
Sıradaki?

Pişman(mış)…hadi ordan! Gözünü seveyim, pişmanlığını da al,  yıkıl karşımdan!  J diyecektim ki tam, o sayılı dakikalarda, içimde yaşadığım üç kişilik dramın tam ortasında, küt diye duruyor araç.

“Geldik” diyor şoför.
“Soldaki bina, 17 numara”

Peki deyip, iniyorum arabadan.
Elimde bir icra dosyası,
Aklımda Piraye var.
Ve nasıl kırgınım Nazım’a…

dışardaki sonbahar şahidimdir…!

17 Ekim 2013 Perşembe

Senin taptığın kitabın Allah'ı kim?


Gündemden düşmüş bi haber. Layığıyla gündem oluşturdu mu onu da bilmiyorum. Ben yeni okudum. Şu bayram tatilini icad edenlerden allah razı olsun. Yoksa internette ne böyle yaya yaya vakit geçirebilir ne de bu hadiseyi bi şekilde duyar idim.

 Ali Ağaoğlu diye bir adam. Geçtiğimiz ağustos ayında bi magazin dergisine "ortanca"sıyla poz vermiş. Bu benim küçük oğlan, bu da "ortanca hanım" deyivermiş.
Allah ıslah etsin. Bu nasıl bir tabirdir, bu nasıl fikir nasıl zikirdir? Ortanca hanım ne demek be adam? Sana mı öfkeleneyim, yanında ağzı kulaklarında poz veren, sana bu izni veren ve  halinden de son derece memnun gözüken o  kadına mı?



                                  FOTOĞRAFTAKİ GERÇEK MAĞDURU BULUNUZ


Bi zaman okuduğum bi kitapta şöyle bi cümlenin altını çizmiştim. Diyordu ki : Karşınızdaki insana, size nasıl davranması gerektiğini siz öğretirsiniz!

Yani diyor ki, kimse size, sizin izin vermediğiniz bir şeyi yapamaz. Ha kendi cürretiyle, fütursuzluğuyla bunu bi kez gerçekleştirebilir; yani başınıza bi şey kazara gelebilir. Ne var ki bu süreklilik arz ediyorsa bunda sizin açık izniniz vardır. Başka bir deyişle ezen ezilen ilişkisinde ezilenin de ezen kadar günahı büyüktür.

Hal böyleyken, o fotoğrafta öyle ağzını yaya yaya poz veren hanımefendi, zavallılığının acizliğinin farkında mı?
Neyi neye değiştiğini biliyor mu?
O arabaya binmese, o evde oturmasa, ayak serçe parmağını, paranın gücü adına birilerine ovalatmasa sahiden de yaşayamaz mı?

Türk dil kurumu sağ olsun. Hayatını kazanmak için,  bedenini satan kadınlara bi isim bulmuş çok şükür. Peki ruhunu satanların karşılığı niye boş?

Gerçek profesyenoller onlar olmasın sakın!


15 Ekim 2013 Salı

Bir hayal kırıklığının tozunu süpürür gibi...


Scharlett Johansson'a bayılırım. Hatunun güzelliği başlı başına seyirlik ve zaten  Woody Allen'la arka arkaya çektiği filmlerden sonra da  bi ayrı severim. Yeni filmi çıkınca da koşa koşa gittim.  Kalbim Sende diye çevirmişler. Filmin adına da afişine de bakınca romantik komedi olduğu direk anlaşılıyor zaten. Gidenler biliyordur ama gitmeyenleri uyarmak istedim. Abartmıyorum; ilk dakikalarda nerdeyse porno filmine mi geldim ben şaşkınlığına düşüyorsunuz. En azından ben düştüm. Siz düşmeyin. :) Nooluyoruz yahu! demeye kalmadan , zaten konunun ana teması olduğunun farkına varıyorsunuz. Şöyle ki, filmde esas oğlan bir porno-film bağımlısı.

İzlemeden duramıyor. Acı olan şu ki, gerçeğine tercih ediyor. Hiç bir gerçek sevişme ona bi bilgisayar ekranından tek başına porno izleyerek masturbasyon yaptığı an kadar haz vermiyor.

Derken, esas kız beliriyor. Daha ilk görüşte oğlumuzun aklını başından alıyor. Klasik romantik komedilerde ne olur? Aşkı bulan, anında kötü huylarından kurtulur. Panzehir misin mübarek! Dünyanın en zampara adamı bi anda sadık bir sevgiliye dönüşür ve çoğunlukla da mutlu sonla biter. Bizim esas oğlanımız öyle olmuyor. Bana en dramatik gelen sahnesi, aşık olduğu kızla sevişmek için o kadar süre yanıp tutuştuktan sonra; o gece yataktan kalkıp bilgisayarın başına geçtiği  andı. Dedi ki kendi kendine: Söylemeye dilim varmıyor ama, bu bile porno izlemenin zevkini vermedi. Aslında ilk bakışta  klasik bir modern-zaman hastalığı. Hatta elemanımızın, her birlikteliğinden sonra yatağın çarşafını kaldırdığı sahne, bana direk yerli malı türkün malı Issız Adam'ımızı hatırlattı. Onun da o çarşaf toplama sahnesi çok net kalmış aklımda demek ki. Bir hayal kırıklığının daha tozunu süpürür gibi...

Gelelim kız kardeşimize. Başlı başına bir vakaydı bence. Sırf ince bir eleştiri unsuru olarak orda gibiydi. Hiç konuşmuyor, yalnızca aile yemeklerinde masada bir siluet olarak gözüküyor, kafasını hiç kaldırmadan mütemadiyen cep telefonuyla  meşgul bir resim çiziyordu. "Hepimizin geldiği son nokta buyrun!" der gibi...ne var ki tek misyonu o değilmiş; zira izlerseniz mutlaka dikkat edin, sonlara doğru tek bir cümle kuruyor. Onda da bence, oğlanla kızın bi türlü var edemedikleri aşklarının gerekçesini veriyor. 

Ve finalde oğlan  aradığı "gerçek" aşkı başka bir kadında buluyor. Onu kalıplar içine sokmaya çalışmayan, kendi  beklentilerini dayatmayan, yalnızca bedensel değil, ruhen bütünleştiği bir kadında.  Ha öyle bi şey var mı? demeyin sakın. Ben filmin yalancısıyım. Onların vermek istedikleri mesaj buydu; ben de aldım. :)

İlginizi çeker belki diye de iş edinip yazdım.


Yalnız şansımı biraz daha zorlasam, üç film birden'e bağlayacakmışım. Hızımı alamayıp hemen arkasından da Yer Çekimi'ni izledim. Ne var ki onu anlatmaya kelimeler kifayetsiz. Mutlaka izleyin, ille de izleyin. Ne olur izleyin ve de mutlak suretle sinemada izleyin. Size şu kadarını söyleyim, duygusunu ne kadar vermişler ki kendimi sıkmaktan, dudağımı kanatmışım.
Gülmeyin, gebertmeyim.:)
Kendinize bu güzelliği mutlaka yapın. Hatta çıkınca şunu düşündüm. Mağduru çok seven oskar'cılar geleneklerini sürdürürlerse Sandra Bullock'un ockarı havada karada alması kaçınılmaz ama; buna indirgemek çok büyük haksızlık olur. Zira alırsa ben şimdiden anasının ak sütü gibi helal ettim! 








14 Ekim 2013 Pazartesi

Zilif...Oruç Aruoba'ya minnetimdir!

Bir felsefe adamı. Bir yazar. Yazar dediysem yalnız, öyle böyle değil, yazarken fincanı taştan oyar...
Oğlan çocuklarının misketleri gibi taşıdım onun kelimelerini cebimde. Canım sıkıldıkça döküp önüme, oynadım saatlerce. Bazen de baharda, sokağın başında alıç satan amcanın alıçlarıydı. Alıp boynuma taktım. Hatır hutur etti dişlerimi geçirdiğimde. Öyle içime aldım. Öyle sindirmeye çalıştım. Ve sanırım, benim aç ruhumu onun kadar iyi doyurabilene, çok az rastladım.
Sebepsiz sevenler vardır birilerini hani. Hiç onlardan ol(a)madım. Şimdi böyle methiyeler düzüyorsam şahsına...çok gerçek sebeplerim vardır. Hangi birini sayayım!?

İki gün önce aldım Zilif''i. Sonbahar çıkarıp attı sırtındaki ceketi. Hafifledi...
Sonra sıra bana geldi. Kötülükler kadar, iyi şeyler de bulaşıcı neyse ki. Mesela cesaret gibi...
Açtım gömleğimin tüm düğmelerini...hadi! bi kez daha darmaduman et beni...ve lütfen, uyandığımda gitmemiş ol!


Bir babanın, kızına yazdığı bir mektup Zilif. Bir anıyı anlatıyor içinde. Bi yaz günü, rakı içerken bahçede, kızından erik istiyor. Kızı bi türlü gelmiyor, meraklanıyor...tam aramaya koyulacakken. Kan ter içinde, elinde bir külah erikle geliyor. Ağaçta erik yokmuş meğer. Cebindeki harçlıkla koşarak, erik alıp gelmiş babasına.

Ve diyor ki Oruç Aruoba "Öyle insanlar vardır ki, babaları onlardan erik istese, şöyle bir bakıp,  ağaçta erik yok" diyebilirler.

İşte bu hikaye de bana, böyle bi yüz yıl yaşasam...yüz yıl gider....Ha bi de unutmadan "başaramadım" demişsin mektubun bi yerinde kızına.

Öyle bir "insan" yetiştirmişsin hayata...ve yazdığın her satırla, ucu keskin bir bıçak gibi dağlamışsın hiç bi kere yüzünü görmediğin insanların yüreğini.

Daha neyi başaracaktın be adam!?
Daha neyi başaracaktın!
Oldu olacak bari, bi de canımı alsaydın.


11 Ekim 2013 Cuma

Çorap mevsimi...

Nisan mayıs ayları, gevşer gönül yayları diye boşuna demiyor kimse. Yaz, insana boş-verdiriyor. Yaz insanı yan yatırıyor. Dünya yanıyor da, bir tutam otumuz olmuyor içinde. Öyle bi ruh hali...kendinden geçiriyor seni...beni. Hep derim. Biri korku, diğeri soğuk. İyidir. Diri tutar!
Özlemişim...vizyonda hangi filmler var diye bakmayı, bi kitapçıya girip, aç gözlü bi kurt gibi beşini birden bağrıma basıp çıkmayı. Heyecanla eve getirip, incelemeyi. İlk sayfalarını açıp, önce tarihi sonra adımı karalamayı. Bi adım sonrası için hayal kurmayı...sonra o hayali desteklemek için arkasına yastık koymayı. Sonra Yalan Dünya'yı...düşün işte, televizyon açmayı bile özlemişim...Yaz boyunca üç ya da dört kere açtım heralde. Onlarda da ya bi müzik kanalı açıp, sesini en kısığa getirip, fon olarak kullanmışım, ya da hemen sıkılıp kapatmışım. Bugün açtım. Baktım Yalan Dünya var. Bak işte dedim. Gülünecek şey de var...daha ne olsun! Reklam arasında arka odaya gittim. Desenli çoraplar denedim. Siyah...bacaklarımı saracak....derken, içimde üç dört velet birden parmağını kaldırdı. En arzuyla bakanı, parmağını gözüme sokmaya çalışanı seçip, kaldırdım tahtaya. Söyle dedim. Ne demen varmış? :) Bu kış güzel geçecek ööörtmenimmm...dedi. İnandım...! Hem ben zaten, inanmadan oldur a m a y a n l a r d a n ı m.

5 Ekim 2013 Cumartesi

Klik


Kesin kararımı verdim. Eminim. Sesler de nefes gibi...bi şeyin ağzından çıkıp, senin kulağına geldiği o an, ya şahane bir öpüşmeye benziyor, iyice karışmak bütünleşmek istiyorsun onunla. Ya da tadını sevmediğin bir yemek gibi, en yakın köşeden dönüp, uzaklaşmak istiyorsun.

Yanağıma kondurduğunda gelen cork sesi, deklanşöre basıldığında gelen klik sesi, tirbüşonla şarabın mantarını çektiğin o andaki pıt sesi, sakin sakin akan bir derenin şırıltısı...Kimseye değil de sadece bana söylediğin o sırrın kulağımdaki fısıltısı, en beklemediğim anda gelen bi mektubun zarfını keskin bir bıçakla jilet gibi ikiye bölerken gelen o ince tını,  bi dağ başında çadırımın üstüne şıp şıp damlayan yağmurun pıtırtısı, bi de sonbaharda rüzgarın yaprakları birbirine değdirirken gelen hışırtısı...

Ve mesela Leonard Cohen "I'm your man" derken...
Sertab Erener "iki gözüm seneler geçiiiyoor...gönül ektiğini biçiyoorr..." diye bir çağlayan gibi akarken...Şebnem Ferah "İçine girdiğin küçük kaygan deliği, yeni ve büyük bir dünya mı sandın?" diye sorarken...bana bi şeyler oluyor...

Aşk gibi oluyor.Kalbim kuş gibi atıyor...
Meşk gibi oluyor. Kanım hızlı akıyor...
Yaz gibi oluyor. İçim ısınıyor...

Ve yanılmıyorsam şu an, alt komşum yan flüt çalıyor...
Bana bişeyler oluyor....

                                           

26 Eylül 2013 Perşembe

Yedek kulübesi

Önce cep telefonuna gelen mesajı gösterdi. Hoşuna gitmiş belli. Sonra tıpkı onun söylediği şekilde "evvveeettt" deyip, telefonu masasının en üst çekmecesine fırlatıverdi.
Böyledir haz anları...insanın hareketlerine bi kıvraklık gelir. Sesi daha yüksek çıkar, daha çoşkulu. Yüzüne sebepsiz kocaman bir gülümseme gelip oturur. Yetinmez, bacak bacak üstüne atar, onla da kalmayıp seksi terliğini ayağının ucunda serbest bırakıp, aşağı yukarı sallamaya başlar.
Gevşer..., somut olarak yoktur ama; varmışçasına bir rahatlıkla arkasındaki  yastığa yaslanıverir. Başlangıçta sırtı yere gelmez o anlarda insanın. Yeter ki özgüven duvarına bi kere dayanmasın. Yağmur yağsa nem kapmaz, çamur olsa kir tutmaz.  İçten gelen bir neşe, her yerini kaplar da en çok dudaklarına yerleşir mesela. Uçuk pembe bi ruj var(mış) havası verir. Yanaklar ona keza, usta bir ressamın fırçası değmiş adeta. O allık şakaklara doğru öyle güzel parlatır ki yüzünü...gene de hiç makyaj yok ama; ay gibi parlıyor, bak şuna dersin.
Öyledir...ruhu okşanan insan bi anda "doğal güzel" oluverir...
Yalan değil!
Yeni vernik yemiş parke gibi parlarayıverir. Mümkünse bal dök yala!

En azından bugüne kadar gördüğüm bütün örnekleri böyleydi...

Hayırdır? dedim. N' olldu şimdi?
İki güzel cümleyle gene aklını çeldi di mi?

"yooo" dedi."sana öyle geldi, yoksa beni yedek kulubesinde tuttuğunu bal gibi biliyorum"
Eee? dedim. O yüzden mi tadından ikiye ayrılan karpuz gibi yarıldın? Şu haline bak, orgazma ramak kalasın! Çünkü dedi, yedek kulubeleri de birer zevkhanedir. Herkesle deneyip deneyip oldur-a-mayan, gecenin sonunda mutlaka sana gelir. Bazen ayak üstü geçiyordum uğradım der. Bazen bütün gece kalır. Renklidir bizim çadırlar, kimse inanmasa da ışıkları hep sabaha kadar yanar..." dedi.

Yüzüne aşağılarcasına bakıp " hastasın sen" dedim. "Acil tedavi edilmen lazım."
Bizimkinin yanakları hala al al...senden daha çok eğleniyorum ama; naber?! dedi.
Çakal!



dipnot: bu diyalog sanılanın aksine bir hemcinsimle değil, karşı cinse mensup bir zatla zuhur etmiştir.


22 Eylül 2013 Pazar

ama beni anlamalısın...!


Bi kadınla tanıştım. Toy bi kadın, yaşlı bi kadın, bilge bi kadın, güçlü bi kadın, zayıf bi kadın,akıllı, cesur ve bi o kadar da saf korkak bi kadın. Sevdiğim tüm çizgi film kahramanlarını hatırlattı bana bu kadın. Hepsinden biraz biraz ama hepsinden öte bi kadın. Bir tren geçiyor mesela üstünden, o dimdik ayağa kalkıyor, ölmüyor bu kadın! Öyle bi duygu verdi bana, o kadar girdi içime. Gögsümü yardı, dokundu eliyle...hırçın, hoyrat ama bi o kadar da şevkatliydi....Bütün zıtların birlikteliğiydi bu kadın. Siyah ve beyaz ancak bu kadar güzel durur bi insanın üstünde...öyle bi kadın.
Gonca Vuslateri...isimlerin arkasına üç nokta konur mu? şaşırdın mı be kızım! Şaşırdım. Şaşırttın! Resmen afallattı beni bu kadın.


Bi pazar sabahı, ev sahibimi beklediğim bet bi pazar sabahı, şu nemrut adam gelmeden bi göz atayım diye elime aldığım gazetenin ekinde rastladım. Ne kadar geç! dedim kendi kendime önce, sonra geç "hiç"ten her zaman iyidir sözünü hatırladım. Elinde şarap şişesiyle sevdiklerinin mezarını ziyaret eden bi kadın. Tezer Özlü'ye dert yanmaya giden, geçen yıl yeni yıla gene elinde şarap şişesiyle Paris'te, Edith Piaf'ın mezarının başında giren bi kadın.


Seviştikten sonra şiirler yazan bi kadın. "Ben sevişmekten bi tek edebiyat çıkacağına inananlardanım! Somut olarak bi de çocuk çıkabilir belki ama; o da edebi bir eser sayılabilir" diyen bi kadın...

Perdesi açık evler gibi bu kadın, çırılçıplak, püri pak... Kırmızı ışıktan göz gözü görmeyen kumarhaneler gibi bu kadın, boynunda yavşak bir hayatın yara izleri de var...!

Var bu kadın, var! Böyle gerçek, böyle küçük, böyle "dağ" gibi kadın(lar) da var...!
"ama beni anlamalısın..."
Analar neler doğuruyor allahım...!


dipnot: Bir Ayşe Arman röportajıydı. Fotoğrafları da Ayşe Arman'ın twitterından çaldım, affola ; ) ve okumadıysanız, rastlamadıysanız burda.http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/24751904.asp

21 Eylül 2013 Cumartesi

Haydi gel uçalım...!


Neyseki çoğalmanın tek yolu üreme değil. Mayoz ve Mitoz bölünme vardı hani. Arasındaki farkları iyi ezber ettiğinde fen bilgisi dersi yüzde seksen cepteydi. Mitoz bölünme bütün canlılarda görülen ve yaşam boyu devam eden bi süreçti. Öyle kalmış aklımda. Tek hücrelilerde çoğalmayı, çok hücrelilerde büyümeyi sağlardı. Hatırladın mı?

Tanımam etmem kendisini. İnternette bambaşka bişeyi ararken gördüm resmini. Ne güzel, ne kadar mutlu bir yüz ifadesi, dur şuna bi merhaba deyim dedim.Sonrasını bilirsin işte. Diyelim ki Kumrular'a çıkarken, şimdi yerinde yerler esen Aylak Madam kapanmamıştı daha, biz orda oturmuş birer kahve içmiştik karşılıklı. Hakkında çok az şey biliyordum ama;  en sevdiği film Flight, en sevdiği yazar Kundera, dokunmaktan en haz aldığı insan modeli ruhunun tellerini titretenlerdi! Bu da benim için çoktan çok geçerli bi bilgiydi. Geçiniz gerisini...

Sonra hadi gel seni arkadaşlarımla tanıştırayım faslı başlar. Hep böye olmaz mı? Önce birini katarız hayatımıza. Sonra onu, hayatımızdaki diğerlerine ekleriz. Önce arkadaşımız olur, sonra arkadaşlarımızın da arkadaşı. İkinci üçüncü buluşmadan sonra, bazen o kadar bile uzamadan daha, "Gel bak! Ahmet şurda çalışıyor, bi merhaba diyelim ona da"  boyutuna geçeriz. Bu sayade çoğaltıp çok yaparız birbirimizi.

Biri bana  sorsa şimdi, son bikaç yılda hayat hakkında öğrendiğin en değerli bilgi ne? diye.
İnsan biriktirmek çok mühim  bi şey(miş) derim. Anca bunu bulur, anca bunu söylerim...

Adını bilmiyorum; milliyetini de. Zerre kadar da umrumda değil. Hiç hayal gücüne bile gerek kalmadan, mevcut veriler ve gülen yüzü, onu evimde misafir etmeye, sizlerle tanıştırma hissine ziyadesiyle yetti.
Hadi kabul et! Sen de tıpkı böyle,  defalarca mitoz bölünmedin mi?

Halbuki seni duyabiliyorum...Şu an bana içinden "gene ne saçmalıyorsun" diyorsun.

Bilmem...belki de boşlukta amaçsızca uçuyorum...kanatlarımı yırtarcasına...

Zira en son biri "ben senin kafeste kuş olmanı istemiyorum, senin uçman lazım" demişti de çok dokunmuştu bana.

Olucak, o da olucak. Az bi bekle. Yeni başladık daha. İllaki havalanırız... ama o havalimanından , ama bu havalimanından, bi sabahın kör vakti,  kanatlanırız...  O saat geldiğinde yalnız, Filiz Akın misali, dönüp arkama, bembeyaz bulutların arasında...  son bi bakış atacağım sana. Unutturma!


18 Eylül 2013 Çarşamba

Beyaz çarşaflar


Yüzün koyun yatarken bi yatakta, kulaklarımda Enrico Caruso çalmakta...aklımda bir Woody Allen filminden görüntüler akmakta...Bembeyaz çarşafların üstünde, bi otel odasında, başucumda gene Milan Kundera, sanki Otostop hikayelerini yeniden kaleme almakta...Bu kez kızı az ağlattı, oğlan daha az saçmaladı ama; gene de canım yanıyor şu an biraz. Ağlamış olmalıyım. Göz pınarlarımda bir ıslaklık sezinledim. Lakin o hikayenin etkisi midir çok da emin değilim.  Zira yatağa yatmadan az önce, serçe parmağımı banyonun kapısına sıkıştırdım diye de, ağlamış olabilirim...Hiç dudak bükme öyle, pekala mümkün!
Sahi niye filmi çekilmedi ki o hikayenin? ya da çekildi de ben mi bilmiyorum? Buyur! bir Oya ritüeli daha. Ruhumun engebeli sokaklarına hoş geldin! hanidir buralardan geçmemiştin!Yokuş aşağı inerken sorun olmuyor da, çıkarken biraz zorlanıyorsun sen de değil mi?  Haklısın! Koşarken kendini dinlemiyor pek insan. Durdun ya...gene kendinle yüzleştin. İstersen bi havlu vereyim, belki terini silmek istersin. Duş alman tercihimdir aslında ama; napalım... bu sefer de böyle olsun.
Bari ışığı kapatsaydık!

                                           

9 Eylül 2013 Pazartesi

Yalnızlığın ayakkabıları


Acıtır biraz ama; arkadan vurma ihtimali yok. Yaylan serin. Tetikte değilsin. Derin bir nefes alıp, arkana yaslanabilrsin. Kendine hoşgeldin...ne arzu ederdin? Belki bi kahve eşliğinde, yağmurlu pencerende uzun uzun kendini dinleyebilirsin. Dilediğin kadar seninsin. Hiç yabana atma derim.  Hoş, ben kimsenin kimseyi arkadan vurma ihtimaline de pek  inanmam ama; inananlar için söyledim. Yoksa herkesin ne halt edeceğini görür de, ne hikmetse görmezden gelmeyi tercih ederiz. En azından ben böyle olduğuna eminim. Neyse konumuz yalnızlığın ayakkabıları...iyi tarafından bakıcaz ya olaya. Sonra kapıdan içeri girer girmez, istediğin yere köteleyebilirsin. Hop! diyen çıkmaz nasılsa. Alıp başucunun altına yastık bile yapabilirsin icabında, biraz saçma olur ama; hani olur ya, öyle bi fantezin vardır  belki diye dedim. Bi de istediğin kapıya çıkarabilirsin mesela, kimse o saatte orda ne işin vardı diye sor(a)maz sana! İçine giydiğin çorap mevzusuna gelelim; orda da dilediğin kadar özgür olabilrsin. Teki yırtıkmış diyelim;  kimin umrunda? Kimsenin gözüne  kendi yırtığı batmaz nasılsa!  ama bak kokuyorsa o başka; ondan yalnızken de rahatsız olabilirsin bence ama; kimseye kendi pisliği kokmaz da demişti biri bana. istersen bunu da not al, aklının bi tarafına.  Ha bi tek ipliğini bağlayıp çözmesi biraz zor gelebilir;  o da en fazla  banyodaki  bozuk musluğun şıp şıp sesi kadar tesir edebilir asabiyet katsayına. E bi zahmet onun da ipsizini al. Hepsini ben mi söyleyim? Hem zaten bana sorarsan, ipsiz olur yalnızlığın ayakkabıları.  İpi sevmez...bağlayıp çöze çöze yalama olduğundan mütevellit, adı da biraz ordan gelir aslında.

5 Eylül 2013 Perşembe

Başka?


Başki bi renge bürünmek, başka bi ses çıkarmak, başka türlü yapıp; başka türlü bozmak istiyor insan bazen. İki abi ve bir sürü erkek kuzenle büyümeye çalışırken de; vücudumdaki atık suyu başka türlü boşaltmak istiyormuşum zaten ben. Annem hep anlatır... bi gün allah yarattı demeden parçalayacaktım seni diye.  Mevzu şu ki; onlar öyle yapıyor banane diyip ayakta işemeye çalışıyormuşum. Belli ki babamın güzel memleketinin,  deniz kumuna benzeyen ipince  toprağında, elimizde birer tane odun parçası, mümkünse yağmurdan sonra toprak nemliyken, yere bi şekil çizip, sonra o şeklin  kenarlarını  elimizdeki odun parçasıyla deşip, o parçayı hiç bozmadan yerinden ayırma çabaları sırasında gelişiyordu her şey. Muhtemelen o seanslar sırasında birinin çişi gelince tuvalet aramıyor, bulduğu ilk münasip köşeye havadan attırıyor ve benim beynim bunu bi şekilde hafızasına not alıyordu. Özenmişim işte! Şimdi bunca zaman sonra, durup dururken bu anıyı nerden hatırladım değil mi? Dün  arkadaşım Burak'a anlattım. Pariste, gecenin bi vakti, kaldığım otele dönmeye çalışırken yolumu kaybetmiş, yanlış sokaklara girmiştim. Bi anda gökten zembille iner gibi sağ tarafımda zenci bi abi belirdi. Serinkanlı davranmaya, korkmuyorum ki pozu vermeye çalışırken ben, onun canı belli ki biraz eğlenmek istemişti. Penisini çıkartıp üstüme doğru işemeye başlamış, bu ne şimdi şaşkınlığıyla dönüp suratına baktığımda yüzünde inanılmaz alaycı puşt bir gülümseme belirmişti. İşte bunlar hep hayat! :)
Uzun lafın kısası, elimdeki salçalı ekmeği bırakıp sokaktaki oyuna kaçmak istiyor canım. İştahıma bakılırsa da çok acayip sesler çıkartacağım.
Kesin!

                                                 

3 Eylül 2013 Salı

Köşe yastığı


Hepimizin içinde o aynı çıkmaz sokaklar, hepimizin üstüne dar gelen bir gömleği mutlaka var. Hepimizin anlamsız bi şekilde,  kuaför koltuğuna oturur oturmaz kaşınmaya başlayan bi burnu, ya da sağ kaşının köşesiyle bi anısı var.Hepimiz biraz Leon biraz Matilda gibiyiz...hep bi "karın ağrımız" var. Çok isteyip de hala çıkamadığımız bi yolculuk, hep isteyip de hala alamadığımız bi saat, çok özleyip de nicedir göremediğimiz iki çift gözümüz var.Bi de  benim "nefret ediyorum bu işten" dediğimde, kim istemez ki denize nazır bi pencereden esen püfür püfür rüzgarla beraber, bütün gün oturup yazmayı...e çok güzel ama; öylesini dedem de yazar diyen bi arkadaşım var. Haklı! Evet zor oluyor...kurduğumuz her hayal her daim gerçeğiyle yek vücut olamıyor. Bir hevesle  menemen yapıcam diye koşa koşa manava gidip de,  eve getirip  kabuklarını soymaya başladığında, hepsinin içininin çoktan geçtiğini farkettiğin o anda,  dört tane domatesle bile kocaman bi derdin olabiliyor. Bana sorarsan, hiç de hafife alınacak bir hayal kırıklığı değil de; hadi sen küçümsedin diyelim. Dudağını büktüğünü, alaycı alaycı güldüğünü, bu da mı dert şimdi? diye işaret parmağını gözümün  ta içine doğru salladığını  farzedelim. Senin hayal kırıklıklarınla, benim hayal kırıklıklarımın,  bi pazar öğleden sonra, kırık dökük bi kaldırımda küt diye çarpıştıklarını farzedelim. Benimkilerin sırmaları dökülmüş olsun yere. Senin acın tüm haşmetiyle dikiliyor olsun gözlerimin önünde. Şah dedin mat oldum! kabul ediyorum ama; sana bişey diyim mi? "acılara tutunmak" deyimi bana sorarsan, bi tek Hasan Hüseyin'in o güzel şiirine yakışıyor. Gerisinde ziyadesiyle eğreti duruyor. Yani demem o ki, oturup durmadan haline acıyacağına, acılara tutunacağına, kendine yeni bi yol açmaya, her zaman mümkün olmasa da, mevcut verilerle en iyi sonucu almak için çabalamaya değer! Yoksa ben de biliyorum herşeye küsüp, arkamı dönüp, köşe yastığıma sarılmayı  ki öylesi çok daha kolay ama; madem geldik...burdayız. Bi şekilde tadının çıkarmanın, önümüzdeki trafik akmıyorsa yan yollara çıkmanın bi  icabına mutlaka bakmalıyız. Ha sen diyorsan ki "yok ben böyle iyiyim, beni ellemeyin. Depresif görünmenin de hafife alınmayacak bir karizması var!" E o zaman eyvallah! tercih senin. Buyur ordan yak.

1 Eylül 2013 Pazar

Eylül'ün ilk günü...


                             yanına keyif katınız :) ilk defa bir klip paylaşıyorum. onu da yabana atmayınız!


Şu son üç günde...


İki film bi kitap, iki şişe de şarap bitirdim. Televizyonu hiç açmadım;  zira uzatıcısını bilgisayarı terasa çıkarmak için kullandığımdan, istesem de mümkün ol(a)madı. Bol bol Ane Brun dinledim. Belirli periyotlarla kendisine yüksek dozda hayranlığımı dile getirdim. İşte bunun için seviyorum seni...bağırıp çığırmadan da böyle güzel şarkı söylenebiliyor dedim. Kendimi şevklendirmek için terastaki köşesi kırık, tahtasının talaşları dökülür hale gelen masayı attım. Gidip, iki sokak üstümde, esmer kara karşlı, kara gözlü bi teyzeden küçük beyaz bi masa alıp; omzumda beşinci kata kadar getirdim. İlk şişeyi açıp,yazmaya başladım. Keşke en çok "seni " yazdım diyebilecek kadar kişiselleştirebilseydim hikayemi. Bi ara baktım, defterin üstü düğün evi gibiydi. Duyan gelmiş resmen.  Ana baba günü de diyebilirdik gerçi, ben düğün evini tercih ettim. Sen istediğini almakta serbestsin. A seksüel olma yoluna ilerliyorsun, yazmakla kafayı yedin, keşke kalem erkek olaymış, sizi baş göz ederdik diyen Zeynep'e telefonda,  kapa çeneni dedim. Yarın çıkarsan ara bari deyip kapattı telefonu, daha fazla tahammül edemedi ama; ben bilgisayar ekranından gördüğüm kendi aksime gülümsedim. İkinci günün akşam üzeri kapıcı geldi; ağustos aidatını vermiş miydin sen Oya? dedi. İçimden nezaketli hatun dedim. Vermediğimi biliyor da, verir misin yerine verdin mi? demeyi tercih ediyor. Kibarlığını ödüllendirdim; allahtan cüzdanda varmış, bi saniye bekle deyip üzerimden bir yükü daha atmanın hafifliğiyle yeniden yerime geldim. Hoş, akşam çöpe çıkarken sigaranı getiririm sözünü yedi ama; canı sağ olsun. İyi saatimdeydim, bu seferlik kendisini affettim. Kendi kendimleydim, dış dünyayı neredeyse hiç aklıma getirmedim. Bi tek o merdivenleri griye boyayan akla bol bol küfür ettim. Pek yemek yemedim, bolca sıvı tükettim. Bi de içimdeki tüm zehri akıtmama bu kadar yardım ettiği için, elimdeki kaleme bi kez daha minnet ettim. Şimdi mutfağa gidiyorum; kendime bi çay alıcam. Sormadım ama; içer miydin?


31 Ağustos 2013 Cumartesi

Sinan'da her renk var...!

9 yaşındaki yeğenimin ilk aşkının adıydı Sinan.
İki yıl önce...
Birlikte gazete okuyoruz balkonda.
O bişeyler soruyor, ben cevaplamaya çalışıyorum.
Hatta bazı sorularının cevabını veremiyorum...sinirleniyor, bozuluyor..."Sen halasın ama; bilmen gerek" diyor.
Halalar herşeyi bilir diye bişey yok diyorum.
Sen de hiçbi zaman herşeyi bil(e)meyeceksin.
Hımm... diyor ikna olmuş gibi ama; bence numara yapıyor.
Pek aklına yatmadı bu durum aslında. :)

Gazetelerin sayfalarını çevirmeye devam ediyoruz.
Bi sayfaya gelince birden çığılık atıyor bizimki.
"Halaaaa bak! aynı Sinan'a benziyor" diyor.
Aaa diyorum....ne güzel. Sinanın gözleri de böyle renkli mi?
Utanıyor galiba bi an.
Susup başını çeviriyor.
Bi iki saniye sonra yeniden koluma dokunuyor.
"Halaaaa" diyor.
"Biliyor  musun? Sinan'da  heeeer renk var...!"

Öylece kalıyorum.
Nasıl bi şaşkınlık...ve nasıl güzel bi his.
O kadar hoşuma gidiyor ki anlatamam.
9 yaşında bir kız çocuğu aşkın tarifini veriyor: Sinan'da heeer renk var hala!  diyor

Diğer balkonda oturan abime koşuyorum.
Heey dostum! geçmiş olsun, seninki aşkın tarifini öğrenmiş;
daha da iflah olmaz diyorum. :)
Abi kardeş gülüyoruz minik cimcimenin haline.

Bu gün tek başıma evin terasında gazete okurken, bu fotoğrafı gördüm.
"Çok renge izin yok" diyor başlıkta.

Bir Orman mühendisinin kafasına esiyor ve İstanbul Cihangir'de salıpazarı yokuşunun merdivenlerini gökkuşağının renkleriyle boyuyor.
Merdivenler bi anda ün yapıyor...insanlar oraya fotoğraf çektirmeye gidiyor.
Sonra...önceki gün sabaha karşı "birileri" merdivenleri yeniden griye boyuyor.
Çok tepki gelince de,  Beyoğlu Belediye Başkanı "izin alınmamış, halka soracağız" cevabı veriyor.

Diyeceğim şu ki...insanoğlunun en güçlü duygularından biri olan aşkın bile tarifi bu kadar renkliyken...
Sen istesen de istemesen de, gözüne güzel görünse de görünmese de...hatta kusura bakma ama;  götünü başını da yırtsan, bu hayatın renklerini iki kilo gri boyayla kapatamayacaksın!

Bi kadın kırmızı rujuyla gözlerinin taaa içine baka baka kocaman gülümseyecek sana!
Bi adam sarı ayakkabılarıyla önünden geçip gidecek...sallamayacak seni.
Bi kız, saçlarının yarısını yeşile boyayıp, at kuyruğuyla salına salına, sana doğru gelecek.
Üstüne üstüne yürüyecek...

Deli mi ne? :)

Oğlanın teki kulağını deldirip mor bir halka takacak mesela...

Biliyor musun? ne düşünüyorum...

Keşke sen de deldirsen bi yerini, öyle çok büyük olmasına da gerek yok.
Bir kasımpatının sapı geçecek kadar belki...
Kimbilir? içine bir yudum nefes kaçar ordan.
Gözlerin yaşarınca birazcık...o da ne?

Bi de içinde yeşil hareler belirmesin mi !?

:)


30 Ağustos 2013 Cuma

Bahse var mısın?

-Verdim işte bir karar, dönemiyorum.
-Neden?
-Bi dala basıp, bin dalı incitmekten korkuyorum.
-Oysa ki verdiğin her karardan dönebilirsin. Bedelini ödemeyi göze aldığın sürece tabi! ama sen o bedeli ödemeye hazır değilsin anlaşılan.
-Hazır olmak değil de... gücüm yok Eren. O kadar güçlü değlim.
-Sen mi güçlü değilsin???

Değildim! Ya da belki hazır değildim. Bilmiyorum...
Çok şey söyledi o gün bana  Eren.
"Çok klasiktir hani, açılmamış kanatların gücü kestirilemez! derler...bilirsin" diye de ekledi.
o gün tam manasıyla idrak edememiştim; Yüksel caddesinin o köşesinde bana anlatmak istediklerini.

Aradan ne uzun ne de kısa denebilecek bi  zaman geçmiş; O memleketin taa bi ucuna gitmişti.
Aradım.
"Ben o karardan kesin kes dönmek istiyorum;  ama gücüm hala yetmiyor, tükenmek üzereyim Eren! boğuluyorum resmen, nefes alamıyorum. Bu araba artık gitmiyor, istop edecek!" dedim.

"Bi şey söyle! tek bi şey ama öyle bi şey olsun ki; beni elimden tutup ayağa kaldırsın, güç versin...rüzgarım olsun, arkama alayım onu, beni estirsin...!"

"Benden sihirli formül gibi bişey duymak istiyorsun  Oya ama; üzgünüm...öyle  bişey yok!
Öyle bişey yok yok olmasına da; şöyle bi şey var mesela, işini görür mü bilmem; gene de  aklının bi köşesinde bulunsun"  dedi ve devam etti.

"Evlerde bin yıldır yerinde duran beyaz eşyalar vardır hani. Buz dolabı mesela, bin yıldır çakılı duruyordur orda. Bi gün yerini oynatmak istersin biraz, ileri ya da geri çekmek istersin; yanına bişey sıkıştırmak için belki..."

-Evet?

"Tek başına itekler durursun onu, çabalarsın...kan ter için de kalırsın da o meret bi türlü kıpırdamaz yerinden,
sonra durursun bi an...geri çekilirsin az biraz...dinlenir, soluklanırsın.
Tekrar gücünü toplayıp iteklediğinde, ne hikmetse bi kıpırdanma olur o eşyalarda. Denedim! ordan biliyorum" dedi.

Bi sessizlik oldu Ankara-Ağrı karayolunda...
"Anladım galiba seni!" dedim.
"Bana şans dile olur mu?" deyip, kapattım telefonu.

Bu kez deneme sırası bendeydi!
Madem ki daha önce test edilmiş onaylanmış bir bilgiydi.
Demek ki denemeye değerdi...!

Dinlenip dinlenip tekrar itekledim o buzdolabını.
Kan ter içinde kaldım her defasında.
Nefesim kesiliyor, ellerim titriyordu...
Yok artık lanet olsun! bunun burdan kımıldayacağı yok diyordum.

Ama; kımıldadı!

Bi gün, az biraz da olsa yerinden oynadı.
Sonra tekrar,
tekrar,
ve tekrar denedim.

Ne mi öğrendim?
Bi şeyi başarmanın tek yolu, asla vazgeç-me-mekten geçiyormuş.
Bi yola çıkmayı,
bi eşikten geçmeyi,
bi dağı aşmayı...gerçekten istiyorsan, onu yapmanın bi yolunu mutlaka buluyor(muş)sun!
Ben o buzdolabını yerinden oynattıysam ,
gerçekten isteyen herkes ama herkes...
bi dağı yıkabilir,
bir çatıyı çatabilir,
kendine sıfırdan koca bir dünya yaratabilir!

Yoksa inanmadın mı?
Bahse var mısın peki?

Sabır neydi?

Yaklaşık iki buçuk ay önce bir sabah koşma sevdasıyla uyandım. Rüya görmüş gibi... Blogumu düzenli okuyanlar Hatun'umun da hayatıma bö...